EVRENİN İNSANLAŞMASI
“Bir zamanlar evren denge üstüne kurulmuştur” yargısına varmıştım. Bu tespitim bir hayli hoşuma gitmiş bunun etrafında teoriler kurmaya başlamıştım.
Oysa “göz önündekini, beyin ise onun ardındakini görürmüş”…
Bu sabah evrenin aynı zamanda dengesizlik üzerinde kurulmakta olduğunu düşündüm. Sonra da her iki düşünceyi kardığımda, kurulmak ve kurulmakta olmak gibi bir sorunu da yoktur evrenin yargısına ulaştım. Denge dediğimiz, söz gelimi güneş sistemimizdeki yıldızların ve gezegenlerin, belirli yörüngelere sahip olması ve bu denge durumunun dünya üzerindeki her türlü yaşam ünitelerine ve insan hücrelerine değin girdiğini, hücrenin, atomun bu dengeye göre oluştuğunu düşünmüştüm. Şimdi ise bunların “birkaç milyar yıllık geçici süreçler” olduğunu biliyoruz…
Evren sürekli bir akış halinde deviniyor. Evrendeki çeşitli enerji kaynakları arasında kurulan “geçici eşitlik” durumlarının, “geçici yenişmezliklerin”, denge dediğimiz durumu oluşturduğunu, ancak bu durumların da aslında, evrendeki akışın baskısı altında sürekli değişmekte olduğunu görüyoruz. Örneğin dünyanın her geçen gün güneşe yaklaşmakta olduğu ve günün birinde güneşe gömüleceği tespiti vardır. Bu durum gerçekse, dünyanın içinde bulunduğu yörüngeden kaynaklanarak oluşturduğunu düşündüğümüz denge de aynı zamanda bir dengesizlik durumudur. Zıtların birliği yasası da bunu gerektiriyor zaten. Geriye gerçek olan bir şey kalıyor ki; “her şey hareket halindedir”. Hareketin kendisiyle birlikte, her şey hareket halindedir. “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” önermesini doğuran da budur.
İnsanda düzen kurma eğilimi, evrendeki bu geçici eşitlik durumlarının bir yansımasıdır diye düşünüyorum. İçinde bulunduğu koşulara hakim olmaya çalışan insan, bu hakimiyetini o an için kusursuz saydığı bir duruma ulaştırdığında, bunun adı herhangi bir düzen oluyor. “Aile, klan, kabile, aşiret, devlet, cumhuriyet, demokrasi, sosyalizm, komünizm” dediğimiz tüm olgular, insanın içinde bulunduğu koşulları düzenleme gereksiniminden doğuyor. Düzen kurma eğilimindeki insan, evrendeki denge durumlarının yansıması olurken, her türlü düzene karşı olan “anarşizm” duygusu da evrenin sürekli akışının bir yansıması olabilir. Bu durumda insan, sürekli akışın yasalarını bilerek, akışın içerdiği dengesizlik içerisinde bir dengeye ulaşmak durumundadır. Güneş sistemimizin dengesizlik içerisinde milyarlarca yıl sürecek bir “geçici” denge durumu oluşturduğunu kabul ettiğimizde, güneş sistemi böyle sürdüğü sürece bizlerin de sisteme uyumlu bir düzen kurma zorunluluğumuz ortaya çıkar. Yani içinde bulunduğumuz güneş sisteminin maddi koşulları, bizi belirlemektedir. O halde hiç olmaz ise güneş sistemimizi ve anlayabildiğimiz oranda içinde bulunduğumuz evrenin yasalarını keşfederek, onları modelleyerek bir toplumsal düzen oluşturmalıyız. Yani içinde bulunduğumuz toplumsal koşulları düzenlemeye en dışarıdan içeriye doğru bir yol izlememiz gerekiyor…
Dünya durdukça (döndükçe) dünyaya ve onun doğasına uygun bir toplumsal yaşamı oluşturmak insan için kaçınılmaz görünüyor. İnsanın doğaya hakim olmasından bahsedilmekteyse de, son tahlilde insan doğa yasalarına tabi olmak zorunda kalıyor. Bu durum doğaya hakim olma savaşındaki insanın, yine doğa ile barışmasını ve hakimiyet fikrinden vazgeçerek, doğayla uyum içerisinde yaşamanın yollarını bulmasını zorunlu kılıyor diye düşünüyorum. Evrende madde ve maddenin içindeki hareketin üst biçimleri olan enerji, sürekli akış halinde ve bu akış bir enerjinin bir başka enerjiyle çatışması ya da onunla bütünleşmesi, ama mutlaka birinin diğerini içine almasıyla dönüşmektedir.
Toplumsal yaşamda, insanda ortaya çıkan enerjiye GÜÇ dediğimizde, insan yaşamının ilk evrelerinde, insanın bir başka insanla ve çevreyle ilişkilerinde, insan yaşamını düzenleyen tek kriterin GÜÇ olduğunu söyleyebiliriz. İnsan yaşamının da tıpkı evrendeki gibi güç (enerji) ilişkileri üzerinde kurulduğunu, bu çatışma ve kaynaşmanın belirli bir statü (durum, yörünge, denge) yarattığı koşullarda HAK kavramının doğduğunu, güç kimde ise hak kavramını da onun tanımladığını ve kabul ettirdiğini söyleyebiliriz. Statüden rahatsız olanların yeniden güç toparlayarak statüyü bozduğu durumlarda ise yeni güç kendi hukukunu kabul ettirmektedir. Yani başlangıçta madde vardır. Maddenin içindeki güç maddeyi dönüştürmekte ve düzenlemektedir. İnsanın maddi varlığının bir ifadesi olarak da insan yaşamını güç düzenlemiştir. Güç, kendi istediği yörünge ve dengede bir düzene ulaştığı anda hakkını-hukukunu oluşturmuş ve kurulan düzenler gücünü yitirmeye yüz tuttuğunda, devreye yeni güçler girmiş ve duruma hakim olan yeni güçler yeni hukuku ortaya koymuştur. Gücün sahipleri harcadıkları enerjinin hakkı olarak toplumu yönetmişlerdir de. Belirleyici olan başlangıçta güçtür, sonrasında da güç olmaktadır. Russell’in, “Kaostan sonra gelmesi gereken siyasal yapı mutlak olarak diktatörlüktür. Çünkü sorun önce kaosu düzenleme, hükümet etme sorunudur. Kurulan düzenin eksiklerini giderme savaşımı ise demokrasi savaşımını oluşturur” derkenki altını çizdiği unsurun GÜÇ olduğunu, düzensizliği düzenleyenin GÜÇ olduğunu söyleyebiliriz. Yeni ile eski arasında ise, eski gücün hukuku hüküm sürmektedir. Bu durum “pratik- teori – pratik” zinciri olarak da düşünülebilir…
Bu durumda hak yoktur denemez. Ama hakkı belirleyen güçtür. Güçler arsındaki savaşım ve kurulan denge durumları hakları oluşturur. Bu yüzden “hak verilmez alınır” denebilir. Hakkını arayan da aslında hukuktan güç alır. Hukuk manevi bir güç olmakla birlikte, hukukun dayandığı temel maddi güçtür. Maddi temeli olmayan, bir güce dayanmayan hukuk işlemeyen, işleme gücü olmayan bir hukuktur.
İnsanlık sonsuza değin kendini idare edebilecek bir hukuku tespit edebilecek, oluşturabilecek midir? “Evrensel Hukuk Değerleri” dediğimiz zaman, “evrensel” sözcüğünün altındaki evren’de hukuk diye bir kavramın olmayışı bizlere ne düşündürmeli? Yalnızca enerjilerin çatışması ve buluşmasından, enerjilerin birbirini itmesinden ve çekmesinden ibaret olan evrende, gücün gücü yuttuğunu ya da kendisinin bir başka güç tarafından yutulduğunu ve sürekli bir dönüşüm durumunda olduğunu düşündüğümüzde, bunun toplumsal yaşama uyarlanması sırasında nasıl davranmamız gerekiyor? Kusursuz bir toplumsal, evrensel hukuk tanımı mümkün müdür yoksa ulaşılması asla olası olmayan bir düş müdür? Kusursuzluğun kendisi, evrenin hareket yasasını reddettiği için kusurlu bir yaklaşım olmalı. “İki kusursuz insan vardır, biri öleli çok olmuştur, diğeri henüz doğmamıştır” diyen Çinli bunu görmüş olmalı…
Ancak evrenin her an devinim içerisinde olmasına karşın, evrende ortaya çıkan denge durumlarını da göz önüne aldığımızda, yeryüzündeki yaşamı bu dengeye uygun olarak düzenleyen bir hukuk anlayışını, geçmişte olduğu gibi gelecekte de insanlık hep arayacaktır. Böyle bir hukukun insanın kendisinde, kendi bedeninde, var oluşunda gizli olduğunu düşünüyorum. İnsan evrenin özetidir ve evrene uyumlu bir toplumsal yapının yine insanın bedensel yapısının modellenerek bir toplumsal proje haline getirilmesi, insanlığın yeryüzünde var olduğu sürece, (bu sürecin de geçici olduğunu bilerek) geçerli olacak bir toplumsal hukuka ulaşmamıza yardımcı olacaktır…
Üzerinde yaşayanı toprak seçer!…
Bizlerin yaşadığımız yeri seçtiğimizi düşünürüz ama ben, yaşadığımız yerin bizi seçtiğini düşünüyorum.
“İnsan kısım kısım, yer damar damar” diyen Karacaoğlan bunu neden söylemiş bilemem, ama yeryüzündeki insan topluluklarının farklı farklı evrilmesi, tamamen toprak parçalarındaki farklılıkların ürünüdür.
İki Anekdot:
Isparta’nın Eğirdir ilçesinin Yaka Avşar köyünde bir yaşlı bir gün oğluna filanca tarladan bir fasulye toplamasını, canı fasulye yemek istediğini söyler. Oğlan gider ama babasının söylediği tarladan değil de, ondan bir önceki tarlanın fasulyesinden toplar. Fasulye pişer. Baba daha ilk kaşığı aldığında şöyle der: “Oğlum iki adım daha atmaya üşendin mi?”
Babası oğlunun, fasulyeyi istediği tarladan toplamadığını, fasulyenin tadından anlamıştır. (Anlatan: Yaka Avşar köyünden Ahmet Korkmaz)
Yine Antalya’nın Aksu beldesi Yurtpınar Köyünden bir yaşlı ömrünün son günlerinde bir tavşan eti yemek ister ve çocuklarından bir tavşan avlamalarını ister. Çocuklar çıkar ama elleri boş dönerler. Adam azarlar hepsini ve kendi avlaklarındaki bir bölgede, bir kayanın yanında, bir çalılığın içinde, o mevsimde mutlaka tavşan olduğunu söyler. Çocuklar gider ve tavşanı avlayıp gelirler… (Olayın kahramanı babamın öz be öz dayısıdır.)
Her ikisi de gerçek bir öyküdür.
Buradan varılması gereken sonuç şudur ki, insanın doğa ile ilişkisinde insanı belirleyen doğal koşulların içerisindeki dinamikler olduğudur. Doğal koşullar içerisindeki dinamiklerin insanı “doğurup, beslediği, var ettiği” olgusudur. Doğal koşullar içerisinde bu dinamiklerin tükendiği durumlarda insanlar ya göç etmişlerdir ya da doğal koşullara müdahale ederek üretime yönelmişlerdir.
Başlangıç aşamasında her toprak parçası kendine bezeyen insanları doğurmuştur! Benim bildiğim, demir, bakır, çinko, altın usuma gelen insan vücudunda bulunan elementler. Bu konuda google’da yaptığım ilk taramada şunlara ulaşıyorum:
İnsan Vücudunda Bulunan Elementler:
İnsan vücudunun büyük bir kısmı sudan oluşmuştur. Hücrelerimiz ağırlıkça %65-%90 oranında sudur. Bundan dolayı insan vücudunda kütlece oksijen olması bizi şaşırtmamalı. Organik moleküllerin temel yapı taşı olan karbon ise ikinci sırada gelmektedir. İnsan vücudunun %99’u sadece şu altı elementten müteşekkildir. Oksijen, karbon, hidrojen, nitrojen ,kalsiyum ve fosfor.
- Oksijen (65%)
- Karbon (18%)
- Hidrojen (10%)
- Nitrojen (3%)
- Kalsiyum (1.5%)
- Fosfor (1.0%)
- Potasyum (0.35%)
- Kükürt (0.25%)
- Sodyum (0.15%)
- Magnezyium (0.05%)
- Bakır,Çinko,Selenyum,Molibdenyum,Flor,Klor,İyot,Ma ngan,Kobalt,Demir (0.70%)
- Lityum,Strontyum, Aliminyum, Silikon,Kurşun,Vanadyum,Arsenik,Brom (çok çok az miktarlarda)
Bu duruma baktığımızda, Yaka Avşarlı ihtiyarın yediği fasulyenin hangi tarlaya ait olduğunu sezmesi şaşırtıcı gelmiyor insana. Bir kez daha insan evrenin özetidir, insan içinde bulunduğu doğal koşulların ürünüdür noktasına geliyoruz.
Coğrafi koşulların insan karakteristiklerine folkloruna, kültürüne, toplumsal yaşayışın her türlü şekillenmesine yansıdığını biliyoruz. Hasta yatağından içinde bulunduğu mevsimde nerede tavşan olacağını bilen adamın durumu da, insanın coğrafi koşullarla olan ilişkisine bir örnektir.
Milyon yıllarla hatta milyar yıllarla ifade edilen yeryüzünde yaşamın ortaya çıkması sürecinde, evrende ne varsa hemen hemen, bunların hepsi canlıların yapısına girmişler, girmeyenler de dışardan etkilerini sürdürmeye devam etmişlerdir. Bu durumda insanı yaratan sürecin, yine evrende var olan hareketin ortaya çıkardığı güç olduğunu söyleyebiliriz. Kendi başına cansız kabul edilen elementlerin insan denkleminde ortaya çıkan oluşumu, evrendeki hareketin ve dolayısıyla gücün bir oluşumudur. İnsanı insanlaştıran esasen evrendeki harekettir. O halde insanın kuracağı sistemlerin de evrenin yasaları ile uyumlu olması gerekmektedir. Evrenin yasalarına uyumlu olmayan her şeyin önünde sonunda evren tarafından dışlanacağını bilince çıkarmak gerekir. İnsanın kısa ömrü, evren ile bir denge kurmaya belki yetebilecektir ama ona hakim olmaya asla yetmeyecektir. Çünkü evren sürekli olarak kendine uygun insan tipini üretecektir. Kendisine kafa tutan insan tipi ile kendisine uyum sağlayan insan tipi arasındaki savaşım, uyum sağlayan lehine sonuçlanacaktır. Kendisine kafa tutan, verili koşullara boyun eğmeyen insan tipi, bu güne değin insanlaşma sürecinin önderliğini yapmıştır. Ancak bu savaşı bir barışa dönüştürme zorunluluğu vardır. İnsanın ilk savaşı budur, ilk barışı da bu olacaktır. Bu barışa karar vermek boyun eğmek de değildir. Aksine evreni ve içinde bulunduğumuz doğayı daha iyi kavrama çabasını sürekli kılmaktadır. Söylemek istediğim verili koşullara boyun eğmeyip, doğayı mahvederek bir düzen kurmak yerine, onu anlayarak ve onun yasalarıyla uyum içerisinde değişimi ve üretimi sağlamaktır. Verili koşullara boyun eğmeyerek doğayı mahvetme durumunda olan insan tipi ile boyun eğerek hiçbir işe karışmayan hazırcılar da toplumsal yaşama aynı oran da olumsuz etki içerisindedir…
Şimdi doğadaki gücün ürettiği insanın, ilk çağlarda bir diğer insan ile ve doğa ile olan ilişkisinin de güce dayalı olduğunu rahatça söyleyebiliriz.
Evet, yeryüzünün kıtalara bölünmüş olması, kıtaların birbiriyle farklı iklimleri içeren toprak parçalarına sahip olması, bu toprak parçalarının birbiriyle ilişkisiz bölgeler ayrılması, farklı farkı insan topluluklarının oluşmasına neden olmuştur. Her bölgenin kendine özgü sesleri kendine özgü taklit edilerek, kendine özgü dillerin doğmasına neden olmuştur. Annenin etrafında başlayan kandaş ilişki aileyi doğururken, ailenin yaşadığı coğrafya ailenin kendine özgü dilini doğurmuştur. Ucu bugün ulus ve ulus devlete dayanan kan ilişkilerinin başlangıç noktası, toprak parçalarının farklılığı ve bu parçalarda oluşan insan topluluklarının farklılığından ibarettir. Aile ile başlayan kan ilişkileri, daha sonraki süreçte kabile, klan, boy, soy-sop, budun vs büyüklüklerine ulaşarak ve kan ilişkileri dışında kültürel olgularla da bütünleşerek, günümüzde ulus devletlere değin ulaşan bir seyir ve süreç izlemişlerdir. Bu süreçte seyirci olanları, seyirci olmayıp, varlığındaki gücü keşfedenler ve bu gücü yeniden üreterek örgütleyenler yönetmişlerdir. Yönetenler yönettikleri alan ve insanları, gücüne dayalı olarak kendilerini besleme aracı olarak da kullanmışlardır. Bu süreçte ortaya çıkan üretim araçları üzerindeki mülkiyet ilişkileri, toplumdaki sınıfsal yapıların da temelini oluşturmuştur. Doğanın yetersizleştiği aşamalarda ortaya çıkan üretim araçlarına sahip olan sınıf, zaman içerisinde insanlığa yabancılaşarak ve daha çoğuna sahip olma hırsına da sahip olarak, toplumu yönetmişler, sahip oldukları güç ile kendi hukuklarını da yaza gelmişlerdir.
Bu gün dünyadaki hukuk sistemleri son tahlilde egemenlerin hukukudur. Egemen olmayanların bu hukuk sistemi içerisinde verdiği eşitlik savaşımları, demokrasi mücadelesi olarak adlandırılmaktadır. Ne var ki, bu güne değin olan savaşımların yegane belirleyicisinin GÜÇ olduğunu söylemek, yanlış olmayacaktır. Ama bunun hep böyle devam edeceğini söylemek ise, bir o kadar yanlış olacaktır. Peki ne yapmalıyız?…
İçinde bulunduğumuz emperyalizm çağında, kapitalizmin insanlığın yaşadığı son sınıflı toplum biçimi olduğunu düşünüyorum. Sosyalizmin de sınıflı bir toplum olduğu söylenebilir. Ancak sosyalizm sınıflı toplumlara son verecek olan sınıfsız toplumun ilk aşaması olarak öngörülmektedir. Sosyalizmde henüz sınıflar vardır ama yok olmaya yüz tutmuş bir biçimde ve emekçi sınıfların duruma hakim olduğu bir toplumsal yapılanmadır sosyalizm.
İnsanlığın sınıfsız topluma doğru ilk kalkışması olan 1917 Ekim devriminin bugün yenilmiş olması, tüm dünyada sorgulanmakta ve “acaba sınıfsız bir toplum olanaksız mıdır” sorusunu gündeme getirmektedir.
Gerçekten bu bir “ütopya” mıdır?…
Evrenin ve üzerinde yaşadığımız dünyanın bir tezahürü olarak, insanlar sürekli bir farklılaşma içerisinde mi olacaklardır?
Bu faklılaşmaları giderecek olan bir “üst hukuk” asla olanaklı değil midir?
İnsanlar “tanrıların” ve kendilerini tanrı yerine koyan sömürgenlerin cinayetlerine kurban olmaya devam mı edeceklerdir?
Ben bunlara kocaman bir HAYIR diyorum. Güncel deyimle “Yetmez ama evet” diyenler ve bu durumu “boykot edenler” çıkabilir. Ancak kuranın da kurtaranın da insan oğlu insan olduğunu biliyorum ve insana güveniyorum.
Evet, yeryüzü farklı insan toplulukları üretmiştir. Üretmeye de devam edecektir. Ancak yeryüzü, kendisinin her yüzünde insan üretmiştir. Ortak nokta budur. İnsan soyu evrenin yasalarını tanıdığı ve onunla uyumlu olan bir toplumsal yapıya kavuştuğu oranda, bu farklılıklar birbirini yok eden değil, tıpkı yeryüzünün toprak parçaları gibi, birbirini dengeleyen ve tümleyen bir “BİRLİĞE” ulaşacaktır. Bu birliğin adı ENTERNASYONAL olacaktır. Bu yaşamı üreten emekçi sınıfların birliği ve zenginliği olacaktır. Bu yüzden önümüzdeki süreçte kendisini örgütlemesi ve öne çıkması gereken GÜÇ emekçi sınıflardır. BEYİN EMEĞİ ile, KOL EMEĞİ ile yaşamı üreten insanların örgütlü gücü, insanlığın sorunlarına çözüm bulacaktır. Bu gücün ortaya koyacağı hukuk da, insanlığın ya da dünyamızın sonu gelene değin olan “geçici sürede” yeryüzüne hakim olacaktır. Bunun dışındaki her türlü çaba, insanlığa ihanettir.
Artık dünyanın verili koşullarının, insanları beslemediğini biliyoruz. Ancak yine insanlığın ürettiği bilim ve kültür sayesinde dünyanın üzerinde yaşayan herkesi eşit şekilde besleyebileceğini de biliyoruz. Bunu ben insan bedenindeki her hücrenin kendi gücü oranında iş yapmasından ve ihtiyacı kadar insan vücudu tarafından beslenmesinden anlıyorum. Evrenin ve doğanın yarattığı insan, kendini toplumsal alana modellemelidir; HEMEN ŞİMDİ!…
1.dogaya mutlaklık bildirilmiş..
2.doga olayları;hiç bir zaman aşk-ölüm ve yenilgiyi açıklayamaz…
3.dogadaki çelişkilerden;nasıl bir denge fikrine gidilebilir,hangi itici saikle?
4.doganın bilimsel yorumu;insan varlıgını ontolojik olarak izah edemez…
5.ancak duygusallıkla ayakta kalabilecegimizi inanıyorsak;duygusallık,toplumsal mekanizmalara baglıdır.çocukluk ve gençlik heyecanı farklıdır..
6.dünya dediğimiz;bu gezegende;tabi olayların nerden gelecegi ,belli olmadıgından;insan korku ve titremeyi ömür boyu sürdürür…
7.hiç bir toplum bulundugu tarihsel konumu aşamaz…bir örnek verin…
bu baglamda muhakkak rehber bir yönetime gereksinim vardır,adaletin tanzimi için…
Ali bey;
1. Hareketin kendisi ile birlikte herşey hareket halindedir ve buna uyum sağlamak gerektiğini söylüyorum bu “mutlaklık” ise eğer kabul!
Aşk ve ölümü tamamen açıklar doğa. Her ikisi de enerji olayıdır. Enerji üretme yeteneği kalmayan beden ölüdür. Ölen insan bir başka enerjiye dönüşebilir ya da bir başka enerji tarafından emilir. Aşk ise insanda ortaya çıkan bir enerjidir yine. bir başka enerjiye yönelme, onu teslim alma, ona teslim olma, onunla oyun oynama, onunla denge kurma şeklinde bir çok türde gelişebilir.
Denge olarak tanımladığımız şeylerin de dengesizliklerle birlikte var olduğunu ve geçici olduğunu, bu geçiciliğin çok uzun zamanlara karşılık düştüğünü de yazdım.
Tam da onun açıklamasıdır!…
5, 6, 7. Maddeleri sonradan eklemişsiniz. Onları yanıtlamayacağım çünkü yazının içerisinde onlara yanıt arayışı da vardır, affınıza sığınarak iyi okumadığınızı düşündüm…
doğa ,bütünüyle,tanrılıgın neresindedir o halde?
sonsuz enerjiyi kendi iç dinamikleriylemi oluşturuyor…
vahyi kozmik dengeden çıkarabilirmiyiz…
kurmak istediginiz kozmik tanrısal panteizm midir..
rehber yönetim sorumu cevaplamadınız…
Ali bey,
Doğa tanrılığın bir yerinde değil, tanrılık doğadaki insanın beynindeki bir yerdeki soyutlamadır. Bu soyutlamadan yararlananlar da tanrısal yetkileri(?) elinde toplayan insanlardır yine…
“vahiy” dediğiniz şey bu tartışmanın konusu değildir. Ben evrende vahye raslamadım hiç… Rastlayanlar(!) da kanıtlayamıyor. Tartışmanın din tartışmasına dönüşmesini de istemiyorum. Yeri gelince gereğince girilir.
Rehber yönetimden kastınız nedir bilmiyorum ama, ben insanlığın kendi kendini yönetebileceğine olan güvenimi hala sürdüyorum. Bunun en üstte oluşturulacak bir hukuka dayanarak, en alta, en ücra köşeye değin uygulanabilir biçimlerinin üretilebileceğini, insanın bu potansiyele sahip olduğunu düşünüyorum. Her zaman en önde olanlar elbette olacaktır. Ancak hukuk en öndekilerin de önünde olmalıdır. İnsanlık o çağa erişebilecektir. Daha sonraki süreçte ise yine maddenin ve hareketin dayattığı yeni sorunlarla savaşım sürecek ve ozamanki hukuk da kendisini sürekli yenileyecektir ama, insanın insanla olan çelişkileri en az düzeye inecektir.
EVRENİN İNSANLAŞMASI olarak açtığım bu tartışma, daha sonra İNSANIN EVRENSELLEŞMESİ olarak devam edecektir…
Evrende ki sistemi ben sosyalizmden çok kapitalizme benzetiyorum. Kapital yerine enerji var sadece. Enerjizm diyebiliriz belki buna. Bütün cisimler enerjileri düzeyinde eylem halindeler. Buna insan ve toplumlar da dahil. Kim çok enerji tüketiyorsa o daha çok şey yapıyor demektir.
Sosyalizm daha çok enerjiyi tasarruflu harcamayı veya beraberce harcamayı çağrıştırıyor.
xenix
Yazıyla ilgili notlar.
İnsanın oluşum süreci,tamam.
Değişim,tamam.
Evren hakkında yeterince bilgiye sahip olmadığımızdan yazıdaki evren le ilgili yargılar(insanların evrenin yasalarına uygun yaşam kurması iddiası gibi),spekülatiftir.
Zıtların birliği yasası(veya diyalektik) denilen şey,henüz bilimsel olarak kanıtlanmamış belirsiz bir argümandır.
İnsan gelişimi ve doğayla ilişkisinde evrime değinilmemiş olması eksiklik olarak gözüküyor.
Güç kavramı bağlamından koparılıp tanrılaştırılmış.
Belli değerlendirmelerden sonra hızlı bir şekilde sosyalizmden bahsetmek,topyekün bir kurtuluş aramak ,erken karar.(bana göre Mesihçilik)
Şimdilik bunlar.
Bir saik ki fena bir itki, ne bir malik-i mevcudi ne bir salihi harici
Aynasında işi gördü, elleri temiz, yatağında ay dolanır.
Kurdu, kurcaladı sıçtı içine kubbenin sahibi.
yeni bir sosyalizm tanımlanmasına gidilirken,tarihsel süreçlerdeki inançlardan habersiz görünülüyor…
toplumsal inanç tipleri gözardı edilmiş…
duygusal bir birlikten öteye geçilemez..
bütünlükçü bir ideolojiye dair sorunlar var…
ahlakın tanımı sorunlu….
rusal bilince önem verdiğiniz,yazılar marksist kriterlerle açıklanamaz…
her inanç tipi;evrensellik iddiasındayken,birliktelik nasıl kurulabilir…
dini tratışmalara girmeyelim diyorsunuz..
musevilik-yahudilik-islam ve diger dinleri etüd etmeden konuşlanmak ilginç bir iddia olur…
Yeter! desek…
Ahlakın tanımı sorunluymuş ???
Nasılmış?
Birliktelik ? İslamla birlik olmak zorundayız öyle mi? Ben istemiyorum kardeşim…
Not: Musevilik ve yahudilik aynı şeydir.
islam ahlakı ;
yalan,ikiyüzlülük,fuhuş,kumar,sarhoşluk,hırsızlık benzerlerini yok ederek,insanı özgürleştirir….
neden korku salmaya kalkıyorsunuz?
yanılgınız şu;mevcut toplumsal gelenegi islami zannetmeniz…
bir toplum üzerindeki pislikleri atmadıktan sonra;hangi insanlığa hizmet edebilir?
Toplum pislikleri diye tanım yaptıktan (kumar, fuhuş, sarhoşluk, vb) sonra bunları atma (yok etme, sürme) fikriniz bana ideal toplum yaratmak için yaptığı kıyımlarla tanınan Hitler’i hatırlattı. İçinizde bir Führer oluşmaya başlamış sevgili ali k. Nereden nereye yolculuğunuz?
Sizin bu tanımlara göre, Las Vegas’a direk atom bombası atmak lazım. Malum içki, fuhuş, kumar, zina, yalan-blöf, hırsızlık maksimum düzeyde. Ama inanın Las Vegas sizin kendinizi ve inancınızı doğru (ideal) tanımlamanız kadar tehlikeli değil.
xenix
Onca Marx Hegel vs. den sonra gelinen noktaya dikiz…
Senin gibiler olmasa insanlık rahat edecek…
Xenix’e katılıyorum. Tehlikelisin.
ne führeri,
ben kültür ve inanç emperyalizmine deginiyorum…
batının süfliyetiyle beraber oluşturulan insani körlükten söz ediyorum..
batı dediğim bir cografyadan öte;insanlık degerleriyle ilişkindir..
islam aleminin sıkıntıları oldugunu kabul ediyorum…
komünalizm ve faşizmin,insanı nasıl kendine yabancılaştırdığından bahsediyorum..
ben bireysel görüşlerimi biildiriyorum…
her tür insani sömürüye karşı;ademi bakış açısıyla özgürleşmeden söz ediyorum…
uyuşturulmuş,afyonlaşmış yapılara karşı;ruhların, bilincin özgürlüğünden bahsediyorum…
benim faşizm ile komünalizm ile bir işim olmaz…
ademiyet ve ibrahimi kavramlar dahilinde bir konsensüs ve tavırdan söz ediyorum…
marks ve hegel kalıplarından yola çıkarak ademiyetten bahsediyorum…
ayrılıktan ;birliğe gidişin en kamil yorumundan söz ediyorum…
ne tehlikeliliği;
çarpık bir propagandanın esiri olmuş,insanların vicdanına sesleniyorum..
öz benliği sömürülen,kendinin-tanrısının ve tarihinin bilincinden yoksun,herşeyi maddenin sınırlarında gören,toplumsallaşmaların seviyesizliğini anlatıyorum..
batının rahat dediğiniz kavramları;yüzlerce yıllık sömürüden sonra ortaya çıkan ehlileşmiş kapitalizmin,propaganda metodudur…
ülkemiz buna alet olarak,daha kendi kavramları oluşmadan teşne oldu…
hurracı ,sendikal hurracı-milliyetçi hurracı-mezhebi hurracı naralardan boyunca ne duyuldu,iktidarlar boyunca…
hep bunlar birbirini besledi…
ben markstan bahsettim,hemen güya marksistler hurra dedi..
ben türk dedim…güya milliciler hurra dedi…
ben kürt dedim;güya kürt özgürlükçüleri hurra dedi..
ben ali şeriati dedim;ilginç tipler hurra dedi..
benim demek istediğim;erdemli olun..karakter sahibi olun…
adam olmak için bir deger felsefesi gereklidir..
bu islami ademiyettir…
insani risallettir…
ne artisti,ne bilimi ne felsefesi,ne partisi..
bunlar tarihselliği bile tanıyamamışlar…
yıllardır orada burada yazarım…daha yaklaşım tarzım bile anlaşılmadı…
batıda yaşam rahatmış…
oportunist solcular,kendini bilmeyen millici-liberallar gibi konuştun xenix..
nihayetinde batı ehlileşmiş kapitalizmiyle;içinde gömülü bir şekilde faşizm-etnikçilik ve komünalizmi barındırmaktadır…
oportunist solcular,kendini bilmeyen millici-liberallar gibi konuştun xenix..
nihayetinde batı ehlileşmiş kapitalizmiyle;içinde gömülü bir şekilde faşizm-etnikçilik ve komünalizmi barındırmaktadır…
Ne dedin şimdi sen ?
Erdemli mi konuştun ? İnsani adem mi oldun ? islami zorti mi oldun ? Ne oldun yahu ?
Bana bak… Kim ki ahlakçıdır. Ağzını açar, güya erdemle oturur erdemle kalkar, Bir başkasının her işine karışır işte o insan tehlikelidir; İşkence de yapar. Adam da öldürür. Değer yargılarını kökleşmiş toplumun değer yargıları sanar. Kendi doğrularını tam doğru sanarak empoze etmeye çalışır.
Batının doğrusu ahlakçılığı bırakmasıdır. Bu bana yeter.
Batı faşistmiş… Kardeşim, batı bankada sıraya giriyor. İşini doğru yapıyor. Girilmezden girmiyor. arabayı üstüne sürmüyor. Dedikodu yapmıyor. Yalan söylemiyor. Kredi açmadan mal yolluyorsun gününde ödüyor. Ama akşam bira içip kendi rızasıyla fuhuş yapıyor. SANA NE KARDEŞİM SANA NE…
Sen kendine bak… Kendine bak… Kendine bak…
Seni ve senin gibileri yanlış anlamadık anlamayacağız… TEHLİKELİSİNİZ…
Bir döneme atfettiğniz tüm faşizanlık ise sizin gibi ahlakçıların yarattığı terörden başka bir şey değildi….
Daha bitmedi…
Hani bildiğimiz maşa var ya; işte islam dünyası topraklarında o tel maşayı yapamıyoruz. Yapıyoruz da en adi metalden, üç günde paslanan, kullanılamz hale gelen yamulan maşa yapıyoruz. Ucuz… İslam topraklarında insanların layık olduğu ucuzluktur zaten.. Öyle sanılır da ucuz olan AHLAKÇILIKTIR. Zira aynı maşa avrupada aynı paradır. Farkı ise en az 20 sene kullanmandır.
Avrupada islam mı var ? Ahlakçılık mı var ? Peki neden ? Bi sorsana kendine neden diye…
Sanmıyorum… Tehlikeli kafan basmaz…
Bu yazının amacı, içinde bulunduğumuz dünyada, onayladığımız ve reddettiğimiz her türlü olguya en baştan bir irdeleme, eleştirme, ve onları yeniden tanımlama çabasıdır. Çözüme yönelik önerimde iddialı olmakla birlikte, “geçmişin değerlendirilmesi” konusunda tartışmalara açıktır.
Konu asıl olarak daha önce açtığım “GÜÇ MÜ HAK MI” başlıklı forumun devamıdır benim açımdan. Yayına koymadan önce bir arkadaşımla metin üzerinde yaptığımız görüşmede ayrıca yazmamı önermesini dikkate alarak yeni bir başlık altında daha geriden bir ele alışla bugüne gelmeyi amaçladım. Konunun çok dallanıp budaklanması söz konusu. Bunun farkındayım. Bundan kendimin de kaçamadığı yerler oldu. Asıl olarak hak kavramının doğuşunu ele almaktı. Ama daha geride hakkın güce bağlı olduğu ya da hak sözcüğünün çoğulu olan ve doğuşundan sonra başkaca anlamları da yüklenerek günümüze gelen HUKUK kavramının güce dayalı olduğu gerçeği dikkatimi çekti.
“GÜÇ MÜ HAK MI” başlığı altında Oikos “gücün kadar haklısındır” demişti. Statik de “TRILİNG” espirisiyle aynı kapıyı işaret etmişti. İlk etapta itici görünen bu yaklaşımın, tarihsel süreci incelediğimizde doğru olduğunu görüyoruz. Evrende hukuk yok!. GÜÇ var… Sonrasında “güçlükler” içinde doğan hukuk yine güçlükler içinde varlığını sürdürüyor ve yine hukuk güce dayanmak zorunda kalıyor. İkisi birbirinden bağımsız değil. Birbirinin dışında değil. Ama neden hukukun üstünlüğü ilkesini benimsiyoruz?
Bu yazı evrim, üretim ilişkileri ve benzeri bilimsel yaklaşımların “yataklık” ettiği bir yazıdır. Onları dışlamıyor. Ancak güç ve hak ilişkisine daha özel bir bakışla araştırma çabasını güdüyor. Bu yazı gücün “şeytanlarını” arıyor; ayrıntıyı!…
Güncel yaşamın baskısı altında (yine başka güçlerin benim gücüm üzerindeki baskısıdır bu…) eksiklikleri olabilmekte, bunu ben de görebilmekteyim. Tamamlayıcı arkadaşlara şimdiden teşekkür ederim. Ben beni çürütecek arkadaşlara teşekkür ederim. Gerçeğe ulaşabilmenin yolunun yaşamın beni çürütmesinden de geçtiğini biliyorum. Kimimiz dirsek çürütür, kimimiz ömür çürütür… Çürümekten korkmuyorum. Ama çürükten korkarım!… Çürüyen yanlarımı attıkça sağlam kalacağımı biliyorum…
Bu tartışma esnasında tartışmanın din tartışmasına dönüşmesini istemediğimi daha yukarıda belirtmiştim. Ali arkadaşımız ısrarla bunu gündeme sokmaya çalışıyor. Ama Ahmet Arif’in dizeleriyle yanıtlarsam; “Havva anan dünkü çocuk sayılır/ Anadolu’yum ben tanıyor musun?” Yani dinler insanlığın ve evrenin dünkü çocuğudur. Bakımı ve yetiştirilmesi hayli sorunlu olan bu çocuk, insanlık ailesinin sorunlu, hastalıklı ve bir o kadar bu aileye zararı olan bir çocuktur. Egemenlerin egemenliğini sürdürmede ustaca kullandıkları din konusunun, zamanı yenebilen kafalar açısından, o kadar abartılacak bir konu olmadığını düşünüyorum. Milyarlarca insanın bu konuyu abartıyor oluşları, bu konun insanlık açısından “bir çocukluk hastalığı” olduğu gerçeğini değiştirmiyor benim açımdan. Bu yüzden şimdilik bu tartışmaya “mikrop saçmaması” bakımından uzak tutmakta yarar görüyorum. Yeri gerçekten geldiğinde tartışalım…
Yeryüzünde tek hücreli canlıların sularda ortaya çıkıp evrilmesi ve karalara yayılması bilimin araştırmakta olduğu bir konu. Bu konuda bir dizi tartışmayı başkaca başlıklar altında yaptık ve bu konuya kendi adıma doygun durumdayım. Evrimi Teorisini kabul etmekle birlikte bu konuda araştırmaların süreceği de kuşkusuz. Ancak insan soyunun bizlere ulaşan ve bu tartışmaları yapan bizlerin, günümüzden 1.000.000 (Bir Milyon Yıl) önce primatların bir kolu olarak “ellerini kullanarak ayağa kalktığı” tespitini kabul ediyorum. Tartışmanın amacı burada evrim teorisini anlatmaktan ziyade, ortaya atılan teorilerin ve bilimden elde edilen sonuçlar ışığında, insanlığın ilk zamanlardan bugüne getirdiği, sürdürdüğü, ve sürdürecek olduğu sorunlar konusunda sürülen izleklerin yeniden sürülmesi olabilir.
Yine insanın “insanlaşmasında”, doğayla ilişkisi sürecindeki üretim ilişkilerinin rolü atlanmış görünse de unutulmuş değildir. Aksine yukarda söylediğim gibi, düşüncelerime “yataklık” etmektedirler. Bunlar benim de düşünmekte olduğum konulardır. İnsanın üretim ilişkileri içerisinde yaşadığı sınıfsal farklılaşma, onun tarihsel gelişimi içerisinde “kaçınılmaz” olarak tespit edilmişti. Sınıfların ortaya çıkmasının “kaçınılmazlığı”, sınıfların ortadan kalkmasının da kaçınılmaz olduğu savını düşündüren bir noktada tıkanan birçok tartışma anımsıyorum.
Eğer yanlış anımsamıyorsam bu forumlardaki tartışmalarda, “gamaro ve yabancı” arkadaşlar bu konuya yaklaşmışlar ama daha fazla devam etmemişlerdi. Ben bu tartışmada bunu deşmek istiyorum. İnsanın farklı toprak parçalarında evrilmeleri farklı insan topluluklarını oluştururken, aynı toprak parçaları içerisinde evrilen insanların içerisinde de sınıfsal farklılıklar oluştu. Sınıfsal farklılaşmaların kaynağı ise üretim ilişkileri içerisinde gelişen uzmanlaşma ve işbölümünün sonucu olarak gelişen, özel mülkiyet kavramı ve olgusudur. Sonraki süreçte insan insana yabancılaşarak, sömürü ve baskı sistemlerini geliştirdi. Sınıfların önderliğinde, temelde beslenme sorunu olup, günümüzde enerji sorunlarına değin ulaşan ve çok çeşitlenen, uluslararası savaşlara, işgallere, katliamlara değin gelindi…
İki soruyu araştırmak istiyorum:
1- Sınıflar ortadan kalkacak mı?
2- Uluslar ortadan kalkacak mı?
Her iki soruda da farklılaşmayı oluşturan nedenler ortadan kalkmadığı sürece, bu farklılıklar da her zaman var olacaktır savı ileri sürülebilir. Buna karşın ben insanın bu farklılaşmayı tarihsel süreçte zorunlu yaşamasına ve bu nedenlerin yakın zamanda ortadan kalmayacağını görsem de, sömürü ve baskı sistemlerinden arındırılabileceğini söylüyorum. Komünizmin öngördüğü “ herkesin gücü oranında üretim yaptığı, ihtiyacı oranında aldığı” yaşam ilişkileri insan vücudunu oluşturan hücre ve hücre kolonileri arasında vardır. İnsan farkında olarak ya da olmayarak bu güne değin doğa yasalarını, diğer canlıları ve kendisini toplumsal düzlemde modellemiştir. Bunu üretilen her alette, üretilen her yasada, ortaya atılan her fikir ve düşüncede görmek olasıdır. Bu yüzden insanın daha bilimsel bir araştırma ile incelenerek modellenmesini öneriyorum. (Bu konuda Samire arkadaşın “yunus gibi Gülümse” başlığı altında yazılanların ve benim oraya yazdıklarımın okunmasını öneriyorum: link to sonsuz.us) Buraya özetleye de bilirim ama kalabalık olmasın diye düşünüyorum.
Farabi arkadaş eleştirel anlamda bir şeyler söylemiş:
“Evren hakkında yeterince bilgiye sahip olmadığımızdan yazıdaki evren le ilgili yargılar(insanların evrenin yasalarına uygun yaşam kurması iddiası gibi),spekülatiftir.”
Evren hakkında yeterince bilgiye sahip olmamak ayrı bir konu, bildikleriyle gerçeği yorumlamak ayrı bir konu. Ben bilebildiklerimiz oranında davranmaya çalışıyorum. Evrene ait her şey bilinse bile bir insanın bunları “bilir” konuma gelmesi insan ömrüne sığacak bir durum değil henüz. Gününbirinde belki… Burada zikredilen “spekülatif” sözcüğünü “kurgusal” olarak algıladım ve anladım. Yoksa “öznel” (subjektif) anlamı yüklediyseniz katılmadığımı söylemeliyim. Söylediklerim gözlenebilen, deneye tabi gerçekler üzerindedir.
“Zıtların birliği yasası(veya diyalektik) denilen şey,henüz bilimsel olarak kanıtlanmamış belirsiz bir argümandır.”
Bir arkadaşım satrancı öğrenirken bir Grand Master (Büyük Usta) ile oyun oynamış. Tabi yenilmiş. Ama oynarken kendine ait düşünme süresinde uzun uzun düşünüyormuş. Uzun düşünme eyleminin sonunda acemice bir hamle çıkınca da, usta dayanamamış: “Sen usta gibi düşünüyor ama acemice oynuyorsun”…
“Ben Hüseyin Aktaş’ım ama siz Farabi değilsiniz galiba” demiştim bir seferinde size. Siz de “Bu ne anlama geliyor” diye sormuştunuz ve ben orada sizi yanıtsız bırakmıştım. Şimdi açıklayayım: Farabi kendi çapında bir bilim adamıdır. Ben de kendi çapımda Hüseyin Aktaşım. Siz bir bilim adamı gibi konuşmalar yapıyor ve daha sonra umulmadık sözler sarf ediyorsunuz. Diyalektik bilimsel bir yöntemdir. Nesi kanıtlanmamış? Bu gün metafizikçiler bile araştırmalarında diyalektik yöntemi kullanırlarken, sizin bunu böyle söylemeniz, her şeyi ezberlediğiniz ama onları yorumlayamadığınızı gösterir benim açımdan. Diyalektiğin (Marksist diyalektik) bilimsel olarak kanıtlanmadığını söylemenizi hangi bilimsel araştırma ve sonuçlarına bağlıyorsunuz? Diyalektik yöntemi bilimsel bulmayanlar girmesin bu tartışmaya zaten. Zamanımız değerli.
“İnsan gelişimi ve doğayla ilişkisinde evrime değinilmemiş olması eksiklik olarak gözüküyor.”
Görünene aldanmayın. Görünmeyene de. Yazının başında söylemiştim: “göz önündekini, beyin ise onun ardındakini görür”…
“Güç kavramı bağlamından koparılıp tanrılaştırılmış.”
Bu güç, “tanrıları” yıkmak için yola çıkan bir güçtür. “tanrılaştırmak” da ne demek?
“Belli değerlendirmelerden sonra hızlı bir şekilde sosyalizmden bahsetmek,topyekün bir kurtuluş aramak ,erken karar.(bana göre Mesihçilik)”
“Dam üstünde saksağan” şimdi…
Evet sosyalizme gelivermek erken bir karar olabilir. Bu yüzden tartışmayı yeniden güç kavramı etrafındaki oluşumlara ve onları incelemeye çekersek doğru yapmış oluruz. Ancak topyekün kurtuluşu tanımlamadan bireysel ya da yerel kurtuluşları tanımlayamayacağımızı düşünüyorum. Bu benim açımdan erken bir karar değildir. İnsanlık ise geç kalmaktadır.
“Mesihçilik” mi dediniz?! O nasıl oluyor?! Farabi olsaydı böyle demezdi:) “Vur beline kazmayı”…
Neyse, günlük yaşamın izin verdiği ölçülerde, gücümüz yettiğince, dilimiz döndüğünce konuyu irdelemeye çalışacağım. Eksikler olabilir. Şaheser yaratma iddiasında değilim. Ama iddialarım yoksa bende yokum! Ve ben varım!
Tartışmayı yeniden “GÜÇ” merkezine çektiğimizde, evrendeki gücün yeryüzünü ve insanı şekillendirdiğini, insandaki gücün sınıfları, devleti, ulusları oluşturduğunu özetleyebiliriz ve şu soruları öne çıkarabiliriz:
“soru sormak yetenektir” demişti Morgana. Ben şimdi soruları hazırlamaya gidiyorum. Sizler de hazırlarsanız hazırcılıktan kurtulmuş oluruz. Öyle kolay değil bu işler…
İşte bu yüzden tehlikelisin ali k. Bu yüzden içinde bir zorba barındırıyorsun. Ben karakter sahibi ve erdemli değilim. İstemiyorum da olmak. İslamı da istemiyorum. Adam olmakta istemiyorum. Bir olmakta istemiyorum sizinle. Tek tip insan, tek tip inanç istemiyorum. Hele birilerinin çıkıp kendi inandığı ahlak ve erdemlerini öğretmesini hiç istemiyorum. Birilerinin birilerini ıslah etmesini de istemiyorum.
xenix: Kusura bakma Aktaş, konuya giremedim henüz.
her şeyi tek tek yeni baştan anlatmayım…
ben habili-ibrahimi-muhammedi-
bu baglamda batıdaki emperyalizm karşıtı insani tavrı reddetmem
islamda ,öyle yorumlanmaz,islam ülkelerine bakarak
orada yanlış yapıyorsunuz…
hangi dogu-hangi batı-hangi islam-hangi şia sorularını sormanızı öneririm…
ali ve safevi şiası diye bir durum var…
serbest ahlaktan-öte;sorumlu ,insanın öz degerlerinden kaynaklanan ahlaktan yanayım..
muhammedi-Alice bir ahlak..
BEN BU TOPLUMUN ÖYKÜNMECİLİĞİNDEN BAHSEDİYORUM..
islamın büyük mirası;varoluş-kökenli mirası…benim sözkonusu ettiğim…
insani duyarlılıgın zirve halinden bahsediyorum…
lümpen tavırlara karşı çıkıyorum…
ortak insani mirasla;zulmün dokusunun yıkılmasından bahsediyorum…
her neyse;yanlış anlamalarla tanımadığımız birbirimizin düşmanı olmalayım…
hakaretten zevk alan insancıklar var…
ben o yöntemi hiç benimsemedim..
diğer seçimlerim gibi…
Sn. Aktaş gene aynı şeyi yapıyorsunuz ,fikirlere değil karşıdakinin kişilik analizine girişiyorsunuz,hikaye falan anlatıyorsunuz.Ben böyle bir şey yapıyormuyum,eleştirirken sizin kişiliğinizi ya da bilgi birikiminizi değerlendiriyormuyum,araya alakasız hikayeler sıkıştırıp buradan kişilik saldırısı yapıyormuyum,yok ben Hüseyin aktaşım siz farabi değilsiniz gibi cümleler kuruyormuyum.farabi benim sadece nikim ve bunun gerçek farabiyle ve farabinin düşünceleriyle hiçbir ilgisi yok,sadece nik ,düşünülerek araştırılarak özellikle yazılmış bir nik falan değil.Lütfen atık şu tuhaf psikolog yaklaşımınızı bırakın. Beni çözmeye çalışmayın , sadece eleştirilere cevap verin.İnanın bende size karşı bir kişilik değerlendirmesi yapmak istemiyorum ne gerek var.Neyse bakalım.
Diyalektik konusunda ,kesinlikle yanılıyorsunuz.Diyalektik bilimsel yöntem falan değildir.Hiç bir bilim kitabındada geçmez.
Benim bir kanıt getirmem değil tersine sizin kanıt getirmeniz gerek,iddia eden sizsiniz çünkü.Bilimsel gelişim tarihi yada bilim yöntemine ilişkin çok şey okudum ama diyalektik hiçbir yerde bir yöntem olarak geçmemektedir. Eskileri saymazsak Hegel le başlamış Marks la devam etmiştir,sadece iddiadır.Tersine,nesi kanıtlanmamış değil,nesi kanıtlanmış diyorum ben.
Ama diyalektik dediğiniz şey su gibidir hangi kaba koysanız şeklini alır,bu yüzden bir çok örnekleme yapılabilir fakat bize bilimsel bir bilgi vermez,benim düşüncem budur.Değil se bana kanıt sunun seve seve cevap veririrm ve ezberlemişmiyim çözeriz.
Bu arada yazınızın diyalektikle ilgili olmadığınıda biliyorum o yüzden cevap vermesenizde problem değil benim için,siz diyalektiğe inanın bende inanmayayım bundan bir şey çıkmaz.
Topyekün kurtuluş teorileri insanlığın kurtuluşuna hiç birşey kazandırmamıştır.Bunun yerine topyekün değilde,adım adım birşeylere çözüm aramak daha verimlidir.Mesih derken kastettiğim buydu.
Evet… İnsan gerçekten sosyal bir varlık mıdır yoksa zorunlu olarak mı sosyalleşiyor sorusunun cevabı aranıyor galiba ?
Hala araman garip geldi. Yanıt verilmişti : Zayıf güçlüyü altetmeye çalışırken, hak arama altında kendi gücünü ilan ediyordu. Biryerlerde belki de daha derinlerde olan tek şey, hayatta kalma mücadelesidir. Bu mücadelenin kesin galibi veya keskin sonuçları olacağını düşünmüyorum.
Metodlu bilimin deneysel bilimin önünde olduğu göz önüne alındığında TEKNOLOJİ sahipleri geleceği elinde tutacaktır.
Uzak gelecekte ise tükenen kaynakların kaosundan kurtulan gene teknoloji sahipleri olacaktır.
Ne komünal yaşama ne sosyalizme ne de diğer izm’lere ihtiyaç duymayacaktır bu sahipler…
Eğer bana sorarsan insan denilen varlık yüz kişi birarada yaşamaya programlı değil gibi gözüküyor. Her ne kadar kendini sosyal bir varlık diye tanımlasa da asla asla bu sosyalin içinde yer almayacak kadar özgün ve özgür…
Sayın Aktaş, şimdi hakkı hukuku belirleyen güçlü oluyor fakat sorun; insanlar arasında ki güç dengelerinin çok kaotik olması. Bir kabilede en güçlü kişi lider olabilir. Ama güçleri daha az iki kişi birleşirse bu tek kişiyi yenebilirler. Bu yüzden güçlü olan kişi, yandaş toplamak için bireysel menfaatlerinin bazılarından vazgeçmesi ve kazancını diğerleriyle paylaşmak zorunda kalmak zorundadır.
Bu yüzden bazen en güçlü olan, uygun birleşimleri yapmazsa, ve kontrolü daha iyi sağlayamazsa daha az güçlü olup fakat uygun birleşenlere karşı haklarını kaybedecektir.
xenix
toplam gücün sözü adına korkun.
toplam güç nasıl -nerede -kimde ortaya çıkar..?
toplam güç ıssız bir adada robinsonla cuma arasında başlar, brandenburg kapısından törenle geçenleri alkışalamaya kadar uzar. Kutsal ruh gibidir, sadece bilinir. Bilinen dile gelir, dile gelen hisse edinilir. Dil birinin kış dediğini dil öteki al-kışlar, böyle böyle çoğul ekleri tıngırdar. Kişisel tanrımız bizi korusun ve hepsini yola getirsin. Kişisel dediysem hepimizin, çoğul diye boşuna demedik, biliyoruz da konuşuyoruz şurda.
Kendi sesinin duyulmadığı yerler kalabalık olur.
Yazıya bir başka başlık altında görünce göz attım.
Farabi’ye şimdi farkettiğim bir özeleştiri borçluyum:
“Evren hakkında yeterince bilgiye sahip olmadığımızdan yazıdaki evren le ilgili yargılar(insanların evrenin yasalarına uygun yaşam kurması iddiası gibi),spekülatiftir.”
“Zıtların birliği yasası(veya diyalektik) denilen şey,henüz bilimsel olarak kanıtlanmamış belirsiz bir argümandır.”
Her iki alıntı da Farabi’den…
Ben yazıyı yazarken yeryüzünü ve yeryüzünden ulaşabildiğimiz oranda uzaydaki gelişmelerin ışığında değerlendirmeler yapıyorum elbette. Hatta, uzayın yargılarımızın oluşumundaki etkisi son derece cılızdır… Bu anlamda sözlerim evren için düşünüldüğünde “spekülatif” olabilir. Çünkü evrenin bilemediğimiz bölgelerinde bilince çıkacak başkaca gerçekler, dünya üzerinde ürettiğimiz; keşfettiğimiz yasaları geçersiz kılabilir. Bu yüzden yeryüzünün verileriyle yapılan değerlendirmeler, evren için yanlışlanabilir ve spekülatif duruma düşebilir.
Yine diyalektik yöntem ile ilgili olarak, diyalektiğin yasalarının evrenin diğer alanlarında geçersiz duruma düşmesi mümkün olabilir. Çünkü diyalektiği en yetkin hale getiren Marks olsun, Engels olsun, onların artçıları olsun, onların yaşadığı çağda baskın olan bilgiler yeryüzüne ait olup, evren hakkında bu denli bilgi sahibi değillerdi. Bu yüzden diyalektiği de bilimsel gelişmeler ışığında bir çapraz sorguya çekmek gerekebilir. Bu konuda bilimsel olarak (her türlü bilimsel bilgiye hakimiyet anlamında) yeterli olduğumu söyleyemeyeceğim. Ancak ben hali hazırda diyalektik yöntemi, yeryüzü için bilimsel yöntem olarak görüyorum. Hatta, evrendeki diğer alanlar hakkında bilgiye ulaşırken, tüm bilim adamları bilerek ya da bilmeyerek “diyalektik materyalist” kabullerle hareket etmişlerdir. Diyalektik materyalizm olmasaydı, bilimsel gelişmeler olmazdı. Yani metafizikçiler bile bir çok noktada spontan olarak diyalektik materyalist olarak davranmaktadırlar…
Yine de bir gün, başka boyutların ve ayrıntıların bulunması durumunda, diyalektik yöntemin bilimselliği evrenin başka alanlarına göre onu spekülatif duruma düşürebilir…
Yani öncelikle yeryüzü için bilmsel bulduğum diyalektik yöntemin yasaları, evrenin her yeri için geçerlidir demek, evrenin tamamını bilemediğimiz için, evrenin tamamı için geçerli değildir ya da geçerli diyemeyiz… Bunu söylemek diyalektik düşünceye uymaz, böyle söylemek “diyalektiğe inanmak” demektir, onu doğmatik olarak yorumlamak demektir. Ancak şimdilik diyalektik materyalist yöntemden daha bilimseli de yoktur diyeceğim… Bu yeryüzü için geçerlidir, evrenin tamamı için geçerli olup olmadığı kesin değildir, araştırılacaktır…
Konunun asıl içeriği ile ilgili umarım yakın zamanda bir şeyler yazacağım…
Küçük bir parantez açmama izin verin,
Üniversite yıllarında, anti-dühring i incelerken , Engels in diyalektikle ilgili verdiği bir örnek özellikle dikkatimi çekmişti.Örnek matematikle ilgiliydi ve bende matematik bölümünde okuduğumdan,özellikle incelemiştim.
Anti-Dühringden bu kısmı alıntılıyorum,
“… Herhangi bir cebirsel büyüklüğü örneğin a yı alalım.Bunu yadsırsak, -a yı elde ederiz.Bu yadsımayı, -a yı -a ile çarparak yadsıyalım,+a2 yi, yani ilk olumlu büyüklüğü elde ederiz; ama daha yüksek bir derecede,ikinci derecede.Gene a2 ye varmak için +a yı kendisi ile çarparak aynı a2 yi elde edebileceğimizin burada bir önemi yok.Çünkü yadsınmış yadsıma a2 içinde öylesine yapışıp kalmıştır ki a2 her durumda iki kare köke yani a ile -a ya sahiptir….”
(F.Engels,Anti-Dühring,13.bölüm,Diyalektik Yadsımanın Yadsınması)
Bu örnekte örneğin ilk dikkatimi çeken,a nın yadsımasının neden –a olduğuydu.Neden 1/a değil örneğin ve a2 neden bir sentez olsun ki? Yine a2 ,a dan daha mı öte bir şeydir? Gibi sorular yöneltmiştim.(a2 yazan yerler a nın karesi)
Bu örneğin hiç verilmemesi sanırım daha iyi olurdu.Bu örneğin yanlışlığı,diyalektik kavramını tamamen ortadan falan
kaldırmıyor tabi,sadece diyalektiğin uygulanmasındaki belirsizliğe bir gönderme diyebiliriz.
Her neyse, bu örneğe o zaman takılmama rağmen üzerinden geçip gittim ve bende önemli bir etki yaratmadı.Herhangi bir yerde bu örnekten bahsedildiğini ya da bu örnek doğruluğu üzerine bir tartışmaya rastlamadım. Yıllar geçti, K.R.Popper,okuyorum(Popper dan Marksistler pek bahsetmez,oysa bana göre Marksizme yönelik en güçlü teorik eleştiri veya saldırı ondan gelmiştir diye düşünüyorum),Popper ın “Diyalektik Nedir?” isimli yazısının olduğunu duydum fakat bendeki kitaplarda bu yazı yoktu.Netten araştırarak bu makaleye ulaştım .. bir baktım aynı örneği diyalektiğe yaptığı bu eleştiride ele almış,onu görünce diyalektik üzerine biraz daha eğildim, neyse.İlgilenirseniz Popper ın bu makalesinin net adresi .
link to politics.ankara.edu.tr
Popper eleştirilerini ben de çok sever, daha doğrusu keyifle okurum Farabi.
Çok fazla notum vardı bi aralar, sayısız yazı ve makale.. Yukarda alıntıladığına benzer ve daha çok matematik varyasyonlar içinde kritikler, şimdi nerdeler hiç bilmiyorum, kaybolup gittiler sanırım.
Ayrıca Althuser de var tabi; tarihe erek yüklemek örneğin..(ki bence bu matematikten daha önemli)
Ancak burda gözetilmesi gereken asıl şey; realiteye nüfuz ederken (boş beleş ateist-bilim, din-yaratılış- evrim vs. tartışmalarını hiç saymıyorum bile) ama işin ulaşılmak istenen Öz’e yelken açmış diğer ucunda da sadece ve sadece soyut tartışma alanlarının bulunmadığını kabul etmek. Biz zaten bilmiyoruz yani ve bilmek için çabalıyoruz, bilenlerse bildiğine yol açmak için her türlü enstrümanı keyfe keder kullanabilir. En somutunu da en soyutunu da. (En az bilinenle en fazla sonucu kimler çıkarır mesela?)
Yani şöyle bir duruma benziyor benim için;
Name yapmak zahmetli iştir ve çok yorucu ve sağlam ve sayısız “namesiz” gün ve gecelerin ardından alınabilecek bir hediyedir. Hediyesizce sahne almak ise çok fecidir.. Ama hediyesini alan da “name” yapmalıdır mutlaka ve paylaşmalıdır. Orda tümden gelimle tüme varım yeniden ve yeniden harmanlanır.
Popper name yapabilir yani ve yapmalıdır. Althuser de öyle..
Çirkin ve değersiz olansa akıllı tasarımdır örneğin, ya da onca felsefesizlik ve sanatsızlık içinde hakikat tellallığı yapmak da aynısıdır.. Beethoven için çok yanık adammış diyenle Savaş Ay’ın proğramında “abi ibrahim tatlıses de name yapıyo ben niye yapmıyayım” diyen arasında nası bi fark vardır?
Neyse.. Diyeceğim şu ki; diyalektik materyalizmi öğrendikten sonra her türlü name yapılabilir, hatta çok da hoş olur. Bak işte biz de peşine düşeriz sonra bunların. Keyifle. Benim için hepsi aydınlıktır.
Evet name zor iş Gamaro.Bu forumlarda öğrendiğimiz şeylerden biride bu zaten.Foruma girdiğim ilk zamanlarda örneğin ,tartışmaya hevesli olduğum Marksizmden belkide name meselesi yüzünden vazgeçtim.Ufak tefek namelerle idare edelim şimdilik:)
Ya da daha net ve belirgin örnekler verelim;
Örneğin Diyalektik İlahiyat.
Bu akım Birinci Büyük Savaş’ı takiben, 1920’lerin Almanyasında ortaya çıkmış ve yaygınlaşmıştır. Kökleri Kierkegaard’ın mistik dini öğretilerine kadar gider. Kurucusu olan kişi Alman ilahiyatçı Karl Barth’dır.
Karl Barth’ın asli olarak yapmak istediği 16. yüzyılda yaşayan Jean Calvin öğretisini (calvinizm) yeniden diriltmekti. Calvinizm doktrini; kimilerinin tanrısal takdirle “kurtuluşu”, kimilerinin de “lanetmesi” doktrinidir özünde ve Engels’in ifadesiyle kendi döneminin burjuvasinin en cesur kısmının istek ve dileklerini ifade eder. “Tanrısal takdir” kaderci bir fon oluştursa da, istek ve dilekler aktiftir ve Calvin’in söylemiyle ” Tanrısal takdir belirleyici olabilir, ama insan faaliyetini engelliyen birşey değildir. Çünkü insanoğlu Tanrı’nın ona çizdiği kaderi bilmese de, kişisel yaşayışıyla Tanrı’nın “seçkin insanı” olduğunu gösterebilir.”
İşte bu ifadeler kağıt üzerinde alçakgönüllüğün ve sadeliğin en büyük erdemler olarak ilan edilmesinde kullanılmışken, ona eşlik eden pratikse şu olmuştur: diğer dini inançların hoş görülmemesi (hatta hor görülmesi) ve 1553 yılında bilgin Michel Servet’in bizzat Calvin’in emriyle yakılması. (Galileo’yu diline dolamayı çok seven beleşçiler de not alabilirler bu ayrıntıyı)
Diyalektik İlahiyat’ın kurucusu olan Karl Barth da işte bu yolun yolcusudur aslında. Katolik inancında sözü edilen “tanrının felsefi ispatı” veya dindar ruh heyecanlarından yapılan çıkarsamalara önem vermeksizin, dini imanın akli ispat çabalarına karşı çıkmıştır.
gamaro : Bu yazı internette yok, ilk defa burada.
Bunları neden mi anlatıyorum?
Çünkü Karl Barth bunları yaparken pratik ve tarih de ona eşlik etmiştir ki, işte orda dikkati çeken ve Farabi’nin açtığı yerle ilişkilendirilebilecek bazı hususlar var.
1) Karl Barth kendi akımını ve ilahiyat anlayışını şekillendirirken hangi felsefi terminolojiden bol bol yararlanmıştır dersiniz? Cevap:Hegel.
2) Karl Barth savaş sonrası dönemde (mağlubiyetin ardından) Almanya’da yaşanan toplumsal-ekonomik-siyasi çöküşü neyle açıklamıştır dersiniz? Cevap: İnsanın manevi krizi.
3) Peki ya aynı Karl Barth ilgili dönemde politik olarak kimlerle uzlaşmıştır dersiniz? Cevap: Alman burjuvasinin liberal gruplarıyla.
Ha şimdi bunca tarih, orjin, Hegel terminolojisi, tanrı ve iman donanımıyla yapılan kriz tespiti ve ona eşlik eden uzlaşı bu yani… Garnitürü de insanın manevi krizi.
Diyeceğim şey de tam da bu aslında;
ha artı a, ha eksi a.. ha da a-kare bölü karekök şu bu filan. Ne yapalım şimdi Popper’in değerli irdelemeleri karşısında Marks’ın ve Engels’in diyalektik materyalizmini Karl Barth’ın sunağına mı yatıralım? İnsanın manevi krizi yani.. Hem de böyle bir tarihle..
Aynısı diğerleri için de geçerli elbet. Hani kamil insan, aklı selim insan filan..Sahi Pompei ne diye patladıydı?
gamaro : Bu yazı internette yok, ilk defa burada.
Popper’in yaptığı name Barth’ı adam etmez diyorsunuz sayın Gamaro…
Doğru…Barth adam olmadığı sürece Marks da hala haklı;)
Çok güzel bir yazı olmuş, elinize sağlık…
ha artı a, ha eksi a.. ha da a-kare bölü karekök şu bu filan. Ne yapalım şimdi Popper’in değerli irdelemeleri karşısında Marks’ın ve Engels’in diyalektik materyalizmini Karl Barth’ın sunağına mı yatıralım
Elbette değil, sunağa istensede zaten yatmaz. En azından bu ilkeye yapılan eleştiri bizi dinin ya da ilkelliğin kucağına itmez kanaatindeyim. Tarihin geriye doğru akmasıda muhtemel ama oldukça zor, fazla korkmaya gerek yok.
Ve yine diyalektiğe yapılan eleştirinin, Marksizmde açtığı delik, bu ilkenin evrenin işleyiş yasası olduğuna inanmanın açacağı delikten daha küçük olacağınıda söyleyebilirim kendi adıma.
Popper’a gelince, zaten liberal sayılır ama kendide bunu ve Marksizm karşıtlığını inkar etmez zaten. Ama biz Popper ı pratikteki liberal duruşa yerleşmesi nedeniyle, teorisini es geçersek pekte iyi yapmayız. Çünkü pratik, geriye baktığımızda hiçbir ideolojiyi aklamıyor.
Politika ve ideolojilerden bir an için sıyrılıp konuya dönecek olursak, H. Aktaş diyor ki: “Zıtların birliği yasası da bunu gerektiriyor zaten. Geriye gerçek olan bir şey kalıyor ki; “her şey hareket halindedir”. Hareketin kendisiyle birlikte, her şey hareket halindedir. “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” önermesini doğuran da budur.”
Zıtların birliği yasasının temelinde dialektik (eytişim) mantığı değil, Hem-hem mantığı bulunur. Aradaki fark şudur: Eytişim mantığı başta farklı kavramları kabul eder ve onları bir üst kavram halinde birleştirmeyi amaçlar. “Tez-antitez-sentez” gelişiminde başta tez antitezden farklıdır. Oysaki Hem-hem mantığında tez-antitez ayırımı yoktur. Yani, tez ile antitez aynı kavramın iki farklı yorumudur. Aynen yazı-tura gibi. Bir paranın yazı ve tura yüzleri olsa da bunları ayırmak mümkün değildir. Parayı dikine bölseniz dahi bir yüzü yazı diğer yüzü tura olur.
Aynı durumu çubuk mıknatısta görürüz. Bir ucu kuzey diğer ucu güney olarak tanımlanır ve ikiye kırılsa da bir ucuyine kuzey diğer ucu güney olur. Yani mıknatıs hem kuzey hem güneydir. Ayırım yapmak yanlıştır. Dünyamız da hem kuzey hem güneydir. Birini diğerinden ayıran bizim Aristo mantığımız olan ya-veya mantığıdır.
“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” önermesi de ayırımcı bir önermedir. Oysaki doğru tanım şöyle olmalı bence: “Her şey hem değişir hem de kendi kalır” Değişir çünkü her an yeni bir doğuştur. Kendi kalır çünkü başka türlü varlığını sürdüremez. Bu gibi konularda Hem-hem mantığının büyük faydaları vardır. “Paralel Evrenler” başlıklı yazıma bakmanızı öneririm.
Mantık kuralları -mantık yasaları, bu dünyayı anlamada faydaldır eminim,ama sadece bu kadar.
“Bir şey kendisine eşittir” yasası, evreni tam betimlemez ama kabaca gördüğümüz nesneleri betimler . Matematik bu yasayı hala içerir ama onu aşmıştır elbette ve matematiğin işe yaradığını biliyoruz. Evrenin yapısını çözdükçe mantıkta doğal olarak değişim gösterdi. Nesneden mantığa ulaştık, tekrar nesneyi bu mantıkla açıklamaya çalıştık bir yerlerde takıldı, yeni mantık gerekir oldu onu kullandık, bu böyle gidecek gibi. Elektron deyince sussa da,Newton hala konuşuyor.
Klasik olsun modern olsun mantık dediğimiz şey de, algıladığımız dünyanın davranış şeklinin yansımalarıdır ve bu haliyle tüm mantık kurallarının yöntemlerinin anlamı vardır. Mantık yapılarını(diyalektik /hem hem/Aristo vs) nesneden soyutlayarak onların tüm gizemleri çözecek bir takım ideal yapılar veya anahtarlar olduğunu zannetmediğimiz sürece problem yok. Onlar bizde dış dünyanın etkileri sonucu oluşan yapılardır. Esas olan dış dünyanın yapısı.
Bu anlamda hangi mantık yöntemi olursa olsun, zamanla bizim , dış gerçeklikle olan deneyimlerimiz içinde şekillenecektir. Çünkü dışımızdaki gerçekliğin tam bilgisine ulaşamadık (ulaşmak için mantık gerekli ama daha önemlisi teori gerekli ve bunların hepsinin yargıcı deney gerekli).
Bilimin konusu, incelenen obje veya fenomenin “genellenmesi” meselesidir aslında. (Yani zihinle elde edilen bir “genel”dir bilim.) Ancak bu “genel” tekilde vardır ve bu tekil de duyumsal yollardan kavranabilir. Şu durumda bilmenin şartı denilen şey ilk bakışta tümevarımcı bir “genelleştirme” şeklinde algılanabilir. Lakin tekilleri tek tek ve herhangi bir yöntem olmadan incelemenin de imkanı yoktur ve bu bakımdan tümdengelimci bir ön-genelleştirme ihtiyacı hasıl olur.
Dolayısıyla tüm bu süreç (bilme süreci) tümdengelimci ve tümevarımcı genelleştirmelerin birlikteliğine dayanır. (Karşıtların birliğine dair bir örnek daha) Çünkü bilimin nihayi amacı objenin tanımlanmasıdır. (Ya da bunu hem/hem ile ifade etmek istersek şu çıkar; bilim hem tümdengelimdir hem tümevarım… ya da hem tekil hem tümel.. hem genel hem özel, vesaire…Oldu mu?)
Ayrıca diyalektik materyalizm, varlığın gelişimini yöneten kanunlarla bilme kanunlarını bir bütün olarak ele alır. Yani bu ikisi form bakımından farklı olsalar bile, mahiyetleri itibariyle aynı ve yapışıktır. Ve zaten bundan dolayıdır ki; diyalektik materyalizm yalnızca “ontolojik” değildir, aynı zamanda “epistemolojiktir”, daha doğrusu ontoloji ile epistemolojinin birlikteliğinin de bir ifadesidir. (Yine mi hem/hem oldu yoksa?)
gamaro : Bu yazı internette yok, ilk defa burada.
Ancak asıl ayırt edici yanı, bilgi teorisini genelleştirilmiş bir bilme tarihi olarak kabul edişidir.
Yani şu: Her kavram, her teori büyük ölçüde genelleştirilmiş bir karakter taşısa da, mahiyeti itibariyle tarihi ‘dir. Zaten işte bu tarihselliktir ki, peşine düşünülen nesnenin şu anki eğilim ve özellikleriyle geçmişi arasındaki kompleks ve hatta çoğu zaman kendi kendini inkar eden ilişkiler biçimini bile ortaya koymamıza olanak sağlar. (Yok ama, bu peygamber zamanında kızlar çabuk adet görüyordu da ondan öyleydi efenim demek gibi boş-beleş bi tarihsellik kurgusu değildir. Bilakis, ele alınan kategori veya ilke ne olursa olsun, bunların ne idealistlerin belirttiği türden ezeli ve ebedi bi varoluşa, ne de metafizikçilerin iddea ettiği gibi aklın veya ruhun saf bir yaratılışına tekamül etmediklerini bi güzel ortaya koyar.)
Nicel değişikliklerin nitel değişimler haline gelişi, tedriciliğin kesintiye uğrayışı ve SIÇRAYIŞ, gelişimin ilk uğranın inkarı ve sonra bu inkarın da inkarı ve sonuçta ilk haldeki kimi özellik ve eğilimlerin daha yüksek bir düzeyde tekerrürü gibi başlıklar altında (bir tür helezon yapısı) söz konusu sürecin detayları irdelenebilir. (gerçekten merak ediyorsanız elbet)
Kısacası şu: diyalektik materyalizm tabiat ve toplumu anlamanın bilimi değildir, ama felsefi metodudur ve fazlasıyla bilimseldir. Ve sizin de kısaca değindiğiniz gibi; Soğuk savaşın sona erip silahlı kamplaşmalar ve sapık ideoloji gibi tuhaf ve manyakça atıfların etkisini kaybettiği bir dönemde, aslında her zamankinden çok daha müsait ve sakindir okunup incelenmek için. Hele ki bunca kuantum koçu vesairesi (sizi tenzih ederim) vs. cirit atarken ortalıkta..
Son olarak bir önemli detay: Diyalektik materyalizm bilginin “izafiliğini” kabul eder. Ama bu izafilik bilginin bilme süreci içerisindeki tarihselliği ve mevcut bilim düzeyi ile şartlanmış bir izafiliktir. (Hatta bu anlamda mutlak izafi ayrımı bile izafidir.) Ama maddenin kendisi ve enerji bilincimizden bağımsız olarak da vardır ve bu anlamda izafi değildir. Der.
gamaro : Bu yazı internette yok, ilk defa burada.
Nicedir dönemediğim bu konuya tekrar bir göz attığımda, Farabi’nin açtığı parantezdeki “yadsımanın yadsıması” ile ilgili gamaro alabildiğine doyurucu yanıtlar vermiş ama yanıtların uzun tümceler içinde algılanması da zora girmiş görünüyor…
Özetlemek gerekirse:
Engels’in Dühring’e Karşı yanıtlarından, Farabi tarafından alıntılanan bölümdeki, “yadsımanın yadsıması” yasasının cebirsel formülasyonuna karşı, Farabi’nin sorduğu soruya tek bir yanıt, yine Marks’tan şöyle verilebilirdi;
“bir şeyin alternatifi o şeyin kendisi olamaz”
Elbette böyle bir yanıtı açmak gerekince de sahneyi ve mikrofonu gamaro’ya bırakmak gerekirdi…
Ancak;
“bir şeyin alternatifi o şeyin kendisi olamaz”…
Bu sözü Farabi’nin itirazı doğrultusunda eleştirecek olursak; 1’in alternatifi 1 olabilir. Oysa Engels’e göre 1’in alternatifi -1 olabilir. -1’in yeniden yadsınması ise yine 1’dir. Bu durumda nasıl olsa yadsımanın yadsıması 1 olduğuna göre, 1’in yadsınmasının anlamı var mı?…
Bu soru matematik olarak sorulabilir elbette. Ancak matematiğin soyutlamadan ibaret olduğu yerlerden, hatta doruk noktalardan biridir bu yer. Matematik tek başına yaşamı açıklamıyor. Lokal olarak anlaşılmaları kolaylaştırıyor, ama tümel olarak açıklamaya yetmiyor…
Bu gerçek yaşamda şöyle bir şey:
“Doğduk, nasıl olsa öleceğiz o zaman ne gerek var yaşamaya?…”
Toplumsal yapılara uyarlandığında ise;
Bir yapıyı yadsıyan bir diğer yapı, yadsıma süreçlerini yaşamadan yeni bir yapı olamıyor. Bunun en önemli örneği ise bana göre; kapitalizmin yeterince gelişmediği Rusya’daki Ekim devriminin bugün ulaştığı noktadır…
Ekim devrimi olduğunda Marks’ın, sosyalist devrimin ilk olarak en ileri kapitalist ülkelerde gerçekleşeceği öngörüsünde yanıldığı söylenmişti… Hatta bu söylemden etkilenerek Mao feodal Çin’de sosyalizme geçmeye çalışmıştı… Oysa yaşanan canlı tarih bize gösteriyor ki, bir toplum kendine özgü tüm çelişkileri tüketmeden, içinde bulunduğu yapıyı yadsıyan yeni bir toplum niteliği kazanamıyor… Türlü etmenlerin “dolduruşuna” gelerek bir an için iktidara gelsen bile, devrimin heyecanı geçince, seni iktidara taşıyan kitleler yine sana ayak diremeye başlıyor… Bu nedenle içinde yaşadığı toplumu bir yere taşımak isteyen devrimciler, kendine uygun devrimin ne olduğunu tayin ederken alabildiğine titiz davranmak zorundadır…
Tabi bu durum devrimlerin tamamen gereksiz olduğu anlamına gelmez. Hatta denebilir ki; devrim sansasyona; heyecana; aşka dayanan bir tür abartı sanatıdır; gerçeğin kolay görülmesini sağlayan etkili bir yöntemdir toplumların uyanışında… Göle maya çalmak da denebilir belki:) Ya da yel değirmenlerine karşı savaşmak da olabilir.:)
Sonuç olarak güzel bir ayraçtı. Ya da burada diktiğim ağaçta güzel bir dal oldu. Ancak ben kendi konuma yine dönemeden gidiyorum. Ben dönek miyim ya, niye döneyim ki?:)
Döneklik etmeden döneceğim:)
Sen de dön gamaro!
Farabi sen de!
Haydi “elim sende”!…
Bugünlerde gözlemlerimden vardığım sonuç, bilincin git gide daha fazla canlıda yaygınlaştığı. Etkileşim arttıkça hayvanların tepkileri daha bilinçli olmaya başladı dikkat ederseniz. Daha akıllı davranışlar sergilemeye başladılar. Akıllı olanların hayatta kalmaları, doğal seleksiyonu da hızlandırıyor. Toplam insan bilinci arttıkça diğer canlılara da olan etkisini görebiliyorum.
Konuyu genellersem, evrende ki bilincin artımı da tüm canlılara yansıyacaktır. Peki ama evren neden bilinçlenmeye çalışıyor?
xenix: Takiplerim
xenix demişki: akıllı olanların hayatta kalmaları, doğal seleksiyonuda hızlandırıyor…
şöyle dökün işte içinizdekileri….
bakalım hangi düşünce daha tehlikeli…
Total bilincte deneyimleyerek kendini anlamaya calısıyor.
Bunun yansımasını biz evrende , kendimizde ve cevremizde
goruyoruz.
Çok spiritüalist olmuş yaklaşımınız hightech. Deneyimlemek, total bilinç, kendi, anlamak… Çok insansı terimler.
misafir, anladığın şey “akılsız olanları yok edelim” gibi bişeyse hakkaten nerenden anladığını merak edeceğim.
xenix: Takiplerim
Çıktım erik dalına
Anda yedim üzümü
Bostan ıssı kakıyıp
Der ne yersin kozumu
Yunus
Topikte’ki bunca yazı ve kişilerden alıntı, (marx,mao,kalvin,izm,teori) Yunus’un yukardaki dörtlüğünü karşılayamaz.
Aron da kendini topike karşı karşılamış ya, bir de anlatabilseydi işin özünü…
Bir noktaya sığdırdım üç nokta
Üç noktaya sığdıramadım bir nokta
Bu nokta güç bir nokta, biri üç / üçü bir nokta…
Hüseyin Aktaş
Zamanı evvelinde! bir yerde bir adam varmış, çok bilge bir kişi imiş ve her soruya cevap verilir diye de kapısına yafta astırmış.
Ve bir gün kapısına gariban bir derviş gelmiş ve demişki; sende ki bilgi ALLAH c.c. bilgisinin yanında ne kadar kalır, ( bu benzetme konuyu anlatmak içindir,yoksa haşa ALLAH c.c. Ezel dir,Ebeddir) bilge kişi; gözün alabildiği bir kağıt düşün demiş derviş’e o kağıt’ta bir nokta kadardır benim bilgim, derviş; sen o noktanın bütün İnsan düşüncesi adına neresindesin demiş…
Kıssadan hisse…
Kan kırmızı,süt beyaz,kale kapısından sığmaz,fındık kabuğuna sığar…
“Kan kırmızı,süt beyaz,kale kapısından sığmaz,fındık kabuğuna sığar…”
Kırmızıdır… Beyazdır… Sığmaz… Sığar… Doğrudur!…
Sayin yazar, sizin felsefeniz biraz ostwald’in ozdekci felsefesini anlatiyor. Bircilik dedigimiz bu felsefe bir nevi idealizmin materyal icinde eritildigi felsefedir. Ostwald sizin yazinizda guc dediginiz seyden bahseder. Nietzchenin guc istencinin daha bir bilimsel hatta panteistik tanimidir(tabi arada ciddi farklarda vardir). Ancak panteistik bir olaylar zinciri kurarak aslinda kendinizi bircoklarindan ayirmis bulunmaktasiniz. Bu fellsefe sizin ozgur ifadenizin edimlesmesidir. Hayatta kutsal saydigim ozgur ifade kavrami baglaminda yaziniza korkunc saygi duyuyorum. Ancak ifadeyi kutsal sayarsak aslinda bireyi kutsal saymaliyiz. Iste sizin felsenizde eksik ya da hatali olan nokta metafizigin ve bu yolda belirlenecek insanin biricikliginin dislanmasi. Sizin felsefeniz nesnel gercekliklere cok ozgun yorumlar getirmesine karsin maalesef ozne olarak insani ve onun askin biricikligini tanimlayamiyor.tanrinin yikilmasi halinda dunyadaki tek yaratici varlik olan insansa, onun onune erke gibi nesnel kavramlari gecirmek sizce de yanlis degil mi
“Iddialarim yoksa ben de yokum, ve ben varim”. Ne guzel yakaladim bak sayin yazar, benden kacmaz bu varoluscu lafiniz 🙂
Saka bir yana yukarida sizi elestirdigim noktayi iyi ozetleyen bir lafinizi yakaladim siz farabiye cvp verirken. Yukaridaki soruma cvp bekliorm bu arada. Evet varolus nerede insan nerede erkede?
Sayın bwallace4ever,
Yazım yanlışlarınız nedeniyle sizi anlamadım. Yazım yanlışlarınızı “şöyle demek istemiştir herhalde” diye yorumlayarak yanıt veremem…
Örneğin şu sorunuz: “Evet varolus nerede insan nerede erkede?”…
Bu nasıl bir soru? Neyi soruyor?…
“tanrinin yikilmasi halinda dunyadaki tek yaratici varlik olan insansa, onun onune erke gibi nesnel kavramlari gecirmek sizce de yanlis degil mi”
“onune” mi “önüne” mi? Yoksa “onun onune erke” derken iki defa “onun” yazdınız da, “erke” derken de iki e mi yazdınız da biri arkada mı kaldı?
Hayır. Benim ne demek istediğinizi anlıyor olmam önemli değil, sizin ne demek istediğinizi doğru dürüst anlatmanız önemli…
Ostwald kimdir tanımam. Artık kimseyi de tanımak istemiyorum. Ben kendimce kendi türkümü söylüyorum. Amerikaları yeniden keşfetmek de hoşuma gidiyor.
Ben bir şeyi bir şeyin önüne ardına geçirmedim. He şey zaten birbirinin içinde… İnsan gücün içinde güç insanın içinde. İnkarın inkarı sürecinde biri diğerinden önde olabilir.
“İki kişi bir ata binince biri arkada oturmalı”…
Sayın hüseyin aktaş,
Cep telefonundan yazdığım için maalesef yazılar öyle olmuş. Tartışmalardan bıktıysanız da cevap vermeyebilirsiniz. “Artık kimseyi tanımıyorum diyerek” Marx’ın felsefeye karşı ettiği hakaretleri 2011 yılında siz devam ettiriyorusunuz kanımca.
Yukarıda onca yorum okudum. Ancak ne yazınızda ne okuduğum yorumlarda “birey” olarak insanla ilgili hiçbirşey göremedim. Evrendeki bilimsel bazlı güç kavramından bahsedip herşeyi güç ile açıklamaya özen göstermişsiniz. Ancak ben şu açıklamaya anlam veremedim: “İnsanı insanlaştıran esasen evrendeki harekettir. O halde insanın kuracağı sistemlerin de evrenin yasaları ile uyumlu olması gerekmektedir.”
“Olmalıdır” veya “gerekmektedir” lafı ahlak felsefesinin konusudur. Varlık felsefesinden ahlaka geçiş insan gibi kendine has bir parçayı bir bütün içinde görmeyi gerektirir ki yanlış olan durum budur. Örneğin Nietzche’nin “hayat bir güç istencidir” lafı insan iradesinin ve istencinin önüne salt bir güç istenci kavramını geçirir. İnsan Hegel’de nasıl saltığın bir nesnesiyse, Nietzche’de de güç istencinin bir nesnesidir. Senin felsefende de bilimsel bir erke’nin nesnesi durumuna düşer insan.
Aslında bakarsan insan hiçbirşeyin ifadesi değil. Bu bütünleyici kavramlar insan üstünde herzaman bir nesnel anlayış yaratma hayallerinin vücut bulmuş halleridir.Senin yazının başlığı da “evrenin insanlaşması” değil “evrenin kitleselleşmesi” olmalıdır
Senin felsefen Ostwald ve Marx’ın felsefesinin SENİN elinde yoğurulmuş hali ise bu, senin bir birey olarak biricik olduğun anlamına gelir. Kendini ifade ederken kitle, toplum, tanrı vs’den kopuş halindir. Kendini ilk defa kendin gibi hissettiğin halin.
O yüzden yazını bu sitede yazarken hiç düşünmedin mi insan olmanın farkındalığını? Kitleden kopma durmunu? Tekrar soruyorum. İnsan nerede? Yine bir nesne mi olacağım yine ben senin sınıfsız düzeninde.
“Yine bir nesne mi olacağım yine ben senin sınıfsız düzeninde.”
Bu soru altın soru işte…
Ancak bunu yanıtlamadan önce, “”Artık kimseyi tanımıyorum” demekle, “Artık kimseyi de tanımak istemiyorum.” ifadesi aynı ifade değildir. Sizin söyleminiz bir megolamanı, benim söylemim ise kendini başkaca etkilerden uzak tutmaya çalışan bireyi anlatır… (Şeytan ayrıntıda gizlidir, ayrıntılarıma kıymayın efendiler…)
Ben sınıfsız toplumu nerede önerdim bu yazıda? Komünizmi öneriyorum. Kabul… Ancak ben de senin gibi yarına ait bazı soruların yanıtını arıyorum ki bunlardan birisi, komünizmde sınıfların, gerçekten ortadan kalkıp kalkmayacağı sorusudur. Kalkmayacağını söylemek ise kapitalizmi önermek değil… İşin burasında gerekli yanıtları uzunca bir zamandır düşünmekteyim… Yazının tamamında sizin gördüğünüz eksiklikleri ben de görüyorum… Yanıtlar yetersizdir… Beraber üretmek istiyorum belki de… Sorduğunuz son soruyu çok önemsiyorum… Ancak ha dediğinde yazılmıyor işte…
İnsan nesnesinin üstüne çıkan bir nesne!… Çıktığı oranda özne yanı öne çıkan, üste çıkan bir nesne… Bir yandan öznesini üretirken bir yandan nesnesine yenik düşen bir özne… Nesnesini yönetttiğini sanırken, nesnesi tarafından yönetilen bir özne… ÖZ ne? Öz; ne ise ne… “Ne ise ne” nedir? Nesnedir… Başka bir şey midir? Özne dediğin şey nesneden başka bir şey midir? Özne nesnenin türevlerinden biri değil midir?…
Size teşekkür ederim… Ancak bu konu henüz bitmemiş zaman zaman üstünde durduğum, biraz da sizin sorularınız gibi soruların özlemini duyduğum bir konu… Toparlamaya da günlük telaşlar içinde zaman bulamadığım bir konu… Görüşmek üzere…
Muhabbet güzel,eğer forumdaşlar müsade ederse birazda ben yazmak isterim.
Şimdi;
Ve verilen cevaptan alıntı;
Kominizm;Komunist toplumda mulkiyet topluma aittir (ozellikle uretim araclari). Herkes esit ve ayni statudedir.
Olay biraz karışık galiba,neyse…
Yine alıntı;
Çok hoş bir yazı, yaz,yaz sonuçta, ya nesne,yada özne,ama haksızlık yapmamak lazım,”ÖZ” ne,ne ise ne? ne ise ne nedir? “NESNE” ve “ÖZ” ün türevlerinden biridir…
Anlamak istediğim bir şey var? “EVREN” ne?özne’mi, nesne’mi…İnsanoğlu’mu Evrenin nesnesi, yoksa;Evren’mi,İnsanoğlunun nesnesi, hani bunun “ÖZNESİ”…
Bilgilenmek isterim,malum felsefe yaman bir konu,teşekkür ederim.
“Kominizm;Komunist toplumda mulkiyet topluma aittir (ozellikle uretim araclari). Herkes esit ve ayni statudedir. “
Hayır öyle değildir!… Herkesi eşit görmeyi eşitsizlik olarak ifade eder komünistler. Söylediğiniz eşitlik kavramı, hak ve fırsat eşitliğini anlatır. Var olma, yaşama, kendini geliştirme ve ifade etme gibi haklarda eşit olma durumudur… Ancak herkesin nesnel olarak eşit olması varlığın doğasına aykırıdır. Bu aykırılık önemlidir. Çünkü bu alandaki yabancılaşma komünizmin öznesini sil baştan yapmaya zorlayan bir olgudur… İleriki bölümlerde bu yazının konuları arasındadır da…
“Nesne” sözcüğü doğmadan önce öyle söylenirdi; “ne ise ne”… Yani “olduğu gibi”/ “önümüzde duran gibi”/ “gördüğümüz gibi” anlamına gelen bir deyim iken, biraz sıkışıp dörtnala koşunca handikaplarını attı ve “nesne” haline dönüştü… ve başka dillerdeki “obje” sözcüğünün de karşılığı oldu… Gözün yapısı ile aynı mekanizmalardan oluşan fotoğraf makinesinin “gözü” için de “objektif” denir. (Fotoğraf her hangi bir anı geleceğe en objektif bir biçimde aktarma sanatıdır… Bu sanatın öznesi de insandır…)
Evren nesnedir demek evreni küçümsemek gibi bir eğilim doğurabilir…
Doğrusu evren; nesnelerin anasıdır… Ondan doğan insan ise şu an için ulaşabildiğimiz evrenimizin öznesi konumunda görünmektedir.
Başka bir özne gören beri gelsin…
Başka bir özneyi kuşku ile bilen beri gelsin…
Başka bir özneyi kuşkularını gidererek bulan beri gesin…
İnsan galip gelen ve yenik düşendir…
İnsan üreten ve tüketendir…
Kuran da kurtaran da odur…
Kendinden alır kendine verir insan…
Kendini yapar ve bozar insan…
Kendini yaratır ve yok eder insan…
Bu soyledıklerınızı yapan sadece ınsansa o zaman o nesne olmamaya mahkum bır oznedır. Tek ozne olması onu nesne yapmamamız gerektıgı anlamına gelır. Ille bı nesne arıyorsak buna ınsanlık veya kıtle demek daha dogru olacaktır. Ama ınsan degıl
Sayın bwallace4ever,
Önceki yazınızda da bu itirazınızı görmüştüm…
Ancak siz “insan” söcüğünün neyi anlattığını düşünüyorsunuz?
Hangi insan tek başınadır ayrıca?…
Sayın husetın aktas, oncelıkle yazımı yıne cepten yazıorm, goremedıgınız bırsey varsa soyleyın.
Bırey olarak ınsanın onemı yalnız olmasından gelır. sızın bahsettıgınız tek basınalık duygusu veya kımsesızlık duygusundan zıyade hayata karsı ozgur ıfadesıyle baskaldıran bıreyın toplumun gerı kalanından soyutlanma duygusudur. Insan degerlerı yaratır kıtle bunları tasır. Insanlıgı soyut bır kavram olarak agılamadıgımız takdırde ınsanlık demek kıtle demektır. Kıtle demek ayakta uyuyan et yıgınları demektır. Toplumun belkı yuzde 99u bu suruden olusur.
Marx ınsanlık namına bır felsefe kurarken bıle aslında kendını farkına varmadan butunden ayırmıstır tıpkı ınsanlıgın neredeyse tum degerlerını yaratan bıreyler gıbı. Yanı her felsefı dusunce her sanat eserı o kısının eserı oldugu muddetce aslında bır kıtleden kopus hıkayesıdır. Bırey olarak ınsanın onemı her ozgun ıfadesıyle hayata bır baskaldırıda bulunmus olmasıdır. Evrendekı yegane ozne olmanın hakkını vermıs olmasıdır.
Siz hep cebinizde mi geziyorsunuz?:)
Katkınız için teşkekkür ederim…
Zeytini ilk defa çatalla yemeye kalkıp bir türlü çatala geçirmeyi başaramayan, lokantadaki adam geldi usuma… Bir kaç denemeden sonra garson gelir, çatalı bir çakışta zeytini adamın eline tutuştururken, bizim “et yığını” şöyle der: -Ben yormasaydım nah yakalardın sen onu!…
Marks bir felsefe kurmamıştır, felsefe Marks’ı kurmuştur! Marks marksizmi değil, marksizim Marks’ı yaratmış ve Marks marksizmi kendince açıklamıştır… Marksizmin söylediği en güzel şeylerden biri de; marksizmin doğmatik bir bilim olmadığıdır …
Yoksa bir kaç kahraman, hatta yarattığımız ilk tanrı dünyayı çoktan toparlardı şimdiye değin…
“ NESNE”; (ne ise ne) yani; her görülenin,görüldüğü gibi,halidir. Öyle yazmış Hüseyin Aktaş…
Ve bu hali,fotoğraf ile bağlantılı “İNSAN” olarak “ÖZNE” yapmış…
Evren; nesnelerin “ANASI”,ondan doğan İnsan, “ÖZNE”…
Peki; nesnelerin Anası “EVREN” in, “ANA” olabilmesinin “ÖZNESİ” yani; oluşumu,oluşumunun, “ANA” sebebi ne, kısaca “NEDEN’İ” ne…
“İnsan”; Eşrefi mahluk, “CÜZİ İRADE”, burada,birde “KÜLLİ İRADE” olması gerek,acaba bu,”EVREN’Mİ”,eğer böyle ise (nesnelerin anası) “BİLİNÇ” sahibi’de olması gerekir, gerekirki, “BİLİNÇ SAHİBİ İNSANIN ÖZNE DURUMU AÇIKLANABİLSİN” yok eğer “EVREN” bilinç sahibi değilse, İnsanı nasıl doğurabilmiş…
Ve; İnsan kendi, kendini nasıl yaratmış…
Tek bir delil…
Ha,bu arada, Evrenin nasıl oluştuğu’da önemli,çünkü, bir “NEDEN” oluşması gerekir…
Kominizm; ne ise ne,ne nesne,nede özne, ara bağlantı kablosu gibi, ne tarafa bağlarsan bağla, sonuç,bir yığın söz ve lakırdı tantanası,üstelik sonucu belli hüsran yine hüsran sardı,yarelerimi.
Sayın Aron,
Başkalarının düşüncelerini “lakırdı tantanası” olarak nitelemeden önce kendinizin ne söylediğinin farkında olmanız gerekiyor. Çocukluk bilmeceleriyle felsefe yapılmıyor. Gizemli görünerek de olmuyor. Gördüğünüz gizemi açıklayabiliyorsanız, eriştiğiniz makama saygı duyulur. “Kuşku ile bildinizse” açıklayın. Kör kör inandınız ve teslim oldunuzsa bu size ait bir seçimdir, size anca yeter, artırıp bize yetiremezsiniz…
Bu başlık altında yazmak zorunda değilsiniz…
Sayı n Hüseyin Aktaş,
Gizemli görünmek gibi bir tavrım yok,ve olmaz,üstelik açtığınız topik’in konusu üzerine,(Evrenin İnsanlaşması) yazıyorum.
Başkalarının düşüncelerine “lakırdı,tantana” demem,(yazmam) ne bir agresif’lik,nede,kendimin ne yazdığımı bilmediğim anlamına gelmez, aslında topik’in başlığına dair sorduklarıma cevap beklerim,doğrusu’da bu…
Eriştiğim bir makam veyahut,öyle bir beklenti içinde değilim,yazılanlara karşı,yazıyorum ve cevap bekliyorum…
“Kuşku” ile bilmek” eğer sizin tekelinizde ise,bana kör inanç ve teslimiyet üzerine yafta,yapıştırabilir ve kendinizi kaf dağında görmek hakkınız (sanalda),ama? Durum hiçte öyle değil,yazdıklarınız ve benim karşı yazdıklarıma bakarsanız,galiba akıntıya kürek çeken sizsiniz,dolayısı ile yazdıklarıma cevap beklerim,polemik değil…
Bu başlık altında yazabilirim,durumda onu gösteriyor,eğer siz cevap yazmak istemezseniz,oda sizin sorununuz,kendin pişir,kendin ye muhabbeti.
Sayın Aron,
Bu başlığın amacı yaratıcı sorgulamak değildir. Anladıklarımız, bildiklerimiz ile yaşamı kuşatmak, kuşanmak, karşılamak, kucaklamak, daha yaşanabilir bir dünyanın nasıl olabileceğini araştırmaktır. Sorularınızın çoğu bu amacın dışında olmasına rağmen sizi dışlamadık. Ama siz önce Yunus’tan ki en sevdiğim ozanlardan biridir, bir alıntı ile şöyle dediniz:
“Topikte’ki bunca yazı ve kişilerden alıntı, (marx,mao,kalvin,izm,teori) Yunus’un yukardaki dörtlüğünü karşılayamaz.”
Bu sözünüzü neye yoralım?
Sonra ne yaptınız?
Bir bilmece söylediniz; sordunuz…
Daha sonra?
“Muhabbet güzel”
Daha sonra
“lakırdı tantanası”…
Tartışmak, paylaşmak bu değil arkadaşım. Siz önce şu Yunus’tan anladığınızı bir anlatın isterseniz, Yunus’un bağını konuyla bir kurun. Yunus orada ne demek istemiş de bunca düşünür ona yetişememiş, onu karşılayamamış?
Bir kere siz Yunus’u anlasanız şunu da okurdunuz:
Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil
Bir gönülü yaptın ise
Er eteğin tuttun ise
Bir kez hayır ettin ise
Binde bir ise az değil
Yol odur ki doğru vara
Göz odur ki Hak’kı göre
Er odur alçakta dura
Yüceden bakan göz değil
Erden sana nazar ola
İçin dışın pür nur ola
Beli kurtulmuştan ola
Şol kişi kim gammaz değil
Yunus bu sözleri çatar
Sanki balı yağa katar
Halka matahların satar
Yükü gevherdir tuz değil…
Haaa, aynı Yunus şunu da söyler:
Erenlerin sohbeti
Artırır ma’rifeti
Cahilleri sohbetten
Her dem süresim gelir…
Haa, şimdi siz önce “komünizim” mi “kominizim” mi diye bir karar verip, yazmasını öğrenin gelin bakalım. “Komin” değil, komün, komün!
Tabi “ne önemi var?” değil mi? Var! Çünkü sizin konuya ne denli eğreti durduğunuzu gösteriyor bu sözcük! Şahidiniz yok ve siz kendinizi aşık sanıyorsunuz, oysa ki sözcükleriniz size şahitlik ediyor ve sizi ele veriyor!…
Ölmüş de olsa, filozofları küçümsemeden önce, bizim gayretimize “lakırdı tantanası” demeden önce, siz bunları bir düşünün… Söylediklerimiz basit olabilir. Ancak basit diye, kolay yazdığımızı sanıyorsanız, aldanıyorsunuz. Ve eğer siz bana aldandığım bir yer gösterirseniz, size teşekkür ederim…
Evet; ben akıntıya kürek çekenlerdenim!…
Başlık uzamış…
…evde de tadilat var…
…kıçımdan alçı ile karışık mat vernik damlıyor…
…ancak bakabildim.
Her zamanki konulara girilmiş çıkılmış.
Ama başlık on numara.
Evrenin insanlaşması.
Evren zaten insancadır.
Kuşun, balığın, yılanın evreni de yılanca, kuşça veya baklıklaşmıştır.
Başlığı ilk gördüğümde aklıma NŞA geldi. “Normal Şartlar Altında”.
Biliyorsunuz bazı elementlerin tepkimesi, reaksiyona girmesi, birleşmesi ya da ayrışması yer çekimsiz ortamda, havasız ortamda, uzayda ya da yerin bilmem kaç yüz metre derinliğinde farklı farklılaşmakta.
Evren dediğimiz oluşumu biz, 36,5 derece vücut sıcaklığında, 5 cm den daha yakından bakınca flulaşan görme yeteneği, 150 metre filan sonrasını seçemeyen, eksi 10 derecede kolaylıkla ölebilecek, şu kadar desibelden sonrasını duyamayan…
…vs vs gibi…
…insana ait bir NŞA da değerlendirmekteyiz.
Aynı evrende bulunan ve farklı değerler ile yaşam sürdüren bir başka canlı için evren bizim evrenden farklıdır.
Başlık bana bunları düşündürttü.
Artık imam, komünist, kapitalist, sosyalist, Musevi, Hristiyan ya da ne bileyim lakırdıcı filan olunca bu değerler farklılık kazanıyor ve evren farklı oluyor ise bilemem.
🙂
Sayın Hüseyin Aktaş,
Yunus’un o dizeleri;sizin ;
Şöyle;
Çıktım erik dalına
Anda yedim üzümü
Bostan ıssı kakıyıp
Der ne yersin kozumu
Manası acizane; Erik; tek çekirdekli olması hasebiyle,tasavvufta “Vahdet,Külli İrade” Bir olanı temsil eder, Üzüm; çok çekirdekli olması dolayısı ile, “Kesret,Cüzi irade” çok olma durumudur, burada, İnsanoğlunun, (üzüm) Erik ağacında, (Evren ve Dünya) ALLAH c.c. İnsan’ı yaratılışını ve serancamını kasteder…
Bostan ıssı (sahibi, Külli irade,Vahdet) kakıyıp (kızmak)
Der ne yersin kozumu (ceviz)
Her şeyi ile benim olanda; “Bostan,Evren,Dünya”, der ne yersin “Kozumu,Ceviz”, malum,ceviz “beyin,gibidir” yani; Yaratanın,yaratılana,verdiği,”BİLİNÇ” i, iyi kullan, boş şeylere meyletme,Aklını yeme…
Olay bu…
Kömün, siz yazdınız ve doğrusunu öğrendik,bundan sonra; “KOMÜNİZM” yazarım, ve şahit’te siz olursunuz…
Ben “AŞIK” kime,niye…
Sözcüklerim beni ele veriyor..
Ve,şahitlik ediyor..
Ben “AŞIĞIM”…
Lakırdı tantanası,yazmam,ne ölmüş filozofları küçümsemek, (haddim değil) nede topik’e yazılanları,basit görmek, ( aksine ilgi duyuyorum) bu beni üzer, benim yazı,yazma, (olaya yaklaşma) durumum bu,size “ALDANIYORSUNUZ” demem,
ancak,yazdıklarımla,kendi fikrimi faş ederim…
Burası’da böyle…
Teşekkür eder saygılar sunarım.
Erik insan, üzüm evren, ceviz beyin….Yaratılmış aklını iyi kullan, boş şeylere meyl etme… Bu cümleleri mi hiçbir filozof karşılayamazmış?
Elbette…
…bazen sığırın evreni de insan evrenine denk düşebilir…
…örnekleri çooooook.
Bakın ne diyor imam?
Kanal İstanbul.
Kan ala ala kan kalmadı.
Bunca verme heveslisi sıraya girmişkene…
…
Nasıl, felsefe ama, bak forumdaşlar döktürüyorlar,sayın Hüseyin Aktaş…
Misafir’de öyle…
Bari,rumuzunu yaz…
Doğrudur,”sığırın evreni’de İnsan evreni ile denk düşebilir değil,denktir”…
Hadi yazmışken, “İMAM” bağlantılı yaz,yaz’da sanal forumdaş hazzı oluşsun,başka ne gelir elden,o forumdaşki,”YUNUS” un Erik,üzüm’ünü,molla kasım gibi beğenmesin ama,forum yoldaşı ile kanalda buluşmayı becersin…
Gözsüze fısıldadım
Sağır sözüm işitmiş
Dilsiz çağırıp söyler
Dilimdeki sözümü
Yunus
Çok müzik dinledim ben (bethoven, mozart, ravel, bach, sinatra) hiçbiri ezan sesini karşılayamaz….
Bir sürü nota, bir sürü ses karmaşası, keman, flüt, piano, ordan üfle, oraya bas, sonucu belli hüsran yine hüsran sardı,yarelerimi.
Anladınız?
Anladım,sayın misafir,
Ezan’ı müzik ile karşılaştıran bir zihniyet ve zannınca,sarılan yareler…
Romanların çok güzel bir sözü var tam yerine denk geldi, “KAŞI KENDİNİ,BOYDAN BOYA”…
Sorulara cevap yazamayıp,üstelik “misafir” gibi gözüküp, başkasının,başarısınıda kendi,adına üstünlük sayan…
Yakışır…
Kerpiç koydum kazana
Poyraz ile kaynattım
Nedir diye sorana
Bandım verdim özünü
YUNUS
Not.
Açıklama yapayım’mı,yoksa anladınmı…
Kendi kendinizi yanlış anladığınız için üzgünüm.
Nasıl soru sormamı istersiniz? Ne yapmalıyım alınganlığınızı bertaraf etmek ve “misafir” de olsam şahsınızdan bir cevap alabilmek için?
O kadar filozof ismi yazıp hiçbiri yunusun şu dörtlüğünü karşılamaz diyen ben miydim?
Neden böyle düşündüğünüz sorulduğunda, cevaben: “Bostan,Evren,Dünya, der ne yersin “Kozumu,Ceviz”, malum,ceviz “beyin,gibidir” yani; Yaratanın,yaratılana,verdiği,”BİLİNÇ” i, iyi kullan, boş şeylere meyletme,Aklını yeme…Olay bu…” diyen ben miydim?
Bir sonraki açıklama?
“Sorulara
cevap yazamayıp,
üstelik “misafir” gibi gözüküp,
başkasının,
başarısınıda
kendi,
adına üstünlük sayan…”
Dürüst olmak gerekirse, anlama özürlü olduğunuzu düşünüyorum.
Ah, ama çok özür dilerim. Bunca “saçmalık” içinde en büyük problem benim “misafir” olmam sanırım.
Yunusla Marks.
Ezanla Bethoven.
Hani deselerdi ki; içinde hem yunus hem de Marks geçen öyle bir cümle kur ki, ikisini de piç et… Valla ben bile bu kadar iyisini beceremezdim, tebrikler.
“İnsanı insanlaştıran esasen evrendeki harekettir. O halde insanın kuracağı sistemlerin de evrenin yasaları ile uyumlu olması gerekmektedir.” Demiş Hüseyin…
İnsan zaten evren yasalarının dışında hareket edemez. Otomatik uyumludur. Hatta mecburi uyumludur. Bir göktaşının dünyaya çarpması ve HERŞEYİ yıkması nasıl evrenle uyumluysa, insanın da bozabilme, yoketme gibi uyumları! olması ve bunları ifa etmesi NORMALdir.
Uyum, evrenin sorunsalı değildir. İnsanın kavram sorunudur. Sosyalleşme arzularına karşın insan özünde sosyal bir varlık değildir. Türüne karşı nefret doludur. Din ve tanrı, bu eylemin doğal yansımasıdır.
Eğer din, sosyalleşmenin hakkani bir cevabı ya da UYUMU olsaydı; bir diğeri kafir olmazdı… Tekbirlerle bir heykel yıkılmazdı.
Metafizik’e geçiş; ve uyum tarifi…
Metafizikten ve bu kaostan kurtulmak 20. yy. felsefecileri için derin bir dert olmuştur.
Gelecekte metafizik yokolsa bile UMUT baki kalacaktır. Yokolana kadar tabii…
Üzülme misafir,
Ayarın bozuldu, galiba kendi,kendimi yanlış anladığımı,siz yazmışsınız,yok öyle bir şey…
İster soru sor,ister sorma, nasıl olsa “AVARA KASNAK” durumu devam edecek, üstelik soru,sor diyende yok…
Yunus’un O dörtlüğüne,yaptığım yorum, ister beğen,ister beğenme, yazdıklarımın arkasındayım…
Olayı kendi mecrasından çıkarıp, “bethoven, mozart, ravel, bach, Sinatra, keman, flüt, piano, ordan üfle,” Ezan karşılaştırması yapmak ucuz bir ajite…
Doğru,Misafirin kim olduğu üç aşağı,beş yukarı belli oldu,ve dürüstlüğün beni anlama özürlü yaptı ise tam yerine rast gelmiş yazdıklarım…
Yunus ile marx, Ezanla Bethoven, ile gel,misafir…
Gel yine gel…
Anladın…
Kendi kendinizi üzdüğünüz için üzgünüm.
Yeniden ayarlayalım o halde.
Yunus ne demiş yazdığı dörtlükle?
“Yaratanın, yaratılana verdiği bilinci iyi kullan, boş şeylere meyl etme, aklını yeme..” Demiş.
Hangi filozoflar yunus’un bu dörtlüğünü karşılayamazmış?
Hiçbir filozof.
Hiçbir filozof hangi düşünceyi, manayı karşılayamazmış?
“yaratılanın yaratılana verdiği bilinci iyi kullan, boş şeylere meyl etme, aklını yeme” düşüncesini karşılayamazmış.
Ha işte diyorum ki şimdi ben; ezan sesini, melodisini, armonisini ben de severim. (gerçekten severim) Ama ezanı seviyor olduğum halde, Bethoveninden mozartına hiçbir müzisyenin eseri ezanı karşılayamaz dersem, sadece saçmalamış olurum. (piç etme durumları)
Ayna lazım mı?
Yok ama, sen misafirle uğraş. Bu herşeyden daha önemli olmalı.
Hüseyin bey,
Naçizane tavsiyem: biraz daha esnek olun.
Lego fena değildir. Ama esnek de değildir.
Selam ve sevgiyle.
-Karakterin olmadığı yerde, ne büyük sanatçı, ne de büyük mücadele adamı vardır. Orada var olan, zamanın yok ettiği, içleri boş yaratıklardır.
-Bütün mesele, büyük görünmek değil, gerçekten büyük olmaktır.
-İnsanı sadece bilim ve sanat yüceltebilir.
-Asıl müzik gerçeğin kendisidir.
L.v.Beethoven
Sayın misafir,
Farkında iseniz,söylemediğim (yazmadığım) şeylerle beni itham ediyorsun, kendi,kendimi üzdüğüm veya üzüldüğüm bir durum yok,gamlanma,değmez buda geçer…
Yunus ne demiş yazdığı dörtlükte yazıp’ta,şu yazdığın; “Yaratanın, yaratılana verdiği bilinci iyi kullan, boş şeylere meyl etme, aklını yeme..” Benim “YORUMUM” ve içinde hicv’de barındırıyor,buradan hareketle, “Bostan ıssı kakıyıp, Der ne yersin kozumu” lafzı,Yunus’un,dolayısı ile yazdıklarımın bütünlüğünü bozup (yorum) aradan bir kelimeyi almak,filozof misafire yakışmaz ve filozoflarda öyle yapmaz galiba…
Aynı “NAKARAT”, cevap yukarda…
Doğru,şaçmalamış olursun,” Ezan” ses olarak,armoni olarak,bir çağrı olarak bambaşka bir olay, Bethoven, Mozart,yüksek müzik ve beste yapan müzisyenler…
Ben aynayım, bana bakan aksini görür, misafir demem,aksinin topik’e yansıması…
Üstelik benim için önemi’de yok.
Kerpiç koydum kazana
Poyraz ile kaynattım
Nedir diye sorana
Bandım verdim özünü
YUNUS
Şekil 1- yukarda dörtlük ne ifade eder.
Aron’un girdiği yerden bırakmıştım ama misafir yetmiş gibi.
Böyle bir girişten sonra, hele ki
Böyle bir açıklamadan sonra söylenecek her şeyi Aktaş ve misafir söylemiş.
Bunda kızılacak bir şey yok. İnsan ne ise O’dur. Daha fazlası değil. (her ne kadar daha fazlasını göstermek istese de, kelimeleri, cümleleri ele verir. Yapacak bir şey yok.)
xenix: Takiplerim
Marks, Engels, Kant, Hegel, Aristo, Platon, Demokritos, Heraklitus, Spinoza, Derrida…Hiçbir filozofun karşılayamayacağı bir şey ifade eder. Hiçbir misafirin de.
xenix, dayanışman göz yaşartıcı…
Kerpiç koydum kazana
Poyraz ile kaynattım
Nedir diye sorana
Bandım verdim özünü
YUNUS
Çok doğru…
Anlayana.
Epey de yaşaracağa benziyor. (Yapacak bir şey yok malesef, olan bu… Oldurmayınca oldurmuyor USC)
xenix: Takiplerim
Kelimeler tükenmez, İnsanların bakış açılarına göre ve inandıkları doğrular üzerine yazmaları, bu arada yazılarını “HİCV” ile süslemeleri,kişilere ters gelse’de (onların inandıkları doğrulara) durum bu…
Ben; bir yaratıcının var olduğuna “ALLAH c.c.” Evren ve İnsanı yarattığına,bu ikisinin, (tekamülünü) ilişkisini “YUNUS EMRE” nin dizeleri ile’de açıklanabileceğine inanıp,dörtlüklerine hasbelkader yorum yapıyorum, yazdıklarım iddialı olabilir ve kişi,kişiler’de istediği gibi eleştirir,eğer inandığım doğrulara,iddiasız yaklaşırsam zaten,inanmamın hiç bir önemi olmaz,bu itibarla kim ne derse desin,bu Evren ve İnsan materyalist bakış açılarına göre ne açıklanabilir, nede doğrulara ulaşılabilir,
fakat İnsan yaratılışı (fıtrat) sebebiyle sorgulayacak bu sorgulama,araştırma iki şekilde olur,bir; Evren ve İnsan “ALLAH c.c.” tarafından yaratılmıştır ve İnsanların bu şekilde “İLİM,BİLİM” yapması doğrudur ve ben buna inanıyorum,yani; İnanan İnsan bakışı budur, (bence)…
İkincisi; İnançsızdır,pozitivist bakış açısı ile Evren ve İnsanı inceler…
Kısaca bu…
İsteyen istediği gibi takılır…
Derman arardım derdime derdim bana derman imiş.
Burhan arardım aslıma aslım bana bürhan imiş.
Sağu solu gözler idim dost yüzünü görsem deyü.
Ben taşrada arar idim ol can içinde can imiş.
Öyle sanurdum ayrıyım dost gayridir ben gayriyim
Benden görüp işiteni bildim ki ol canan imiş.
Niyazi Mısrı
Alakasızca daldığınız bir konudan, yine alakasızca ayrılıyorsunuz.
“Burası’da böyle…” demiş arkadaşın birisi…
Burası nasıl biliyor musunuz?
Burası Nuray’ın gazete okuyuşu gibi!
Nuray mı?
Benden çok küçük komşu kızıydı Nuray. Ben ortaokuldaydım o zaman. Şerife teyze ile bize konuk oldu Nuray. Baktım Nuray Cumhuriyet gazetesi okuyor. Ama Nuray daha okula gitmiyor ki? Nasıl okuyor hem de?!… Dudakları kıpır kıpır, a-aaa, cidden okuyor… Herkes de okuyor sanacak Nuray’ı… Ama bir şey var; Nuray gazeteyi ters tutmuş… Yoksa daha okula gitmeden bile tersten okuyacak kadar bir dahi miydi Nuray? Yoksa tanrı onu doğuştan okur yazar mı yollamıştı?!… Bunca filozof otursa karşılayabilir miydi Nuray’ın okuyuşunu?! Cumhuriyeti yazan eller, dizen eller, entertipler, bobinler anlayabilir miydi bu okuyuşu? Aman tanrım bu ne huşu?! Turşuuuu!!…
Ne dersin sayın misafir? Yeterince “esnek” oldu mu? Yoksa hala “lego” mu diyorsun? Yoksa “le go” mu?…
“sözcükler sizi ele verir” diyorum anlamıyorlar… Ama inanıyorsunuz… Ne diyelim; “İnanmş kafa en korkunç insandır”…
Hayır!…
“Burası’da böyle…” derken, “da” bağlacının “-da” hal ekinden farklı olarak ayrı yazılması gerektiği, ayırmak için ise bir harflik boşluk verilmesi gerektiği, apostrof denilen üstten virgülün ya da kesme iminin bu görevi görmeyeceğini bilmediğinizi size bildirmek değil derdim… “Burası’da böyle…” diyen arkadaşımız o arada bir yerde bir ayrılma sorunu olduğunu az çok anlamış ve bu anlayışını bize göstermek istemiş… Biliyorum dersimiz Türkçe yazım kuralları da değil. Ben Türkçe dersi vermek de istemiyorum. Ancak burada hem bilmeyip hem de biliyormuş gibi görünmeye çalışmak olayı var. “Burası” ile “da” bağlacını birleşik yazıp, araya üstten bir kesme dikmek neye benziyor biliyor musunuz? Ortaya pisleyip bir de üstüne tüy dikmeye!…
Olabilir, çok sıkışmış olabilirsin, kaçırmış olabilirsin, “insani olan hiç bir şey bana yabancı değildir” der Marks, sıkışıklığını ve ortaya kaçırmanı hoş görelim, ama üstüne tüy dikmek de neyin nesi?…
Sen bilmiyorsun arkadaşım, ama biliyor görünüyorsun, bildiğini sandığına inanıyorsun üstelik, ama bizler bildiğine de inanmayanlardanız!…
“Lego” mu “le go” mu sayın Misafir?
le go gider bu oyuna
dönüver eskice huyuna
önüne gelen konuşuyor
bakmadan divan boyuna…
“Biraz daha esnek olun” demiş Misafir…
“Sertleşin” diyor yani. Benim biraz daha esnek halimin sertleşmek olduğunu anlamış birisi misafir. “Yoksa anlamıyorlar” diyor. Diyor ki hatta:
Le go gitsin ya
Le ko gitsin ya
Le kov gitsin ya
Le gitmiyor ya
Cahilin önünde bilim bitmiyor ya!
İtiyorsun itiyorsun, milim gitmiyor ya!
Dilimde tüy bitiyor, pilim bitiyor, cahil bitmiyor ya!
E içine edildi konunun, bostan ıssı da bir yol kakıyıverdi işte;
Ne kirletirsin cehaletinle yazımı
Ben çalarım gerçeğin sazını
Alim olurdun anlasaydın
Eşek yükü sözümün birazını…
Ne demişti Yunus; Az söz er yükü/ çok söz eşek yükü…
Cahile Yunus da bindirsen
Gaf dağından aşıp
Bil ovasına indirsen
Eşeğe altın semer de giydirsen
Sen ne dersen de desen
Değişmiyor cehaletin kumaşı
Ve kumaşındaki desen
Tutun artık benim topumu
Yok mu usulünce sözümü bir kesen?…
Burası da böyle!…
Önde giden bilim ile arkadan çeken cehalet
Önde giden çalışkanlık ile arkadan asılan atalet
Bilimin önüne çıkan cehalet ile
Çalışmanın önünü kesen atalet…
Ölen ile yeni doğan
Kuran ile bozan
Yapan ile yıkan
Dolduran ile boşaltan
Bir yanı hiç boşluk tanımaz iken diğer yanı sürekli boşluk üreten hayat
Bir yanı taze ferik yeşil mi yeşil kendini üretirken, diğer yanı bayat mı bayat
Bir yanı ayaklanmış giderken diğer yanı diyor yat
Bir yanı hoş gör bir yanı dayat
Bir yanı boş ver bir yanı nedir hayat
Bir yanı çalış didin bir yanı böyle gelmiş böyle gidin
Bir yanı bana ne bir yanı değiştirin!
İnsan nereye gidiyor?
Nasıl yaşamalı insan?
Nasıl bir düzen kurmalı insan kendine?
Bir yanı düzen bir yanı düzensizlik iken?
Konu bu! Evrendeki devinim sürekli olarak düzen ve düzensizlikler üretirken, insan kendine sürekli devinen, değişen ve aynı zamanda bir düzenlilik; ahenk içeren bir düzen kurabilir mi? Oysa “düzen” dediğimiz anda bir durağanlık kendini gösteriyor… Hem duran hem durmayan bir düzen?… dünyanın bir yörüngede “durduğu ama yerinde durmadığı gibi… gibi…
Bir tek zeytin dalı küskün kalmadan yaşanabilir mi dünyada?
Neden olmasın?…
Çıktın armut ağacına,
Topladın hamını mamını,
Düşersen aşağıya,
Görürsün ebenin .mını
Şimdi burada şairimiz armut ağacı derken aslında beyini kastediyor. Armutlar ise fikir, düşünce, cümleler. İnsan bu düşüncelerden olgun olanları toplamalı, ham olanları ise toplamamalı. Çünkü düşünceden yani beyinden düştüğünüzde elbette id yani içgüdülerle yaşamaya başlarsınız. En son satırda onu ifade ediyor.
Bunca yazmışsınız çizmişsiniz şu yazdığım dörtlük hepinizi lakırdı haline getiriyor.
)kapa parantez
Bu günlük ders burada bitmiştir:)))
Benim Yunus Emre den alıntıladığım şiirleri,sırf eleştiri adına nasıl değiştirildiğini görüp müdahale etmemek (ahlaki açıdan),zoruma gidiyor,eğer size normal geliyorsa ne ala, nede olsa site sizin kontrolünüzde.
Bizi O’na ulaştıran her şeyi gerçekleştirerek ve bizi O’ndan uzaklaştıran her şeyden kaçarak Allah’ı murad ederiz. Onu bilmeyi sevmek ve O’nu dilemek suretiyle severiz; içimizde ve çevremizde O’na şahitlik eden her şeyi severek.
Bizim evde! Cumhuriyet okunur. Nuray’da, benden küçüktür. (ortaokuldayım) Nuray okuyor, baktım gördüm,şerife teyze farkında değil,üstelik Nuray gazeteyi (cumhuriyet) yersten okuyor?) Düşündüm (o an) kimse görmeden ben görebiliyorum!” Nurayın tersten okumasını) “Filozof” olmaya karar verdim.
Hayırlı olsun…
Ha, cumhuriyet yazan eller bile anlayamamıştı durumu…
Çünkü onlar uzaklarda idi?
Dolayısı ile yersten okuyuşu “KAVRAYAMADILAR”…
Lego getir cumhuriyet dizen ellere ve Hayriye teyzeye.
Tabii’ki “büyüdüm”. Ve, “toprağımdan” aldığım sezgi,uyum ile, fasulye, yanına da tavşan istedim…
Enternasyonal ve cumhuriyet, Nuray ve Hayriye teyze, bittabi ben. (büyüdüm, büyük düşürür oldum)
Düşürdüm; “Sen bilmiyorsun arkadaşım, ama biliyor görünüyorsun, bildiğini sandığına inanıyorsun üstelik, ama bizler bildiğine de inanmayanlardanız!…”
Dedim. (yazdım)
Ama? tavşan ve fasülye bana inandı,bende onlara inandım,ne olacak şimdi,bence “lego” değil “fırdöndü” gerek…
Yine bir gülnihal? “KAVRADIM” kadavramda.
“Dilimde tüy bitiyor, pilim bitiyor, cahil bitmiyor ya!” Cumhuriyet,Nuray ve Hayriye teyze dedim…
Olsun dediler, bu durum kimseye nasip olmaz,bazıları ortaya pisleyip tüy dikiyorlar,sen filozof kişiliğin ile dilinde tüy dikiyorsun…
Yav misafir, biraz esnek olarak ,sertleşmeyi ,(ikimiz birimiz,birimiz,ikimiz için) deneyerek biz anladık, (bilimsel deney) bu işi devamlı deneyerek yapalımki örnek olalım, değilmi, Cumhuriyet,Nuray,,Hayriye teyze,ve enternasyonal…
Nisbetleri bozuldu, yedi ses,yedi rengin;
Mart kedisinin dili,bizimkinden çok zengin…
Necip Fazıl
Her türlü inanç ölü düşücedir!
Biz bu yüzden inanmıyoruz bildiğimize. Çünkü inandığın anda bildiğin bildiğin değil zaten, değişiyor her an her şey! Bu yüzden demiştir Heraklit; “aynı nehirde iki kez yıkanamazsınız”.. Muhammed’e atfedilen; “iki günü bir olan aldanmıştır” sözü de var ama siz zaten Muhammed’den de değilsiniz…
Sen bu yüzden değişemezsin Aron. Cehaletin kumaşı ve deseni bu yüzden değişemez. Senin her günün aynı, sen hergün aldanacaksın. Ben de aldanacağım belki, ama sen aldanmaya karşı hep uyumayı ve teslim olmayı seçerken, ben uyanık kalmayı ve savaşmayı seçiyorum!…
Konuyla alakası ilgisi olmayan onca yorumu doldurdun bu sayfalara, kibarca yazma dedik, zorunda değilsin dedik, demediğimiz kalmadı ama sen hala inatla saçmalamaya devam ediyorsun. Bu mu senin ahlakın, inancın, Allah’ı murad edişin? Sözün tamamı aptala söylenir, sen aptal mısın?
Senin kendine bakma becerin varmı hiç? Hani bir de “ben aynayım” diye aynalı aynalı konuşmuştun, evet aynasın; gösteriyorsun ama görmüyorsun!…
Biliyor musun sen;
inançlarınla, mistik duruşunla, cehaletini ve cehaletini bilmeyişinle
“EVRENİN İNSANLAŞMASI” önündeki, içindeki-dışındaki, tepesindeki tabanındaki, her yanındaki en büyük engelsin işte!…
Bir tek bunu gösterdiğin için belki de sana teşekkür edebilirim.
Küçücüksün sen. Ve en büyük sorun sensin. Çünkü denizde balık, gökte yıldız kadar çoksun sen. Başedilemez seninle. Hiç bir savaş kazanılamaz sana karşı… Hiç tartışmaya yeltenmesin kimse seninle. Ben de yanaşmamıştım zaten aslında ama korka korka denemek istedim. Özür dilerim bir daha yapmam…
Sen var ya sen, inançlısın ya sen, çok korkarım ben senden, gece gündüz seni düşünürüm, bir türlü değiştiremem, senin yüzünden aç kalır Afrika, senin yüzünden ölür çocuklar Irak’ta, senin yüzünden anası bellenir dünyanın… Ve ben seni severim yine ama bu kez benim yüzümden;
Onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
câhil,
hakîm
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.
Onlar ki uyup hainin iğvâsına
sancaklarını elden yere düşürürler
ve düşmanı meydanda koyup
kaçarlar evlerine
ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler
ve yeşil bir ağaç gibi gülen
ve merasimsiz ağlayan
ve ana avrat küfreden ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.
Demir,
kömür
ve şeker
ve kırmızı bakır
ve mensucat
ve sevda ve zulüm ve hayat
ve bilcümle sanayi kollarının
ve gökyüzü
ve sahra
ve mavi okyanus
ve kederli nehir yollarının,
sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı
bir şafak vakti değişmiş olur,
bir şafak vakti karanlığın kenarından
onlar ağır ellerini toprağa basıp
doğruldukları zaman.
En bilgin aynalara
en renkli şekilleri aksettiren onlardır.
Asırda onlar yendi, onlar yenildi.
Çok sözler edildi onlara dair
ve onlar için :
zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur,
denildi.
Evet bir kaz daha geldiğimiz noktada; bilimi üreten ile tüketen yok eden arasındaki çatışmada, arkada kalan ile önde giden arasındaki “denge” nasıl kurulacak bir toplumda sorunsalına canlı bir şekilde tanık olmuş olduk… Aron’a bu yüzden teşekkür edelim.
Misafir, Aktaş, xenix(…) ile Aron arasındaki diyaloglara bakınca ortaya çıkan çatışma aslında dünyadaki insan soyunun genel anlamda yaşadığı sorunun mikro düzeyde tezahüründen başka bir şey değil… Aron bu sayfada “evrenin insanlaşması” başlığının ne dediğini anlamıyor ama anlamış görünüyor, Misafir, Aktaş, xenix ise ona bunu anlamadığını bir türlü anlatamıyor…
Aron’a söz anlatmak zorunda mıyız?
Aron cahil mi?
Aron provake etmek için mi böyle yapıyor?
Aron doğru mu söylüyor?
Aron doğru biz mi yanlışız?
Biz doğru mu söylüyoruz?
Aron mu haklı, yoksa ona karşı çıkanlar mı haklı?
Haklı olan nasıl anlatacak bu aklı?
Bir yığın soru üretilebilir; ama bilen ile bilmeyen arasındaki farkı kim ölçecek, ve bilen bilmeyeni mi bilmeyen bileni mi yönetecek? İkisi birlikte kendi kendilerini nasıl yönetecek?
Sorun bu işte; bir insan ve bir insanlar topluluğu, mikro ve makro düzeyde kendi kendini nasıl yönetecek?
“iki üç daha fazla vietnam”…
biraz daha nikaragua
biraz daha küba
ernesto’ya bin selam; “gerçekçi ol, imkansızı iste”!
mapusun içinde mermerden direk
kimimiz onbeşlik, kimimiz akıntıya kürek…
Biraz daha esneklik ve Lego örnekleri, sayın Aktaş’ın bu başlık altında paylaşıma açtığı yazının (evrenin insanlaşması) mantığına yönelik bir kritik ve öneridir. Başlık altında kimin kiminle nasıl ne şekilde ne şiddetle tartıştığı (veya tartışması gerektiği) ile herhangi bir ilgisi yoktur.
Yine din iman mevzusu.
Dincinin biri oradan diyordu…hangisi idi şu an hatırlayamadım:
“Din olmaz ise sen bir hiçsin”
…her konu muhakkak din iman tanrı üçgenine şöyle bir batırılıp çıkarılmakta.
Oysa ben bıkkınım.
Kafa basmadı mı Allah ın işi
…denmesinden de kusmuşum.
Bir başka başlıkta, bu başlıktan haberim yokken, sormuştum:
Neden tanrının varlığı sadece insanlar üzerinden servis ediliyor?
Bence her iki başlıkta aynı düşünce temeline dayalı öngörülere hizmet etmekte.
Kendi açtığım başlıkta da belirtmeye çalışmıştım:
Öküz bir tür büyük baş hayvandır…öküzlük ile de alakası yoktur.
Bunca gayri insani yaklaşım ile evren oldu sana evran…
Bıkınç!
Sayın Aktaş,
Legoyu esnetmenin yolu parçaları yumuşatmak değil, küçültmektir. Ama parçayı küçültmek demek, bileşikten çok atomun ne söylediğine bakmak değildir. Biyolojik modellerin tarihe uyarlanması kadar, kovalent bağdan “insanlık” modelleme çabaları da her an “idealizme” yelken açabilecek bir seyahattir.
Aslında cevap yazmaya değmez ne kumaş olduğun meydanda…
Tosbağaya sataştım
Gözsüz sepek yoldaşı
Sordum sefer nereye
Kayseri’ye âzimi
Yunus bir söz söylemiş
Hiçbir söze benzemez
Münafıklar elinden
Örter mâ’na yüzünü
Fakat! Evrenin İnsanlaşması adına yazdıkların, (bildik şeyler) şürekalarını oyalayabilir, benim yazıpta sorduklarım;
Evren’in İnsanlaşmasının neresine aykırı’ki,madem o kadar “ÖZGÜN” fikirlere sahipsin, bize de açıklarsın,o erişilmez bilgin ile İnsanın Evren ve Dünyadaki serencamını…
Hadi ikile..
Bak dalgana…
Sayın “Misafir” Hüseyin Aktaş ın “LEGO” örneğini,sanalda “TELEPATİ” ilemi anladın…
Yoksa “ikimiz birimiz,birimiz ikimiz için” dayanışması mı…
Cumhuriyet,Nuray, Hayriye teyze,enternasyonal,nikaragua,Vietnam,ve “lego”…
Berlin duvarı.
Lego örneğini veren kişi benim zaten, bu bakımdan Hüseyin Aktaş tarafından bana verilmemiş (bilakis benim tarafımdan ona verilmiş) bir örneği telepatik veya bir başka kanalla anlamak durumunda kalmaktan münezzeh oluyorum. Öte yandan, Lego benzetmesi ve esneklik önerisi Hüseyin AKTAŞ’ın kendi yazısını daha farklı bir gözle okuması yönünde yapılmış bir öneridir ve eleştireldir.
Anlayacağınız konunun sizinle uzaktan yakından bir alakası yoktur. Ama alakasızlık durumları da bir tür alaka fonksiyonu olarak tanımlanabilir elbette, bakınız bu başlık altında bütün yazdıklarınız.
Aron yazdı en sonunda:
“Hadi ikile..
Bak dalgana…”
Söz dalgama bakacağım Aron, ama bir daha gelmezsen, yoksa geldiğinde dalgam çok büyümüş olacak…
“İkilemesi gereken” sizsiniz yani, ben “topic ıssıyım”!…
Sayın misafir,
Anladım dediğinizi de, o dediğiniz anlamda kendimi eleştirmedim henüz. Becerebilirsem bakarım. (Bu arada gerçekten Aron ile aramdaki tartışmaya ilişkin söylediğinizi sandım… Aron da sizin ben olduğumu falan düşünürken. İnsanın hep düştüğü yanlışlardan biridir; karşıdakini de kendisi gibi saymak, sanmak; empati yapmak doğuştan vardır insanda çünkü, oradan gelir bu yanılgı da…)
Hola haklısın; “bıkınç”… Usanç… Ama dediğim gibi bu durum aslında yeryüzü genelindeki tüm sorunların bir minyatürü olması bakımından iyi de oldu…
Rica ederim Aktaş,
Küçük bir dip not olarak: Örneğin sosyal darwinizm denilen şey materyalist değil, bilakis ve hem de sapına kadar “idealist” bir modellemedir. Bu noktada konunun tanrıya inanmak veya inanmamakla bir alakası yoktur.
Bir de bu açıdan düşünün isterseniz.
Selam ve sevgiyle kalın.
Evrenin insanlaşması fikri bana da garip geldi biraz… İnsan evrenleşebilir mi diye sorduğumsa ise korktum, nedenini bilmiyorum.
“komünizmin insan doğasına aykırı” olduğunu söyleyenlere çok daha önceden yanıt vermek üzere başladığım ama henüz bitiremediğim bu yazının yeniden okunması dileğiyle güncelliyorum…
Bu başlık altında bir yerlerde verdiğim şu linkin de okunması dileğiyle:
link to sonsuz.us