Algoritmalar Bizim Yerimize Seçerken İçimizdeki Karar Kasları Erir mi?

Sabah uyanıyorsun. Hava durumunu uygulama söylüyor, ne giyeceğine dolaylı olarak o karar veriyor. Kahvaltıda ne yiyeceğini diyet uygulaması fısıldıyor. Yolda hangi güzergâhtan gideceğini harita belirliyor. Akşam ne izleyeceğini platform öneriyor, kiminle konuşacağını bildirimler seçiyor, hangi şarkıyla duygulanacağını çalma listesi ayarlıyor. Günün sonunda kendini özgür hissediyorsun; çünkü parmağın hâlâ ekrana dokunuyor. Ama soru şu: Dokunan parmak senin mi, yoksa alıştırılmış bir refleks mi?

Algoritmik karar yorgunluğu, klasik karar yorgunluğundan biraz farklıdır. Eskiden insan çok fazla seçim yaptığı için yorulurdu. Şimdi ise seçim yapmadığı için paslanıyor. Kas nasıl kullanılmadığında zayıflarsa, irade de kullanılmadığında incelir. Bize rahatlık diye sunulan şey, bazen ruhsal bir sedyeye dönüşür. Taşınmak kolaydır; yürümeyi unutana kadar.

Konforun Gizli Vergisi

Uygulamalar karar vermeyi verimli hâle getirir. Bu inkâr edilemez. Kötü bir restoranda yemek yeme ihtimalini azaltır, kaybolmayı önler, sonsuz film kataloğunda boğulmamızı engeller. Fakat her konforun bir vergisi vardır. Bu vergi çoğu zaman para değil, dikkat, sabır ve sezgidir. Algoritma bize sadece seçenek sunmaz; seçeneklerin hangi sırayla görüneceğine, hangisinin daha cazip duracağına, hangisinin hiç görünmeyeceğine de karar verir.

İnsan zihni sanıldığı kadar bağımsız bir imparatorluk değildir. Daha çok sınırları sürekli ihlal edilen bir krallık gibidir. Jungiyen bir gözle bakarsak, algoritmalar kolektif gölgenin dijital kâhinleri hâline gelir. Ne istediğimizi bildiklerini iddia ederler; aslında çoğu zaman daha önce neye zayıf düştüğümüzü bilirler. Arzumuzu değil, zaaf örüntümüzü okurlar. Sonra bize bunu kişiselleştirme diye paketlerler.

Buradaki tehlike, makinelerin kötü niyetli olması değildir. Tehlike, bizim iyi niyetli uyuşukluğumuzdur. Çünkü insan çoğu zaman özgürlüğü kaybettiğinde çığlık atmaz; sadece daha az düşünmeye başlar. Karar vermek rahatsız edicidir. Seçmek, diğer ihtimalleri öldürmektir. Bir filmi seçtiğinde bin filmi seçmemiş olursun. Bir yola girdiğinde başka yolları geride bırakırsın. Algoritma bu varoluşsal sızıyı uyuşturur. Sana der ki: Merak etme, senin yerine ben eledim.

Seçim Yapma Yetisi Bir Ahlak Kasına Benzer

Kendi adına seçim yapmak yalnızca pratik bir beceri değildir; kişiliğin omurgasıdır. Ne sevdiğini, neye dayanamadığını, neyi göze aldığını, hangi bedeli ödemeye hazır olduğunu ancak seçerek öğrenirsin. Sürekli önerilenleri tüketen kişi, yavaş yavaş kendi iç pusulasını kaybeder. Bir noktadan sonra şu soruyu sormaya başlar: Ben bunu gerçekten istiyor muyum, yoksa bana istetildiği için mi istiyorum?

Bu soru paranoyakça görünse de sağlıklıdır. Çünkü modern insanın ruhsal hijyeni, biraz şüphe gerektirir. Her öneri düşman değildir; ama her öneri masum da değildir. Algoritmalar dikkat ekonomisinin askerleridir. Görevleri seni aydınlatmak değil, çoğu zaman seni içeride tutmaktır. Bir sonraki videoda, bir sonraki üründe, bir sonraki bildirimde. Böylece kararların yön değiştirmekten çok, akışta kalmaya hizmet eder.

Çözüm teknolojiyi terk edip mağaraya dönmek değil. Mağarada da muhtemelen hangi duvara resim çizileceğine dair kabile baskısı vardı. Asıl mesele, karar hakkını tamamen devretmemek. Bazı alanlarda bilinçli sürtünme yaratmak gerekir. Haftada bir gün öneri algoritmalarını kapatmak. Bir filmi arama çubuğuna yazmadan önce ne izlemek istediğini düşünmek. Haritayı açmadan önce yön duygusunu yoklamak. Yemek siparişi vermeden önce gerçekten aç mı, yoksa sıkılmış mı olduğunu sormak.

Bu küçük pratikler önemsiz görünür; ama irade küçük yerlerde bilenir. Savaşçı, büyük meydanlarda değil, gündelik tekrarların sessiz disiplininde oluşur. Dijital çağın savaşçısı da kılıç kuşanan değil, otomatik oynatmayı kapatabilendir. Çünkü bazen en radikal özgürlük hareketi, sadece durup şu cümleyi kurmaktır: Buna ben karar vereceğim.

Algoritmalar hayatımızdan çıkmayacak. Muhtemelen daha da görünmez, daha da isabetli, daha da baştan çıkarıcı olacaklar. O hâlde mesele onlardan kaçmak değil, onlarla ilişkimizi olgunlaştırmak. Bir danışman gibi kullanmak, bir efendi gibi değil. Bize seçenek sunsunlar; fakat son sözü, bedelini ödeyecek olan varlık söylesin. Yani biz.

Çünkü insan, yalnızca doğru seçimi yaptığı için insan değildir. Yanlış seçip öğrenebildiği, tereddüt edip olgunlaşabildiği, bazen saçma bir yolu sırf kendi yolu olduğu için deneyebildiği için insandır. Eğer tüm hatalarımızı elimizden alırsak, belki daha verimli oluruz. Ama daha canlı olur muyuz? İşte algoritmik çağın asıl sorusu budur.

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.