Gardiyan Artık Kulede Değil: Cebimizdeki Kalabalıktan Neden Korkuyoruz?

Bir zamanlar gözetim denince akla yüksek bir kule, karanlık camlar ve içeride olup biteni izleyen görünmez bir gardiyan gelirdi. Bentham’ın Panoptikon’u buydu: Mahkûm, izlenip izlenmediğini bilmediği için her an izleniyormuş gibi davranırdı. Foucault bu modeli modern toplumun ruhuna yerleştirdi: okulda, fabrikada, hastanede, kışlada… Disiplin, sopadan çok bakışla çalışıyordu. Fakat bugün kulenin mimarisi değişti. Gardiyan artık tepede değil; yan masada, aile grubunda, takipçi listesinde, eski sınıf arkadaşında, iş arkadaşının ekran görüntüsü alma refleksinde saklanıyor.

Bu yeni düzende otorite tek bir merkezden konuşmuyor. Aksine, merkez parçalanıp milyonlarca küçük göze dönüşüyor. Sosyal ağlarda herkes biraz mahkûm, biraz gardiyan, biraz da mahkeme heyeti. Bir cümle yazmadan önce zihnimizde küçük bir kurul toplanıyor: Bunu patron görür mü? Eski sevgili yanlış anlar mı? Akrabalar aile meclisine taşır mı? Politik olarak saldırıya uğrar mıyım? Mizahım bağlamından koparılır mı? Bu kurul bazen devletten, yasadan, sansür kurulundan daha hızlı ve daha acımasız çalışıyor.

Panoptikon’un yataylaşması

Klasik panoptikonda iktidar dikeydi: yukarıdan aşağıya bakan bir göz vardı. Sosyal ağlarda ise gözetim yataylaştı. Artık insanlar yalnızca iktidar tarafından değil, birbirleri tarafından da hizaya çekiliyor. Bu yüzden modern oto-sansürün duygusu korkudan çok tedirginliktir. Korku belirli bir düşmana yönelir; tedirginlik ise her yöne yayılır. Kimin neye alınacağını, hangi kelimenin hangi bağlamda patlayacağını, hangi şakanın kariyerinize pusu kuracağını bilemezsiniz.

Bu durumun en ilginç tarafı, çoğu zaman ortada resmi bir yasak olmamasıdır. Kimse size "bunu yazamazsın" dememiştir. Ama siz yine de yazmazsınız. Çünkü sosyal ağlar yalnızca ifade alanı değil, aynı zamanda itibar borsasıdır. Burada fikirler değil, profiller işlem görür. Beğeniler, sessizlikler, takipten çıkmalar, alıntılayarak teşhir etmeler; hepsi küçük toplumsal cezalar üretir. İnsan, dışlanmamak için önce dilini, sonra düşüncesini törpüler.

Bu noktada mesele yalnızca linç kültürü değildir. Linç, buzdağının gürültülü kısmıdır. Daha derinde, insanın kendi içindeki izleyici büyür. Bir süre sonra dışarıdaki kalabalık susar ama onun sesi içimizde kalır. Tweet atmadan önce değil, düşünmeden önce utanmaya başlarız. Böylece oto-sansür bir davranış olmaktan çıkar, karaktere sızar. Kişi artık bazı şeyleri söylemediği için değil, düşünmeye cesaret edemediği için uysallaşır.

Kalabalığın ahlakı ve maskenin konforu

Sosyal ağların ironisi şudur: Herkes özgün olmak ister ama herkes birbirinin tepkisinden korktuğu için benzerleşir. Profil fotoğrafları farklıdır, cümle kalıpları aynıdır. Cesur fikirler yerine güvenli öfke tercih edilir; çünkü güvenli öfke, ait olduğunuz grubun alkışlayacağı öfkedir. İnsan kendi kabilesinin hoşuna giden cesareti sergilerken, gerçekten riskli soruları sessizce gömer.

Bu yüzden dijital çağın panoptikonu yalnızca baskıcı değil, baştan çıkarıcıdır. Bize görünürlük verir, sonra bu görünürlüğün bedelini davranışlarımızı standartlaştırarak alır. Kendi vitrinimizi kurarız ama vitrinin önünden geçen kalabalığın bakışı için ürün haline geliriz. Benlik, bir tür halkla ilişkiler departmanına dönüşür. İçimizdeki çocuk oynamak ister; içimizdeki sosyal medya yöneticisi ise marka güvenliği raporu hazırlar.

Peki çıkış nerede? Elbette romantik bir "her şeyi söyleyin" çağrısı yeterli değil. Toplum içinde yaşamak zaten başkalarını hesaba katmayı gerektirir. Sorun, saygı ile korkunun birbirine karışmasıdır. Saygı, karşımızdakini insan olarak ciddiye alır; korku ise kalabalığın cezasını hesaplar. Saygı düşünceyi olgunlaştırır, korku düşünceyi küçültür.

Belki de bugün en radikal özgürlük, herkesin gördüğü yerde bağırmak değil; kendi içimizdeki kalabalığı tanımaktır. Hangi cümleyi gerçekten etik kaygıyla, hangisini dışlanma korkusuyla yuttuğumuzu ayırt etmek. Çünkü yeni Panoptikon’un duvarları betondan değil, beklentilerden yapılmıştır. Ve en sağlam kilit, insanın kendi zihnine taktığı kilittir.

2 yorum “Gardiyan Artık Kulede Değil: Cebimizdeki Kalabalıktan Neden Korkuyoruz?”

    1. Sosyal ağların ironisi şudur: Herkes özgün olmak ister ama herkes birbirinin tepkisinden korktuğu için benzerleşir.
      Hayat ağları da böyle işliyor, ama bunun adı janjanlı değil; mahalle baskısı 😉

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.