Nedir hoşgörü? Ve elbette hoşgörülü olmak…
Bu kelime bende önceleri olumlu bir anlam uyandırırdı. Aa ne güzel derdim, hoşgörülü olmak, hoşgörülü insanlar. Ama zamanla bu kelime bende olumsuz bir anlam yaratmaya başladı. Kim kime hoşgörü gösterme -sözde yüceliğine- lüksüne sahipti. Hoşgörünün temelinde olan şey rahatsızlıktır. Bir kimseden rahatsız oluyorsanız ona hoşgörü gösterisiniz.
Peki şimdi asıl sorulara gelelim. Bir insan bir insanın ırkından, cinsel yönelimlerinden, cinsiyetinden, dini inancından, maddi durumundan neden rahatsız olur? Ne hakla rahatsız olur da hoşgörü gösterir?
Hoşgörü değil durugörü istiyorum. Zaten kızmaya hakkınız olmayan şeylere bir de lütfedip hoşgörü göstermeniz sizi yüceltmiyor, küçültüyor gözümde.
Bir de olaya tersinden bakalım.
Kızmak veya hoşlanmamak neden hak olmasın?
İnsanların hoşlanmama hakkı olamaz mı? Hoşlanmamasına rağmen hoşgörü gösteremez mi?
xenix: Takiplerim
Yüzyıllardır Anadolu kültüründe öğütlenen, hemen hemen her türküde işlenen ve neredeyse her şiire konu olan hoşgörü, aynı coğrafyanın insanın bastırılmışlığına bir kaftandır.
Nedir bu hoşgörüyle yoğrulan hamurun aslı?
Neye ne kadar hoşgörülü olunur?
Cidden düşünceleriniz veyahut duygularınız için hoşgörü mü istersiniz, yoksa hakkınızı mı?
18’li yaşlarımdayken TEK YOL …’ci idim.
Bir yurtsever, devrimci, antiemperyalist, sosyalist olarak ülkemi faşizmden, oligarşik diktatörlükten kurtarmanın en radikal yolu olarak ülkemdeki (bana göre) tüm faşistlerin öldürülmesini doğal karşılayabiliyordum. Benden farklı düşünen sağcı (o zamanki ülkücüler), asla benimle aynı fakültede derse giremez, benim üniversitemde okuyamazdı, kovulmalı, dövülmeli, uzaklaştırılmalıydı.
Maalesef onbinlerce öğrenci benim gibi düşünüyordu. Karşı tarafta da yine onbinlerce kişi, bizim için aynı şeyleri düşünüyordu.
Peki neden yanlış, eksik yani HOŞGÖRÜSÜZ düşünüyorduk?
Çok basit yalnızca öğretim almıştık lisede; üniversite sınavlarında %1’lik dilimlerden başlayarak iyi yerleri kazanmıştık, kafamız çalışıyordu ve sözüm ona kafamız çalıştığı için doğru düşündüğümüzü zannediyorduk. Oysa müthiş bir eğitim eksiğimiz vardı.
Hayat, matematik, fizik, geometri, trigonometri, kimya vb değil. O; içinde felsefe, güzel sanatlar, sosyoloji, psikloloji ve daha sayılamayacak birçok şey olan bir bütündür.
Hayatı anlamak ve yorumlamak ondan sonra da değiştirmeye kalkmak lazım.
Bu da okumak, çok okumak, örneğin atesit olarak din kitaplarını bile merakla okumak, hiç anlamasak bile klasik müziği, operayı, baleyi, heykeli, deniz altını, uzayı yani, seni geliştirecek, farklı düşündürebilecek birçok şeyi okumak, izlemek, tartışmak, farklı fikirleri algılayabilmek için EMPATİ denen şeyi öğrenmekle olur.
Bunlar okullarda öğretilmiyor, insanın çevresinden görüp örnek alması veya yakınlarından birinin ona doğruyu göstermesiyle olur. Bu olanak ise çok çok az (şanslı) insanlarda var. Veya kişinin kafası çalışıyorsa her zaman, niye olmadı, ne yapmalı gibi marxist, analitik, özeleştirel bir yaklaşımla olur.
Yani hoşgörü, kişinin kendini yetiştirmesi, insansever olması ile ilgili birşeydir, alt yapısı da pozitif bilimlerdir ve maddi dünyadır.
Irkçılık, kafatası milliyetçiliği, dincilik hep hoşgörüsüz insanların temel özellikleridir.
Hoşgörülü insanların milliyetçiliği: TC Nüfus Cüzdanına sahip olan herkes bu ülkede 1. sınıf vatandaştır der. Bu kadar basit. Bir insanın etnik kökenini, dini inancını veya inançsızlığını sormak bile çok ayıplanacak bir tutum olmalı. Aynı şekilde, gay, lezbiyen… olması da hiç kimsenin ötekileştirilmesi için bir unsur değildir.
Hoşgörü eksikliği insanı zalim yapar, acımasız yapar, vicdansız yapar.
Bu tipler yetkiyi eline aldığında ileri demokrasi maskesi altında yüzlerce gazeteciyi tutuklar, yıllarca hapiste süründürür. Basılmamış, yayımlanmamış kitapları suç unusuru sayar. Halkın özgür iradesiyle seçtiği milletvekillerine görev yaptırtmaz, kendisini emperyalistlerin eğittiği şekilde Ortadoğu’nun, Kuzey Afrika’nın şeşbeş başkanı olarak görür. Sık sık yüzde bilmem kaçı şu dine mensup bir ülke vatandaşlarından bahseder, vatandaşlarına ”ananı da al git” der, vatanları için, namusuları için can veren yüce şehitlere ”kelle” der.
Hepimize hoşgörülü yarınlar dilerim.
Hoşgörü meselesi de “saygı” kavramı gibidir aslında. (daha önce tartışmıştık)
Yani kabaca benzetecek olursak; bir vücudi bir de ruhani yanı vardır ki.. ruhani yanını fazlaca kurcalarsan elinde “saçma” kalır, kıvamında saçmak lazımdır:)
Ama kambur kerim’in yorumunu okuyunca bir başka şey geldi aklıma..
Ben bi ara fiat doblo kullanmıştım. Daha dorusu değiş-tokuş ettik aracı bizimkilerle, doblo bi süre bende kaldı.
O zaman farkettim ki, uzunca bir süredir binmeye alışık olduğum arabadan bir hayli farklıydı huyları. (doblo’dan bahsediyorum, nam-ı diğer “taş devri, onu da o ara öğrendim zaten, meğer böyleymiş halk arasındaki namı:)
Kalkışı, vites aralığı, hızlanıp yavaşlaması.. Bi önceki binek otoyla kıyasladığımda farklıydı işte, “hantaldı” uzun lafın kısası.
Bunun sürüşe etkisi ise şöyle oluyordu; Örneğin daha temkinli gitme zorunluluğu, daha kontrollü fren kullanımı, şehir içi trafikte kırmızı yeşile dönünce daha bi ağır abi modunda kalkış ve virajlara daha bi yavaş girme durumları, vesaire vesaire..
Ve bir süre sonra (sürüş alışkanlıklarımın da değiştiğini farketmemle) şöyle bir his oluştu bende; evet evet, bu araç binmeye alışık olduğum eski binek arabanın yaşlanmış haliydi sanki.. tepki süresi uzamış, oturuşu kalkışı ağırlaşmış, refleksleri yavaşlamış, görme keskinliği azalmış, ve hatta yere basışı ve adım atışı bile sakarlaşmış..
Ne diye mi anlatııyorum bunları?
Bir kalkış veya hızlanma düşünün ki, o kalkış ve hızlanmayı dobloyla yaparsanız sizi hiç rahatsız etmesin ama aynısını eski atletik arabanızla yapmanız durumunda of çektirip pöfletsin.. İkisinin içinde de siz. Lakin ilkinde efendi efendi giderken, diğerinde “kardeşim bassana biraz” filan:)
Evet evet, insan yaşlandıkça daha bi hoşgörülü oluyor sanırım 🙂
Herkes hoş görme derdinde, herkes birbirini hoş görüyor. Oysa ki; birazcık derine indiğimizde görüyoruz ki bu hoşgörü olayı, kalabalık olan tarafın, az olan taraf üzerindeki algısından ibaret. Yani bir bakıma sanki “normal” olan taraf “kusurlu, eksik” olan tarafa müsamaha gösteriyor ve diyor ki “e siz de insansınız.”
Hoşgörü deyince bir bakınız; Türk olan, Kürt’ü hoşgörüyor, heteroseksüel, eşcinseli hoşgörüyor, sünni, aleviyi hoşgörüyor, inançlı olan, ateisti hoşgörüyor hep o mütebessim surat ile, hep sanki bir yaşama hakkı verircesine. Hep üstten üstten.
Sevgili hoşgörülü, sayın “çok tarafta olanlar”; önce adam olacaksınız. O anlamaz, kıt, sığ aklınızla anlamaya çalışacaksın ki, evrende hiçbir kimseden ne eksik ne fazla yer kaplamaktasınız.
Hele hoş gördüğünüz şey seçilmeyen aidiyetlerse, tesadüfen bir mensup olma durumunda iseniz ama yine de bu tesadüfi durumunuzu yüce bir sıfat, kutsal bir mensubiyet addediyorsanız ve öteki tarafta kalan, size göre “sonuçta o da bir insan” ise…
Sevgili hoşgörücüler;
Hoşgörünüze tüküreyim!
hoşgörmek saygı duymak bunlar ne zaman dudaktan kalbe inecek merak ediyorum doğrusu şöyle midir mesela” benim gibi düşünmüyor yaşamıyor saygı duyarım hakkıdır” demek mi bunu demek ne kadar da basit ama öle kuru lafla olmuyo işte böle şeyler. bence daha öte birşey olmalı hoşgörü çoğu kimse yalancıktan yapıyo bunları bana değmeyen yılan bin onbin yaşasın dercesine samimiyet sıfır hadi o zaman evlensin bi beyaz siyahla sünni aleviyle solcu sağcıyla yok değil var çıkıyo arada tek tük ama ne kadar rahat orası muamma asıl hoşgörü senin gibi olmayanı eşin dostun arkadaşın yapabilmek yoksa dursun ama bana uzak olsun değil hoşgörmek…