Google Hafızalı, İnsan Pişman: Geçmişimizi Silmek Bir Hak mı, Kaçış mı?

İnsan eskiden hata yapardı, utanırdı, öğrenirdi ve zamanla köy kahvesindeki dedikodu bile yeni bir skandala yer açardı. Şimdi ise on yıl önce atılmış öfkeli bir tweet, lise çağında çekilmiş talihsiz bir fotoğraf ya da gençliğin karanlıkta söylenmiş bir cümlesi, arama motorlarının floresan ışığı altında sonsuza dek teşhir edilebiliyor. Dijital unutulma hakkı tam da burada doğuyor: Kişi, internetteki geçmiş izlerinin silinmesini ya da en azından görünmezleşmesini isteyebilir mi?

Bu soru yalnızca teknik değildir. Bir dosyayı sunucudan kaldırmak, önbelleği temizlemek, arama sonuçlarını budamak mümkündür. Asıl mesele şudur: Bir insan geçmişindeki en kötü anına indirgenmemeyi hak eder mi? Bence evet. Çünkü etik olan, insanı sabit bir veri noktası gibi değil, değişebilen bir varlık olarak görmektir. İnsan, yalnızca yaptığı şey değildir; yaptığı şeyle hesaplaşma kapasitesidir de.

Hafıza adalet mi, intikam mı?

İnternetin hafızası tuhaf bir tanrıya benzer: Her şeyi kaydeder ama bağlamı sevmez. Bir ekran görüntüsü, zamanı dondurur; niyeti, yaş aralığını, kültürel iklimi, pişmanlığı ve dönüşümü çoğu kez dışarıda bırakır. Oysa etik yargı, bağlamla nefes alır. Birinin yıllar önceki kaba bir paylaşımını bugünkü kimliğinin değişmez özü gibi sunmak, adalet değil, dijital mumyalamadır.

Fakat iş burada romantik bir affetme masalına dönüşmemeli. Unutulma hakkı, güçlülerin sabıkalarını sabun köpüğüyle yıkadığı bir itibar çamaşırhanesi olursa tehlikelidir. Bir siyasetçinin yolsuzluk haberini, bir şirketin çevre felaketini, bir doktorun ağır mesleki ihmalini arama sonuçlarından silmek, kamunun bilme hakkına saldırıdır. Mahremiyet ile kamu yararı arasındaki çizgi, etik tartışmanın en keskin bıçağıdır.

Bu yüzden sorulması gereken soru şudur: Silinmek istenen bilgi, kişinin özel hayatını gereksiz yere mi yaralıyor, yoksa toplumun güvenliği ve karar verme hakkı için mi gerekli? Bir öğrencinin ergenlikte yaptığı aptalca paylaşım ile bir yöneticinin belgelenmiş sahtekarlığı aynı kefeye konamaz. Birincisi insanın büyüme hakkına, ikincisi toplumun hafıza hakkına dokunur.

Algoritmaların merhameti yoktur

Arama motorları tarafsız kahinler değildir; hangi bilginin öne çıkacağına karar veren devasa sıralama makineleridir. Bu makineler çoğu zaman skandalı ödüllendirir, çünkü skandal tıklanır. Böylece bir kişi hakkında en görünür bilgi, en doğru ya da en güncel bilgi değil, en iştah açıcı bilgi olabilir. Dijital unutulma hakkı bu nedenle sansürden ibaret değildir; bazen algoritmik abartıya karşı insan onurunu savunma girişimidir.

Yine de silme arzusunun psikolojik gölgesini de görmeliyiz. Her geçmiş izi yok etmek, olgunlaşmak anlamına gelmez. Bazen insan, hatasından ders çıkarmak yerine geçmişini sterilize etmek ister. Jungiyen bir dille söylersek, gölgesini entegre etmek yerine sunucudan kaldırmaya çalışır. Ama gölge silinmez; bilinçli biçimde sahiplenilmediğinde başka maskelerle geri döner. Bu nedenle unutulma hakkı, içsel yüzleşmenin yerine geçmemeli; ona alan açmalıdır.

Etik çözüm mutlak silme ya da mutlak hatırlama değildir. Daha incelikli araçlara ihtiyacımız var: Eski ve önemsiz içeriklerin arama sonuçlarında geriye düşürülmesi, güncel bağlam eklenmesi, yanlış bilgilerin düzeltilmesi, çocukluk ve gençlik dönemine ait içeriklere daha güçlü koruma sağlanması, kamu yararı taşıyan kayıtların ise korunması. Dijital toplum, hafızasını bir arşivci titizliğiyle, merhametini ise bir bilge sabrıyla yönetmelidir.

Sonuçta unutulma hakkı, geçmişi yok etme fantezisi değil, insanı geçmişe zincirlememe ilkesidir. İnternetin hafızası taş gibi olabilir; ama etik, taşın üstüne yosun, zaman ve anlam eklemeyi bilir. Hepimiz bir gün eski bir cümlemizin, eski bir fotoğrafımızın, eski bir yanılgımızın karşısına çıkarılabiliriz. O gün isteyeceğimiz şey ayrıcalık değil, adil bir ölçü olacaktır: Beni hatırla, ama yalnızca en kötü halimle değil.

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.