Bir sabah uyandığınızı ve akıllı telefonların hiç icat edilmediğini düşünün. Seçim kampanyaları nasıl yürütülürdü? Aşk nasıl başlardı? İnsanlar kahvaltılarını kime gösterirdi? Bu küçük düşünce deneyi, teknolojik belirlenimciliğin kışkırtıcı iddiasına açılan kapıdır: Tarihi asıl ilerleten krallar, filozoflar ya da halklar değil; matbaa, buhar makinesi, telgraf, otomobil ve algoritma gibi araçlardır. İnsan aleti yaptığını sanır, fakat bir süre sonra alet insanın davranışlarını, kurumlarını ve hayallerini yeniden biçimlendirir.
Alet yalnızca alet değildir
Çekiç, yalnızca çivi çakmaz; dünyayı çakılabilecek şeylerden oluşan bir alan gibi görmemize de yol açar. Saat, yalnızca zamanı ölçmez; zamanı dakikalara bölerek çalışma disiplinini, randevuyu, gecikme suçluluğunu ve fabrika düzenini üretir. Matbaa sadece kitap çoğaltmamış, ortak dilleri güçlendirmiş, ulus fikrini beslemiş ve dinî otoritenin tekelini sarsmıştır. Bir teknoloji sahneye çıktığında yanında görünmez bir ahlak, yeni alışkanlıklar ve farklı bir iktidar düzeni getirir.
Marshall McLuhan’ın ünlü düşüncesiyle, araç mesajdır. Bunun anlamı içeriğin önemsiz olması değildir. Asıl mesele, aracın algımızın iskeletini değiştirmesidir. Televizyonda siyaset, uzun muhakemelerden çok görüntüye uygun yüzler ister. Sosyal medya ise düşünceyi hız, tepki ve paylaşılabilirlik ölçülerine göre törpüler. Böylece en doğru fikir değil, en hızlı yayılan fikir üstünlük kazanabilir. Algoritma oy pusulası kullanmaz; yine de hangi adayın görünür, hangi öfkenin bulaşıcı olacağını etkileyebilir.
Teknoloji kader midir?
Katı teknolojik belirlenimcilik burada fazla ileri gider. Aynı matbaa hem bilimsel devrime hem propaganda broşürlerine hizmet edebilir. Aynı internet muhalifleri örgütleyebilir, devletlerin gözetim kapasitesini büyütebilir veya milyonları kedi videoları karşısında birleştirebilir. Bir aracın doğası bazı davranışları teşvik eder; fakat sonucu tek başına belirlemez. Teknoloji bir nehir yatağına benzer: Suyun yönünü kuvvetle etkiler, ama yağmurun miktarını, bentleri ve insanların açacağı kanalları açıklamaz.
Yine de insan özgürlüğünü abartmak da rahatlatıcı bir masaldır. “Teknoloji tarafsızdır, önemli olan nasıl kullandığımızdır” sözü yarım doğrudur. Silah ile kaşık aynı ölçüde tarafsız değildir. Bir platformun sonsuz kaydırma özelliği, sakin tefekkürü değil sürekli uyarılmayı teşvik eder. Tasarım, donmuş bir siyasettir: Bir düğmenin yeri, bir varsayılan ayar veya görünmez bir puanlama sistemi, milyonlarca insanın davranışını yasa çıkarmadan düzenleyebilir.
Gölgedeki efendi
Jungiyen bir bakışla teknoloji, insan ruhunun dışarıya yansıtılmış parçalarına benzer. Makine kasımızın, bilgisayar zihnimizin, ağlar ise kolektif sinir sistemimizin uzantısıdır. Fakat dışarıya aktardığımız güç, gölgemizi de taşır: denetleme arzusu, hız tutkusu, ölümsüzlük özlemi ve belirsizlik korkusu. Algoritmalar bizi yalnızca tanımaz; ölçülebilir bir benliğe dönüşmemiz için eğitir. Sonunda insan, makinenin kendisini anlamasına uygun biçimde yaşamaya başlayabilir.
Bu yüzden asıl soru “Teknoloji mi insanı belirler, insan mı teknolojiyi?” değildir. İkisi birbirini döngüsel biçimde kurar. Toplum ihtiyaçlarına göre araçlar üretir; araçlar da yeni ihtiyaçlar, sınıflar ve iktidar merkezleri doğurur. Otomobil banliyöleri, banliyöler otoyolları, otoyollar petrol siyasetini besler. Akıllı telefon dikkatimizi parçalar; parçalanmış dikkatimiz daha kısa ve saldırgan içerikleri ödüllendirir. Döngü böylece kendi yakıtını üretir.
Özgürlük, teknolojiden kaçmakta değil, onun gizli emirlerini görünür kılmaktadır. Bir aracı kullanırken yalnızca “Bu bana ne sağlıyor?” diye değil, “Benden nasıl bir insan olmamı istiyor?” diye sormalıyız. Çünkü her icat bir olasılıklar kapısı açarken bazı kapıları sessizce kapatır. Direksiyon tamamen elimizde olmayabilir; fakat yolun nereye kıvrıldığını fark etmek, uçuruma otomatik pilotta gitmekten daha bilgece bir başlangıçtır.
