GERÇEK OLAN SADECE ZAMANDIR

GERÇEK OLAN SADECE ZAMANDIR
Ucu bucağı olmayan, içinde sonsuz ufukları, her biri birer mücevher tanesi gibi parıldayan yıldızları barındıran kâinatı hep birlikte dolaşmaya ne dersiniz?
Varsayalım ki, hızlı bir uzay aracına bindik ve yerden saniyede 11 kilometre gibi öylesine bir hızla kalktık ki, bu hızı anlamak ve algılamak bile çok güç! Saniyede 11 km. lik bir hızın önemi şuradan kaynaklanıyor: Eğer bir uzay aracı ya da bir roket bu hızla yerden kalkıyorsa, artık bir daha dünyaya dönmeyecek demektir. Bu öyle yüksek bir hızdır ki, yerçekimi kuvvetinin etkisinden kurtulan araç, dünyanın ve güneş sisteminin de ötesine geçerek, galaksi kümelerinin arasından süzüle süzüle yoluna devam edecektir.
Bu hızla 40 saniyede Ankara-İstanbul uzaklığı biterdi. Bu hızla bir saatten biraz fazla bir zamanda dünya çevresini dolanabilirdik. O kadar hızlı, o kadar hızlıyız ki; ben size geçtiğimiz uzaklıkları 10 misli büyüklükleri ile vereceğim. İlk 10 metrede göreceğimiz sadece evlerin çatılarıdır. 100 metre yukardan oturduğumuz yerin sokağını ve semtin bir bölümünü görür; 1000 metreye geldiğimizde de bazı vahşi kuşlarla selamlaşırız.

Yer yüzünden uzaya fırlatılan bir uzay aracının yerçekimi kuvvetini yenerek bir daha geri dönmemesi için ilk hızının saniyede 11.2 kilometre olması gerekir. Bu hıza insanlık alemi ilk kez ‘sputnik’ adlı bir uzay aracı ile 1958 yılında erişti.
10.000 metrede artık şehirler görülmez, yüksek dağ silsileleri, kıvrım kıvrım akan nehirler, yemyeşil ormanlar göze çarpar.. Artık metre birimi yetersiz kaldığından kilometre ölçeğine gerek duyuyoruz. İşte çıktık 100 kilometrelik yüksekliğe.
Artık bu seviyede atmosfer tabakası görülmüyor. Biraz aşağıda, ozon gazının gün geçtikçe azalan kalınlığına rastlıyoruz. Ozon bizi güneşten gelen mor ötesi ışınların tehlikelerinden koruyor. 1000 kilometre yukardan dünyamızın görünüşü ne kadar güzeldir! Kutup bölgelerindeki buz dağlarından yansıyan ışığın, okyanusların azgın dalgalarından akseden koyu lâcivert renklerle karışımı ne kadar uyumludur! 10.000 kilometrede dünyamızın yavaş yavaş batıdan doğuya doğru kendi ekseni etrafında döndüğünü fark edeceksiniz. 100.000 kilometre yukarıda ilk astronot Yuri Gagarin’in gördüğü manzarayı siz de şaşırarak, hatta korkarak seyredeceksiniz. Uzay şimdi bu bölgede artık kapkaranlıktır. Nedeni ise çok açık! Her ne kadar uzakta, çok çok uzakta güneşi görüyorsak ta, onun ışığını ve ısısını fark edemiyoruz. Zira güneş ışınları ancak hava içinden geçerken dağılır ve ortalık aydınlanır. Havasız bir ortamda ses yayılmadığı gibi, ışık ışınları da yayılamaz!
Burada artık gece- gündüz gibi kavramalar da anlamını kaybederler. Yalnız gece gündüz değil; yukarı, aşağı, kuzey güney gibi yönleri de unutmamız gerekir!
Dış ortamın sıcaklığı ise mutlak sıfır olan -273 dereceye çok yakındır. Ay bütün güzelliği ve gülümserliği ile bize göz kırpar. 1.000.000 kilometreye çıktık. Bu ortamda ayı da bir hayli geride bıraktık. Güneş etrafında kendi halinde dolanıp duran gezegenleri görüyoruz. Kimisi nefes nefese hızlı; kimisi de nazlı nazlı yavaşça yörüngelerinde yol alıyorlar.
Yerden şimdi 10.000.000 km. uzaktayız ama, Güneşimize hâlâ ulaşamadık. 100 milyon kilometrede biraz yaklaştık desek te, “güneş rüzgârları” adı verdiğimiz
çok enerjik yüklü parçacıklar önümüzü kesiyorlar! Güneşteki akıl almaz fışkırmaları, girdapları, yakın uzaya korkunç hızlarla püsküren sıcak alevleri gördükçe, doğrusu, içimizi bir korku kaplıyor. 1 milyar kilometre uzakta olmamıza rağmen, hâlâ güneş sisteminin dışına çıkabilmiş değiliz.

İşte güneşin en son çekilen fotoğraflarından biri. Sağ taraftaki ani fışkırma ve püskürtme uzaya büyük bir hızla yayılıyor ve güneş rüzgârları denilen elektrik yüklü parçacıklar tüm yakın uzayı hareketlendiriyor. Saniyede 465 milyon ton hidrojen, 460 milyon ton helyuma dönüşüyor. Bu dönüşümden termonükleer reaksiyonlar denilen enerji açığa çıkıyor. Işık ve ısı böylece oluşuyor. Dünyamız en hassas uzaklıkta bu ısıyı ve ışığı alarak ‘besleniyor’. Tabiî bizler de!
Milyar kilometrelerin de artık yetersiz kaldığı uzayın o uçsuz bucaksız ufuklarında kendimizi yapayalnız hissediyoruz. Hızla yol almamıza rağmen
1 trilyon kilometreye şimdi varıyoruz. Güneşi epeyce arkada bıraktık ama, karşımıza daha yeni güneşler yeni yıldızlar çıkmadı. Güneşe de “yıldız” diyoruz. Işık ve ısıyı kendiliğinden yayanlara yıldız deniyor. Oysa Dünyamızla birlikte Merkür, Venüs, Mars ve Jupiter gibi gezegenler güneşten aldıkları ışığı yansıttıkları için onlara “yıldız” diyemiyoruz. Şimdi 100.000 triyon kilometredeyiz. Burası galaksimizin merkezi olarak kabul edilebilir. Galaksi demek yıldız kümesi demektir. Her nedense yıldızlar da tıpkı insanlar gibi uzayda toplu olarak bulunurlar. Güneşin ve tüm gezegenlerin de içinde yer aldığı bu galaksiye Türkçemizde “Samanyolu” derler. Açık ve berrak bir gecede üstümüzde bir uçtan öbür uca kadar yayılan puslu ve bulanık bir kuşak görürüz. İçinde bizim yıldızımız güneş gibi 200 milyar güneşin yer aldığı bu galaksiyi öyle kolayca terketmek zor görünüyor. Çünkü artık milyar, trilyon kilometreler de anlamını yitiriyorlar.
Gökbilim uzmanları, uzunluk kavramını birbirlerine daha iyi anlatabilmek için “ışık yılı uzaklığı” denilen yeni ve anlaşılabilir bir ölçü birimini geliştirdiler. Işığın da bir hıza sahip olduğu ve bu hızın bir saniyede 300.000 kilometre olduğu gerçeğinden hareket ederek, ışığın bir dakikada, bir saatte, nihayet bir gün ve 365 günde kat’edeceği mesafeye bir ışık yılı uzaklık adını verdiler. Bu tanımlama ile işler biraz kolaylaşır gibi oldu.
Güneşten sonra dünyamıza en yakın bir yıldız (güneş) vardır. Bu yıldıza astronomi bilginleri “Alfa Centauri” ismini veririler. Sadece güney yarıküreden görülen bu yıldızın ışığı bize tam 4.5 yılda gelir! Bu tarife göre, en yakın yıldızın bizden uzaklığı 4.5 ışık yılıdır. Bu uzaklığı zihnimize yerleştirmek için Alfa Centauri’den 4.5 yıl önce çıkan ışınların “şimdi” bize ulaştığını idrak etmemiz yeter! Veya başka bir anlatımla, bu uzak yıldızda bulunan bir gözlemci “şimdi” dünyaya baksaydı, bizim 4.5 yıl önceki halimizi görmüş olacaktı.
Uzay yolculuğumuz devam ediyor. Bizden 500 yıl ışık yılı ötede, 1500 ışık yılı ötedeki yıldızların birer birer yanlarından geçiyoruz. Ancak o ünlü deyişle “Ömür bitiyor ama, yol bir türlü bitmiyor!” Eğer uzun çok uzun bir ömrümüz olsaydı, 1.000.000 ışık yılı ötedeki yıldız adacıklarını da görüp, ıssız ve karanlık uzayda sessizce yolumuza devam ediyor olacaktık!
İşte nihayet bize de en yakın olan bir galaksi göründü. Bu galaksiye “Andromedea”” adını veriyorlar. Bize en yakın olmasına rağmen, onun uzaklığı tam 2.5 milyon ışık yılı mesafede.
İnanır mısınız, artık milyon ışık yılı uzaklıklar da yeterli olmuyor! Milyar ışık yılı uzaklık birimine geçiyoruz. Geçmesine geçiyoruz ama, uzayın bir türlü sınırlarına varamıyoruz. Burada aklımıza şu ilginç fikir geliyor: Uzayda ne kadar uzağa gidersek, zamanda da o kadar geriye gidiyoruz demektir. Bu son derecede açık ve anlaşılabilir bir sonuç. Çünkü nasıl güneşin ışığı bize 8 dakikada geliyor ve güneş bizden “şimdi” 8 ışık dakikası uzakta görünüyorsa; bu, güneşle dünya arasında 8 dakikalık bir zaman farkının mevcudiyetine işaret ediyor demektir. Yani güneş, “şimdi ” sönse, biz onu 8 dakika daha görmüş olacağız! Alfa Centauri de “şu an sönmüş” olsa, biz onu 4.5 yıl daha ışıl ışıl parıldadığını izleyeceğiz demektir. Benzer misal Andromedea için de geçerlidir. Bu galaktik sisteme şimdi baktığımız zaman onun 2.5 milyon yıl önceki durumunu görüyoruz demektir. Bir başka anlatımla, bir yıldız kümesi bizden ne kadar uzaksa, bizim zamanımızdan da o kadar “geride” demektir.

Bu galaksi (yıldız adası) bizden 2.5 milyon ışık yılı uzaklıktadır. Bu gerçeğin anlamı şudur: Biz onu ‘şimdi’ gördüğümüz zaman, aslında galaksiden çıkan ışınlar, zamanımızdan 2.5 milyon yıl ‘ÖNCE’ yola çıkmışlardı. Zamanda böylece ‘geriye’ gittik!!
Uzatmadan hatırlatalım. Bizden 10 milyar hatta 12, 13 ve 14 milyar ışık yılı ötede ve ismine “kuasar” denilen çok enerjik yıldızların (veya yıldız gibi şeylerin) varlığını anlıyoruz. Oralara artık teleskoplarımız ulaşamıyor! Optik sistemlerle değil, radyo sistemleri ile onların varlığını kabul ediyoruz.
Çok derin, çok uzak, çok ahenkli, çok çok… anlamlı bir evrenle karşı karşıya bulunuyoruz!
Biraz önce bizden 500 ışık yılı uzaktaki yıldızların varlığından söz etmiştik. O uzaklıktaki bir yıldızda bir gözlemci olsa ve aletlerini dünyamıza, hatta İstanbul’a çevirse, acaba kimi görürdü?
Cevap, evrenimizin özellikleri ile tam olarak bağdaşan ve fakat akılları karıştıran şaşırtıcı bir gerçekle örtüşür: Gözlemci, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul surlarına doğru atını sürdüğünü görecekti. Bu görüntü bir hayal, video filmi veya fotoğraf değil, kelimenin tam anlamıyla “gerçek” olurdu!
Hepsi iyi hoş ta, biz Fatih’i ölmüş biliyorduk!
Demek ki, ölüm ve ya diri olmak, sadece bir zaman farkının izafi görüntüsünden başka bir şey değildir!
Bu gerçeğe göre soracağım sorunun cevabını artık siz vereceksiniz, ben izninizle aradan çıkıyorum:
Bizden 1450 ışık yılı ötede bir yıldız olsa, oradaki bir meraklı gözlemci, Arabistan yarımadasına çevirdiği teleskobu ile “gerçek” olarak kimi görürdü dersiniz?

“Alıntıdır”

Not: fotoğraf eklemeyi öğrendiğim zaman 3 tane yükleyeceğim

24 yorum “GERÇEK OLAN SADECE ZAMANDIR”

  1. Dünyamızdan, bir fotona binip ışık hızı ile 1000 ışıkyılı uzaktaki bir gezegene gittiğimizi düşünelim. Gider gitmezde teleskopumuzu dünyaya çevirip bakıyoruz. Ne görürüz?

    Resim eklemek için Yardım sayfasına göz atabilirsiniz.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  2. Zaman bir illüzyondur. İllüzyonsa gerçek değildir. Uzayda zaman kavramı yoktur.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  3. “Gerçek olan zaman” dır başlıklı yazı tartışmalı bir konu.
    Zamanın illüzyon olmadığına inanılırsa yapılan açıklamalar çok enteresan bir bakışı getiriyor ve akla da güzel soruları getiriyor.

    Zamanın illüzyon olduğu ve “esas” olanın “farkındalığımız” olduğu dikkate alınırsa, bu hoş bir yazının ötesine gecemiyor.

    Evet hersey an’da olmakta ve bilim olsa da olmasa da doğanın kendi düzeni devam etmekte. Ancak “Doğada zaman ve bilim yoktur” u daha iyi anlamak için çok kısa, zahmete sokmayacak şekilde bir açıklama veya bir örnekleme mümkün müdür rica etsem?

    sevgilerimle

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  4. Sevgili Sonsuz’un sorusunu cevaplamakla başlayayım:

    Teleskopla dünyaya baktığında gemisinin henüz uzaya çıkmakta olduğunu görebilir.


    Zaman gerçekten görecedir ve algılarımızı çok zorlayan öte gerçekliğe sahiptir. Ebruli’nin “an” olarak kestirmeden anlatmaya çalıştığı olgu bu göreceden kurtulmanın bir yolu sayılır. Buna karşılık “doğada zaman ve bilim yoktur” bana ilginç geldi, büyük ihtimalle “KAOS” yanlılarını sevindirecektir. Kısmen de doğrudur hani; şöyleki:

    Evet fotonlar için zaman yoktur, her yerde ve her zamandalardır.(quantum) Dünyevi varlıklar için zaman farklı işler : paslanmış eski bir eşya için bu böyledir. Bilim vardır: zira ölçeriz. Tabi ilginç olan bu görüşlerinde görece olmasıdır. Söyleyecebileceğim en mantıklı şey ölçmeyi sevmemiz olabilir.

    Ps: Ölçme yöntemleri biraz absürd olsa da kutsal kitaplara göre zaman vardır.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  5. bir şeyi anlamanın iki yolu vardır;
    ya kalple anlayabiliriz (kabul ve şevkatle) ya da akılla (zihinle).Akıl felsefe yapmayı çok sever, ona takılır, soylem analizi ile çözümler.Bilim için akıl kaçınılmaz şarttır,ama akıl kalpten yoksun oldugunda, Hiroşima’ya atom bombasını da kolaylıkla atabilir.

    Zaman kavramsal olarak insanın yaratımıdır, duz bir çizgi içinde geçmiş-şimdi-gelecek dongusunu yaratmıştır.Doğada zaman yoktur diyemeyiz çünkü, doğadır insana zaman hissini veren, bu dunyada.Ay’a bakar insan ve onun hilalden dolunaya donusmesini izler ve buna zaman der.

    Evrende zaman yoktur diyebiliriz oysa, cunku evren bir varoluştur, her AN varolmaktadir, zamanın yoklugu derken aslında ANdaki varoluşa dikkatin yogunlaştırılması istenir.Bu açıdan bakıldıgında, ornegin tohum “öz” her AN vardır, biz onun topraga dusup, dallanmasina, yapraklanmasına sonra da çiçek açmasına bakarak, tohumun zaman içinde dönüştüğünü sanırız, oysa “öz” tohum her AN vardır, onun için zaman yoktur…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  6. Gaston Bachelard, insan için zamanın sonlandığı gerekçesiyle romantik bir açılım yapar;

    Saati kastederek, “an” sadece ritimlere duyarlı bir mekanik değildir der, “an” yaşar, kavramının tüm gücüyle ritimlenmiş bir plan dahilinde… Ve zaman, kendi geliştirdiği bazı hassas manifestolar ile dalgalı bir zamandır. Zamanın uyumlu olmaktan öte bir hali yoktur. Kişisel bir uygulama olarak zaman, uyanış ve dinlenme, içselliğimizin etik bir kitabı, konsantrasyon ve yaşamanın gururudur.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  7. Özellikle üzerinde yorum yapılacaksa veya iddiada bulunulacaksa, o kavramın tartışmalı olmayan kavramları kullanarak tanımının yapılması, herkes tarafından aynı şeyin anlaşılmasını sağlamak için gereklidir.

    Bu nedenle bence yorumcularca önce zamanın tanımının yapılması faydalı olur.
    Öncelikle anladığım klasik zaman, sabit hızda olduğu kabul edilen değişimin eşit parçalara bölünmesiyle ölçülen, başlangıç ve bitiş durumları arasındaki süreç veya olaylar bütünü.
    Bana göre zaman, bir varlığın algıladığı sonsuz küçüklükteki miktarlarla oluşan toplam değişim miktarıdır. Yani benim zaman tanımımdaki zaman bilinen zamanla ölçülecek olsaydı, hızı değişen kimi zaman hızlanan kimi zaman yavaşlayan bir zaman olurdu. Ayrıca bence zaman sadece değişimin varlığını fark edenler yani algılayanlar için vardır. Örneğin bir insan kısa zamanda çok şey yaşarsa, klasik zamanla aynı zaman dilimi geçmesine rağmen,aradan çok zaman geçmiş gibi hisseder. Bunun nedeni dah çok değişiklik algılamış olmasıdır.Benim tanımımdaki zamanla 30 yaşındaki bir insan 40 yaşındakindakinden daha çok yaşamış ve tecrübelenmiş olabilir. Çünkü her varlığın algıladığı toplam değişim miktarı farklılık gösterir.
    Yani basit bir dille zamanı var eden şey hızdır, bu hız değişimin hızıdır. Eğer her değişim eşit hızda olsaydı, benim zaman tanımım ile klasik zaman tanımı aynı olurdu.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  8. “zaman, yaşadıklarımızın toplamıdır” desem, ne kadar doğru söylemiş olurum?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  9. Xenon’un paradokslarından birisi şöyledir. (İsimlerimiz benziyor dikkatinizi çekerim)

    “Attığınız bir oku düşünün. Bu okun hareket etmesi için en az bir an’ının hareket etmesi gerekmektedir. Oysa ok, bütün ANlarda sabittir. Bütün anlarında sabit olan bir okun nasıl hareketli olduğunu söyleyebilirsiniz” der. Zamanı parçalara ayırdığınızda ve en küçük parçasına ulaştığınızda (planck sabiti) görürsünüz ki orada zaman akmamaktadır. Aynı film şeridinin sabit karelerden oluşması gibi. Siz filmi seyrederken hareketli sanırsınız, oysa film hareketsiz yani zamansızdır. Zamanı oluşturan şey sadece bizim algımızdır. (Bunların bir kısmı Bilgisev in görüşleridir)

    Oikosunda dediği gibi zaman hızla belirlenen birşeydir ve işin tuhafı görecelidir. Evrenin başından beri bir foton için henüz süre geçmemiştir. Algıları açık bir foton olduğunuzu düşünelim, o zamanda biz fotona göre ışık hızında gidiyoruz ve bizim içinde zaman geçmemiştir.

    xenix: Her şey bir yana zaman çok ilginç bir konu.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  10. Eğer xenon un zamanla ilgili paradoxu doğru ise ben bunu yazmaya başlamadan önceki ben deilim. her andaki ben farklı ve her anda herşey farklı pozların parçası.zamanı oluşturan şey algımızsa hiçbir şey algılamadığımızda zaman yoktur. ya da farklı şeyler algılamayı başarabilirsek zamanı değiştirebiliriz.çünkü sonuçta zaman algıyı değil algı zamanı var ediyor teoriye göre. Bunlar gerçekten doğru olabilir mi diye merak ettiğim için belli bir süre deniycem ve üzerine düşünecem.
    Fakat buraya kadar yazıp tam bitirecekken, aklıma başka bir şey daha geldi. eğer algı zamanı oluşturuyorsa ve algı da belli bir zamanda oluşuyor ise paradox ordan mı çıkıyor acaba. çünkü aynı zamanda zaman olmadan algı da olmaz bu durumda, algı olmadan zaman da olmaz. ya da algı belli bir zamanda oluşmuyor(zaman sadece algı tarafından oluşturuluyorsa ),algı zaten hep var ve zamandan bağımsız. bu durumda ise algının değişkenliği tehlikeye düşüyor, algı nasıl değişir zamana bağlı değilse veya zaman yoksa algıyı değiştiren nedir? Belki de bu sorunun cevabını vermek insanlığın en kritik ilerlemelerden birini kaydetmesini sağlayacak.Bu konuda bir fikrin var mı xenix?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  11. Bence algı insanlığın asıl anahtarı olabilir. Çünkü gerçek hayatta pozitif insanlar kendilerine pozitif enerji çekerek mutlu oluyorlar. Hayatı güzel gibi algılayıp güzel diye hissediyorlar ve güzel oluyor. Daha çok güzelliklerle karşılaşıyorlar.
    Sonraki anları(burada geleceği kastediyorum, ama zaman olmadığını varsayarak) oluşturan da bu algılarımız oluyor. Ben ise bu algılarımızı oluşturan şeyin düşüncelerimiz olduğunu düşünüyorum. Burada Düşüncelerimiz de 1 inançlarımız 2 gördüklerimiz ve onu anlamlandırma, 3 hayal kurma başlıkları altında toplanabilir.
    Özet olarak “zamanı var edenin inançlarımız, gördüklerimiz(+anlamlandırmamız) ve hayal kurmamız olduğu” na ulaşıyorum.
    Sonuç olarak da şuna varıyorum: Eğer zamanı değiştirmek isterseniz önce inançlarınızı sonra gördüklerinizi ve son olarak da aklınızdan geçen hayalleri değiştirmeniz gerekmektedir. Bunları değiştirerek her şeyi ama her şeyi değiştirebilirsiniz.

    ** Mühendislik okumak yerine psikoloji-sosyoloji-felsefeden birine uzmanlaşsaymışım, ne kadar güzel konular bunlar.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  12. Kesinlikle doğru yoldasın gunerhis. Zamanı oluşturan insan algısıdır. Bununla birlikte algı zamandan bağımsız mı düşünmek lazım. Eğer algı dediğimiz şey düşünce ise elbette bağımsız değil. Anlarda oluşturulan bilgi birikimi. Oysa algı veya farkındalık zamandan bağımsız olabilir. Çünkü bir AN da aydınlanır. Süreç içinde yavaş yavaş değil. Sürecin gerekliliği aydınlandıktan sonrası içindir. (Gerçi burda başka konuya kaymak üzereyiz)

    Toparlayayım: Zaman mevcut olarak var olmayabilir. Onu yorumlayan ve anlamladıran (algılayan) farkındalıklar yüzünden var.

    xenix

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  13. Evet evet, Einstein zaten sürekli buna değinmiştir. Göreceliliği anlatırken verdiği örnek çok hoştur; İki kişiyi ele alalım biri soba üstünde oturuyor diğeri sevgilisiyle vakit geçiriyor, eşzamanlı süreç, ilki için çok uzun, diğeri için çok kısa olacaktır.

    Güneşime:)

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  14. Sanırım son yorumlarda zamanın öznel ve bu yüzden relatif birşey olduğuna ve hatta sonunda zaman diye bir şeyin olmadığına dair sonuca varılmış. Zaman insan tarafından algılanıyor olsa bile nesnel olarak varolmasaydı insan öznelliğinde de var olamazdı gibi geliyor. Bu biraz karışık olabilir. Zaman algısı bizde neden oluşur? Çünkü dışımızdaki dünyada bir hareket vardır. Ve bu hareket maddenin öz yapısından kaynaklanmaktadır… Dışardan ya da sonsuz zamandan maddeye ve enerjiye yüklenmiş bir özellik değildir. Önce ve sonra tam anlamıyla hareketli oluştan dolayıdır. Tabi bunu algılayan canlılar için de bu öznel de olsa bir zaman algısıdır ve yadsınamaz kanımca..

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  15. Bizde oluşan zaman algısı mı? Yoksa ussallığımızın olayları sıralaması mı?
    Öncelik ve sonralık demişsiniz. Öncelik ve sonralık ilişkisinde düşündüğünüzde elbette zaman vardır ve hiçbirşey zamandan bağımsız ya da zaman üstü değildir. Çok ilginçtir, buna tanrı da dahil olur. Çünkü tanrının eylemlerinde öncelik-sonralık ilişkisi vardır. (Önce evreni, sonra dünyayı yaratmıştır, önce ruhları sonra bedenleri yaratmıştır vs vs)

    Burada gerçek soru geliyor. Evrende öncelik-sonralık ilişkisi var mıdır? Yoksa sadece bizim zihnimizin bir ürünü müdür bu nedensellik?

    En başa dönülür ve bir zen koan ı akla gelir: “Ormanda bir ağaç devrilse ve o ağacı duyacak kimse yoksa; O ağaç ses çıkarır mı?”

    xenix

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  16. zaman; gözlerimiz aracılığıyla gördüğümüzü sandığımız dünyaya ait, bizim gördüğümüzden algıladığımız, bir yaratımdır ve aslında iki boyutludur;
    öncesi:geçmiş
    sonrası:gelecek
    şimdi: şu”an” zamana ait degildir, zamanın içinde yeralmaz çünkü, o sonsuz bir haldir.Aslında hep şimdidir…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  17. “hiçbirşey zamandan bağımsız ya da zaman üstü değildir. Çok ilginçtir, buna tanrı da dahil olur”

    Bu hususta aynı fikirde değilim. Tanrı evreni yarattığı için evrene has şartlara bağlı değildir. Zamanı madde ve enerjiden bağımsız olarak düşünmek temel bir hata bana kalırsa. Evrenin hareketli oluşu yani madde ve enerjinin doğasındaki hareket Tanrıyı neden bağlasın ki? Tanrı tek ve bütünsel bir hareket yaratmış, ancak kendi zatı bu hareketlilikten özgürdür. Benim isabetli ve hikmetli bulduğum bakış açısı bu yöndedir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  18. Madem aynı fikirde değilsiniz, zamanın öncelik-sonralık ilişkisi olmadığını farketmiş olmanız gerekiyor o zaman. Bende zaten öncelik-sonralık ilişkisi olmadığını düşünüyorum. Sizin zaman-zaman yorumuna katılmadığım ve sizinde katılmayacağınız konusunda emindim. Sadece bunu göstermek konusunda değişik bir noktadan örnek verdim.

    Sevgili gunerhis. Sizin de boyutlar kaymış. Nokta 1 boyutlu değil, boyutsuzdur. Doğru parçası 1 boyutludur. Alanlar 2 boyutlu vs vs diye ilerler. Siz noktaya bir boyutlu deyince arada “alan” ı kaynatmışsınız.

    Bu mantıkla devam ederseniz evrenin 11 boyutlu olduğu sonucuna kaçınılmaz olarak varacaksınız. Bununla ilgili görsel olarak bir anlatım dahi vardı. Acelem olduğu için fransızcasını bulabildim. 🙂 Ama görsellikten birşeyler anlayabilirsiniz.

    xenix

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  19. Zaman konusu muhteşem bence.
    Boyutları kaydırdığım için kusura bakmayın.Fakat asıl önemlisi,yazdıklarım sadece anlık fikir yürütmeler idi, hiçbir sonuca varmadım, ki bu konuda sonuca varmak bana imkansız gibi görünüyor, bunun için öncelikle gerçeklerin gerçekliğini kanıtlamak gerekir. Video için teşekkürler.
    Değerli yorumcular, zaman ile ilgili herkesin kendince yorumunu duymak istiyoruz, adı üstünde yorum. Yorumlarınızı zamanla zevkle takip edecem.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  20. ÖnceLikLe merhaba,
    Sabit oLamamak (OLAMAMAK) maddenin yapısında var. öyLeyse bizLer bu hareketi durdurma imkanı buLup, o ”hareketsiz an” dedigimiz kavramı yakaLayabiLirsek zamansız yasamamız mümkün. Her ne yaparsak yapaLım, nerede oLursak oLaLım hareketi farkettiren şeyLerden sizce kurtuLmak, arınmak mümkün mü? Örnegin saçınız uzar, tırnakLarınız uzar.. BunLar yer ve mekandan bağımsız oLarak ”zamanı” ”aLgıLatır”!! Zaman oLmasaydı yada HAREKETLERİ aLgıLamaktan kurtuLabiLseydik; istedigimiz gibi, istedigimiz ”an” diLiminde buLunabiLirdik gibi bi his var içimde. RuhLar bunu yapabiLirmi dersiniz? O zaman yaşadıgımız veya yaşayacağımız tek gerçek var; o da Ya RüyaLar Ya da öLüm..
    Ne dersiniz?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.