Yakın zamanda içinde bulunmak zorunda kaldığım bir sürü gelenek göreneğin çıkışlarını, nasıl evrildiklerini ve insanların saçma da olsa nasıl sürdürmeye devam ettiklerini merak ediyorum.
Kız isteme adetlerinden tutun da sözde nişanda neler yapılır, neler yapılmalıdır, yörelere göre farklılıkları nelerdir, iki farklı kültür aralarında nasıl anlaşır ve daha bir sürü -fizik sorularından bile daha- zor sorular.
En nihayetinde istenen belli, amaç belli. Peki ya bu amacın dışındaki gereksiz bir sürü davranış, tavır ve beş maymun hikayesindeki gibi böyle gelmiş böyle gider ilkeleri nedendir.
Sizin de saçma bulduğunuz ama uymak zorunda kaldığınız gelenek, görenekler var mı? Varsa neler hissediyorsunuz bunlar uyarken.
Ailelerin maddi durumları yerinde olmasa bile eğer bir nişanlılık durumu varsa bayramda geline kurbanlık koç gönderilir koçun boynuzlarına da altın bilezik takılır.Nerden baksan 2-3 bintl lik bir masrafı sırf adet budur diye yapan aileler hala var.
Ama bazı adetlerin geçmişten gelen bilgilere dayandığını ve bilimsel araştırmalara konu olmamış olsa bile faydalı olduğu düşünüyorum.
el öpme adetini oldum olası sevemedim gitti.
Bu konu gümbürtüye gitmesin..
Gelenek ve modernite arasında çakışma varmış gibi görünse de, değişen toplumlarla birlikte geleneklerin de astarı değişiyor. Modern yapısalcı toplumlarda geleneklerin yaptırım oranı, modernize olmamış toplumlarınkine oranla daha azdır.
Bu konuda A.Giddens oldukça iyimser bir tablo çizer. Ona göre, gelenekler toplumların bir arada sulh içinde yaşamasını ve topluluklar içerisindeki statü tabakalaşmasını yumuşatan bir rol oynar. Ben bu görüşe pek katılmasam da, geleneklerin sosyolojik paradigmadaki etkisini inkar edemem.
Aslında gelenekler yaşayan bir organizmadır demek yanlış olmaz. Doğar, gelişir ve ölürler. Örneğin eskiden gelinlere kırmızı kuşak bağlamak bakireliğin sembolüyken, şimdilerde gelişimden ölüme doğru bir süreç içerisine girmiştir.
Hangi gelenek olursa olsun, mutlaka normatif ve ahlaki yapının etkilerini görürsünüz. “Yapılması gerekenler” diye topluma dayatılan bir liste de diyebilirim gelenek için…
Neden geleneklere uyarız diye sorulan bir sorunun cevabı aslında karmaşıktır, en sade haliyle; toplumdan dışlanma korkusundan dolayı insanların büyük kısmı geleneklere uyar…
Gökkuşağı renklerini barındıran kuşak sonsuzda. Fiyatlar makul, taksit de sonsuz elbette. Bu yorumla reytin 500 işte BEN.
Gerçi topluma adapte olamamış bazı hayaletler hala kırmızı kuşağı bakirelik sembolü olarak algılıyorlar. Bknz : K.K.
Bu konuda sosyolojinin yapabileceği pek bir şey yok, ancak tıp ilerledi.Beyin nakli ve dikizciliğe son veren krem mümkün hale gelebilir.
Bir umut..
Bu arada aç tavuk-mısır ambarı ilişkisine istinaden sitenin genel misafir oranının gün içerisinde -saatlere bağlı olarak değişmekle birlikte- 500-600 arasında değiştiği istatistiklere yansıyanlar arasında..
Mısır ambarı değil yani…
🙂
Yaa kızıyorum ama yine de tam olarak kızamıyorum bu adama:D napimm az daha uğraşayım da salıvercem :))
Sonsuz yazarlarına bedava gelinlik kuşağı, e artık bunun hatırına birisini bulsunlar da onlardan kurtulayım Allahımmmm.
Bu ne kıskançlık yahu, herkes Kambur Kerim olamaz tabii ki, doğal karşılıyorum.
Uymak zorunda kalmak, bu cümle oldukça gülünç:) (sığınış, korkaklık, zayıflık)…
Asıl soru neden uymak zorunda hissediyoruz olmalıdır.
Yıllardır bize sürü psikolojisinden hareketle, mantıksız her şeyi empoze edenlere
”uymayacağım” demek neden bu kadar zor?
Hayatımız aslında matbu evraktaki boşlukları doldurmaya benziyor..
Mesela ben “çok çalışıyor olmayı” saçma buluyorum. Ama bu benim “çok çalışmamam” anlamına gelmiyor. Bu nedenle zorunda kalmak ifadesi kullanılabilir. Toplumların ortak niyetiyle şekillenmiş gelenekler dışında bir dolu sistematik saçmalık hayatımız içinde. Buna rağmen toplumsal anlamda değişimi yakalamak çok zor. Bu ya devrimle, ya da darbeyle falan olabiliyor. 60’lı yıllardaki gibi özgürlük anlayışını bir daha bu kadar yaygın yakalamak mümkün olacak mı bilemiyorum.
Bireysel olarak ise gelenekleri, töreleri kırmak gene içinde kültürel ortamla alakalı. Bu tercihtir; mesela aile büyükleri kızlarının geleneksel bir biçimde kendilerinden istenmesini isterler. Özgür kız bunun farkındadır, “ister sevgilisine biz birbirimizi seçtik, eve gelip beni istemene gerek yok” da diyebilir. Ya da “hayatım bunların saçmalık olduğunu biliyoruz, ama kuralına göre oynayalım” da diyebilir. Kimi kültürler özgür kızın seçimine sadece üzülerek, küserek tepki verebilirken; kimi kültürlerde sonu ölüme götürebilecek olaylar yaşanabilir.
Toplu halde aydınlanma, bilinçlenme, algıların kırılması imkansız olmayabilir, ama bireysel huzur, bireysel özgürlük, bağımsızlık sosyo-psikolojik anlamda ailenin ölümüne kadar gidilmesi gerektiren bir metot gerektirir. Bireysel özgürlük bu metotları içerir. Hayatın her alanındaki bütünsel taarruza karşı stratejik bir savaş verilir. Savaş, bireyi hafifletmeli, bunun için izleyeceği strateji topluma uymaksa ya da öyle görünmekse de bence sorun yok.
Sataşmalarınızı her yere sıçratmasanız rica etsem…
Bu da bir gelenektir.
Ben evlilik ritüellerine oldum olası hepten kılımdır. Bir ara bir kız arkadaşım oldu. Yine her zamanki gibi kısa sürede evlenme teklifini yapıştırmıştım. O da kabul etmişti. Sonra, evlenmeyelim, beraber yaşayalım dedi. Ona da ok dedim. Öylesi daha kolay olacaktı. Altı üstü bir ev tutulacak, içine üç beş eşya konulacaktı. Bekar evi misali mutlu mesut yaşayıp gidecektik. Sonra yine olmadı tabi ki. Çevre, gelenek görenekler. O ne der, bu nasıl olurlar zihnini kurcalayıp dururken bir de maddi imkansızlıklar işin içine girince ince eleyip sık dokumaktan bunalıma girdi. Bizim iş yine yalan oldu. Kolay değil. Bu evlenme ritüellerinin maddi külfetiyle orta karar bir iş kurulur. Çevreye bakıyorum. Durumu olan, olmayan illa ki bu ritülleri uyguluyor. Bir de evlilik kredisi çıktı, bahane de kalmadı. Krediyi çeken ritüeli yapıyor. Kaçış yok. Kabus gibi… 🙂
Ned demiş.
“Toplu halde aydınlanma, bilinçlenme, algıların kırılması imkansız olmayabilir, ama bireysel huzur, bireysel özgürlük, bağımsızlık sosyo-psikolojik anlamda ailenin ölümüne kadar gidilmesi gerektiren bir metot gerektirir. Bireysel özgürlük bu metotları içerir. Hayatın her alanındaki bütünsel taarruza karşı stratejik bir savaş verilir. Savaş, bireyi hafifletmeli, bunun için izleyeceği strateji topluma uymaksa ya da öyle görünmekse de bence sorun yok.”
+rep
İz sürücüler sizi. 🙂
Malesef takıldığım kızlar hep evlenmek istedi. Evlenmek istemeyeni arıyorum 🙂
Kızlar Türkiye’de erkeklerden daha çok baskı altındalar, bu yüzden evlenmek onlar için bir kurtuluş gibi bir şey. Zaten çoğu türk erkeği evlenecek kız, gezilecek kız ayrımı yapar. Benim öyle bir ayrımım yok, am a gerçekten bu ayrımı yapanlar üniversite falan bitirmiş erkeklr!
Kambur Kerim “evde kalma sendromu da gelenektir” demiş. Öyle bir sendrom da yok, gelenek de yok. Alakasız olmuş.
İyi de sen bu hikayeyi niye anlattın ki şimdi, konuyla ilgi kuramadım bir türlü. Meali ne tam olarak?
Kursan şaşardım zaten. 🙂 Şimdi bak sevgili Moseyciğim, evlilik ritüelleri de bir gelenektir. Yazdıklarımın ana teması da evlilik ritüelleridir. Bu nedenle konunun tam kalbindedir. Ned de benzer şeylerden bahsetmiş. Onun yazdıklarını ilgili gördün de benimkileri neden ilgisiz gördün? Benim tek farkım kişisel yazmam. Yani kendi deneyimlerimden yola çıkıyorum. Extradan dediğim şeyse; bazı geleneklerin saf duyguları yaşamada nasıl da kara çalı etkisi yaptığını anlatmaya çalışmam. Anladın!?
”Kambur Kerim “evde kalma sendromu da gelenektir” demiş. Öyle bir sendrom da yok, gelenek de yok. Alakasız olmuş.”
Alınganlık hiç iyi birşey değildir, bir yerde o kişinin karakterinin yeterince olgunlaşmadığını, o şahsın entelektüel bilgi birikiminin, hayata bakışının yeteri kadar olgun ve hoşgörülü olmadığını gösterir.
Peki şimdi buna ne diyeceksin?
Erkekler de evlenince evde kalır, aynı benim gibi, çenesi düşük bir ihtiyar olur, sonsuzda dolaşır durur.
Bu ne alınganlık yahu, pes vallahi buranın adı ”alıngan sonsuz” mu?
Alınganlık meselesi yok Kambur. Evde kalma korkusu, endişesi olur, sendromu diye bir şey olmaz, yanlışı kabul etmek bu kadar mı zor? Gelenek de değil, tamamen psikolojik bir olay.
Ne alaka ya. Herkese göre tanım diye bir şey mi var? Evde kalmış erkekler de yok mu? Toplum kadını ikinci sınıf gördüğünden işte böyle saçma sapan terimler uydurmuşlar. elbette kadınlar, erkeklerin güdümü yüzünden eğer evlenememişlerse elde kalmış mal gibi düşünüldüklerinden evde kalmış denince de kadın akla gelmesi normal oluyor.
Gelenek, geçmişden günümüze kadar gelen bazı davranış şekilleri, yaşam biçimi, yöresel veya toplumsal algıdır. Sözlük tanımı değil, benim tanımım. Bu gelenekler de özellikle toplumdan topluma çok değişir.
Yunanistan’da kızlar’da evlenme yaşı otuz’dur (ortalama) ve orada evde kalma diye bir değer yargısı yoktur.
Şimdi git Anadolu kasaba ve köylerine, yüz kişiye sor 30’una gelmiş ve evlenmemiş kıza ne denir diye ve geleneksel yanıtı %99 oranında al. E bu sendrom da gelenek değilse hiçbirşey gelenek değildir bu memlekette.
Bir de bu zavallı kızlara yapılan geleneksel tutum davranışlar vardır. Kız kurusu demek, hakir görmek, her fırsatta onların arkasından konuşmak, boşanan bir erkeğe hemen onu aday göstermek (evde kaldı ya hiç evlenmemiş bir erkek olmaz ona), bir erkek onu beğense bu sefer de erkeğin yaşı kızdan küçük diye alay etmek, sonsuz dangalaklıklar yani.
En ilginci de şu. Ahlak’ın kökenini araştırırken buldum bunu. Ahlak denilen şey, gelenek veya göreneklerdir o kadar salakça değer yargıları işte toplumumuzu ahlaksız yapıyor neticede.
Ahlaklı olmak adına önce; tüm ahlakı değer yargılarımızı tek tek sorgulamalıyız. Aynı şekilde tüm adet, gelenek ve görenekler de tek tek sorgulanmalı, ve çoğu tarihin çöplüğüne gönderilmeli. Elbette bu da ülkeyi yöneten sağcı, dinci, muhafazakar politikacıların işine hiç gelmez. O yüzden hep sol, daima ve ölene kadar desteklenmeli bu ülkede.
Yukarıdaki tanımı tamamen, inanarak, kendimden yaşayarak yaptım. Ben bekarken 24:00’da önce eve gitmezdim, her c.tesi pazar saat 11 gibi evden çıkar yine gece yarısından önce eve gelmezdim. Ama evlendim, yaşam biçimim değişti part time evde kalmış oldum. Emekli oldum full time koca ve full time evde kaldım ;-))
Haftada bir gönüllü sivil toplum kuruluşunda, 15’de bir de arkadaşlarla biracı’da buluşuyorum ;-(( Hayatım kaymış değil mi?
full time olunca kayar abi :))
Karın iyi çıkarsa mutlu, kötü çıkarsa filozof olursun. Sokrates demiş galiba, benim adamım (NietzsCHE) kadınlar konusunda çok başarısızmış mesela ne doğru dürüst bir aşk yaşamış ne de birisi evlenme teklifini kabul etmiş. Düşünsene adam parlak ve muhteşem şeyler söylüyor, sözcükleri kuyumcu gibi işliyor ve karşısındaki kadınlar da bu adama herhalde ”ne böyle uzun uzun konuşuyor” diye tuhaf tuhaf bakıyordur.
Hiç alkol almaz ve çok düzenli yaşayan biriymiş. Piyano çalmak için gittiği bir genelevden frengi kapıyor ve çıldırarak ölüyor, çünkü o zamanlar frengi tedavi edilemiyen bir hastalıktı.
Nietzsche ve bayağı etkilendiği üstadı Schopenhauer neredeyse (neredeyse ifadesi yumuşatmadır) kadın düşmanıdır. Bir cinse bu kadar tepkili adamdan felsefeci mi olur?
Niçe’nin durumunu normal karşılamak lazım.. Hayatı çok zor geçmiş.
Zaten kendisini peygamber felan sanan bi adamdır.
Kadın vermedi diye demediğini bırakmamış. Verseydi en üstün insan o olacaktı demek ki. 🙂
Vermese gene iyi, kadın resmen parmağında oynatmış adamı.. Hatta diğer arkadaşla birlikte.
Şu resim herşeyi anlatır zaten.. Niçe’nin tüm zihinsel algısını kaybetmeden önce sokağın ortasında gördüğü, sahibi tarafından kırbaçlanan bir ata sarılıp ağlamasına dair hazin bir hikaye de vardır ayrıca;
O kadar kötü kadın yani!?
Kadınlar böyle şeyler yapabilirler. Bazılarının özel zevki, yaşam tarzı da olabilir. Ne var bunda? Sen üstün insanı anlatan üstün bir filozofsan bununla başa çıkmayı becereceksin. O yüksek iddiaları olmasa ben de seveceğim adamı da, millete verir talkımı, kendi yutar salkımı olunca hiç kıymeti yok gözümde.
0rası öyle tabii.. Kendi düşen ağlamazmış 🙂 .. Ama benim ilk okuduğum kişiler arasında olduğu için ufaktan bi sempatim var.. Yok dersem yalan olur.. Özellikle yaşadıklarını okuyunca üzülmüştüm.. Yaşadıkları sadece aşkına karşılık bulamadığı için değil, ağır bi migren hastasıdır aynı zamanda.. Yılın büyük bölümünü hasta geçirir vs.
Bunun dışında cinsiyetçiliğinin yanında Irkçılığı da vardır zaten.. Hitlerin de idealist yanını öve öve bitiremediği, en gözde filozofudur kendisi.
Mazlum.
Dediğim gibi, başka bir şeyle uğraşsaydı ben de severdim.
”O kadar kötü kadın yani!?
Kadınlar böyle şeyler yapabilirler. Bazılarının özel zevki, yaşam tarzı da olabilir” (Toruk)
Bir zamanlar, ABD’de bir erkek mahkemeye boşanmak için başvuruyor. Boşanma nedeni de karısının kendisini sex kölesi olarak kullanması, ayrıca adamı yatağa zincirlemesi, deri kıyafetler, kamçı, kelepçe gibi bir sürü fanteziler yapması.
Yargıç ilk celsede bu çifti boşuyor ve ondan sonra ne oluyor tahmin et bakalım.
Kadına ABD tarihinde görülmemiş kadar çok evlenme teklifleri yağıyor ;-))
Toruk: O kadar kötü kadın yani!?
Kadınlar böyle şeyler yapabilirler. Bazılarının özel zevki, yaşam tarzı da olabilir. Ne var bunda? Sen üstün insanı anlatan üstün bir filozofsan bununla başa çıkmayı becereceksin. O yüksek iddiaları olmasa ben de seveceğim adamı da, millete verir talkımı, kendi yutar salkımı olunca hiç kıymeti yok gözümde.
Kadınları tanıyor! Filozofa yol gösteriyor! Filozofu eleştiriyor! Aniden mevlana oluyor! (İki satır “niçe” okumuşluğu varsa anırırım.)
Arabeske vurup “mazlum” edebiyatı yapıyor. Sonra da niye mast-der üyesiyim diye yakınıyor.
Neymiş ? Düello !..
Yukarıdaki anlattığım hatunu Toruk kapmış olabilir ama ;-))
Toruk hatunu kapsa, onu buralarda göremezdik:)
Sen de yaz bi “zerdali” okuyalım.
Adam üstünlere has deliliğin altında, üstünde, yanında, köşesinde her yanında bulunabilir de sen neresindesin ?
Demet Akalın ne yapmış sen onu takip et hele…
Toruğun kaptığı hatun Sonsuz US’u görünce tüm fantezilerinin ne kadar yavan olduğunu gördü ve Toruk Makto nickiyle yazıyor da olabilir ;-)) Belki de yaman bir hatunla kapışıyorsun dikkatli ol bence.
Dediğin gibi pek değil sevgili Kerim,
Şu linke bi gözatmanı rica edeceğim:) Toruk da atsın.
link to sonsuz.us
Ne oluyor? Toruk sonsuzdan bir hatun kapacak diye aklınız mı gidiyor? Sakin olun çocuklaaar, hepimize yetecek kadar hatun var. 🙂 Endişelenmeyin. Hem sadece sonsuzda kadın yok. Bakın etrafınıza, her yer kadın dolu. Kapalı profil forumlarda kadın avlamaktan daha iyi seçeneklerim var. Korkmayın.
Oik0s demiş; “Kadınları tanıyor! Filozofa yol gösteriyor! Filozofu eleştiriyor! Aniden mevlana oluyor! (İki satır “niçe” okumuşluğu varsa anırırım.)”
Kazanavo falan olduğumu iddia etmiyorum ama Nietzche’den daha iyi tanıdığımı iddia edebilirim. Onun karşılaştığına benzer kadınlarla karşılaştım. Kolay değil tabi ki, bir femma fatale ile ilk defa karşılaşınca insanın bütün dengesi bozulabiliyor. İkinci bir fırsatı olmamış, yazık.
Oik0s’çuğum, anırmaya hemen başlayabilirsin. İstersen sufle de verebilirim. 🙂 İlk defa Derrida’nın mahmuzlar isimli kitabından Nietzche’nin üslubundan bahsedildiğini okumuştum. Sonra kimmiş bu posbıyık diye baktım sağa sola. Zaten bakmasam da karşılaşmamam mümkün değildi. Neredeyse her fikir beyan eden bir alıntı yapıyordu yazdıklarının altına. Netten biyografisini okudum. Sonra Ankara otogarındaki kitap standlarında gördüm. Nette bu kadar yaygın karşılaşılan bir adamın kitapları fazla rağbet görmüyor olsa gerek ki tanesi 3,95 TL’den üç kitabını aldım. Şen Bilim, Putların Alaca Karanlığı ve Deccal. Böyle buyurdu Zerdüşt’ten bazı kısımları da netten okumuştum. Neyse, otobüste üçünden de onar onbeşer sayfa okudum. Son derece sıkıcı bir üslubu olduğundan daha fazla dayanamayıp yolculuğun kalan kısmında mışıl mışıl uyudum. Masal okumaktan daha faydalı.
Gelince Şen Bilime biraz daha devam edip hepsini kitaplığıma kaldırdım. Sen iki satır demişsin ama çok daha fazlasını okumuş oluyorum. Evet, anırmanı bekliyorum. 🙂
Başlığa baktım tekrar. Yorumları henüz okumadım ama birden bir bira ısmarlayayım teklifinden sonra Ekvator’da bana ısmarladığın içkiler ve gelen lezzetli vejetaryen pizza eşliğinde yaptığımız lezzetli sohbet gözümde canlandı. Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır derler ya. Aynen öyle. O gece yaptığımız muhabbetin kırk yıl hatırlarım daha. Burada birbirimizi yer gibi görünürken orada gülmekten gözlerime yaşlar inmesini unutmam mümkün değil. 🙂 Tekrar teşekkürler dostum. İşte böyle, insanlar birbirleriyle tartışınca izleyenler birbirlerini sevmediklerini, düşman olduklarını sanıyorlar. Oysa kazın ayağı öyle değil.
Ha, bir de kadın olmadığımı anlamıştır artık. Bilgisayar başından kalmayan, sivilceli, göbekli ve son derece çirkin bir abazana benzemediğimi de Kambura söyleyiver. 🙂
Haybeye sanal tavata yapma, ilk karşılaşmamızda sana bazı şeyler soracağım. Okumak, anlamak gerektirir, anlamadığın bişeyi okusan n’olur ? Arapça kuran misali. Neyse; ne anlattığını, neden bahsettiğini biraz bilirsen, anırması benden…
Ben senin erkek olduğundan emin olmak için yemi attım ve iyi oldu şimdi eminim erkeksin. Oysa benim gerçek ismim Kerime. En başta çok fazla abazan erkek olur diye buraya erkek nicki’yle girdim doğal olarak, bayağı da yutturdum millete.
Hatta sonsuz bile bana özel mesajda Kerim Bey dedi.
Ancak benim çok kötü bir huyum var. Bulunduğum ortamda en ama en güzel olamazsam çatlarım. Ö yüzden Anno Domini ile savaşmaya devam edeceğim ve onu sonsuzdan kovup en güzel olacağım.
Oh be rahatladım. İtiraf güzel şeymiş, katoliklerde neden günah çıkarma var şimdi anladım.
Toruk senle artık özel ve güzel mesajlaşalım, Delikanlı (eksik harf yok) adamım benim.
Amerikan filmlerindeki gibi oldu teslimat. Malı getirdik, para yok. Yerine kurşun! 🙂 Anlaşma iki satır okuma üzerineydi. Anlama üzerine değil. Neyse, okunup anlanacak o kadar çok şey var ki. Vakit ayırmaya değer bulunanları seçmek gerekiyor. Vakit az.
Kambur, sen geçende de bilmem kimin kocasıyım demiştin. Nar gibi çoğalıyorsun. Oik0s yukarıda Mevlana falan demiş. Ne olursan ol gel, de doğru gel…
”Ne olursan ol gel, de doğru gel…”
Gel gel bitmiyor meret, bahar geldi ondan mı nedir.
İmza
Darbeli Matkap.
Niçe’yi en son 7-8 yıl önce okumuştum.. Şimdi dahi üzerine bir şeyler tartışabilirim.. Savunduğu şeylerin insanın aklında kalmaması pek mümkün değildir.. Çünkü felsefenin yanında gayet edebi bir dille yazmıştır.
Hatta şu başlıkta Etik üzerine yazarken kendisinden bahsetmiştik; link to sonsuz.us
Toruk daha şanslıymış ki Derrida’yı okurken Niçe’yi keşfetmiş.. Felsefeye katkı yapan diğer felsefecileri okuyunca, Niçe’nin bir kıymeti kalmıyor.. Bugün en fazla Post-modernist kuramlarda bazı fikirlerinden bahsedilir.. Bunun dışında felsefeye katkı yapmış insanlar arasında esamesi dahi okunmaz.
”Hakkında ne okudun da atıp tutuyorsun?”, ”Niçe’yi hangi hakla eleştirirsin.” tarzı sataşmalar da bir o kadar anlamsız.. Günümüzde literatürde yer bulmayan, Alman ırkçılığından veya Post-modernizmin nihilist teorilerinden bahsederken bazen adı geçen veya hiç geçmeyen birinden bahsediyoruz.
Bu yüzden Toruk’a da katılıyorum.
Anırmak veya anırmamak tercihi kişiye kalmış elbette.. Ama her başlıkta ayrı bir sataşma okumaktan bana gına geldi.. Buna bir son verilmesi gerekiyor artık.
Maaşallah, maaşalah.”Buna bir son verilmesi gerekiyor artık.”
Burası sonsuz, hiçbirşeyin sonu gelmez bir zaman ve mekandasın ey gafil. Felsefeyi de yutmuş ama sonsuzun anlamını bilmiyor.
Ehh Einstein’a katılıyorum canım.. Zaten o da evrenin sonsuzluğundan emin olmadığını söylemişti.. Ama emin olduğu bir şey vardı, ki ona ben de katılıyorum.
Ben sadece uyarımı yapayım, bahsettiğim şeye bari bu sitede bir son verilsin, bu bana yeter.. Yaşadığımız hayatta bunun sonunun gelmeyeciğini biliyorum zaten.
”Ben sadece uyarımı yapayım”
Ay, ay, ayyyyy büyümüş de uyarıyor bir bak hele…
sangre ve toruk,
Niçe okumadım, bilmem ama haddini bilmek nedir onu bilirim. Siz ikiniz felsefeyi yalayıp yutmuş gibi yazmışsınız. Belki wiki’den falan okuduklarınızı yazdınız, ordan burdan arakladıklarınızı. Aman neyse zaten sizin esaminiz bile okunmayacak, atın tutun 🙂
Hehe.. Tüh, foyamızı ortaya çıkardın bak.. Wikiden aradıkladığımızı da gün yüzüne çıkarmışsın.. Bir de ne tür bir araklama olduğunu yazsaydın tam olacaktı.. Zira bu şekilde elinde hiçbir şey olmadan yazınca, buna ‘iftira’ denir.. Ve iyi bir şey değildir.. Benden söylemesi.
Eğer, ”Niçe de felsefeci mi canım.. Ben onun yaptığı felsefenin alasını yaparım” deseydim hem haddimi aşmış olur, hem de saçma sapan bir kıyaslama yapmış olurdum.. o zaman yukarıdaki suçlamaları yaparken haklı bir yanın olurdu.
Ama demişim ki; ”Niçe’nin literatürde esamesi okunmaz.. Felsefeye katkı yapmış kişiler arasında pek görülmez.. Günümüz tartışmalarında pek yeri yoktur.”
Bu mu haddini aşmak?.. Felsefeyi yalayıp yutmak?
Dikkat edilirse literatürdeki durumdan bahsetmişim.. Kendi görüşüm bile değil.. Öznel değil, nesnel bir değerlendirme.
Örneğin ekonominin tartışıldığı bir konuda, bir kişi durmadan Avusturya Ekolü’nden bahsediyorsa, bu ekolün tespitlerinin günümüzde çokça tartışıldığını/kabul edildiğini, literatürde bir yeri olduğunu söylerse ben bunun tersini iddia edebilirim.. Çünkü bilirim ki, bu ekolün öyle bir misyonu yoktur günümüzde.
Yukarıdaki de buna benziyor.
Artık yorumlarda art niyet seziyorum.. Ne demek ”Sizin esameniz okunmayacak, atın tutun.”.. Sen kimsin yahu?.. Senin ne haddine asıl bunu söylemek.
Neyse, artık kişisel tartışmalara/atışmalara yanıt vermeyeceğim.. Art niyetli insanlarla uğraşmak istemiyorum.
Hey Allah’ım, kendi fikri olan insanların tepesine hep aynı tek tip adamlar mı dikilir?
Yılacak değiliz de kabak tadı verdiniz artık. Tarihte olan biten şeylerden bahsediyoruz. Varsayımda bulunmuyoruz.
Saçma da olsa, yanlış da olsa bir fikrin olsun. Felsefeyi yalayıp yutmaya ömrün yetmez. Haddin fikri olan insanlar hakkında negatif varsayımlarda bulunmaktan öte değilse zor tabi ki. İsmi cismi olan adamı sorgulamak ne haddine!
Sana yazmadığım halde aka boka karışıyorsun. Adamla bir hukukum var. O BENİ BİLİR. Bilgimi, bilgisizliğimi, seviyemi, nezaketimi, nezaketsizliğimi… Ya sen peki tanıyor musun Toruk’u ? Ne biliyorsun hakkında ?
Ve bir otorite gibi SALLAMAN bazılarımızı eğlendiriyor: ”Niçe’nin literatürde esamesi okunmaz.. Felsefeye katkı yapmış kişiler arasında pek görülmez.. Günümüz tartışmalarında pek yeri yoktur.” Yok ya! Hahaha, sosyalist yan yapıştırma bu olsa gerek…
Dahası, felsefeyi, sosyolojiyi, adam olmayı, olmamayı, iddiayı, iddiasızlığı senden öğrenecek bu site, bu tiyatronun üstüne kalkıp bir de ekleme yapacaksın: “Kişisel tartışmalara yanıt vermeyeceğim.”
O halde ne demeye araya giriyorsun ?
Ben sizin tartışmanıza karışmadım.. Yazdığımı doğru düzgün okursan, bunu sen de görebilirsin.. Niçe hakkındaki fikrimi yazdım.. Kişisel tek bir cümle varsa, buyur göster.
Sadece son cümlede, ‘Kişisel sataşmalardan’ dolayı rahatsızlığımı dile getirdim.. Neyden rahatsız olup olmadığımı da mı sana soracağım yahu?.. Her başlıkta birilerine sataşmanız sinirimi bozuyor artık.. Toruk’la ben Niçe hakkında karşılıklı bir iki ileti yazdık ve sen yine bekleneni ve kendine yakışanı yaparak konuyu kişiselleştirdin.. ‘Anırmak’ istediğini felan dile getirdin, saçmaladın.
Konu hakkında otorite gibi de yazmıyorum.. Fikrimi yazıyorum.. Tabii sen bunun ne demek olduğunu bilmediğin için kavrayamıyorsun.. 0lsun, alışırsın.. Yazdıklarımı okumaya devam et.. Belki anlarsın.
Niçe’nin değerli bir felsefeci olduğunu, benim kendisi hakkında yazdıklarımın geçersizliğini de çok kolay bir şekilde kanıtlayabilirsiniz.
Günümüzde bir kaç Post-modern nihilizm kuramı haricinde hangi felsefi akımlara veya hangi felsefecilere nasıl bir etkisi olmuştur?.. Mesela ‘Bengidönüş’ dediği şeyin nasıl bir mantıki yanı vardır ve bu kavram hangi felsefi akım veya felsefeci tarafından nasıl kullanılmıştır?
Bu sorulara verilecek yanıtlar, Niçe’nin felsefeye nasıl bir katkısı olduğunu da gösterecektir eminim.. Ve benim yazdıklarım yanlışlanır.
Buyrun, söz sizde.. Bunu polemik konusu yapacağınıza, savınızı somut örneklerle destekleyebilirsiniz.
Sangre spartacus’e hitaben yazdı. O da zaten ikimize hitaben yazdı. Sana yönelik bir sataşma yok.
Şaşkoloz olan senden başkası değil. Sanki bir karalama kampanyasına girmişiz de sen de aklamaya gelmiş süper kahraman gibi ortaya dalmışsın.
Ha yazıyor. Buraya yazılmasın diye orada yazıyor. Sana yaranmak için nereye yazayım!?
Yol yordam bilmediğiniz belli. Aç Niçe başlığı, o toplama bilginle. Yaz dur, salla. Belki bir Niçeci gelir o da sizi sallar 🙂
Tabi çıkarırım. Atmayın sallamayın, gelenek görenek başlığıyla Niçe’nin ne alakası var. Kişisel sataşmalara girdiğim falan da yok. Anasayfada kocaman Toruk-Gamaro yazıyor, kimin sataşmacı olduğu belli. İtirazım vardı yazdım, kimseye sataşmadım. Sizin yazdığınızı başkası yazsa ona itiraz ederdim. Kimse de umrumda değil.
İki kafadar sallamışsınız. Niçe okumadıysak sizin sıraladığınız kadar hayatını bilmiyor değiliz. Ahkam kesme huyunuz var belli. Niçe ile kolayca bir kefeye koyuyorsunuz kendinizi, adamı bir anda literatürde saymazlar falan deyip indiriyorsunuz. Siz indirseniz ne olcak adam hala konuşuluyor mu, konuşuluyor. İki muhallebici de dedikodu yapıyor. Şaşkolozlar sizi.
”Burası Niçe başlığı değil.. Açın bir başlık, orada tartışın.. Konu dağılıyor.” diye bir itirazın olsaydı, sana katılırdım.. Ama sen bilip bilmeden vıdı vıdı yaptın.. Halen yukarıda ‘Niçe ile kendinizi bir kefeye koyuyorsunuz.” gibi saçma sapan bir laf edebiliyorsun.. Oysa ben senden önce şöyle yazmıştım; ”Niçe de felsefeci mi canım.. Ben onun yaptığı felsefenin alasını yaparım” deseydim hem haddimi aşmış olur, hem de saçma sapan bir kıyaslama yapmış olurdum.”.. Yazdığın yazının yanıtı bir önceki iletimde var yani.. Kimseyi kendimle kıyaslamıyorum.
Vıdı vıdı yapma.. Somut örnekler getir ki, yazdıklarının bir kıymeti olsun.
Zamanım olursa Niçe’nin gelenek, göreneklerle ilgili düşündüklerini de yazabilirim.. Zira kendisi bu konuya çok kafa yormuştur.. Böylece adamı tartıştığımız başlığa da bağlamış oluruz.
Sallar eminim. Bir gün son derece sempatik bir Alman çiftle tanıştım. Bir yandan yemek yiyor, bir yandan da mekandaki kitapları kurcalıyordum. Onlar oturunca bıraktım. O an elimdeki Nietzche ile ilgili bir kitaptı. Selamlaşmadan sonra İngilizcemin kötü olduğunu söyledim. Bunun üzerine tane tane konuşmaya başladılar. Adam felsefe ile mi ilgileniyorsun diye sordu. Ben de yeni başladım dedim. Nietzche başlamak için ağır dedi. Bana Oho’nun bir kitabını önerdi. Bununla başlasan daha iyi dedi. Benim de çantamda bir Osho kitabı vardı. Çıkarıp gösterdim. Onu da okuyorum dedim. Bayağı sevindiler. Meğer Osho’nun öğrencileriymişler zamanında. İsimlerini Osho vermiş. Neyse çat pat ingilizcemle devam eden beginner düzeyindeki muhabbet devam ederken çok sevimli insanlar olduklarını söyledim. Eşinin de çok güzel olduğunu söyledim. Adı gül demekmiş. Bir gülden daha güzel olduğunu söylemiştim. Bayağı güldüler ve teşekür ettiler.
Şimdi, bu çiftin yerine senin gibi bir tiple eşini koyuyorum da, dialogun nasıl gelişeceğini merak ediyorum. Herhalde şöyle olurdu. Haa sen Nietzche mi okuyorsun. Sen ne anlarsın lan ondan. Git Osho falan oku. Okuyorum deyince de. Okusan ne olacak, biz Oshonun kendisinden öğrendik bu işleri. İsimlerimizi bile o verdi. Tıfıl, sen git kumda oyna. Kadına iltifat edince de. Sen benim karıma asılıyor musun lan cinsi sapık deyip kavga etmeye kalkardın.
İşte yaklaşımın bundan ibaret…
Sangre, vıdı vıdıyı keste gelenek görenekle bağla Niçe’yi o halde. Burası senin mastürbasyon alanın mı! Yaz konuyla ilgili kesilsin sesim.
Toruk, yine grupça takılmışsınız! Osho’dan Niçe’ye komedi bir öneri olmuş..puhaha..BEn yanımdaki kadının beğenilmesinden, iltifat görmesinden hoşlanırım. Kız arkadaşlarım rahatlığımdan yakınır. Faka bastın yani.
Faka mı bastım? Olduğun gibi görünmüyorsan ben ne yapayım. Madem bu kadar rahat adamsın, neden gerilip bizi de kasmaya uğraşıyorsun? Biraz rahat ol. Hakkında hiç bir şey bilmediğini iddia ettiğin adam hakkında konuşulmasından bile bu kadar geriliyorsan bildiklerin hakkında konuşursak ne yapacaksın merak ediyorum. Hem rahat, hem de negatif olmak da mümkün tabi ki. Orası biraz zor tabi ki. Haddine değildir kesin. 🙂
Bir Dunning-kruger sendromu daha gibi görünüyor.
Konuyu geleneğe bağlarsak; ülkemiz insanın neredeyse geleneksel hale getirdiği bu sendrom en çok futbol, siyaset ve din alanında görülür. Mesela gidin bir kahveye, bütün hepsi futbolcudan daha futbolcu, teknik direktörden daha bilgilidir.
Aynı şekilde hepsi siyasetçilerden daha bilgili ve yeteneklidir. Hani onu koysan meclise hepsine duman attırır.
Din dersen bir tek kendisi gerçek dindar, geri kalan ya gelenekçidir, ya hadisçidir, ya da bilmem nedir. Ama kesin olan tek şey kendisinin diğerlerinden daha bilgili ve dindar olduğudur.
Geleneğe bir yenisi de filozof ve felsefe alanında eklenmiş oldu. Eh tabi sonsuz.usda da aşağısı kurtarmazdı hani.
Eskiden bir seri vardı, blöfçünün rehberi diye. İçinde “90 dakikada Nietzsche” diye bir kitap da vardı. Hani olur ya ortam olur, Nietzsche den bahsetmek gerekebilir falan diye…
“Dunning-kruger sendromu” geleneği! Bu nasıl bir gelenek!? Kıçınızdan gelenek uydurmayın! 🙂
Onu bilmiyorum da sonsuz.us sitesinde konuya bağlama ayağına “laf sokma” geleneği vardır. 🙂
Aynı sendromdan Russell da muzdaripmiş demek ki.. Hemen tedavi altına almak lazım.
Yine güzel noktaya parmak basmışsın Sangre. Söylediğimizden farklı bir şey söylemediğine göre kesinlikle bu sendromdan ( pardon gelenek miydi? 🙂 ) nasibini almış.
Adam Dunning-kruger sendromunun kitabını yazmış;
Böyle bir şeydir işte bu sendrom. Anında kendini Russell’la eş tutar. :))
Şimdi Russell hakkında da atıp tutabilirsin mesela. Gödel, Russellı şöyle çürüttü böyle yerin dibine soktu falan. Matematik dünyasında Russellı adamdan saymazlar filan. Doksan dakikada Russell.
Tabi ki biriz. Sendromluyuz hepimiz. 🙂
“Nietzsche despises universal love”
xenix de böyle düşündüğünden hiç sendroma mendroma girmez.
Matematikten anlamam. O sendrom senin uzmanlık alanın. 🙂
…ama dur yahu, hiç anlamamak avantaj oluyordu spartacus’e göre.
Neydi?
“Niçe okumadım, bilmem ama haddini bilmek nedir onu bilirim. Siz ikiniz felsefeyi yalayıp yutmuş gibi yazmışsınız. Belki wiki’den falan okuduklarınızı yazdınız, ordan burdan arakladıklarınızı. Aman neyse zaten sizin esaminiz bile okunmayacak, atın tutun :)”
Ben de matematik falan bilmem ama haddimi bilirim. Matematiği yalayıp yutmuş gibi yazmışsın. Gödeldir, Russelldır, belki wikiden falan okuduklarını yazdın. Oradan buradan arakladıklarını. Aman neyse zaten senin esamen bile okunmayacak xenix! 😀
Russell’dan alıntı yaparak onunla kendimi eş mi tutmuş oldum şimdi? 🙂
Biz adamı -Niçe’yi- eleştirince ‘Sen hangi hakla onu eleştirirsin!’, ‘Haddini bil!’, ‘Felsefeyi yalayıp yuttuğunu mu sanıyorsun?’ diye tepkiler gelir.
Ama bizim dediklerimizin aynısını Russell diyince, -büyük ihtimalle- ‘Bu Russell’ın kişisel fikri.. Kendi düşüncesini yazmış’ oluyor.. Anlamsızlık burada başlıyor işte.
İstersem Russell’ı da eleştiririm.. Kendisi su katılmamış bir liberaldir.. Zaten yukarıdaki ‘lincoln’ örneğinden de ufak ipuçları bulabilirsiniz.. Zamanında ırkçı görüşleri de olmuştur.. Nükleer füze savunusu yapan bir savaş yanlısıdır aynı zamanda.
Ama ben asla ve asla Russell’ın felsefeye, mantığa, matematiğe bir katkısı olmadığını söyleyemem.. İşte o zaman haddimi aşmış olurum.. Bunu hiç kimse söyleyemez zaten.
Örneğin Newton’un da bir çok tezi çürütülmüştür.. Ama Newton’un fiziğe katkısı olmadığını söylemek için cahil olmak dahi yetmez, insan olmamak gerekir.
İşte Niçe ve Russell arasındaki fark tam da burada başlıyor.. Konu ‘değer/katkı’ meselesi.. Bu konuda da bunu anlatmak istemiştim.
Atalardan gelen, pek de sorgulanmadan kabul edilen ve devam ettirilen bir çok gelenek var.
Uzak doğuda yaşanan bir geleneğin komik hikayesi;
Manastırda sabah meditasyonu başlamadan evvel bir kedi sürekli ses çıkartarak gurubu rahatsız ediyordur. Bunun üzerine usta, kedinin yakalanıp meditasyon sırasında bağlı tutulmasını ister.
Kedi yakalanır ve meditasyon süresince bağlı kalır.
Bu çözüm, sürekli ses çıkartan kedinin sessizliği bozmaması amacıyla her gün uygulanır hale gelir.
Bir süre sonra usta ölür, ancak meditasyonlar sırasında kedi bağlanmasına devam edilir.
Bir süre sonra kedi de ölür.
Ve manastır sakinleri, bağlamak üzere yeni bir kedi bulurlar.
Ardından da meditasyon sırasında kedi bağlama ritüeli yazıya dökülerek tarihe geçer.
düşünüyorum bunu şimdi; inceliyorum derince;
1-saçma gelmiyor-onlara;
2-yerine koyacak başkaları yok;
3-değişim zaman alıyor ve önce başklarının yapması gerekiyor ve çok kişinin değiştirmesi/yapması bekleniyor; biri bi adım atabilir ama (sorgulamaz) öncü ve öncü desteklenmeli; Örneğin A yaparsa değil B yaparsa onu yapıyor; toplum liderleri var ve öncüleri onlara uyuluyor; Değiştiricinin (genel) toplum (genel) dışlanırlığı-içlenirliği çok önemli ama burda
(Ayrık görülen varlık ve unsura uyulmuyor yani desteklenmiyor-o bizden değil ve bunu yaparsak bize ne derler; B zaten sorgulamaz; Onun içi nbir yol ve yaşam biçimidir yapam kuralıdır-değeridir) (Genel Kümeleşme davranışlarını inceleyin;
4-toplumun yargılanabilirliği/yargılayabilirliği-ne derliği bekleniyor-öngörü; ve bunu (yeni davranışı aşağılayabilirliği, (yerebilirliğ ive yargılayabilirliği) ölçülüyor; (ve buna göğüs gerebilirli kve stabilite ölçülüyor) değişim için başlangıçta ve değiş mbu yönde gelişiyor; Diğerleri ne der var; Bu alışılmış ve zararsız kısaca
5-ekonomik zorunluklar; belkentiler,herşey,sonsuz;
alışkanlıkları-doğal uyumları ve davranış ediniş sürdürüş bişimleri incelemesi
6-bu öğretildi ve
7- alışkanlıklara toplum yapısına ve uyum
değiştirmiyor- değiştiremez çünkü düşünemez yapar;
hayır daha çok yaşamın ve doğanın bir unsuru gibi görür ve
zannedebiliyor muyuz ki bunlar sorguluyorlar ve bunu bizim atalarımız böyle yaptı neden yaptı ve bu saçma ve bunu değiştirelim ve yerine A koyalım
Örneğin düğün, Bütün zihinsel odak oldu bitti de geziyor; Görev bilinci ve topluma karşı sorumluluğunu yerine getirmenin coşkusu
düzene uymanın eşsiz sevinci ve coşkusu ve toplum tarafından verilen on puan da cabası
bi şeyleri yapmak gerekir ve bir şekilde yapmak gerekir , Öyle değilde böyle yapmak caba (kolay faydacı) düşünün- düşünsenize oğlunu öyle değilde böyle evlendirecek ve bir sürü şey ile boğuşacak; Nerden bakarsanız bakın o boğuşacak manzaranın ipucuna bile bakmaz
herşey; sabah kalkmak ve akşam yatmak ve bi şeyler yapmak işte her şey; uyumak ve ölmek en zoru
yaşamak bile belki ve ben bıktım şimdi