ben, biricik, mülkiyet

Dünyaya gelmek bir şans meselesidir, bu şans herkesin yüzüne gülmez. Çok çekici, büyüleyici, kazanmadan elde edilen bu şans neredeyse hoş bir mucize kadar caziptir. Bu şans benim mülkiyetimdir. »Hiçbir şey benden üstün değildir«, çünkü her şey benim mülkiyetimdir. En az şu kağıt kadar yer ve gök de benim olandır. Şu kadın, şu erkek, herkes benim hazzımın nesnesidir. Ne yazik ki, tüm hazlar gibi her şey geçicidir. Mülkiyetimde olmayan tek şey ölümdür. Bir boşluk olan şu evreni ancak kendimle doldururum, çünkü ben, Hiç’im derken boş olduğumu asla söylemedim -bunda ısrarlıyım.

Benim Hiç’im gözle görünen, elle tutulan bir Varlıktır. Üstelik kırıcı olan bu Hiç, vakumu dolduracak kadar da yapıcıdır. Dünya benim dünyamdır, gerisi yalan. Hiçbir amacım yok benim, neredeyse bir bitki kadar yalın ve yaşam doluyum. Ancak benim bir mülkiyet düşkünü oldugumu sanmayın -bunu da ısrarla söylüyorum. Her düşkünlük beni tiksindirir. Meselemi Hiç’e bıraktığım için, hiçbir tutku umurumda değil. Ben tutkuların kölesi değil, efendisiyim. Beni var eden benim, çünkü benim nedenim benim. Kimse benden sorumlu değil ve kimseden’de ben sorumlu değilim. Bununla özgür olduğumu söylemiyorum, özgürlük kölelerin bir arzu ve tutkusudur, ben özgürlüğün nesnesi olacak kadar nesneci değilim. Özgürlük benimle birlikte doğdu ama ben başkaları gibi özgür olmaya mahkum değilim. Ben özgürlükten de arındım. Ben Biricik’im.

Max Stirner

14 yorum “ben, biricik, mülkiyet”

  1. Daha birinci tümcede tepetaklak gitmiş yazar: “Dünyaya gelmek bir şans meselesidir, bu şans herkesin yüzüne gülmez.”

    Bu “şans herkesin yüzüne gülmüştürki” herkes meydana gelmiştir.
    Her sperm ve yumurta yakınlaşmasının yüzüne gülmez desen belki.
    Ayrıca dünyaya gelişin ne kadar şans olduğu da tartışmalı bir konu olabilir.

    Yazı “ben”e güzelleme olmuş. Edebi ve subjektif bir yaklaşım içeriyor. Ancak bana göre edebi olduğu oranda bilimsel ve objektif değil…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  2. Bu yazıyı okuyunca içinde biricik’likten rahatsız oldum.
    Daha çok birlik bilincine yakın olmamdan olsa gerek 🙂

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  3. Kürtajın yasal sınırı yanılmıyorsam 10 hafta idi. 10 haftalık bir ceninden sonrası henüz dünyaya gelmediği halde “herkes” kapsamı içine alınabilir mi? Yoksa o henüz “biri” değil midir? Ee öyleyse kürtajın sınırı sadece anneyi korumak için mi belirlenmiş bir süre?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  4. ‘Ben’e yönelik güzellemelerden ben de pek hoşlanmam.. Zaten bu bireyselci görüş Kapitalizm’in ahlakını yaratmıştır.. Günümüzde ise başta hukuk alanı olmak üzere hayatın her yanında baskın görüş olarak varlığını devam ettiriyor.

    Bu konuda eleştiri yapmaktan ziyade bir katkı da ben yapayım.

    Ayn Rand’in de ‘Ben’ güzellemesi vardır.. Rand’in 0bjektivist felsefesi günümüzde popülerliğini yitirmiş olsa da, zamanında ABD’yi çok etkilemişti.. ‘Atlas Shrugged’ kitabı ABD’de İncil’den sonra en çok satan kitap ünvanına erişmiştir.

    Ayn Rand ve Ben;

    Ben varım. Var olacağım. Ellerim… Ruhum…Bu gök benim… Benim ormanım… Benim dünyam… Bu benim vücudum ve ruhum; aradığım herşey Ben’de… Ben, var olmanın, yaşayan, yürüyen, hisseden canlı bir ispatıyım.

    Gören benim gözlerim ve benim gözlerimin bakışı bütün dünyayı güzelliğe boğuyor. Duyan benim kulaklarım ve benim kulaklarımla duyabilmek, dünyadaki bütün sesleri tatlı namelerle süslüyor. Düşünen benim aklım ve gerçekler benim düşüncelerimle aydınlanıyor. Kendi arzumla seçen benim ve yalnızca arzumla seçtiğim şeylere hürmet ve sevgi duyacağım.

    İyi, kötü, doğru, yanlış birçok kelime biliyorum. Ama bunların içinde kutsal olan bir tane var, o da “BEN”.

    Seçtiğim yolu aydınlatan ışık ve o yolun pusulası içimde ve orada her şeyimle; gören gözüm, duyan kulağım, anlayan ve düşünen aklımla ben varım.

    Hedefim ve kendimin tek amacı: huzur ve mutluluk. Mutluluk o kadar yüksek bir değerki, daha üstün bir hedefin bile peşinde koşmaya ihtiyacım yok. Mutluluğum herhangi bir sona giden bir araç da değil. O gidilebilecek en son nokta, ulaşabilecek en büyük hedef. Kendi kendimin hedefi, kendi kendimin sebebi…

    Ben başkalarının ulaşmaya çalıştığı sonların da aracı değilim. Başkalarının bir aleti, tornavidası da değilim. Başkalarının arzularının hizmetkarı da, yarasının bezi de, onların mabedlerine adadıkları kurban da olmayacağım…

    Ben bir insanım. Bana ait olan bu mucize, benim sahip olduğum ve koruyacağım bir şey; ben koruyacağım, ben kullanacağım ve onun önünde yalnız BEN secde edeceğim.

    Sahibi olduğum güzellikleri, erişilmez değerleri kimseye teslim ve emenet etmeyeceğim. Hatta onları istemediğim sürece kimseyle paylaşmayacağım. Onlar benimdir. Yalnız BENİM. Manevi bütünlüğümün hazinesini, bozuk para gibi harcayıp fakir ruhlara, manevi bütünlüğü olmayanlara sadaka olsun diye rüzgarın hakimiyetine terk etmeyeceğim. Bana ait olan, benim sahip olduğum bütün zenginlikleri;düşüncemi,arzumu,hürriyetimi ben koruyacağım. Bunların içinde üzerine en çok titreyeceğim, en ulu göreceğim şey, şüphesiz hürriyetimdir. Onu kimseye teslim ve emanet etmeyeceğim. Hatta kimseyle paylaşmayacağım.

    Babama-çocuğuma,karıma-kardeşlerime, hiçkimseye hiçbir şey borçlu değilim. Onlardan istediğim, talep ettiğim bir alacağım da yok. Hiç birinden benim için yaşamasını talep etmiyorum ve ben de hiçbirisi için yaşamıyorum. Hiçbirinin ruhunda gözüm yok ve artık hiçbiri benim ruhuma hasetle bakamaz.

    Onların düşmanı da dostu da değilim. Herbiri hak ettikleri yerde duruyorlar içimde. Bildiğim tek şey varsa, o da sevgimi kazanmaları için, doğmuş olmaları yetersizdir. Sevgimi hiç kimsye laf olsun diye, sebepsiz yere veremem. Şans eseri yanımdan geçen,yanımda duran,yanımda doğup yaşayan kimse onun sahibi olamaz.

    Ben sevdiğim insanlara sevgimle şeref veririm. Şeref ise kazanılması gereken bir şeydir. Bunun yolu da söyleneni düşünmek, istenileni söylemek, emredileni istemek, kısacası yaşamak için yerde sürünmeye rıza göstermek olamaz.

    Artık insanlar arasından arkadaşlarımı BEN seçiyorum. Ama arkadaşlar, köleler veya efendiler değil. Sevgimin temeli olan hürmetle bağlanıyoruz birbirimize, mecburiyetle değil. Gönlümün istemediğini yapmayacağım. Gönlümün istediğini seçiyor ve seçtiklerimi sevip onlara hürmet ediyorum. Onların ne esiri, ne de hakimi olacağım. Onlara ne emredeceğim, ne de itaat.

    Onlarla istediğim zaman, daha doğrusu karşılıklı arzularımız mevcut olduğu zaman ve arzularımızın devamı süresince el ele sıkışacağız, el ele tutuşacağız, el ele oturup dostluk kuracağız ve yan yana yalnız olacağız.

    İnanıyorumki herkes ruhunun tapınağında yalnızdır ve yalnız olmalı, yalnız bırakılmalıdır. Bırakın herkesin içindeki bu mabet dokunulmamış, lekelenmemiş olarak kalsın. Bırakın insanlar istedikleri elleri, istedikleri sevgi ve şiddetle sıksınlar, insanlar mukaddes mabetlerinin kutsal eşiğinden içeri, onlara rağmen adım atmayın.

    Bütün ellerin, en kirlisinin bile mıncıklamaya hak kazandığı anda mutluluğumun ne değeri olabilir? Aptalların bile el uzattığı yerde aklımın, sefil ve güçsüzler de dahil olmak üzere bütün yaratıkların tahakkümü altında kalan hürriyetimin ne kıymeti olabilir? Ve yalnız eğilerek, itaat ederek, hürmet etmediğim kişilerin hürmet etmediğim fikirlerini kabul edeceksem, hayatımın ne kıymeti olabilir?

    Ben, “biz” denen O korkunç hayaleti, esaret, çapulculuk, sefalet, cehalet ve hayasızlıktan gelen bu rezalet kelimeyi ezdim, çiğnedim, mağlup ettim.

    İşte gerçek kudretin gerçek yüzünü görüyorum şimdi.Bu kudreti toprağın üzerinde yüceltiyorum.

    Bu kudreti insanlar var oldukları günden beri aramışlar,bu bilinmeyen kudret onlara mutluluk,huzur ve gurur vermiş. Bu kudret,bu tek kelime:
    BEN

    Buraya ve heryere, benim bayrağım ve işaretim olan kelimeyi yazacağım. Bu kutsal kelime:
    BEN

    AYN RAND

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  5. Ayn Rand ın görüşleri bence isabetli ‘ben’ hoşlandım şahsen:)

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  6. sangre yazdi; “‘Ben’e yönelik güzellemelerden ben de pek hoşlanmam.. Zaten bu bireyselci görüş Kapitalizm’in ahlakını yaratmıştır..”

    bardagin bos kismindan bakinca öyle gözüküyo:) bide osho´nun katkilariyla dolu tarafindan bakalim..

    söyle ki,

    “…bir insanın egoist olması, kendi mutluluğunu istiyor olmasıdır ve kendi mutluluğunu elde etmek içinde mutlu bir çevreye sahip olması gerekir.

    başkalarının mutluluğu bir kişiyi mutlu ediyorsa o zaman kişi mutlu olmak için başkalarının mutluluğunu da ister ve bunun için çaba gösterebilir.

    böylece egoizmi güzel bir sonuca bağlamış olur…” (osho)

    evet

    “egoizm” kapitalizm ile daha bi gelisirken ayni zamanda (marksist doktrinde göremedigimiz) “kazan/kazan” sistemini gelistirerek kisisel hak ve özgürlüklerin önünü acmistir..

    domino effekt:)

    slm.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  7. ”Halil Sezai de kim m.k?”

    (Bahsi geçen kişiyi ‘0sho’ olarak okuyunuz.. Mümkündür)

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  8. Örgütlü mücadele yıllarında “goşizm” eleştirisi yapılırken, “fevri” hareket eden arkadaşların, fevri hareketleri bazen çok başarılı sonuçlar verse de, bunun doğru bir yol olmadığı, “insanın allem-i cihan” olsa, tek başına bir hiç olduğu söylenirdi.

    Bireyin kahramanlığına güvenmek, ortaçağ savaş yöntemlerinden kalma(fedailer, akıncılar vs…) bir anlayışın ürünüdür. Yine bireyin öne çıkma, bireye dayalı kahramanlıklara güvenme de, içinde bulunduğumuz çağın “konumsal” anlayışı sonucu terk edilmiştir. Bu sanatta da sporda da kendini göstermiş, satrançta örneğin, satrancın ilk dönemlerinde “şahın kellesini koparmaya” yönelik oyun anlayışları ter kedilmiş, bunun yerine taşların işbirliği (koordinasyonu) ile “rakibini kemire kemire zayıflatmak ” ve uygun bir zamanda bir “bireşim” ile oyunu kazanmak daha güvenli bir yol olmuştur. Diğer spor dallarında da topluca yapılan, yardımlaşma ve işbirliği anlayışını geliştiren sporlar daha bir yaygınlaşmıştır. Bireysel sporlardan biri olan boks örneğin, giderek terk edilmektedir…

    Orta çağın “fedaileri”, günümüze doğru gelirken, sistem tarafından bastırılmış kişiliklerin başkaldırısında, isyanında ve gelişiminde olumlu örnekler olmuştur. Kapitalizm sürecinde de bireyin bu başkaldırısı desteklenmiştir. “Çalış senin de olur” diyerek kendileri hiç çalışmadan kazananlar, bireysel kurtuluşun mümkün olabileceği yalanını, kitleleri oluşturan bireye pompalayarak ve bunu da kahramanları örnek göstererek kanıtlamaya çalışmışlardır. Sistem bu düşünceyi ayakta tutmak için yapay kahramanlar da üretmiştir. Zavallı birey bakınca etrafında “Büyük ve Küçük İboları” görür, “Küçük Emrahları” görür, “Hakan Şükürleri” görür ve durumuna şükrederek tek başına kurtuluşun yollarını arar. Milyonlarca arayış sahibi arasından bir kaçı bu “şansı” yakalasa da, toplumun çoğunluğu bu şansı yakalama çabası sayesinde, sistemin istediği “insan sürüsünü” oluşturur!…

    Bu düşüncelerin yaşama nedenlerinden biri de kuşkusuz ki bireyin nesnel varlığıdır. Bu nedenle birey oldukça, bireyin her zaman içinde bulunduğu statükoya bir reddiyesi de olacaktır. Sapma bu noktada başlar. Bu reddiyeyi örgütlü bir güç haline getiremeyen, örgütlü bir güç olmasa da tüm topluma yön verebilecek düzeyde bir meşru zemine taşıyamayan birey, “davulcu osuruğu gibi” gürültü patırtının arasında yok olup gidecektir. “Arabeskin” doğduğu yer de tam bu noktadır…

    Bireysel kahramanlığın alternatifi olarak kolektif kahramanlığı öneren çağdaş anlayış da, bireyin gücünü baskılayan, güdükleştiren sistemlere doğru bir sapma tehlikesi içerisindedir. Nitekim Sovyet devrimi bu riski yaşamıştır ve devrimin geri dönüş yaşamasının temel nedenlerinden birisi bu tutum olmuştur. Çünkü toplumsal kurtuluş yollarını benimseyen birey, daha sonra bu yolda kendisinin yok sayıldığını görünce, “tembellik hakkına” sarılmakta ve sisteme küsmekte, sistemi hantallaştırmaktadır.

    Yapılması gereken bireysel atılımın, yaratıcılığın daima önünün açık olduğu, ama hiç bir bireysel çabanın, tek başına dönüşüm ve gelişim için yeterli olmadığını bilerek bir kolektif anlayışın üretilmesidir. Bireysel gelişimin önünü açan ve bireyi bu doğrultuda destekleyen bir toplumcu anlayış!….

    “BEN”e dair güzellemeler, kahramanlara öykünmenin ve bireyin özgürleşme çabasının ürettiği düşünsel etkinliklerden öteye gidememiştir. Bu tartışmaya Brecht son noktayı koymuştur:

    “Ne yazık o ülkeye ki, hala kahramanlara ihtiyacı var!”…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  9. “Zavallı birey bakınca etrafında “Büyük ve Küçük İboları” görür, “Küçük Emrahları” görür, “Hakan Şükürleri” görür ve durumuna şükrederek tek başına kurtuluşun yollarını arar. Milyonlarca arayış sahibi arasından bir kaçı bu “şansı” yakalasa da, toplumun çoğunluğu bu şansı yakalama çabası sayesinde, sistemin istediği “insan sürüsünü” oluşturur!…”

    Hakan Şükür,Büyük ve Küçük İbo ve Küçük Emrah’ı sürüyü yenmiş ve sürünün dışında mı kalbul ediyorsunuz?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  10. Birey olma çabasındaki insana örnek olarak sunulmaları gerçek bir talihsizlik olmuş :))

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  11. Neden?
    Siz onlardan daha mı “bireysiniz”?
    Birey olmak ne demek sizce?
    En birey birey hangi bireydir?…

    Ayrıca saydığım isimler, onlar gibi olmaya çalışan milyonlarca “birey adayını” içermiyor mu?
    Yani Unkapanı varoşlarında “İbo gibi olmak için” varını yoğunu satıp Anadolu’dan gelip de, sokaklarda yatan insanlardan haberiniz yok mu sizin?

    Milyonlarca çocuk futbol okullarında “Hakan Şükür gibi” olmak hayaliyle yırtınmıyor mu?

    Sistem bu tip “aktörler” üzerinden oynamıyor mu oyununu?

    Aktörlerin size göre birey olup olamadığı değil orada vurgu. Bu aktörlerin “sıfırdan zengin” olmaları ve bunu diğerlerinin de başarabileceği düşüncesinin, kitleler tarafından benimsenmesidir. İbrahim Tatlıses inşaatta soğuk demircilik yaparken şimdi hatırı sayılır bir zenginliğe ulaşmıştır. Saydığım isimler, ekonomik anlamda bireysel kurtuluşlarını sağlamış kişilerdir. Siz onlardan kat be kat daha zenginseniz ve onların zenginliğini küçümsüyorsanız onu bilemem.

    Bu isimlerin siyasal, kültürel kimliklerinin ne denli yetkin birer birey olduğu tartışılır elbette. Benim tartışmam o değil. Ancak sizin kendinizi onların üstünde görmeniz de sizin talihsizliğiniz olabilir…

    Ek: “Orta çağın “fedaileri”, günümüze doğru gelirken, sistem tarafından bastırılmış kişiliklerin başkaldırısında, isyanında ve gelişiminde olumlu örnekler olmuştur. Kapitalizm sürecinde de bireyin bu başkaldırısı desteklenmiştir. “Çalış senin de olur” diyerek kendileri hiç çalışmadan kazananlar, bireysel kurtuluşun mümkün olabileceği yalanını, kitleleri oluşturan bireye pompalayarak ve bunu da kahramanları örnek göstererek kanıtlamaya çalışmışlardır. Sistem bu düşünceyi ayakta tutmak için yapay kahramanlar da üretmiştir. Zavallı birey bakınca etrafında “Büyük ve Küçük İboları” görür, “Küçük Emrahları” görür, “Hakan Şükürleri” görür ve durumuna şükrederek tek başına kurtuluşun yollarını arar. Milyonlarca arayış sahibi arasından bir kaçı bu “şansı” yakalasa da, toplumun çoğunluğu bu şansı yakalama çabası sayesinde, sistemin istediği “insan sürüsünü” oluşturur!…”

    Bir de paragrafı, yukarıdaki gibi bölmeden okuyun bakalım…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  12. Yukarıda Ayn Rand’ı okudum. Stirner ile aynı varoluş düşüncesine getiriyor durumu(huzur ve mutluluğu bir erdem sayması dışında).

    Günümüz dünyası vahşi kapitalizm içinde kıvranırken Hüseyin Aktaş’ın insan sürüsü metaforu da haklı görüyorum. Ancak ideoloji, din, kültür ve milliyetçilik adı altında insan hep bir bütünsel sürecin parçası kılınmaya çalışmış, kötülüklerinden arındırılma adı altında hep benlikten vazgeçme idealine vurgu yapılmış. Stirner’ın vurgusu da burada. İnsan aslında tektir. Parça değil.

    Ebubekir’e de yorumunda katılıyorum. “Ben” duygusunu sadece kapitalizmle özdeşleştirmek yanlış. “Ben” asılnda seçimlerinde özgür olan bir “ben”‘dir. “Ben” diyebildiği sürece, umarsızca club’larda şişe açtırıp keyfine bakan bencil “ben” değil, rasyonel sınırları dahilinde özgür seçim yapabilen “ben”‘dir. Sartre’ın anladığı gibi salt özgür de değildir bu “ben”. İrrasyonel yetersizliklerini görebildiği için o kadar da özgür olmadığını kabul edecek kadar güçlü bir “ben”‘dir.

    Neyse 🙂

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.