Duvar Ustası

“Canım sevgilim” diyerek başlamayı ne çok isterdim sana, biliyor musun bitanem? Ama ne yaparsın ki, başkasına ait olan bir bahçedeki gülsün sen.

Ne yapayım yani? Sevdiğim gül bir başkasının bahçesinde diye vaz mı geçeyim ondan, sırtımı dönüp gideyim mi?
“
Aslında böyle bir gücüm olsaydı, hiç beklemez çekip giderdim; ancak ayaklarıma, bir de kalbime ne zaman sözüm geçti ki?

Bu yüzden, dokunmadan da sevmesini öğrendim ben. Bahçenin çitlerine varıp da oradan gülü seyretmeyi ve sevmesini öğrendim. Bahçeye girmeden, ama çitlerden… Ve güle zarar vermeden, onu incitmeden…

Uzun yıllar önce odama siyah beyaz bir resim asmıştım. O resimde de âşık bir genç vardı ve bir bahçenin çitine vararak, çitten dışarı sarkan ve ellerini o adama uzatan bir kadının ellerini öpüyordu.

Acaba sevdiklerimin, hep başkasına ait bahçelerde olacağına mı işaret ediyordu ta o zamandan o resim? O siyah beyaz resimdeki ben miydim? Ya eller? Ellere düşkünlüğüm de, el fetişisti olmam da o resimle mi başlamıştı? Kim bilir?

Senin miydi yoksa o resimdeki eller de? Sen miydin o çitlere gelen? Masum ve utangaç bir şekilde sevdiğine ellerini uzatan?

Bazen niye kör olur insan sanki? Başka gülleri niye görmez de başkasına ait bir bahçenin etrafında dönüp durur?

Ama güller de çeşit çeşit değil midir? Her gülün kırmızısı bir ayrıdır? Kimi güller kan kırmızıdır; ve ateş kırmızısı…

Niye ateş kırmızı tüm güller illa da başka bahçelerde yetişir ki? Niye her birinin başında bir bekçi?

Ve ben niye hep geç kalmaktayım böyle? Hep çitlerde olmak mı benim görevim? Duvar ustası mıyım yoksa ben? Meyveleri niye hep başkaları toplamakta, gülleri niye hep başkaları koklamakta?

Ama…

Sen yine de bakma bana. İçimdeki ağlayan bu çocuğa da…

Ben yine razıyım her gün senin bahçene gelmeye; çitlerin ardından seni gözlemeye.

Aslında duvar ustası olmak hiç de kötü olmasa gerek.

Sustum işte; ağlayan çocuğu da susturdum.

Kızma ne olur bana! Birazdan giderim.

Sonra yine gelirim.
Yeter ki sen hep orada, o bahçede ol.

Sabırla ve hüsnü kabulle beklerim ben o duvarda.

Ağladığımı da sen görme; istemem ; üzülme.

Bir tek güneş görsün beni; ısıtsın üşüyen bedenimi.

Bir de rüzgâr görsün;

Getirsin kokunu.

…………..
Bu yazı/mektup Kaplumbağa tarafından 31 Aralık 2009 günü sabaha karşı uyku tutmadığı için yazılmıştır.

9 yorum “Duvar Ustası”

  1. Sevgili kaplumbağa; ne güzel bir yazı olmuş . Ben bunu yeni yıl armağanı olarak bir arkadaşıma mailledim bile . Altına üye olduğum bir forumdan diye ekledim 🙂
    Dokunmadan sevmek ne hoş bir söylem. Ahh bende becerebilsem illa dokunayım koklayım merakımdan vazgeçebilsem nasılda özgürleşecem 🙁
    Hep duyarım koşulsuz sevgi diye de bir koşulumda yok aslında. Ama bir türkü var ya “sevda baştan gitmiyor sarılıp yatmayınca” diye. Ahh bu şarkıların gözü kör olsun :))

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  2. Sevgili cellin; beğeninize teşekkürler.
    Umarım paylaşırken sitemizin ve yazarın ismini de kullanmışsınızdır.

    “Dokunmadan sevmek…” konusuna gelince…
    Elbette dokunmayı herkes ister. Ancak salt dokunmak temeline dayanırsa sevdiğinize yaklaşımınız, bu bir çıkar ilişkisine dönüşür ve işte o zaman asla aşkı bulamazsınız; hissettikleriniz de aşk değil, onun bedenidir ancak; “sarılıp yatma”dır. Aşka ulaşmadan sarılıp yatılırsa aşkın büyüsü bozulur ve asla aşkı bulamaz insan o zaman.

    Hatta bazen, aşka ulaşabilmek için bırakın dokunmayı, o insan bile bilmeyebilir bunu. Bir başka halk türküsü de, bir genç kızın duygularını ancak dokuduğu kilimin motiflerine işlediğini anlatıyordu; değil mi?

    Bu yüzden aşk acı verir. Acıları öğrenmek gerek önce. Ve hatta sevmek…

    Acı çektikçe ballanır aşk.
    Ve aşkı bulunca, aşk insanı olunca; işte o zaman anlamlanır hayat.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  3. Bu masum sevgi yazısını okuyan bir çok insan düşünmüştür. Günümüzde sevdiğine zarar vermeden, incitmeden hatta varlığını bilerek dahi mutlu olan bir insan var mıdır diye. Gerçekten var. Kaplumbağa.

    Yüreğini bildiğim, yürekli bir insana da böyle
    sevmek yakışır.

    Sevgili Kaplumbağa, acılardan uzak, sevdiğinle tüm güzellikleri paylaşman dileğiyle…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  4. Tanzimat dönemi edebiyatını incelemiştim bir dönem.
    Mehmet Rauf’un “Eylül” romanını bilenler bilir.
    Romanı okuduğumda aklımda şu soru dönüp durmuştu;
    ……….”dokunmadan aşk olur mu?”
    Necip’în Suat’ın eldivenlerinden birini alıp onunla kendini avutması çok can alıcı bir sahneydi özellikle… Ayrıca kitabın pek çok yerinde el’e yapılan vurguyu görmemek de imkansızdı.
    Bu noktada dokun-a-madan sevenlerin ellere olan yaklaşımının farklı olması, el’e bambaşka anlamlar yüklemesi son derece doğal. Taban tabana zıt duyguları eller vasıtasıyla ifade etmelerini de bir tür dışavurum olarak görüyorum.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  5. Sevene acı verse de, imkânsız, zor aşklar her zaman daha besleyici, daha öğreticidir diye düşünüyorum. Birden bütüne sahip olan insanlar ayrıntıları maalesef her zaman göremiyorlar. Bu şekilde parsel parsel (!) sevgiliyi düşlemek, ayrıntıları ortaya çıkartırken, beraberinde anlam zenginliği de getiriyor.

    Burada ve bunun gibi yerlerde çoğunlukla eller vurgulanırken, bir başka yerde ise belki sevgiliden kalan bir obje anlam bombardımanına tutuluyor.

    Buraya kadar anlattıklarım ve sizin bahsettikleriniz teknik bir tanımlamadır. Ancak yalnızca teknik tanımlamalar bütün bunları açıklamak için yeterli değildir. Aşka bakış açısını, aslında aslolanın sevgili değil de aşk olduğunu düşünerek bir sonuca ulaşmak, hatta vuslatın aşkı öldürebileceği endişesiyle kimi zaman vuslattan kaçmak ve bu yönde düşünmek belki bizi daha isabetli bir sonuca götürecektir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  6. Haklısınız.
    Ben bu konudaki duygularla ve anlatılanlarla ilgili yalnızca teknik tanımlamalar yapabilirim.
    Çünkü benim görüşüme göre dokunmadan aşk olmaz.
    Sizin dediğiniz gibi parsel parsel sevgiliyi düşlemek anlam zenginliği ortaya çıkarabiliyor olabilir lakin o sevgilinin her santimetrekaresini ellerinle, gözlerinle, ya da dudaklarınla onurlandırmak bana göre daha derin/zengin anlamlarla yüklü bir eylem..
    Acıyla beslenen aşk olgusu bir seçimdir.
    Seçtiğiniz sizin için en besleyicisi ve en güzelidir.
    Belki de bu nedenle güzel satırlar dökülüyor kaleminizden.
    Ama, sizin için güzel olan herkes için güzel demek değildir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  7. Sevgili Morgana;
    “Niçin eski aşklar yok artık?” serzenişinin temelinde sizin düşündüğünüz gibi yaklaşımların olması yatmakta.

    Gerçek âşık sabırlıdır. Elbette o da sevgilisinin tümünü hayâl eder; tepeden tırnağa… Ancak o, bütüne ulaşamasa da vazgeçmez aşkından. Ya da bir gün bütüne ulaşabileceği hayaliyle bekler hep. Bu yüzden sevgiliden kalan tek bir saç teliyle, ya da onun verdiği bir mendille uzun yıllara sığdırılabilen aşklar yaşanırdı eskiden.

    Elbette ucu işlenmiş eski mendiller de kalmadı günümüzde; kâğıt mendil de olmuyor zaten. İnsanlarsa çok sabırsız. Her şey fast food olmuş. Aşkların da fast foofd olması kaçınılmaz bu durumda. Daha doğrusu öyle ilişkilere de ne derece “aşk” denir, o da ayrı bir konu.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  8. Niye hep güller oluyor? papatyalar olsa olmaz mı? Ne bilim, ya da gelincikler… Mutlaka kırmızı gül mü olmalı? Sevgili kaplumbağa şimdi diceksin ki bu harika yazıda gülemi takıldın? Şaka bir yana iyi ki de sizi uyku tutmamış da, siz bu yazıyı yazmışsınız ve bizimle paylaşmışsınız. ”Koşulsuz sevebilmek” sadece duvar ustalarının ustalaştığı bir beceri olsa gerek…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  9. Sevgili medisis;
    Elbette pek çok çiçek var sevgimizi anlatırken kulllanabileceğimiz. Papatyalar, dediğiniz gibi – ama illa da- kırmızı gelincikler ve hatta kır çiçekleri…

    Özellikle kır çiçeklerini de çok kullanırım ben yazılarımda; müstesna olmaları, öyle her yerde yetişmemeleri ve hatta onlara ulaşabilmek için dağları aşacak çaba gerektiğinden çok özel bir yeri vardır bende kır çiçeklerinin.

    Hatta -hele mevsimi bir gelsin- nar çiçeklerine de bayıırım ben; “narçiçeğim” derim sevgilime;tıpkı “kırçiçeğim” dediğim gibi…

    Sonra… Sonra kiraz mevsimi de çıkagelir beraberinde kırmızının tüm kışkırtıcı renklerini de alarak. Sanki kirazın başka renkleri yok gibi orada da kırmızı renkli kirazlar öne çıkar yine. Hatta daha iki gün önce sevdiğim bir insana yazdığım mektupta; “N’oldu şimdi, uçlarında kırmızı kirazların olduğu dallar misali o güzelim ellerine?” diye sormuştum.

    Ama yine de güller çiçeklerin şahıdır; tıpkı ormanın kralı aslanın olması gibi. Özellikle doğu edebiyatı ve tasavvuf hep bu gül üzerinden yaklaşmıştır sevgiliye. Aslında mantıksız da değil; gelincikler, kırçiçekleri, narçiçekleri gibi çiçekler daha çok mevsimsel olurken, gül neredeyse tüm bir zamanı kaplamaktadır.

    Ayrıca… Gülde ayrı bir asalet vardır; öyle değil mi? Yoksa niye bülbül durup dururken bahçedeki diğer çiçeklere değil de sadece güle aşık olur ki?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.