Hala şansımız varken bu satırları yazabiliyorken (ben, okuyabiliyorken siz), ölümün yanıbaşımızda beklediğini bilirken (ben), değişim için daha neyi bekliyoruz?
Hayatın giz dolu olduğunu biliyorum. Bu muhteşem dünyanın gizlerini keşfetmek için yeterince zamanımız olmadığını da biliyorum. Hiçbirimizin yok!
Talihsizliğimiz bu ürkünç ve gizemli dünyada sürekliliğin olduğunu sanmak. Oysa süreklilik denilen şey, bizi çekingen kılıyor. O süreklilik dediğimiz bizi mutlu etmediği gibi, güçlü de kılmıyor.
Yaşamımızın sonsuza kadar sürmeyeceğini biliyorsak ne diye bekliyoruz?!
Değişmek için neden bu kadar ağır kalıyoruz?
DEĞİŞİM, öyle isteğe bağlı bir olgu değildir ki.
Onun da, benzeri her şey gibi -hatta daha önemli ve daha katı- kuralları vardır ve yerine getirmezsen sonuç alamazsın!
Ustalar, bu kuralları, kısaca DİYALEKTİK başlığı altında toplamışlar ve yolu aydınlatsın diye bizlere sunmuşlar. Bize düşen de o kuralları içselleştirip gereğini yerine getirmek olmaktadır.
Yani, “hadi değişelim”, “… hemen, şimdi!” demekle olmuyor bu işler.
Dünyanın gizlerini keşfetmek için yeterli zamanımız olup olmadığından emin değilim ve ben şansımı deniyorum. 🙂

Kendimize gülebilmekte başlar, en sert, en acımasız budalalıklarımızı açık yüreklilikle kabul edip bunları da yapabilecek kadar salakmışım, deliymişim, çılgınmışım diyebilmek değişimin ilk adımıdır bence.
Dürüst ve önyargılardan tamamen arınmış bir şekilde empati yapabilmek de değişimin olmazsa olmaz ilkesidir, işte bunu becerebilmek yukarıdaki ilk paragraftaki işlemden daha zordur. Bu bilgi birikimi ve dürüstlük denen erdemi ince bir zeka ve yetenek ile kurgulayarak olur ancak.
Bir üçüncü değişim şartı tüm düşmanlarımızı affedebilmek, kin, nefret, intikam duygularını ruhumuzdan ebediyen uzaklaştırmakla olur. Bunu becerebilmek ise öyle okuyup, yazmak, bol bol gezip farklı yerleri görmek, anlamak, yorumlayabilmekle ne kadar olur emin değilim. Bence bu özellik biraz da yetişme çağımızda rol modeli olarak bizleri etkileyen insanlardan aldığımız değerlere bağlı.
Ve elbette en can alıcı soru; ”Değişmeyi İstiyor muyuz?”
Bu soruyu kendi kendine sorabilecek insan sayısı nerdeyse yarısı tayiban olan bu ülkede o kadar az ki. Mümtaz halkımız genellikle değişme ve başkalaşma arasındaki farkı bilmiyor. Üç beş kuruşluk menfaat, gelecekte cennet vaadi, cemaatin kirli, karanlık koridorlarında memleketi adeta pazarlamakla mükellef birilerinin kan emici ittifakları, kendine muhalif olan herkesi yıllarca tutuklu olarak bir gizli tanık marifeti ve sahte dijital verilerle içeride tutma, yayımlanmamış kitapları bomba diye suç sayma, soygunu, yolsuzluğu soruşturan savcıları görevden alıp bir de haklarında suç duyurusu ile mahkemeye verirken, bu olayın faillerini kendi yandaşın diye serbest bırakma… İşte bu vb eylemlere destek verenler Kafka’nın kahramanı Gregor Samsa’nın hamam böceğine dönüşmesine, başkalaşmasına benzerler.
Sağlıcakla kalın.
Çünkü değişim sancılıdır..
Hayatım boyunca pek çok kez değişim geçirdim.Hiçbiri niyetle olmadı.O yüzden değişmek için ne beklenir. Ne yapılmalıdır? diye bir tavsiyem olamayacak fakat genel olarak Kambur’un çizdiği çerçevenin mevcut olması gerekir.
“Hadi değişelim” demekle kendimizi harekete geçirebileceğimizi hiç sanmıyorum. Değişmek, daha içsel bir olgu. Ve ben değişmenin azar azar değil, birden olan bir devinim olduğunu düşünüyorum.
Belki sorgulanması gereken bu içsel olgunun tetikleyicileri olabilir. Yani neden süregiden hayat, kimliğimiz, çevremiz, ailemize rağmen tüm bunların dışındaymış gibi oluruz. Bu kodlamaların dışına sızma arzusu…
Azar azar da olur, birdenbire de olur. Ama sadece biri olsun dersen o olmaz işte… 🙂
NİCEL BİRİKİM deriz, (buradaki “azar azar”a denk düşer) bir de NİTEL SIÇRAMA var. (O da “birdenbire” tabii ki)
Birikim olmadan sıçrama olmaz! (Aslında birikimler de minik sıçramalardır. Temelini araştırırsan taa big-bang’a kadar gider ama orası ayrı kon. Şimdilik kalsın.) Şimdiye kadar hep olurmuş sanıldı/istendi ama olmadı. 🙁
Tavuk bile 3 hafta kuluçkaya yatar. Bu nicel birikim aşamasıdır işte.
Ama o 3 hafta içerisinde minik minik sıçramalarla civcivin organları oluşur. Bu süre insanda 40 haftadır vb.
Sen istiyorsun ki, “bu kadar beklemeyelim. Anında anne/baba olyım.” OLMAAAAZ! Eşyanın tabiatına ters…
Değişim niye illa olumlu bir yöne oluyor ?
Ben değiştim gaddar oldum duyurulur. Değişim şart…
Ben de naçizane,
Gıcık buluyorum böyle konuları..
Ve bazen, Gönül Yarası oluyor hatırladığım.
Şener Şen “herşey ellerimizdedir” diye çıkıştığında, Meltem Cumbul’un tahripkar cevabını..
Ne bekliyorum?
Apopitozis’te saklı olabilir cevap.
Ya da genellemeye* karşıyım filan..
Peyote’ye selam..
🙂
Evet gamaro, misyonerce bir konu 😉
Apoptosislik bir durum olabilir, kimbilir. Ayrıca yumurta nasıl düşer durumu değil. Daha çok yumurtanın düşmesini isteyip buna ilişkin çaba eksikliği söz konusu. Yoksa mazeret çok!
“İşi bırakıp dünyayı gezeceğim” deyip “Ama sonra ne yapacağım?” demek gibi. Değişim, kökten olur. Belki de devrim demek gerek. Dış dünyayla ilgili değişikliklere bakın, ya da kendinize. Bir kaza olur, bir sevdiğiniz ölür, sizi bildiğiniz sizlikten çıkaran bir durum olur. Değişirsiniz. Ancak böyle bir etken henüz olmadan, kendimizde aynı sarsıcı değişimi yapabilmek, asıl mesele budur. Elbette değişme derdimiz varsa..
Artık değişim olumlu olur, olumsuz olur; o da sizin bileceğiniz iş.
Dedim ya, tamamen misyonerce… 😉
Şimdi sorsan hem gamaro hem oikos eski temayı kullanıyordur. Ebubekirin dediği gibi gelenekçi bunlar. Hem gelenekçi hem de efendime söyleyeyim reddiyeci. 🙂
Aaaa, nerden bildin xenix pirim senden korkulur valla:)
Ben gördüğümü söyledim sadece, sevgili Peyote.
Kafiyeli oldu yine:)
Diyeceğim;
Seninki fazla bilinçli geldi bana, bu bakımdan misyoner terimi on numara.
Öte yandan apoloji gibi de sanki..
Hani Terttilluanus demiş ya; O halde, sadece biz hristiyanlar suçsuzuz. Eğer bu bizler için bir gereklilik idiyse, bunun ne kadar güzel olduğu umurumda değil.
🙂
Ve hemen farkedilebileceği gibi; Biçim olarak rasyonel, içerik olarak irrasyonel:)
Haklısın sevgili dostum ama söyler misin, hangisi irrasyoneldir:
“ölümün yanıbaşımızda beklediği” mi?
“hayatın giz dolu olduğu” mu?
“yeterince zamanımız olmadığı” mı?
“sürekliliğin olduğunu sanmak” mı?
“sürekliliğin çekingen kıldığı” mı?
“değişmek için ağır kaldığımız” mı?
(konu dışı ama; x’mi y’den daha bilinmeyenlidir?) 😀
Bak seeen:)
Hemen cevap veriyorum o zaman;
The answer my friend, is blowing in the wind.
Naa’ber:)
Ya da şöyle söyleyeyim;
..Ve bu bizler için bir gereklilik idiyse, bunun ne kadar güzel olduğu umrumda değil!
Şu cümledeki zerafete, estetiğe ve/ama irrasyonaliteye bakar mısın lütfen.
Gereklilikse diyo..
Gerekliyse yani, umrunda değilmiş ne kadar güzel olduğu..
Zor ya da zahmetli değil ha..
güzel oluşu.
🙂
Bak hala anlamadıysan, videoyla cevap vercem valla.
Anlaşılmadığına inanıyorsan çekinme. Çekingenlik süreklilik halinde vardır, oysa biz sürekliliği reddediyoruz 🙂
Peki o zaman, değiştim say:)
He hehe:)
Vay açıkgöz 🙂
Zaten rasyonel olanlar, kabuller ve onaylardır. Bize irrasyonel gelen reddiyedir.
Einstein’in bir sözü var.
“Hayat iki şekilde yaşanır: ya hiç mucize yokmuş gibi, ya da herşey birer mucizeymiş gibi.”
Einstein son derece göreli konuşmuş kanaatimce 🙂
Neyse..
Hangisi bizim için gereklilikse, onun ne kadar güzel olduğu umrumda değil diyorum naçizane.
Aynısı “değişim” için de geçerli elbette.
🙂
Evet ben de öyle düşünüyorum. Ama değişiklik hep gereklilik midir? Belki bu tartışılmalı.
Ben de gereklilik mevzusunda ironi yapmıştım zaten.
Güzellik üzerinden:)
İnsan değişmeli tabi lakin ne yönde olacak bilmeli…
Biz değiştik diyen topluluk halinde değişim örnekleri sergileyenler var ki, insan, nasıl olur da bu kadar değişilebilir diye merek ediyor. 🙂
Değişmek mi dönüşmek mi diye de soruyorum zihnime. Belleği kurcalıyor düşünceden icazet alıyor ve biriktirebildiği kadarıyla bir cevap buluyor; dönüşmek…
Değişmek… Mizacı yenilemek?
Değişmek… Hazlarını değiştirmek?
Değişmek… Eksiltmek, yerine yenisini koymak?
Değişmek… Zevahirde rötuşlar yapmak?
Dönüşmek… Yıkmak, yeniden kurmak, anlamlandırmak, sonsuz değişim zincirinde kalıcı olan’ı arama yolculuğu…
Ve kandil ve gece ve 1400 yıl önce ve bir toplum bir ülke ve işte değişmek öylesine rezilce…
Ölüm gibi bir olgunun karşısında insanın değişimden bahsetmesi garip. Madem ölcez ne diye çabalıyoz gibi nihilist bir düşünce bana daha “rasyonel” geliyor açıkçası. Ama hayatın şu “irrasyonel” yönü olan korku da, insanı kayıtsız bırakmıyor aynı olguya karşı.
Neyse derin konular. Peyote’nin düştüğü yanılgı değişim üzerinden vurgulanmaya (ve hatta yüceltmeye) çalışılan hepimizin yakından tanıdığı özgür irade meselesi. “İnsan isterse yapar” sorunsalı …
İyi de, nasıl olsa ölecez diye…!
Koşullar değiştiğinde değişiyor bir şeyler… Koşullar diyorum ben:))
Tabi değişiyor da nasıl değişiyor.
Benim yaratıcı, duyarlı veya özgür olmak istemem gerçekten benim seçimimle mi oluyor yoksa iphone’un göstergeler ve sloganlar aracılığı ile dayattığı direktiflerle mi oluyor.
Diesel giyim markası “sex sells”, Nike “just do it” der de sen öyle olursan buna ne derece değişim denir.
Öyle Sartre’ın hiçlikten gelen metafizik seçim dürütüleriyle olcak iş değil bu. Bu işin daha amygdala’sı var. Bakalım o kabul edecek mi bunları?
Sevgili Delişey,
HİPPİLER değişmemişler fakat dünyayı değiştirmişlerdi.
Harala gürele çalışıp didinip üçbeş günlük tatille avumaya çalışan KAPİTALİZMİN kölesi bir dünyada bir hiç uğruna ölünecek olması hippileri harekete geçirmişti. Madem öyleydi! savaşmayacak, çalışmayacak sadece sevişeceklerdi. Oldukça katı ve modernitenin bile ötesine geçen bu reaksiyon o günün ebeveynlerini derinden etkilemiş ve bugünkü özgürlükçü düşüncelerin temelleri atılmıştı. Kısa sürede zenci hakları, göçmen kanunları, şiddet vb. kanunlarda köklü değişiklikler yapılmıştı. Sanat, ilerlemede yepyeni bir pozisyon alarak üretimin içine dahil edilmiş ve ruhani güçlerin dogmalarından insanoğlu kurtarılmıştı. Ahlak ve düzene yön veren DİN, yerini kurallara bırakmak zorunda kalmıştı.
Hippi hareketi sanıldığı gibi HÜMANİST bir hareket değildi, aslında tamamen yararcı ve faydacıydı; ortalama mutluluk en faziletli sistemdi üstelik kapitalizmle birebir uyumluydu.
Fakat dünya yepyeni bir görünüm almıştı. Fikirler değişmişti ??? Sahiden değişmiş miydi ?
eee bu böyle kadere kadar gider:) Kaderde varsa üzülmek… filan:))
Haa bak, lahana gibi açıldı bu değişim düşüncesi zihnimde… Bak halen açılmaya devam ediyor. Kabak çiçeği gibi değil !!!:)
Bundan bir altı, yedi ay önce ben de “nasıl olsa öeleceğiz” diyordum! Şimdi demiyorum mesela…
Koşullar değişti!
Hepimiz kendi hayatlarımızın içindeki farklılıklardan, değişimlerden sorumluyuz öncelikle. Kimi zaman koşullar değişse de değişimi reddedebiliriz. Bazen farkında da olmayabiliriz değişmemiz gerektiğini, kendimizi bir yere, bir yöne, bir düşünceye sabitler ve sonra ahlar vahlar dururuz… Tabi birde değişim fikri lahana gibi geniş bir yelpaze gibi.
Yaşamsal sürecin içinde birçok yerde uygulanabilecek bir olgu.
Hani bilgim ve düşüncem dahilinde… Değiştirimesi gereken ne?
YAŞAM İÇİNDE
Düşüncelerim mi?
Verdiğim sözler mi?
Aldığım kararlar mı?
Alışkanlıklarım mı?
Kişiliğimde sevmediğim yönler mi?
Bedenimde beğenmediğim bölgeler mi?
İnançlarım mı?
oohoohoo say say bitmez ki:))
yanlış mı anladım ben konuyu acaba???
:))
Dedim ya, İnsanoğlu hep aynı lakin kurallar sürgit değişkenliğe hep gebe…
Elbette farkındayım değişmeye kamçı olarak ölümü koymakta. Daha sonsuza kadar yaşayacağımızı düşünüyor, planlarımızı geniş çizelgeler üzerinden programlıyoruz. Oysa zaten geriye saran bir filmin içindeyiz. Sonu belli olan bu filmde, hatta kuralları belli olan bir düzende hiçbir şey yapmadan oturmak zaten hepimizin sorunsalı. Yanılgı iddialı bir kelime.
Sevgili Peyote:)
Carlosizm bir çözümse bile..
Du bi dur, dalga geçmiycem bu sefer bak söz:)
Yani ama, çözümse bile işte..
Okuduklarını unutmadan hayata geçirilemez.
..Diyorum ben, naçizane:)
Sense savaşçıyı dilinden düşürmüyosun hala!
E kızıyorum haliyle.
Bu kafiye hastalığı da nerden geldiyse..
Yazılarımın olgunluk dönemi mi ne??
He he:)
Sevgili gamaro,
başkalarının seninle dalga geçmesinden etkilenmemen için kendinle dalga geçebilme dönüşümüne gereksinimin var.
Naçizane 🙂
Yoksa nooolurum, uçucu mu?
Ha ha haha:)
Bak ne diycem..
Gözden kaçan soru:
Lokomotif olmasa buharın değeri hiç anlaşılır mıydı ?
Think about it:)