“Şimdi, ilk okuyuşta garip gelebilecek bir düşünce deneyi yapalım: Gerçekte mümkün olmamasına rağmen, örneğin görme sinyallerini beyne taşıyan görme sinirlerini, normalde gittikleri yer olan beynin arka lobundan çıkartıp, tat almayla ilgili beyin bölgesine bağladığımızı düşünelim. Bu durumda ne olur? Gözünüzden ışık uyarıları ile oluşturulan elektriksel sinyaller, tat bölgesine giderek sizde ‘değişik tad’ hisleri uyandıracaktır! Bütün duyular için aynı düşünce deneyini yapabilirsiniz. Yani gerçekte bu deneyi yapmak mümkün olsaydı, ‘sesin rengini’, ‘ağrının sesini’, ‘kelimelerin tadını’ vb.. hissedebilecektik…”
“İki başlı bebekler doğduğu zaman hayret ediyoruz; bir insanın dünyaya gelmesi çok sıradanmış gibi…
Bungee-jumping gibi uç sporları yapanlara hayret ediyoruz; tavanda yürüyen sinek basit bir iş yapıyormuş gibi…
Belgesellerdeki hayvanlara hayret ediyoruz; sanki sokaklardaki kediler ve köpekler çok sıradanmış gibi…
Bilgisayar dünyasındaki gelişmelere hayret ediyoruz; hepsinin çıktığı yer olan beynimiz çok basitmiş gibi…
Kocaman gökdelenlere hayret ediyoruz; asırlık çınarlar çok sıradanmış gibi…
Bir ressamın tasvirlerine hayretler ediyoruz; doğadaki asılları çok basitmiş gibi…
Çiçekli ağaçlara hayret ediyoruz; ezip geçtiğimiz dikenler çirkinmiş gibi…
Ölüme hayret ediyoruz; yaşamak çok sıradan bir ‘hak’mış gibi…”
“Hangisi biziz? Yüksek binaların, süper hızlı bilgisayarların, jet uçaklarının ve mesafeleri hiçe indiren iletişim yöntemlerinin mucidi olan insan mı, yoksa nefes almak için bile, çoğu zaman üzerine basıp ezdiğimiz bitkilere ve diğer tüm varlıklara muhtaç olan, doğduktan sonra en az üç-dört yıl bakıma muhtaç biçimde yaşayan ve aklının kavrayabildiği kadarıyla bile evren karşısında kendisini bir hiç hisseden insan mı? Düşünsel olarak bu ikisi arasında gidip gelen bir yaşantımız var. Ama çoğu kez o ‘muhtaç’ insanı unutup, ‘muktedir’ insan sanrısının büyüsüne kapılmadan da yaşayamıyoruz.”
Dr.Sinan Canan
iki tip insan var: seyredenler ve yaratanlar.
iki tip insan var: pırasa sevenler ve pırasa sevmeyenler.
Sesin rengini görebilen, ağrının sesini duyabilen insanlar var…Ufkumuzu genişletebilirsek ,tabiatı hissedebilirsek, onun farkına varabilirsek gözümüzün önünde olan harika ve en ileri teknolojimizle oluşturmasını mümkün kılamayacağımız tabiat bize sınırsız imkanlar sunuyor. Ben diyorumki üç tip insan var. 1) Kendine yaşamı veren tabiatı hisseden, ve ona saygı duyan çaresizce korumaya çalışan. 2) Hiçbir şeyin farkında olmadan yaratmış olduğu teknolojik oyuncakları ile oynayan ve kendini Tanrı sanan, her geçen gün yokoluşunu hazırlayan. 3) Hiçbirşeyi umursamayan boşvercilik zihniyeti ile hareket eden…
Ben dördüncü bir insan grubu olsun isterdim. Tabiatı korurken teknolojik gelişmelerini devam ettiren ve ikisi ile uyum içinde hareket edebilen…