Bilirsiniz, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diye bir atasözü vardır. Bu atasözünün iki yönü vardır. Olumlu anlamda kullanıldığı gibi olumsuz anlamda da kullanılabilir. Aslında işin gerçeği artık olumludan çok olumsuzu kullanılır olmuştur. Ve bu sözü söylediğiniz kişiye sitem, şikayet, aşağılama gibi bir anlam yüklemiş olursunuz.
Fakat atalarımızın aynı fikirde olduğunu sanmıyorum. Onlar bu sözü çıkarırken gerçekten olduğu anlamda çıkarmış olabilirler. Örneğin Arizona’da, kimyasal ilaçların geliştiği bir dönem bir bölgedeki bütün yılanları zehirlemişler. O yılın yazına doğru her yer milyonlarca fare ile dolmuş ve bütün ekine zarar vermişler. Fareler adeta bir nehir gibi akıyormuş.
Size bir zarar vermediği sürece bir yılanı öldürmeniz, o yılanın beslendiği fareleri kurtarmanız demektir. Doğanın dengesine çomak sokmuş ve farkında olmadan aleyhinize bir şeyler yapmışsınızdır.
Ne dersiniz, atalarımız o sözü gerçek, saf, duru anlamıyla söylemiş olabilirler mi?
Yılanının öldürücü zehrinin panzehiri yine kendi zehirinden yapılır.Yani bize çok zarar verecek olan şeylerin bazen faydaları da vardır.Bana dokunmayan yılan yaşasın dokunursa bana zarar verir ama dokunmadığı sürece başka yollarla fayda sağlar demek sanki.
Çok kafam karıştı ha 🙂
iyi niyetinizi anlıyorum ve doğa açısından açıklamanıza da katılıyorum. o söz o günlerde belki gerçekten bu anlamları taşıyarak olumlu bir niyetle söylenmiş olsa da günümüzdeki ifadesi-algısı hepimiz tarafından olumsuzdur “bana zarar vermesin de ne yaparsa yapsın”…
ve ben ne zaman bu sözü duysam “susma sıra sana gelecek” ifadesinin şiirsel hali aklıma gelir :
“KİMSE KALMAMIŞTI”
Önce komünistleri topladılar,
Sesimi çıkarmadım;
Çünkü ben komünist değildim.
Sonra sosyal demokratları topladılar,
Sesimi çıkarmadım;
Çünkü ben sosyal demokrat değildim.
Sonra sendikacıları topladılar,
Sesimi çıkarmadım;
Çünkü ben sendikacı değildim.
Sonra Yahudileri topladılar,
Sesimi çıkarmadım;
Çünkü Yahudi değildim.
Sonra beni almaya geldiler,
Benim için sesini çıkaracak
kimse kalmamıştı.
(Bertolt Brecht mi Alman Papaz Martin Niemöller mi söylemiş bilinemiyor )
Adem’e yedirilen elmada ve cennetten kovulmamızda yılan büyük rol almış.
E, insanlar buna inanıyor, yapacak birşey yok, ondan sonra da yuttur babam yuttur, zavallı hayvanı habire kötüle. İnsanlara da ” yılan gibi sinsisin, yılan dilli, pis yılan seni” vb bir sürü yakıştırma yap.
Oysa ” Hayvan olmak için masumiyet gerekir” demiş NietzsCHE. Gerçekten bütün hayvanlar masumdur, çok mantıklı. Onların egoları ile çatışan bir süperegoları da olmadığı için vicdan azabı çekmezler.
Yılan bilgeliğin, aklın sembolü olmuştur bazı felsefi görüşlerde, ülkemizde Eczacılık veya Tıp biliminde de sembol olarak kullanılır. Dalai Lama ve Budist öğretide de yaşayan hiçbir canlıya zarar vermeme ilkesi vardır. Çok güzel.
Zalim yöneticilere ve insanlara herhangi bir hayvan adı ile hakaret etmemeli, bu hayvana yapılan aşağılama, o zalime yapılan övgüdür. İllaki kötü bir sıfat gerekirse ” omurgasız” demeli.
Nasıl olur omurgasız?
Şöyle: Vatanımız, namusumuz için canını verenlere omurgasız ” kelle” der. Eli kanlı katile ”sayın” diye hitap eder. Kendi ülkesinde ” hem laik hem müslüman olunmaz” der, ama Mısır’da laikliği metheder. ” Nato’nun Libya’da ne işi var” der ondan sonra libya’ya saldıran Nato karargahını ülkesine kurdurtur ve” Nato, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tescil etmek için Libya’ya gider” der.
Yani say sayabileceğin kadar. Sahi ne konuşuyorduk biz; Yılan, ne de olsa bende şartlanmışım bak, yılan deyince aklıma kötü, zalim, bağırsağından parçalanmaya başlamış bir canavar geldi.
Sağlıcakla kalın.
Olabilirler.
🙂
Bir yaz günü, ekin hasadı sonrasında, sürülen tarlayı temizlerken, evin önündeki taş duvarın deliğine kocaman bir yılan kaçtı.
Bu yılan başka bir zamanda çocuklara zarar verir diyerek onu girdiği delikten çıkarmaya çalıştım.
Çıkmayınca duvarın bir tarafına ateş yaktım, dumandan ve sıcaktan çıkar diye. Yine çıkmadı. Ateşin ters tarafına doğru kendini aktarıp öylece bekledi. Yani diğer taraftan bakınca kuyruğunu görüyordum.
Derken yaktığım ateş bizim tarlanın kenarındaki anız kalıntılarına bulaştı. Eh fena olmuyor, anız yakmak doğru değil ama tarla kenarı da böylece temizleniyor diye düşündüm.
Derken nasıl olduğunu anlayamadım, bizim ateş tam bir yılan kıvraklığında bizim tarlanın kenarındaki yoldan diğer tarlaya ağıverdi. O tarla sürülmemişti. Ondan sonra al gözüm seyreyle salih… Koca köyü yakayazdım. Ölümcül bir çaba ile ateşi söndürmeye ve yönlendirmeye çalıştım ama teyzemin zeytin ağaçlarının kavrulmasını engelleyemedim. En yakın belediyeden gelen itfaiye yetişene kadar yanması gereken yerler yandı. Ateşin önünde bereket ki bir dere vardı ve ateş oradan öteye geçemedi. Yoksa koca bir ovayı hızla geçip Toros dağlarını kuşatması hiçtendi…
İtfaiye yanan yerleri söndürdü ve soğuttu.
Aslında benim ateşim itfaiye erlerine hiç dokunmamıştı!…
Bu sözün söylenme nedeni
sana kötülüğü olmadığı halde,
başkalarından kötü olarak duyduğun kimselere ve olaylara karşı tepki göstereyim derken girilen zarardır.
Tam bu anda zarara giren tıfılın
bir iki boy büyüğü tarafından
kızgınlıkla tıfıla söylenir: “Senin ne işin var elin harımında a oğlum? Gidinin oğlu yaptıysa yaptı, sana mı yaptı? Herkes ne hali varsa görsün, sana ne? Sana olan bir şey varsa o zaman gel beraber …na goyalım dürzünün”…
Böyle anlarda tıfılın kaşı gözü patlamıştır. Ya da kolu kırılmıştır. Ya da hapisten yeni çıkmıştır. Ya da tarlayı yakmıştır yenice:) Neden? Çünkü geçenlerde arkadaşı Ahmet’in kız arkadaşına laf atan oğlanı görmüştür sokakta. Ona ters ters bakarken o da “ne bakıyon lan” demiştir. Bizim tıfıl da fırsat bu fırsat, arkadaşı Ahmet’in kız arkadaşının namusunu kurtarma olanağına kavuştuğunu düşünerek ve gelecekte bu oğlanın kendi kız arkadaşına laf atma olasılığını da düşünerek oğlana yumulmuştur. Ama o da ne oğlanın “taşağı kıllıdır”. Tıfılı bir güzel benzetmiş, kaşını gözünü patlatmıştır…
Bizi birinci dereceden ilgilendirmeyen olumsuzluklara karşı tavır alma çabası sırasında girilen zarar… Lüzumsuz riskler. Doğrudan bize yönelik olmayan tehditleri ortadan kaldırayım derken girilen daha büyük zararlar…. Bunları engellemek için verilen öğüt: “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın”…
Ancak bu söz süreçte “bana necilik” olarak gelişmiş, bencilliğin “teorik” dayanağı yapılmıştır.
Artık biz biliyoruz ki, toplumun herhangi bir ferdine dokunan kötülük, toplumun tüm fertlerine dokunmuştur.
Ancak bu kötülüklere karşı bireysel değil toplumsal olarak, örgütlü bir şekilde karşı çıkmak gerekir. Çünkü tek başımıza gücümüz yetmeyebilir.
Asılında söz konusu söz, herkesin tepki göstermesi gereken bir olaya, tek başına tepki göstermeyi de eleştirir bir miktar…
Doğadaki yılanlara gelince: Onlar bana dokunsun. Dokunsa da yaşasın bin yıl. Ben de onlara dokunayım. Bu kesinlikle güzel olurdu. Öğretilmişlikler doğrultusunda yılan öldürdüğüm de oldu.
Ama içimde onlara karşı ayrı bir hayranlık vardır. Aslında kötü hayvanlar değillerdir. Onun yaşam alnına girip, onu tehdit edip, sıkıştırmadığınız takdirde asla size saldırmazlar.
Ayrıca iyi bir protein kaynağıdırlar:))
ilginç kelebeği kuşu kuzuyu severken yılanı yarasayı baykuşu sevmez baykuşu uğursuz yılanı sinsi domuzu pis buluruzz mesela böcekleri kimse sevmez (uğur böceği hariç:) )hadi böyle hissetmek neyse de kara kedi gördün mü ayrılık domuz dedin mi eve bereketsizlik baykuş öttü mü kara haber uğursuzluk ne alaka???bana da inadına uğurlu geliyo baykuş hıhh:)