Düzen Ve Amaç Kanıtı hakkında neler söylemek istersiniz?

Teolojinin en sağlam düşünsel mevzilerinden biri evrende,dünyamızda yani çevremizde belli bir düzenin olduğu, şeylerin oluşmasında veya ortaya çıkmasında bir ayarın olduğu düşüncesidir.Bizi çevreleyen bir düzen vardır ve kısaca bu düzen bir amaca hizmet etmelidir.

Düzenin olup olmadığı veya nasıl olduğu bir ayrı bir tartışma konusudur.Fakat belli ölçekte ve belli çerçevede evrende bir düzen olduğunu kabul etmemiz gerekir.Örneğin düzen kanıtını en basitinden antropik ilkeye yani dört temel fiziksel kuvvetin birbirlerine göre oranlarına kadar indirgeyebiliriz.

Evrende bir düzen var.Enazından belli bir açıdan bakınca öyle görünmektedir. Evrendeki düzenin, bir amaca hizmet edip etmediği konusu ise tartışmaya açıktır.

Siz kendi gözlemleriniz ve düşüncelerinizden yola çıkarak evrenin bir amacı olduğu veya olamayacağı hakkında neler söylemek isterdiniz?

15 yorum “Düzen Ve Amaç Kanıtı hakkında neler söylemek istersiniz?”

  1. Evrendeki ince ayar kavramı, kozmologlar, fizikçiler, filozoflar tarafından uzun süredir gündemde tutulan ve tartışılan bir konudur. Bu yaklaşıma göre, dünyanın, yaşamın, özelikle de bilinçli canlıların oluşabilmesi için bazı temel fiziksel değerlerin çok dar sınırlar içinde kalması gerekmektedir. Bu değerlerin şimdikinden çok az farklı olması durumunda bile, canlılığın ortaya çıkmasının mümkün olamayacağını öne sürülmektedir. Bu konuyu yorumlayan teist filozoflar ve kozmologlara göre, Evren canlılığın ve insan bilincinin ortaya çıkmasını sağlamak için bu derece ince ayarlanmıştır ve bu durum bir yaratıcının varlığının kanıtıdır. Teist olmayan filozof ve kozmologların bir kısmı ise multivers teorisini ortaya atmışlardır, bu teoriye göre, gerçekte tek bir evren değil, sınırsız sayıda çok evren vardır. Bu evrenlerin her birinde temel fiziksel değerler farklıdır. Bizim varolduğumuz evrendeki temel fiziksel değerler canlı oluşumuna izin vermektedir, bu nedenle biz bu evrende varoluyoruz, diğer evrenlerin çok büyük kısmında bildiğimiz anlamda canlılık yoktur. Olasılık yasalarının bir sonucu olarak çok sayıda evren içinden bir tanesinde canlılık oluşabilmesi şaşırtıcı değildir. Multivers teorisi uzun uzun tartışılmaya değer olmakla birlikte, bu yazıda üzerinde durulmayacak, evrenimizin gerçekte varolan tek evren olduğu varsayımına göre yorum yapılacaktır.

    Evrende yaşamın ortaya çıkması için ince ayarlanmış görünen fiziksel değerlere örnekler:

    Çekim kuvveti, elektromanyetik kuvvetten 1039 kere daha zayıftır. Eğer çok az daha kuvvetli olsaydı, evren uzun zaman önce kendi üzerine çökmüş olacaktı, çok az daha zayıf olsaydı yıldızların yoğunluğu çok az olacak ve yıldızlar yakıtlarını hızlı tüketeceklerdi., her iki durumda da yaşam ortaya çıkmayacaktı.
    
    Zayıf nükleer kuvvet, çekimden 1028 kere daha güçlüdür. Bu kuvvet biraz daha az olsaydı, evrendeki bütün hidrojen, helyuma dönüşürdü, yaşam mümkün olmazdı.
    
    Güçlü nükleer kuvvetin yüzde 2 az olması durumunda proton ve dolayısıyla atom oluşamazdı, yüzde 2 fazla olması durumunda ise oluşan maddenin tamamı hidrojen olacaktı, helyum ve döteryum oluşmayacaktı, bu durum yıldızların fiziğini çok değiştirecek ve çok muhtemelen yaşam ortaya çıkmayacaktı
    
    Elektron/proton kütle oranı 1/1836’ dır. Bu oranın çok az büyük ya da küçük olması durumunda karbon elementinin diğer elementlerle bağlar kurması mümkün olmayacak ve yaşam kimyası oluşmayacaktı.
    

    İnce ayar kavramını değerlendirirken, ilk olarak içinde bulunduğumuz evrenin gerçekten de sınırsız sayıda olasılık içinden seçildiğini varsayarak başlayacağım. Bu durumda içinde bulunduğumuz evrenin ortaya çıkmasının gerçekten de çok küçük ve rastlantısallıkla açıklanamayacak kadar düşük bir olasılık olduğu söylenebilir. Ancak olaya başka bir açıdan bakalım, varsayalım ki temel fiziksel değerler biraz değişti, bu durumda canlılık ve insan bilinci ortaya çıkmadı, gene de elimizde şöyle veya böyle bir evren var. Bu evrenin de ortaya çıkma olasılığı inanılmayacak kadar düşüktür, fiziksel değerleri her değiştirişimizde, birbirine benzemeyen ve sınırsız olasılıklar içinden ortaya çıkma ihtimali çok az olan farklı farklı evrenlerle karşılaşırız, eğer bir mucize söz konusu ise, bu bütün evrenler için aynı şekilde geçerlidir. Bizim evrenimizde özel olduğunu düşündüğümüz, farklılık oluşturduğunu sandığımız şey bilinçli canlı olarak insanın varlığıdır, ancak bu durumun evrenimizi tüm diğer evrenlerden farklı kılması, insan düşüncesinden bağımsız bir olgu değildir, kendi ön yargımızdır. Bu düşünce tarzı antropik yanılgı olarak adlandırılmaktadır ve bu olgu evrenin bilinçli olarak tasarlandığının kanıtı olamaz, insan düşüncesinden bağımsız bir kanıtlama gerekir. İnce ayar üzerinde konuşurken gerçekleşmiş bir olay üzerine konuşuyoruz, bu durum olasılık hesaplarını çok güçleştirir ve yanılgıya çok açıktır. Evrenin boyutlarını düşünürsek antropik yanılgının daha da belirginleştiğini görürüz: Milyarlarca galaksideki, milyarlarca yıldızdan, kıyıda köşede kalmış bir tanesinin küçük bir gezegeninde, yaklaşık 4 milyar yıllık bir süre sonunda, insan denilen bir bilinçli bir canlı ortaya çıkmış ve biz evrenin oluşumunun temel amacının bu canlıyı ortaya çıkarmak olduğunu öne sürüyoruz, doğru olma olasılığı çok zayıf bir iddia. Varsayalım ki bir nükleer savaş oldu ve dünyadaki canlı yaşam ve hatta dünyanın kendisi ortadan kalktı, evrenin bütünü bundan nasıl etkilenecek? Çok olasıdır ki, hemen hemen hiç etkilenmeyecek ve evren varlığını sürdürecek (çevremizdeki varlığın sadece bir hayal olduğu ve biz ortadan kalkınca ortadan kalkacağı görüşünün doğru olmadığını, maddenin düşüncemizden bağımsız varolan, gerçek bir nesne olduğunu kabul ediyoruz). Görüldüğü gibi evrenin bizim varlığımıza bir ihtiyacı yok, insanlık tümüyle yok olsa bile evrenin tümü için bu dağ boyutundaki bir kum yığınındaki tek bir tanenin ortadan kalkması kadar önemsiz olacaktır.

    Analojiler bazen insanı yanıltır, soyut bir kavramı açıklarken somut bir örnek verirken çok dikkatli olmak gerekir, kolaylıkla yanıltıcı bir örnek verilebilir. Ancak gene de yukarıda anlatılanları daha iyi açıklamak için somut bir örnek vereceğim: Bir kiremitin yüksek bir yerden bırakıldığını düşünün, kiremit kırılarak çok sayıda küçük parçaya ayrılacaktır. Tekrar tekrar atıldığında oluşan kırık parçaların sayısı ve şekli her zaman diğerlerinden farklı olacaktır, kırık parçaların herhangi bir özel dağılımının tekrar oluşma ihtimali neredeyse sıfıra yakındır, her bir durumda oluşan şeklin ortaya çıkmasının bir mucize olduğunu söyleyebiliriz, ancak bunun bir anlamı yoktur, bu durum doğal süreçlerle oluşmuş, rastlantısal bir durumdur. Şimdi örneğimizi biraz daha derinleştirelim, varsayalım ki kırılan kiremitin çok sayıda parçasının içinden, adeta toz tanesine benzeyen, çok küçük birinde, ancak mikroskopla görülebilen, insan yüzüne çok benzeyen bir şekil olsun, biz çok şaşırıyoruz ve iddia ediyoruz ki, kiremiti atan kişi bu insana benzeyen toz tanesini ortaya çıkarmak için, kiremitin tüm kırılma sürecine etkiyen kuvvetleri programlamıştır, işte bu Antropik yanılgıdır, buradaki kiremitin kırılması sürecinin amacının bu şekli ortaya çıkarmak olduğunu söylemek insan düşüncesine dayalı önyargıdan ibaret olup, somut bir gerçeklik değildir.

    Doğadaki temel fiziksel değerlerin ilk kez ortaya çıkışı ve birbirleriyle bağlantıları, bilimsel açıdan aydınlatılmış ve kesinleşmiş konular olmaktan çok uzaktır. Fizik biliminin ilerlemesiyle, büyük birleşik kuram çalışmalarının sonuçlandırılıp, fiziksel sabitlerin birbirine yakın olarak bağlı olduğu, biri değişince diğerinin de değişmek zorunda olduğu sonuçlarına varılması olasıdır. Evrenin oluşumunun en erken anlarında oluşan kuvvetlerin etkileşerek, sonuçta hızlı bir şekilde dengeye ulaştığı ve temel fiziksel değerleri zorunlu olarak oluşturduğu, zaten başka fiziksel değerlerin ortaya çıkmasının mümkün olmadığı konusunda fikirler geliştirilmektedir. Bu konuların fizik biliminin 21. yüzyıldaki gelişimiyle cevaplanabileceği umulmaktadır .

    Dünyanın evrenin bütününe göre kapladığı yer adeta okyanusta bir su molekülü gibidir. Evrenin yaşı 1 yıl olarak düşünüldüğünde, bilinçli insanın dünya üzerinde ortaya çıkış zamanı 31 Aralık saat 23.59 civarına uymaktadır. Bu değerler evrenin tek amacı olan bir canlı ve onun ortaya çıktığı gezegen için çok çok küçültücü değerlerdir. Bu olgular göz önüne alındığında, evrenin temel fiziksel değerlerinin insan bilincini ortaya çıkarmak için özellikle ayarlanmasının oldukça olasılık dışı olduğu rahatlıkla görülebilir. Eldeki verilerle, bilimsel yönteme uygun olarak çıkarılabilecek tek mantıklı sonuç şudur: Şu an için bilinemeyen mekanizmalarla, temel fiziksel değerlerin oluşturduğu dengeler evrenin ilk anlarında ortaya çıktı, zaman içinde giderek galaksiler, yıldızlar ve gezegenler oluştu, bu süreçte dünyanın ortaya çıkması yaklaşık 10 milyar yılı buldu, dünya üzerinde yaşamın ortaya çıkması da yaklaşık 1 milyar yıl süre aldı, bundan sonraki 3 milyar yıl boyunca yaşam formları biyolojik evrim sonucu giderek çeşitlendi, gelişti ve bu çok uzun sürecin sonunda diğer canlıların yanısıra, adına insan denilen, bilinçli bir canlı ortaya çıktı; yani, evrendeki fiziksel sabitlerin insan ortaya çıksın diye şu anki değerlerini aldığını gösteren bir veri yoktur, çok büyük olasılıkla, insanın ortaya çıkması varolan fiziksel değerler üzerinden gelişen bir evrende çok uzun sürede ortaya çıkan bir adaptasyonun sonucudur. Peki, yüce bir yaratıcı bu sürecin neresinde? Uzun yıllar önce de söylendiği gibi: “O varsayıma gerek duymadım.”

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  2. Blogumda olan eski bir yazımı paylaşayım

    Teleolojik Aklın Eleştrisi…

    On sekizinci yüzyıl İngiliz Teologu William Paley’in, dönemini çok etkilemiş ve günümüzde de sıklıkla başvurulan bir tezi mevcut: ” Doğada yürürken bir saat bulursanız bu saatin kendi kendine oluştuğunu düşünmezsiniz. Tasarımcısının olduğunu bilirsiniz. Çünkü işleyişinde bir düzen vardır. Doğal işleyişte de bir düzen olduğuna göre evrenin de bir tasarımcısı olması gerekir. “ Tezin kendisi bu.

    Tartışmaya geçmeden önce biyoloji sahasından kısa bir not düşmek istiyorum. Herkese hararetle tavsiye edebileceğim “Kör Saatçi” adlı seçkin yapıtında Richard Dawkins; Doğadaki biyolojik işleyişin, bir sonraki adımını görmekten aciz bir yapbozcunun çalışma tarzından farksız olduğunun altını çizmektedir. Bu nedenle türlerin adaptasyonuna hizmet eden doğal seçilimin her zaman başarılı sonuçlar vermeyerek bedensel yapıları pek de akıllıca olmayan bir sürü ucube ya da “teknik donanımı yetersiz” canlının ortaya çıkamasına neden olduğunu ve bu tür canlıları hâlâ suda, karada ve havada hayatlarını sürdürdüklerini kanıtlarıyla açıklamaktadır. Stephen Jay Gould Üstad’ın, “Darwin ve Sonrası” adlı çalışması ile birlikte okunmasında fayda var. Gerçekten heyecan verici!Ama benim itirazım felsefî açıdan olacak. Yine de biyolojik kanıtlar, aslolandır.

    Tezime geçiyorum: Diyelim ki yolda bir saat bulduk. Ve saatin üzerinde yalnız markası değil onu üreten Saatçinin de adı bulunsun. Hatta saat, her şeyiyle bir saat ustasının el yapımı olsun ve dünyada bir eşine dahî rastlanmasın. Bu durumda saatin yaratıcısı ya da tasarımcısı için “Saatçidir!” diyebiliriz miyiz? Pratik ilişkiler bazında evet! Çünkü saat, ilk kez saatçinin tezgâhında ve sonrasında vitrininde alıcına sunulmuştur. Başka hiç kimsenin de bu saat modelinden ve özelliklerinden haberi yoktur. Peki günlük yaklaşımların dışına çıkarak teori alanında ya da felsefe kulvarlarında olayı düşündüğümüzde aynı sonuca ulaşmamız mümkün müdür? Yani saat gerçekten o saatçi tarafından mı tasarlanmıştır. Basit bir yanıtı var aslında: Tasarım gerçekte, geçmişten geleceğe uzanan kollektif ve birikimli emeğin ürünüdür.

    Açıklayalım: Saatçinin saati tasarlayabilmesi için önce saatçiliği öğrenmesi gerekecektir. Dolayısıyla mutlak surette, “Bir Bilene”, “Öğreten Adama” yani bir ustaya ihtiyacı vardır. Çıraklık eğitimi almadan ustalaşan bir saatçi elbette düşünülemez! Çünkü saatçi, saat tasarımı ve üretimi ile ilgili teknik ve entellektüel donanımını ancak ustasından edinebilir! Peki saati yapabilmesi için yalnız ustasının bilgi ve tecrübesinin arka planına mı ihtiyacı vardır? Hayır! Saati oluşturan parçaların üretilmesinde kullanılan başka teknik ve bilgilere sahip ustaların geçmişten gelen birikimleri de yapım sürecinde devreye girecektir.

    Birdenbire tasarlayanların ya da tasarıya katkı sunanların sayısında artış oldu değil mi? Peki kendi ustası ve diğer iş alanlarında yetişmiş ustalar tek başlarına mı öğrendiler saat ve saat parçaları yapımını? Yanıtımız yine hayır! Onların da ustaları vardı. Elbette “Birikimli Teknolojik Değişim Modeli” ile edinilen her yeni bilgi ve tecrübe, eskilerinin üzerine eklenmekte, eski bilgilerin içerdiği teknik hata ve yetersizlikler giderilerek, ustalık biriktirilerek geleceğe aktarılmaktadır. Tıpkı türlerin değişiminin, sevmediğim ifade ile Evrim’in, türlerin adaptasyonunu birdenbire değil, o anda çevresel koşullara gore gerekli adımları atmak suretiyle ve bir adım sonrası ne olacağını hakkında fikir yürütmeyerek gerçekleştirmesi gibi. Bu anlamda İnsanın bugünkü formunun idealleştirilmesi ve geçmişte yaşamış insan türlerinin her halükarda bu son ve ideal olduğu düşünülen forma yani Homo Sapien’e evrileceği şeklinde bir sonucun çıkarılması doğanın gerçeği ile taban tabana zıttır. Türlerde değişimin zorunlu olduğu anlarda ortaya çıkan genetik farklılaşma ve mutasyonlar elbette sonraki kuşakları da etkiliyor. Ama sözkonusu genetik değişim, ideal bir tip tarifi yaparak kuşaklar sonrası gerçekleşecek evrime bu amaç için müdahale etmiyor. Aslında edemiyor. Çünkü böyle tasarım yapan bir aklı yok evrimin. O an oluşan koşullara göre bir tip tarifi yapılıp tür hayatta kalamaya çalışıyor. Hepsi bu… Ve bunun içindir ki çevresel koşullara adaptasyonumuzda, görme organı olarak gözlerimiz biçimleniyor. Ama başka şartlar altında yine bir memeli olan yarasalar gibi kulaklarımızı “görme organı” olarak kullanabilirdik. Yine balinalar gibi karaya çıktıktan sonra yeniden denizlere hem de akciğerlerimizle dönebilirdik. Yine konuşamayabilir yalnıca haykırabilirdik. Ama şartlar bizi “şehirler kurmaya küçücük evlere tıkılmaya, işsizlik sıkıntısı içinde varlık içinde yokluk yaşamaya” itti. Ama İnsan olarak bu sosyal evrim çizgisine de müdahale etmenin mümkün olduğunu biliyoruz. Toparlarsak, bir organın varlığı ya da yokluğunun ya da değişik varyasyonlarının mevcudiyetinin hiç bir önemi yok gerçekte. Önemli olan türlerin doğaya uyumu ve hayatlarının sürdürebilme yetenek ve kapasiteleridir. Gerisi detaydır.

    Biyoloji alanından tartışma konumuza geçiş yaparsak Harun Reşit döneminde Arap bir saat ustasının, bin yıl sonra tasarlanacak saatlerin biçimini değil kurgulaması hâyâl bile etmesi mümkün değildir. Ama bin yıl sonra üretilecek saatin tasarım ve tekniğinde mutlaka o arap ustanın emeği, etkisi yer alacaktır. Her usta duvara bir tuğla koyar ve duvar yükselir. Bu çerçevede filmin sonunu bildiğimiz için kahramanların da filmin başından itibaren sonu belli senaryoya uygun hareket ettiğini düşünüyor olabiliriz. Bu düşünce tarzı da insanî zaafiyetlerimizden kaynaklanır aslında ama gerçek kesinlikle böyle değildir. Yinelersek bir saat ustası iki kuşak sonrasının saat teknolojisini üretmekten aciz olabilir ama yaptığı küçük bir katkı ile yüzyıl sonrasının teknolojisi için zemin hazırlamış olur. O halde neden yüzyıl sonra yaşayacak saat ustası, “Bu saati, ben yarattım” bencilliğine ve haddini bilmezliğe kapılıyor. Herhalde kapılmıyordur. Ama Teolog Paley öyle düşünüyor. Mistik yapısı aslında algı ve akıl kırılmasına yol açıyor. Ama yine de zekice olduğunu kabul edelim. Güzellik de burada zaten.

    Devam ediyorum: Peki bu saatçinin hiç mi katkısı yok. Elbette var. O da bir canlı ve yaşadığı ana ve uzayına tüm diğer canlı ve cansızlar gibi müdahale ediyor. Kendisi de katkısını sunuyor. Ama bu katkı kesinlikle tanrısal anlamda mutlak ve tekil bütünlüğü olan bir yaratma tanımı içinde anlaşılabilecek bir katkı değil. Neden Yirminci Yüzyıldaki saat modelleri ve teknolojisi Onsekizinci yüzyıl İsviçre’sindeki saat ustaları tarafından üretilemiyor. Çünkü tarih ve insanlık, “Birikimli model” üzerine kendisini inşa ediyor. Kısaca ihtiyaca bağlı olarak her şey birikiyor. Farklılaşıyor. Ama bu plan dahilinde işlemiyor. Saat bugün bildiğimiz gibi tasarlandıysa bunun nedeni, koşulların zorlamasının ihtiyacın karşılanma kapasitesi ile birleşmesiyle ortaya çıkan sentezin bu tasarımı dayatması nedeniyledir. Yani başka şekillerde saatlerin çıkması hatta saatin hiç üretilmemesi de mümkün olabilirdi. Gerçek şu ki her türlü olasılık olasıdır. Ama burada özellikle vurgulanan; Saatçinin tekil bir tasarımcı olduğu fikrinin tamamen bir yanılsama olduğudur. Bunun tarafların kötü niyetiyle bir ilgisi de yoktur. İnsan beyni buna benzer algı kırılmalarını bir gerçeklikmiş gibi görüp gösterebilmektedir. Bu kronik yanılsamanın genotipimizde kodlu olduğunu düşünüyorum. İnsan evriminin gerçekleşme hızı, beyin ve sinir sistemi yapımızdaki, çevre-organizma uyumunu düzenleyen merkezlerin gerekli adaptasyonu gerçekleştirmeden evrilmesine neden olmuş olabilir ve bu nedenle insan, kendini doğadan kopmuş, hayvanlardan farklı ve doğanın içinden çıkan bir varlık gibi değil de dışarıdan doğaya indirilen bir seçilmişler topluluğu olarak görmektedir. Ama bu algı’nın gerçeklikle eşleşmesini sağlayacak gözlem yeteneğimizin yine genotipimizde yazılı olduğunu bu nedenle algı kırılmalarına müdahale edilebileceğini ve mistik inanışların zamanla ortadan kalkmasının mümkün olduğunu öngörüyorum. Bu son iki cümledeki saptamaları kanıtlayacak durumda değilim. O yüzden fikir jimnastiği olarak düşünebilirsiniz.

    Yinelersem, eğer saati kim tasarladı diye sorulacak olursa. saatin son vidasını sıkan saatçiden başlamak üzere geriye doğru gitmek ve tüm saatçileri işin içine katmak gerekecektir. Elbette saati son üreten kişi satacaktır. Ama biz burada gerçeğin peşinde koşuyoruz paranın değil. Gerçek de “gerçekten kollektif bir şey”. İnsanları atomize edip toplumsallığından çıkardığınızda, insanlar, en yaratıcı insanın -çünkü çağımızın en zengini-,Bill Gates olduğunu düşünmeye başlıyorlar. Hâlbuki bu adamın yanında onbinlerce kişi çalışıp tasarlıyor ama onların esamesi okunmuyor.

    Devam ediyorum: Saati tasarlayan yalnızca saatçiler mi?. Hayır, hiç tahta zemberekli saat gördünüz mü? O halde metalurji yani maden işlemeciliğini ve bu alanda katkı sunmuş usta, çırak ve mühendisleri de devreye sokmamız gerekmez mi? Ayrıca cam ustalarını, ayrıca saatin yağlanmasına yarayacak malzeme üretenleri vesaire vesaire…

    Tasarımcı ve yapıcı sayısındaki muazzam artışa dikkat çekiyorum. Kısaca tek tanrılı anlayıştan çok tanrılı aslında tanrısız anlayışa dönmüş oluyoruz. Çünkü herkes tanrı olursa tanrı kavramı, ontolojik yapısı gereği anlamsızlaşacaktır.

    Ve son olarak, saat kavramını saatçi tasarlamışsa bile bu kavramı ortaya koyan nedir? Elbette toplumsal ihtiyaçlardır. Peki bu ihtiyacı duyan kimdir? Toplum ve toplumu oluşturan bireylerdir. Bir tasarımcı yoktan ve hiç bir ihtiyaca yanıt vermeden üretiyorsa tanrısal niteliklere haizdir. Ancak herkesin karşılanmasını istediği bir ihtiyaç ile ilgili çözüm üreten bir tasarımcı gerçekte bu tasarımın kabaca nasıl olması gerektiğine ilişkin ön bilgiyi, çünkü hangi ihtiyacın karşılanması gerektiği konusunda fikir üreten bir yapı mevcut, toplumun kendisinden almaktadır. Son analizde tasarımın gerçek mucidi bizzat toplumun kendisidir.

    Bir anda ortaya neredeyse sayısız Tanrı çıktı ve nihayetinde ihtiyaç olgusunun kendisi de Platondan günümüze uzanan “Kavramların insandan bağımsız olarak evrenin bir yerinden dünyaya inmesine ilişkin ide yaklaşımını” fazlasıyla tartışmalı hale getirdi. Bilmemiz gereken ihtiyaçlarımızın mutlak olmadığıdır. Saati tasarlamanın mutlaka bir zorunluluk olmadığını, insanların, kapitalizm gibi sürekli üretip tüketmek üzerine ömürlerini mahvettikleri bir sistemde değil de farklı kaygıların egemen olduğu bir tarzı hayatta yaşadıkları takdirde zaman kavramına başka bir açıdan bakacaklarını ve belki yalnız güneşin ve ayın hareketlerinin, zamanı ölçmekte onlar için yeterli olacağını anlayabileceğimizi umuyorum. Böyle bir toplumsal kurguda, insanlar, hayatlarını bir yarış atı gibi oradan oraya koşturarak tüketmeyecekleri için herkesin elinde bir kol saati yer almayacak, böylece İsviçrelilerin cepleri dolmayacaktı. Buna karşılık, yeme, içme, barınma gibi gereksinmelerin izafî olmadığı, aksine ihtiyaçların mutlaklığı ileri sürülebilir. Yanıtı Dawkins’in tanımlamasıyla verecek olursak; eğer doğa, yani “Kör Saatçi”, başka koşulları dayatmış olsa idi, insanlar, başka kanallarla enerji transferi yapabilir ve şu anda yeme kültürümüzü oluşturan alışkanlıklarımızın tekini bile yaşamamış olabilirdik. İnsan bir canlı olarak enerji transferi yapmak zorundadır. Ama bunun yöntem ve içeriği konusunda mükemmeliyetçi bir mutlaklık mevcut değildir. İhtiyacın o anki giderilme pozisyonunun yetkinliği önemlidir. Hayat, geleceğe ilişkin projeksiyon yapmamaktadır. Durum bu açıdan kesinlikle tanrısal mükemmellik içermemektedir. Sözün özü eğer yolda bir saat buluyor ve tanrıya inanıyor iseniz lütfen huzurunuz için saati olduğu yere bırakın ve yürümeye devam edin. Mutlak gerçeklik olarak kabullendiğimiz önermelerin aklımızın muzip bir oyunu, bir algı yanılması olabileceğini her zaman bir yerlere not edin. Biliyorum ki hayat üzerinde kafa yormaya değmeyecek kadar kısa. Ama yine de yoruyoruz işte. Merak etmek, düşünmek, öğrenmek ve anlamak ne güzel şey!

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  3. Evrende düzen olduğu bir yanılsamadan ibarettir… Uzun yıllara, milyarlarca yıllara yayılsa da düzen değil, geçici dengeler vardır. Onlar da her an değişmektedir… İnsan ömrünün kısalığı karşısında, bu uzun süreler içinde devam ediyormuş görünen denge, insanları evrende bir düzen varmış yanılgısına itmektedir…
    “Evrenin İnsanlaşması” başlığının ilk paragraflarında bu konuya değinmiştim:link to sonsuz.us

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  4. Oluşan olaylar aslında olasılık dağılımlarından başka bir şey değildir. Algı ve alışkanlıklarımıza göre de kimisine düzen diyoruz

    <a href=”http://www.sonsuz.us/users/xenix>

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  5. Dehri’yi okuyunca dilime gelen söz de şu; -Sınırlı aklımızla, sınırsız bir alanı aklımıza uydurmaya çalışınca, aklımızı da sınırlamış oluyoruz…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  6. Dehri konuya katılımın ve yazıların için teşekkür ediyorum.

    Dehri, bana göre düzen ve amaç kanıtına karşı ateist görüşün cevaplarını gayet güzel şekilde yazmış bulunmakta, şuan itibariyle teist görüşten kimse gelip bir müdafaa yazamamış..Bir süre daha bekleyelim bakalım.:)

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  7. Sevgili ebubekir.

    Bir yaratıcıyı kabul ettikten sonra, düzen ve amaç kanıtını tartışmanın zaten anlamı kalmıyor.Yani eğer evrende bir düzen var ise, bunun bir amaca hizmet etmesi gerektiğini düşünmek zorundaysak, kanıtımızın ‘amaç’ bölümünü de tanrısal bir varlığını kabul etmek zorunda kalmaksızın gözlemleyebilmemiz gerekiyor.

    Teistlerin amaç hakkında kendi kendilerine uydurdukları şeyler hariç çok fazla somut birşeyler ortaya koyamadıklarını görüyoruz.

    Madem ki teistler sessiz kalıyor,karşı görüşten olmama rağmen okuduğum müdafaalar içinde bence sağlam görünen bir tanesini bari ben yazayım..:))

    İnsanoğlu akıllı bir varlık halini aldığından beri çevresini sorgulama ve araştırma davranışından hiç bir zaman vazgeçmemiştir.Doğayı sürekli didiklemiş onda bir takım yasalar,kurallar ve düzenler aramıştır.Ve bizim için çok kıymetli olan bilim dediğimiz bilgiler yığını insanoğlunun bu meyli nedeniyle ortaya çıkmıştır.

    Akıllı bir varlık olan insaoğlunun evrende,dünyasında yani çevresinde aydınlatabileceği ,öğrenebileceği bir bilgi olduğuna ilişkin bu düşünsel meyli, evrende bir amaç olduğunu ilişkin somut bir kanıt sayılabilir.

    Herhangi bir doğaüstü varlığı peşinen kabul etmeye dayanmaksızın,doğanın ürettiği bir canlı olan insana ve onun bilgi edinme davranışı gibi somut birşeye dayanması bakımından bence değerli bir savunmadır.

    Madem evren anlamsız ve absurd bir madde yığınından ibaret değildir.Belli kruallar ve kanunlar çercevesinde anlamlı davranışları vardır…Onu anlamaya yönelik doğal insani çabanın kendiliğinden varoluşu,evrenin bir amacı olduğu düşüncesi için zemin teşkil edebilir.

    Şimdi buradan yola çıkarak sevgili ebubekir’in, yine çok sevgili tanrısına varılır mı?orası ayrı tartışma konusu…. 🙂

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  8. Baal, teist´e, göre yaratici´nin bir amaci vardir icinde ve disindakileriyle evren bir aractir tam burda söyle bir soru yöneltmek dogru olur,amac “evren” mi “insan” mi ?

    ha ateist´e göre evren´in bir amaci olmus olmamis ne farkeder? 70/80 yil ve finisch:)


    nietzsche biyurmus; “….Yalvarıyorum size kardeşlerim. Dünyaya, yaşama sadık kalın ve size öbür dünya ümitlerinden bahsedenlere kanmayın.

    Bunlar bilerek veya bilmeyerek zehir saçanlardır. Bunlar, yaşamı aşağı görenlerdir, ölüm halinde olanlardır ve kendileri zehirlenmişlerdir. Yaşam, bunlardan usanmıştır. Bırakın gitsinler.

    Tanrıya isyan, bir zamanlar, en büyük günahtı; fakat tanrı öldü ve onunla birlikte bu günahlar da öldü. Şimdi en korkunç şey, yaşama karşı günah işlemek ve ‘bilinmesi mümkün olmayan’ı yaşamın amacından üstün kılmaktır.

    Dünya, yaşamdan çekilmelerini istediğimiz ölüm öğütleyenlerle doludur. Bu insanlar gereksizdirler.

    Dünya, bu gereksizlerle dolu olduğu için hayat bozulmuştur. Bunları ‘sonsuz hayat’ sözleriyle kandırıp atmak gerekir.

    İçlerinde vahşi bir hayvan barındıran, kendi kendini yemekten ve keyif sürmekten öte birşey yapmayan bu korkunç ruhlar, daha insan bile olamamışlardır.

    Varsın insanlara ölümü vaat etsinler; ancak gün gelecek kendileri de göçeceklerdir.

    Ruhu veremliler, daha doğmadan ölmeye başlarlar ve yorgunluktan bir tarafa çekilip kendi kendilerine özlem çekerler.

    Onlar ölmeyi isterler. Bizimde onların bu arzusunu onaylamamız gerekir. Bu ölüleri diriltmekten ve bu canlı tabutları zedelemekten sakınalım.

    Hayatları vahşi bir çalışma ve hursuzluktan ibaret olan sizler, hayattan pek yorgun değilmisiniz?

    Ölüm vaat edenler için pek olgun değilmisiniz? Her yerde ölüm vaat edenlerin sesi çınlıyor ve dünya, kendilerine ölüm öğütlenmesi gereken böyle insanlarla doludur.

    Ya sonsuz hayat?

    Bence onlar için uygun, yeter ki hemen göçsünler…………….”

    marksist ideolojinin dahi tanri´ya teslim oldugunu bilseydi,öngörebilseydi toptanci bir zihniyetle donkisotluk yapmazdi zahir..

    slm.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  9. Baal;”..Şimdi buradan yola çıkarak sevgili ebubekir’in, yine çok sevgili tanrısına varılır mı?….”

    benim tanrim senin tanrin yok..

    öyle yada böyle tüm yollar gayb olan O´1´e cikiyor..

    haa nasi cikar nasil karsilanir beraberinde götürdügü kitap (itiraf) okununca anlasilacak dile kolay 70/80´yillik bir ugras hem onca insan arayis (ic güdü) pesinde bir nedeni olmali:)

    slm.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  10. Amaç insan zihininin varsaydığı bir kavram , evren ve varoluş bunun çok ötesindedir .

    Bu soru aslında Tesite de Ateiste de 40 gömlek büyüktür .

    Fakat Ateistin soru karşısındaki duruşu Teistden kat kat edeplidir.

    Çünkü Ateist kesin hükümler verme küstahlığını göstermez , gözlemi ile oranlıdır iddiaları , Teist ise bilip bilmeden bol keseden işkembeden sallama yetkisi vermiştir kendisine ,

    utanmadan Ateistin buluşlarınını kullanıp zekasına ortak olur, zırvalarına mesnet yapmaya kalkar .

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  11. bütün tanrı anlayışları aynı kapıya çıkmaz ebubekir…mesela öyle tanrı konseptleri düşünülebilir ki yokluğu hakkında kimse etkili bir itiraz getiremeyebilir… ama senin tanrınla aynı adreste birleşemezler..senin tanrın gibi olanların yokluğu artık kesinleşmiş bir durumdadır..Kuranın resmini çizdiği allah yoktur…bu kesindir…yani senin tanrı anlayışının hakikatle ilgisinin olmadığı ve yanlışlığı artık bir tartışma konusu bile değil..:)

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  12. ”
    Siz kendi gözlemleriniz ve düşüncelerinizden yola çıkarak evrenin bir amacı olduğu veya olamayacağı hakkında neler söylemek isterdiniz?”

    Gözlemlerden yola çıkma ifadesi olduğunda bu soruya verilebilecek yanıt oldukça zorlaşıyor; Kanı bi gözlemse, ya da düşünce bi gözlemse ya da okumalar-araştırmlar tüm bunlardan oluşan fikirler gözlem unsuru ise, belki cevap sunulabilirdi;

    Ancak yine de düşünmek ve felsefe ya da bu soruya yanıt vermek üzere kendi izlenimlerine bakış bi gözlemse; içinden yanıtlamayı deneyeyim kendi adıma;

    Amaç ifadesi bi sonucu mu ifade ediyor, beklenini ya da umulanı;
    Örneğin tasarlanmış olması önermesi içinde düşünrüsek; tasaralayan neden tasarlardı, amacı yansıtıyor olsaydı,
    belki, öğrenmek ve deneyimlemek ve gözlemlemekin kendisi olurdu başlı başına;
    aslında tüm sonuçlar başlı başına amaç ya da amaç sağlamı olurdu ve olmalı gibi duruyor bu durumda;
    İrade ve iradenin bilinçli ve özgür seçimi önermesi içinde; ihtiyaç, gereklilik yada istek gibi kavramlar amaçtan önce belirirdi yanılmıyorsam;
    Bilincin varlığı önermesinde ise; kendi varlığını, özlüğünü ve yetisini keşfetmek ve görmek olur ki yine öğrenmek -kendini keşfetmek- sonucuna yaklaşır;
    Rastgelelik yada belirsizlik için ben yanıt sunamayacağım;

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  13. “Düzen Ve Amaç Kanıtı hakkında neler söylemek istersiniz?”

    başlığı böyle alırsak hiç bi şey söyleyemeyiz, “düzen ve amaç kanıtı” olur özne

    “Teolojinin en sağlam düşünsel mevzilerinden biri evrende,dünyamızda yani çevremizde belli bir düzenin olduğu, şeylerin oluşmasında veya ortaya çıkmasında bir ayarın olduğu düşüncesidir.”

    ayar düzendir ve düzen ayardır, eşit

    “Bizi çevreleyen bir düzen vardır ve kısaca bu düzen bir amaca hizmet etmelidir.”

    amaç içte belirlenir ve saptanır oysa dış sözcüklerle tutulamaz, – Maharaj tamlaması benzeştirmesi
    kendi içinde devinir ve dışı yoktur;
    içi her yeridir ve her yeri heryeridir şey bu
    dıştan bi amaç ve düzen de yükelenemez ona- yine Maharaj aynısı ifade
    Dışsal bi faktör ve koşul belirlenemez;
    Kendi içinde devinen kendi olan bu uzay
    Zeka ya da tüm her şey diyelim ne farkeder- Başka bi şeyin içidne değildir sonuçta, Bir son uzay son dış, son parametre, ve son çeper kendliği belirlenecek ve o şeydir-mahiyetidir
    Parmeni Pameni bul beni

    “Düzenin olup olmadığı veya nasıl olduğu bir ayrı bir tartışma konusudur.Fakat belli ölçekte ve belli çerçevede evrende bir düzen olduğunu kabul etmemiz gerekir.Örneğin düzen kanıtını en basitinden antropik ilkeye yani dört temel fiziksel kuvvetin birbirlerine göre oranlarına kadar indirgeyebiliriz.”

    düzen var ya da yok hiç bi şey değişmez; İnsanoğlu tutup evreni kaldırıp kökünü bulup onu mu yamayacak

    “Evrende bir düzen var.Enazından belli bir açıdan bakınca öyle görünmektedir. Evrendeki düzenin, bir amaca hizmet edip etmediği konusu ise tartışmaya açıktır.”

    ediyorsa kendi amacına hizmet ediyordur ya da amaç düzendir

    “Siz kendi gözlemleriniz ve düşüncelerinizden yola çıkarak evrenin bir amacı olduğu veya olamayacağı hakkında neler söylemek isterdiniz?”

    amacı var ve yok eşittir aynı; subjektif; sonuç ; değişmeyecek
    amaç var denilirse devinimin kendisi amaç olur, Hiç bir ilke ve devinim -herşey-bölünmeden amaç olur

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.