Biliyorum, ölümüne en çok kadınlar üzüldü. Odetta da üzülmüştür biliyorum. Ama ben onu, Odetta’dan daha önce sevmeye başlamıştım. Sahnedeyken sesi, nefis alçalış ve yükseliş sergileyen adamın, sık sık sesi kısılırdı dışarıda. Bir kere beni sevdiğini söylerken kısılmıştı. Ses kısıklığını, bana karşı sahiciliğinin bir göstergesi olduğuna inanmıştım gururlanarak. Pek safmışım! Benden ekmeği uzatmamı istediğinde sesi kısılınca anlamıştım. Bir kere de ışığı söndürmemi istediğinde kısılmıştı. Ona içten içe kırılmıştım. Hatta kızının “Babama nasıl kıydın!?” demesine belki bu cevabı vermeliydim. Çünkü ekmeği uzatmamı isterken sesi kısılmıştı. O bilmez babasını, Odetta da bilmezdi. Ben bilirdim. O acımasız bir adamdı. O alçak bir adamdı.
Sahnede tiratlar atarken, şiirler okurken o korkunç adamı Don Juan sanan o aptal kadınlar da bilmezdi. Kulisin kapısı hep kadın hayranlarıyla dolu olurdu. Kimi getirir gül verir, kimi bir kart yazıp telefonunu bırakır, kimi bir mektup. Kimi de direkt evine çağırırdı. Ama o, sahnesi biter bitmez bana koşardı. Hazırladığım yemeğe bile dokunmadan, hatta ben kapıyı açar açmaz üzerime atlardı. Hemen her gün sevişirdik. Aslında bunları, tüm bunları anlatmalıydım hakime ama, ama yapamadım. Herkes, herkes benden nefret ediyordu. Onlara onu sevdiğimi söylemedim, söyleyemedim. İnanırdım o da beni severdi.
Turneye gidince, her şey turneye gidince değişti. Altı hafta, sadece altı hafta görüşemedik. Beni her gün, her gün arayacağını söylemişti. Aramıştı, bir buçuk hafta beni her gün dediği gibi aramıştı. Ama demeliydim sevgili hakimim, işte yalanının ispatı demeliydim. İşte bu beni kandırdığının kanıtı, yalancılığının kanıtı! Aceleyle pek önemsiz bir şeymiş gibi, Alman müdürün kızını anlatmıştı. Odetta. Odetta’nın hayatı tiyatro sahnesinde geçmiş. Hatta bir Türk dadısı varmış Odetta’nın. Çocukluğunda Türkiye’ye gelmişler, İstanbul’da iki hafta kalmışlar. Türk oyuncuları görünce kızın hevesi artmış belki ekibe katılıp onlarla gelebilirmiş. Odetta, Nazım Hikmet’i bilirmiş. Kızın ısrarı üzerine ona Piraye’ye yazdığı şiirlerden okumuş. Odetta birden bire ağlamış. Odetta’ya bunun nedenini sorduğunda Nazım’ın acısını hissettiğini söylemiş kız. Bak demişti, Nazım nasıl da etkileyiciymiş. Telefonlar azalıp da kesilmeseydi, Odetta’yı hatırlamazdım bile. Ama, ama Odetta’dan sonra telefonları kesilmişti. Ben, her gün onu aramıştım. Bıraktığım notlara sadece üç kez cevap vermişti, sesi her seferinde soğuklaşmıştı. Duvarlaşmıştı. Ben de, artık ne bir arkadaşımı görüyordum, ne bir kitap okuyabiliyordum, ne yemek yiyebiliyordum, ne de uyuyabiliyordum. Sabahları başım yataktan kalkmıyordu, yorgun hissediyordum. Bir de rüyalar vardı. Hakime bu rüyaları anlatmalıydım. Anlatamadım. Rüyalarımda -sanki tüm Almanlar mavi gözlüymüş gibi- mavi gözlü -sanki tüm Almanlar sarışınmış gibi- sarışın, zayıf ve güzel –ama benden güzel- bir kız görüyordum. Sonra onun sanki bir sahnedeymiş gibi “Seni seviyorum Odetta” deyişini duyuyordum. Odetta da kahkaha atıyordu, ama bizim gibi değil başka türlü. Sonra bir hapishane görüyordum, içeride Nazım. Dışarıda binlerce kadın, içeride bu kadınları bekleyen adamlar. Nazım’ın Piraye’nin gelemeyişi acısını görüyordum. Odetta’nın hıçkırıklarını duyuyordum. Sonra onun, Odetta’ya sarıldığını görüyordum. Her akşam, bir şişe şarap deviriyordum. Evde şarap şişeleri, değişik odalarda, hatta banyoda da bulunuyordu. Telefonlarını beklemiyordum ama gelecekti, biliyordum. Onu bekliyordum. Onu beklerken şarap içiyordum. Ama kırmızı. Bu yüzden beklemek deyince aklıma kırmızı şarap gelir. Beklemek, kırmızıdır. Belki hakimim, bu kırmızılık yüzünden olmuştur her şey.
Geldiğinde iki yabancı gibiydik. İkimizin de hareketleri tutuktu. Konuşmak istemiştim. Aramayışının, yalancılığının hesabını sormak, en çok da bağırmak! Ama, ama ne de olsa gelmişti, bana gelmişti. Önce pencereyi açmıştı, şişeleri birlikte toplamıştık, o duşa girmişti. Ben mutfağa girmiş, bir şey yapmış olmak için ve başka yemek de bilmediğim ve kolay olduğu için omlet yapmıştım. Ama o uyuyacağını söylemişti. Yorgunmuş. Uyanmasını beklemiştim. İki saat sonra o hala yatarken onu beklemekten yorulduğumu hissetmiştim. Şarap içmiştim. Sonra ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum, sanırım saat epey geç olmalıydı telefon çalmıştı. Bir kadın İngilizce konuşarak onu sormuştu. Uyuduğunu söylemiştim, Odetta’ymış uyanınca lütfen söyler miymişim. Uyanınca Odetta’dan söz etmiştim. Gözünde bir parlaklık görmüştüm.
Eve geldiğinde sanki saatler değil, günler geçmişti. Bu halimde neymiş böyle yine mi içmişim, elimdeki şarap şişesini şiddetle çekerek almıştı. Bu ne çocukça hareketmiş, ne yaptığımı sanıyormuşum, artık beni tanıyamıyormuş, ne olmuş bana böyle? Pencereyi aceleyle kapatmıştı. Bu soğukta pencereyi hangi mantıkla açık bırakmışım, deli miymişim? Paltosunu çıkarıp kanepeye atmıştı. Paltosunun kolu, elime düşmüştü. Kolu elimi tutuyordu. O an elinin elimi tutmasını istemiştim. Ayağa kalkmıştım. Arkasından yatak odasına gitmiştim. Uyumuştu. Horluyordu. Elimi tutsun, bana sarılsın istemiştim. Yatağa, yanına gitmiştim, sarılmıştım belinden. Ellerin çok soğuk deyip beni itmişti. Şişemi alıp yere, onun yüzünü görebildiğim tarafa oturmuştum. O, umarsızca uyumuştu. Üstelik horluyordu. Şişeme sarılmıştım. Öylece uyuyakalmıştım. Sabah, beni sarsmasıyla uyanmıştım. “Kalk be kadın, sen delirmişsin” diye bağırıyordu. Başım dönüyordu. Kafam yerden kalkacak gibi değildi. Kapıyı çarptığını duymuştum. Çok ama çok üşüyordum.
Kovayı kaldırıp banyoya götürmüştü. Kar hala yağıyordu. Doğrulup penceremden gökyüzüne bakmıştım. Griydi. Tek bir mavilik yoktu. Belki her şey bu grilik yüzünden olmuştu. Ellerim çok ama çok soğuktu. Mutfaktan kızartma sesleri geliyordu. “Gel” demişti, “Bir şeyler ye.”
Masaya oturmuş, kendine bir rakı doldurmuştu. Peynir, patates kızartması, domates ve maydanoz vardı tabağında. Bir meyve tabağı duruyordu masanın ortasında. Bir küçük, meyve bıçağı ve yarısı kesik bir elma. Masanın üstünde bir kağıt vardı, ara sıra onu eline alıyor, sesini alçaltıp yükselterek okuyor, sonra kağıda bakmadan aynı sözleri tekrarlıyordu. Beni ayakta görünce “Otursana kadın! Lahavle” demişti. Bu çok ama çok sinirime dokunmuştu. Belki her şey bu lahavle yüzünden olmuştu. Elmanın yarısı, paslanmış rengindeydi. Bıçak keskin ve ışıldıyordu. Her şey sinir bozucuydu. “Beni sevmiyorsun artık değil mi?” demiştim. “Ne diyorsun sen?” diye çıkışmıştı. “Sen Almanya’ya gittiğinden beri beni sevmiyorsun” demiştim. “Saçmalık bu! Saçmalık!” demişti. Saçmalık onun ağzından daha inandırıcı gelmişti. Saçmalık diyen sesi içimdeki acılığı bulmuş, orayı kanırtmıştı. Canım çok ama çok yanmıştı. Bu acıdan kurtulamayacağımı sanmıştım. Elmanın paslanmış yarısı da canımı sıkmıştı. Canımın acımasından, sinirimden ağlamaya başlamıştım. Oysa, oysa ben onun sarhoşken nasıl gülünç olduğunu bilirdim. Sesinin nasıl bozuk çıkabildiğini! Öfkeliyken ve küfür ederken sesi, nasıl şeytanileşir bilirdim. Odetta bunu bilmezdi. Ona nasıl kıydığımı soran kızı bunu bilmezdi. O hayranlık uyandıran şairane sesin, o kadınları kendine aşık eden sesin –evet kadınlar onun sesine aşık olurlardı- nasıl vahşileşebildiğini bilirdim. “Sen, sen bir şeytansın” diye bağırmıştım. O, bir anda sandalyesinden kalkmıştı. Öyle sert kalkmıştı ki rüzgarından masasındaki tüm beyaz kağıtlar yere savrulmuştu. Elini paltosuna atmıştı. Gitmesini istememiştim. Almanya’ya gidecekti bu kez, kesin giderdi. Ama, ama ben benimle kalsın istiyordum. İyi bir şeyler söylemek istedim ama, ama nedense “Şeytansın sen!” diye göğsünü yumruklamaya başladım. Ellerimi tutmuştu. Beni sarsarak iteklemişti. Yere düşmüştüm. Aklıma elmanın paslı yarısı gelmişti. Ve ışıltılı bıçak! Belki her şey bu ışıltı yüzünden olmuştu. Ben koşmuştum ve her şey kırmızılaşmıştı.
bir “içhaklılık”, bir “içkanama” tasviri gibi dokundu bana…çok beğendim…Camus “yabancı”da bıçağın güneşte parlıyor oluşunu bir öldürme sebebi olarak tasvir ediyordu.. sanki…gece gece anımsadım…
marsseh: içhaklılık diye bir kelime var mıdır tabi yok mudur hiç bilmem, bilmeyi hiç istemem, haklılık bu nasıl dış olsun ki sorusuyla da ilgilenmem, kelime uydururum gerekince…bu hep böyle işte…
Yaz kızım.
Sanığın 16 yıl 4 ay hapsine, hafifletici sebeplerden dolayı bu cezanın dörtte birine düşürülmesine, özellikle la havle ve elmanın paslı yarısı ayrıca ışıltılı bıçak tahriklerinden dolayı 1 yıl 2 aya indirilmesi uygun görülmüştür.
Öpüşmek için fırçalamıştım dişlerimi, ama bıçağın ışıltısı , dudaklarından önceydi… Dişisi gibi “kroyçer sonat”ın, duyguların “iç haklılığı” düşünülmeli değil mi?
Marsseh ve yunus’un iç haklılık tespitleri yerinde. Karakter, saron’un da “tahrik” olarak saydığı “nedenlerin” her birini gerekçe olarak gösteriyor. “Duyguların iç haklılığı” sorununa gelince; duygular insanı kolaylıkla kontrolden çıkarabiliyor. İnsanı istemediği, rahatsız ettiği durumlara sokabiliyor. Bu nedenle duygulara haklılık aramak, aslında yıpratıcı ve enerji kaybettirici. Ve maalesef sinsice yenik düşebildiğimiz…
Yazı ile ilintili Güzel bir tanımlama ..
duygular insanı kolaylıkla kontrolden çıkarabiliyor. İnsanı istemediği, rahatsız ettiği durumlara sokabiliyor. Bu nedenle duygulara haklılık aramak, aslında yıpratıcı ve enerji kaybettirici. Ve maalesef sinsice yenik düşebildiğimiz…
Tek bir haber bile cikmasa uzaklardan
Sacma da olsa bekleyisin
Yalniz sen olsan bile bekleyen beni
Bekle beni
Birak beklemekten usanmis dostlarim
Oldugumu sansinlar benim
Icme anilar gibi aci
Icme o aci saraptan
Yagmurlar icinde bekle beni
Karlar tozarken bekle
Ortalik agarirken bekle
Kimseler beklemezken bekle
Konstantin Simonov
Beklerim de sonu kırmızı olmasın 🙂 Şaka bir yana güzel bir şiir. “Bekle” diyor vaatsiz. Belki de kendine ümit aşılıyor.
Tuhaf bir sey bu beklemek, insan nasil bekler, neden bekler, neyi bekler ki gelenden… Tukenir insan beklerken, beklenen geldiginde de artik ne paylasacak bir sey ne de birlikte tuketecek bir his kalmistir… Aman yine de beklemenin sonu kirmizi olmasin da:))
Son zamanlarda okudugum iyi oykulerden biriydi.Duygu cok guzel verilmis gercekten de… Tebrikler 🙂
Bu arada Ezginin Gunlugu bu siiri sarki yapmisti yillar once..Dinlemeni tavsiye ederim, harika bir beste olmus…
G Milat
Sağol varol G milat 🙂 Ezginin Günlüğü iyiydi. “İçme o anılar gibi acı, içme o şaraptan” … Rakıcılar buna ne der bilmem de kedere şarap eşlik ediyor, hüznün içkisi şarap. Bir de şarap gibi kadın vardır, konu dışı 🙂 Ah şu çağrışımlar! Şaraplar, badeler…ooo neler üşüştü aklıma sabahtan bir bilsen…
:)) Rakiya laf yok simdi.. Sarap tamadir hos ickidir, icilir ama raki gibisi var mi hic.Hele de soz konusu olan sey kederse raki tek yoldastir:))
Sarap gibi kadin… Ona diyecek bir seyim yok sanirim:) O konuda saraba katilirim (umarim :/ )
G Milat
hahaha…Elbette “rakıya uzanan diller yapışsın!”
Muhabbet içkisidir, yaralıyken de iyidir amma işte acı şarap, acı işte.
Yeryüzünde trilyonlarca varlık varken,
sen sevgini sadece birine vereceğim
diye beklersen…
hakim senin “iç haklılığı”nada prim vermez
kaçınılmaz son kırmızıyı görürsün :))
oysa ki dağıtabilseydin sevgini
geldiği zaman kahramanın
kaldığınız yerden başlayabilirdin
yeniden…
Ben de dedim galatalı “yapma, etme gençsin, güzelsin, elini sallasan ellisi” dedim. Dinletemedim. 30 yıl çekecek şimdi. Hakim kadındı da, tahrik indirimi yaptı 😛
Benim de oykum var burada 🙂 oku bakalim Ned ne dusuneceksin :)) Pasli Kedinin Pencere Aski
G Milat
akıcı bir öykü olmuş ned zevkle okudum:)
beklemek kırmızıdır, bana nietzsche nin “beklemek ahlaksız kılar” lafını hatırlattı
beklemek bence sabır işidir duygularını kontrol etmeyi beceremeyen insanlar beklerken duygularının yoğunluğunda kendilerini kaybedebilirler yani o zaman siz duygularınızı değil duygularınız sizi yönetir:)
Stavrogin inanırsa, inandığına inanmaz
inanmazsa, inanmadığına inanmaz
Dostoyevski, Cinler
Aynen sisifos. Beklemek sabır işidir ve elbette adı üstünde beklentili bir durumdur. Karşılığı alınmadığında öyküdeki haller yaşanabilir ki, yaşanmıştır. Hoşgeldin bu arada 🙂
G milat, diğer tartışmadan fark edemedim ama hemmen okuyorum 🙂
öyküyü de hoşbulduk:)
devamını bekliyoruz….
Stavrogin inanırsa, inandığına inanmaz
inanmazsa, inanmadığına inanmaz
Dostoyevski, Cinler
Devamı olacak yakında.. Bu arada sisifos’tan söylentiler de beklenmekte. Bak beklenmekte diyorum, dikkatini çekiyorumm.
“Sisifos Soyleni” diye bir kitabi vardi Bilge Karasu’nun, o aklima geldi 🙂 (Albert Camus’dur asli tabiki ama… )
Sisifos’un adini gorunce… Oylesine aklima geldi soyledim iste 🙂 Konuyla ilgisiz..
G Milat
evet camus un sisifos söyleni:) benim demirbaşlarımdan birisidir..
sisifos tan söylentiler de gelir yakında ned tabi zaman kavramı görecilidir:)
Stavrogin inanırsa, inandığına inanmaz
inanmazsa, inanmadığına inanmaz
Dostoyevski, Cinler