Eskiden toplumsal sözleşme dediğimiz şey biraz gösterişliydi: Hobbes, Locke, Rousseau; doğa durumu, egemenlik, özgürlük, güvenlik… İnsanlık oturmuş, “Bir arada nasıl yaşayacağız?” sorusuna büyük cevaplar aramıştı. Bugün ise aynı sorunun cevabı çoğu zaman gri bir kutucuğun içinde saklı: “Şartları ve koşulları okudum, kabul ediyorum.” Hayır, okumadın. Ben de okumadım. Avukatın bile bazen okumuyor. Ama modern dijital hayatın kapısından geçmek için bu küçük yalanı söylemek zorundayız.
Kullanıcı sözleşmeleri, yani EULA’lar, çağımızın en tuhaf hukuk metinleri: Her yerde karşımıza çıkarlar, hayatımızı düzenlerler, verimizi toplarlar, davranışlarımızı sınırlarlar; fakat neredeyse kimse tarafından okunmazlar. Bu yönüyle EULA, hukuk ile ritüel arasında bir şeydir. Bir tür dijital abdest: “Kabul ediyorum” demeden içeri giremezsin. Uygulamayı kullanamaz, oyunu açamaz, hesabını kuramaz, yazılımı çalıştıramazsın.
Rıza mı, Teslimiyet mi?
Modern hukuk, bireyin özgür iradesine çok şey borçludur. Sözleşme dediğimiz şey, teorik olarak iki tarafın bilinçli ve gönüllü mutabakatıdır. Fakat EULA’larda karşımıza çıkan manzara daha çok şuna benzer: Susuz kalmış birine, “Bu şişedeki suyu içebilirsin; ama önce 47 sayfalık şartnameyi kabul et. Ayrıca şişenin içindeki hareketlerini analiz edebiliriz” demek. Seçenek var gibi görünür, ama pratikte yoktur.
Buradaki mesele yalnızca uzun metinler değildir. Mesele asimetridir. Bir tarafta milyon dolarlık hukuk ekipleri, veri bilimciler, ürün yöneticileri ve platform mimarları vardır. Diğer tarafta ise gece yarısı telefonuna uygulama indirmeye çalışan yorgun bir insan. Bu iki tarafın “eşit iradeyle” sözleşme yaptığını söylemek, arenada aslanla karşılaşan gladyatöre “adil dövüş” demeye benzer.
Üstelik EULA’lar yalnızca hukuki metin değildir; davranış mimarisidir. Neyin sana ait olduğunu, neyi kiraladığını, hangi verinin işlenebileceğini, hangi durumda hesabının kapatılabileceğini, anlaşmazlıkta mahkemeye mi yoksa tahkime mi gideceğini belirler. Hatta bazen dijital mülkiyet fikrini baştan yazar: Satın aldığını sandığın kitabı, filmi, oyunu veya yazılımı aslında yalnızca belirli koşullarla kullanma lisansı almış olabilirsin. Sahiplik, bulutun içinde buharlaşır.
Platformların Küçük Anayasaları
Burada daha derin bir dönüşüm var: EULA’lar, platformların özel anayasalarına dönüşüyor. Devletin yasaları hâlâ var, elbette; fakat gündelik dijital yaşamımızı çoğu zaman devlet değil, platform kuralları düzenliyor. Hangi içeriğin görünür olacağı, hangi hesabın askıya alınacağı, hangi davranışın “topluluk standardı” sayılacağı algoritmik ve sözleşmesel bir evrende belirleniyor. Dijital yurttaşlığımız, vatandaşlık hukukundan çok kullanım koşullarına bağlı hale geliyor.
Bu noktada modern hukuk esir alınmıyor mu? Belki dramatik bir ifade, ama yanlış değil. Çünkü hukuk, açık ve kamusal normlar üretmeye çalışırken; platform sözleşmeleri kapalı, değişken ve çoğu zaman tek taraflı güncellenebilir kurallar koyuyor. Üstelik bu kurallar küresel ölçekte işliyor. Bir şirketin Kaliforniya’daki hukuk departmanında yazılan madde, İstanbul’daki bir öğrencinin ifade alanını, Nairobi’deki bir sanatçının gelirini, Berlin’deki bir gazetecinin erişimini etkileyebiliyor.
İroni şu: Dijital çağ bize sınırsız seçenek sunduğunu söylüyor, ama bu seçeneklerin çoğu aynı kapıya çıkıyor: Kabul et veya dışarıda kal. Sosyal ağ kullanmak istiyorsan kabul et. İş için gerekli yazılımı kullanmak istiyorsan kabul et. Bankacılık uygulamasına girmek istiyorsan kabul et. Bu, klasik anlamda zorbalık değildir; daha zarif, daha parlak, daha kullanıcı dostu bir zorunluluktur.
Okumak Yetmez, Yeniden Yazmak Gerek
Çözüm “Herkes EULA okusun” kadar basit olamaz. Elbette daha anlaşılır, kısa ve katmanlı sözleşmeler gerekir. Veri kullanımını gösteren standart etiketler, besin değerleri tablosu gibi sade özetler, gerçek zamanlı izin yönetimi, güçlü tüketici hakları ve denetlenebilir algoritmik kararlar şarttır. Fakat asıl mesele, rızayı yeniden ciddiye almaktır. Rıza, bir kutucuğa tıklamak değil; anlamak, müzakere edebilmek ve reddettiğinde cezalandırılmamaktır.
Belki de yeni toplumsal sözleşmemiz şunu kabul ederek başlamalı: Dijital hizmetler artık lüks değil, kamusal yaşamın altyapısıdır. Bu yüzden onların kuralları yalnızca şirketlerin iç meselesi sayılamaz. EULA’lar, bireysel kullanıcı ile şirket arasındaki küçük metinler gibi görünse de aslında çağın iktidar haritasını çizer. “Kabul ediyorum” dediğimiz her an, yalnızca bir uygulamaya değil, bir yönetim biçimine de giriş yaparız.
O halde soru şu değildir: Bu sözleşmeleri neden okumuyoruz? Asıl soru şudur: Okusak bile değiştiremeyeceğimiz metinlere neden hukuk demeye devam ediyoruz?
