Kuran Kıssaları

Allah Odaklı Din, Ahlaklı Dindir
ihsan Eliaçık

Kur’an kıssaları: Mucize mi masal mı?

Malum, Kur’an’da geçmiş çağlardan bahseden “kıssalar” var.

Bunlar Kur’an’ın neredeyse 3/2’sini oluşturuyor. Mesela Enbiya, Kasas, Yusuf vb. sureler tümüyle, diğerleri de kısmen bunlardan oluşuyor.

Peki, bu kıssalarda ne anlatılıyor?


Şu ana kadar bu konuda iki yol izlendi.

1- Bunların her biri birer mucizedir. Bir defalığına ve o peygambere mahsus olmak üzere olmuş bitmiştir. Tabiatın işleyişine bir anlık bir ilahî müdahele ve işleyişi tersine çevirmedir.

3- Bunların her biri birer masaldır. Yani Arap halk hikayeleridir. Kur’an bunları mesaj vermek için kullanmış, gerçekte öyle olup olmadıklarıyla ilgilenmemiştir.

Kanaatimce, her iki halde de Kur’an’ın evrensel söylemi, belirli bir zamana ve mekana gömülmüş oluyor. Yani akıp geldiği tarihten, hayattan ve tabiattan koparılmış oluyor. Çünkü artık bugün öyle mucizeler olmamakta ve de başka milletler birbirine o masalları anlatmamaktadır.

Böyle söylediğimizde iki kesim birden tepki gösteriyor ve diyor ki:

1- Mucizeleri aklîleştiriyorsun. Oysa her şey akla uygun olmak zorunda değil. Elimizde inanacak bir şey kalmadı. Halbuki din olağanüstülük, kutsallık, sır ve gizemdir, binaenaleyh din elden gidiyor!

2- Masalları gerçek sanıyorsun. Bunlar yaşanmış olaylar değil; Arap halk hikayeleri… Bunları gerçekten yaşanmış tarihi olaylar sanıp nasıl olduğunu açıklamaya çalışmak beyhude bir uğraştır. Aslolan bu kıssalardan çıkarılacak hisselerdir. Din kıssa değil; hissedir. Binaenaleyh kıssayı bırak hisseye bak!

Bende diyorum ki: Kur’an kıssaları mucize veya masal değildir. Ne mucize ne de masal Kur’an kavramı değil. Kur’an, tarihi bu iki kavram üzerinden ele almıyor. Bunlar adı üzerinde birer “kıssa”dır…

Peki nedir kıssa?

Mucizeden ve masaldan farkı ne?

Kıssa: Geçmişteki bir olayı “dengi” ile anlatmak demek. Çünkü kıssa “denk olan şey” anlamındadır; kısas, takas, makas gibi…

Mucize: Geçmişteki bir olayı olağanüstülük katarak, menkibeleştirerek, kahramanlık destanına dönüştürerek, denkliğini bozarak anlatmak demek. Kayadan deve çıkarma mucizesi, asayı yılana çevirme mucizesi, balığın karnına girme mucizesi, ateşte yanmama mucizesi gibi…

Masal: Geçmişte yaşanmadığı halde, sırf masal, öyle olduğunu farzetme, kurgu, hayal mahsulü olan demek. Alaaddin’in sihirli lambası, uçan halı, yedi başlı ejderha masalları gibi…


Şimdi…

“Kur’an mucize veya masal değil; kıssa anlatıyor.” dediğimizde ne demek istediğimizi uygulamalı dört örnek üzerinden anlatalım. Örneğin bunlar İbrahim, Musa, Süleyman ve İsa kıssaları olsun. (Kur’an’da geçen 14’ü peygamber, 10’u da tarihsel kişi ve olay olmak üzere 24 kıssayı burada tek tek ele almam mümkün değil.)

Zira bu yazıda amacım Kur’an kıssalarını baştan aşağı anlatmak değil; mucize, masal ve kıssa arasıdaki farkın ne olduğunu gösterebilmektir. Bu bize diğer tüm kıssaları anlamada temel ölçü ve yöntemin ne olması gerektiğini verecektir.


Örnek 1: Hz. İbrahim’in ateşten kurtulması.

Mucize: (der ki) İbrahim ateşe atıldı fakat ateş onu yakmadı. Allah’ın mucizesi tam zamanında yetişerek ateşe “İbrahim’e karşı serin ve selamette ol” dedi ve İbrahim böylece ateşten kurtuldu.

Masal: (der ki) Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde İbrahim’i yakmayan bir ateş varmış. Yedi kat odun yığmışlar, yedi yerden ateşe vermişler ve yedi saat durmadan yakmışlar. Karıncalar İbrahim’e yedi yerden su taşımış; “Söndüremesem bile o yolda ölürüm” demiş. Derken yedi gün yedi gece yağmur yağmış ve ateş gül bahçesine dönmüş. Ya, işte böyle evlat, İbrahim ermiş muradına biz çıkalım kerevetine….

Kıssa: (der ki) İbrahim’i ateşte yakmak istediler. “Yakın şunu” (21/69) demekten başka bir şey yapamadılar. İbrahim ise “Size selam eder, Rabbimin uğrunda sizi bırakır giderim ” (37/100, 19/47-49) diyerek Babil İmparatorluğu’nun beşkenti Ur şehrini terk etti. Böylece, Salih’in, Hud’un ve çok sonları da Muhammed’in (yatağına Ali’yi bırakarak) şehri terketmesi gibi, İbrahim de şehri terk ederek ateşten (yakılarak idam!) kurtuldu. Yaktıkları ateş de orada öylece söndü gitti; “Ateşe serin ol dedik, selam olsun İbrahim’e!” (21/69).


Örnek 2: Musa’nın asayı yılana çevirmesi

Mucize: (der ki) Musa Firavun’un karşısına çıktı. Sihirbazlar değneklerini yere attılar ve hepsi birer yılan oldu. Musa ne yapacağını şaşırınca Allah “Sende at, korkma” dedi. Musa asasını atınca birden daha büyük yılan oldu ve sihirbazlarınkini yuttu. Allah’ın mucizesi tam zamanında yetişerek Musa’ya yardım etti. Sihirbazların hepsi imana geldi ve toptan Allah’a secde etti.

Masal: (der ki) Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde asaları yılana çeviren Musa adında bir peygamber varmış. Çok ulu bir zatmış. Günlerden bir gün sihirbazların karşısına çıkmış. Sihirbazlar değneklerini yere atıp yılana çevirince, o da asasını atmış. Tek başına yedi yılanı yedi saniye içinde yutuvermiş. Sihirbazlar yedi defa secdeye kapanmış, Firavun yedi gün yedi gece sarayından çıkamamış. Ya, işte böyle evlat, Musa ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…

Kıssa: (der ki) Firavunlar, Mısır’da sihirbazlık tekniğini kullanarak sır, gizem ve büyüye dayalı akıl dışı (gayr-ı reşid) bir yönetim kurmuşlardı. Sihirbazlar, dönemin yüksek teknokratları ve kimyagerleri olarak Firavun’a bu yolla hizmet ediyor ve halkı yaptıkları büyülerle korkutuyorlardı. “Firavun’a itaat etmezseniz, sizi de bu şekilde böcek yaparız” diye asayı yılana çevirme gösterileri yapıyorlardı. Kurutulmuş bağırsağın içine civa dolduruyorlar, yılan şeklinde boyuyorlar, sıcak yere atınca birden hareket ediyor ve yılan gibi görünüyordu. Halk da cehaletinden bunların tanrı tarafından onlara verilmiş çok özel bilgeler olduğunu sanıyordu. Bu korkuyla sihirbazları kutsuyor, Firavun’a da tanrı diyerek tapınıyorlardı… Musa işte bu düzeni deşifre etti. Bunun özel tanrı bilgisi olmadığını, sıradan bir sihirbazlık numarası olduğunu, fakat halkın bunu bilmediğini, bunu öğrenmesi için herkesin toplandığı bir yerde bunun böyle olduğunu göstereceğini söyleyerek meydan okudu. Ve gerçekten de öyle olduğunu gösterdi. Çünkü kendisi bunu daha önce “İnsanoğluna eşyaya isim verme” (öğrenme) yeteneği sayesinde öğrenmişti. Allah’ın Musa’ya apaçık ayetlerini vermesi bu demekti… Sihirbazlar kendi yaptıklarını Musa’nın da yaptığını görünce hayretler içinde kaldılar ve bütün karizmaları yerle bir oldu. Halkın gözünden düştüler, sahtekarlıkları ortaya çıktı, umutları boşa gitti. O gün rezil oldular ve Musa’nın o atışı bütün umutlarını, beklentilerini, hayallerini yedi yuttu.


Örnek 3: Süleymanın cinleri, kuşları, karıncaları

Mucize: (der ki) Hz. Süleyman Allah’ın izni ile kuşlarla, karıncalarla konuşurdu. Cinlerden askerleri vardı, onları mabet yapımında çalıştırmıştı. Cinlerden bir ifrite Belkıs’ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar (ışınlama!) yoluyla bir kaç saniyede getirtmişti. Allah, Süleyman’a herkesi hayretlerde bırakan daha nice mucizeler vermişti. O muhteşem mülke böyle böyle sahip olmuştu.

Masal: (der ki) Bir varmış bir yokmuş, zamanın behrinde bir Süleyman peygamber varmış. Mülkü öyle büyük öyle büyükmüş ki emrine cinler, periler, kuşlar, karıncalar girmiş. Rüzgarlı gemileri denizde yürütürmüş. Atlarla hasbihal edermiş. Sarayı yedi kat göğe değer hale gelmiş. Altı yüz cariyesi varmış. Günlerden bir gün, bir cin dayandığı bastonuna dokununca düşmüş ve öldüğü öyle anlaşılmış… Ya, işte böyle evlat, neyse, ben kalkayım artık, gerisini sonra anlatırım. Süleyman ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…

Kıssa: (der ki) Süleyman merkezi Kudüs olan bir devlet kurmuştu. Böylece bölgeyi bir adalet ve barış yurdu (Daru’s-Selam) haline getirmiş ve bunun için Kudüs’e bu anlamda Jerusalem denmişti. Güneyde Sebeliler (karıncalar), kuzeyde Hititler (kuşlar), doğuda Babilliler (cinler/periler) ve batıda Fenikeliler (yelkenli gemi ve rüzgarlar) emrine girmişti. Çünkü bu devletler o dönemde böyle anılır ve bilinirlerdi. Onlarla çeşitli zamanlarda temaslarda bulunmuş ve konuşmalar yapmıştı. Sebe Kraliçesini ülkesine davet etti. Göz açıp kapayıncaya kadar (çok kısa bir sürede) onun tahtının bir benzerini yaptırttı. Tahtın, krallığın, debdebenin değil; asıl daha başka şeylerin insan hayatındaki önemini ona göstermek istedi. Kraliçeyi Allah’ın dinine davet etti ve Müslüman olmasına vesile oldu. Böylece dünyanın başına dünyada gözü olmayan kanaatkar ruhlu insanların geçmesi gerektiğinin dersini verdi.


Örnek 4: İsa’nın göğe çekilmesi

Mucize: (der ki) Yahudiler Hz. İsa’yı çarmıha germek istediler. Fakat onu değil onun bir benzerini çarmıha gerdiler. Çünkü Allah onları şaşırtmış, onun yerine başkasını İsa sandırtmış ve asıl İsa’yı göğe çekmişti. Allah’ın mucizesi bu ya, İsa’ya da son anda yetişerek onu ölümden böyle kurtardı. Şu an Allah’ın yanında sağ olarak bekliyor ve kıyamete yakın dünyaya tekrar geri dönecektir.

Masal: (der ki) Bir varmış bir yokmuş… Zamanın birinde ölüleri dirilten, körleri iyileştiren, çamurdan kuş yapan, evinde kimin ne sakladığını bilen bir İsa peygamber varmış. Günlerden bir gün onu çarmıha germek istemişler. Havarileri ile otururken askerler onları yakalamış. Allah orda hemen yeni bir İsa yaratıvermiş. Onun yerine bunu yakalayıp asmışlar. Gerçek İsa’yı da Allah evin bacasından göğe çekmiş. Şu anda Tanrı’nın sağ yanında oturuyormuş. Kıyamete yakın dünyaya bulutların arasından süzülerek gelecek ve Şam’daki beyaz minareli camiye inecekmiş. Haç’ı kıracak, Deccal’i öldürecek ve zulümle dolmuş dünyayı adaletle dolduracakmış. Cenab-ı Hak bizleri o güne eriştirsin… Ya, işte böyle evlat, İsa ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…

Kıssa: (der ki) İsa, Allah’ın evine ticarethaneye, gerçek hayat dinini tapınak dinine çeviren bezirgan din adamlarına ve onların efendisi Bizans tiranlarına başkaldıran yiğit bir peygamberdi. Daima mesel ile konuşurdu. “Ey Tavus kuşu (Kudüs) senin civcivlerini (halkını) toplamak istedim ama beni sevmediler” derdi. Zulüm altında yaşamayı kaderleri bilen halkına “Uyanın! Size yepyeni bir gelecek çizeceğim (çamurdan bir kuş yapacağım) ve Allah’ın vahyine yüreklerinize üfleyeceğim ve onunla yepyeni bir hayata başlayacaksınız. Üzerinize serpilmişi ölü toprağını kaldıracak, Allah’ın ayetlerini körelmiş gözlere gösterecek, sağırlaşmış kulaklara dinleteceğim. Artık hiçbir şey gizli kalmayacak, bütün gerçekleri ortaya dökeceğim (evinizde biriktirdiklerinizi haber vereceğim). Ben şu engerek soyunun (tapınak taciri din adamlarının) sırtınıza yüklediği ağır yükleri kaldırmaya, vurulduğunuz zincirlerden sizleri kurtamaya geldim. Benden öncekilerin yolunu sürdürmeye, benden sonrakilerin müjdesini (bu davanın ilelebet süreceğini, bitmeyeceğini) haber vermeye geldim.” derdi. Fakat “engerek soyu” Bizansla işbirliği yaparak onu yok etmek istedi. Mahkeme kurup yargıladılar ve Babil’in asilere verdiği ceza olan ateşte yakarak idam gibi, İsa’yı da Bizans’ın asilere verdiği ceza olan çarmıha germe ile cezalandırdılar. Acılar içinde ellerine ayaklarına çiviler çakılmış halde çarmıhta son nefesini verdi. Fakat şunu bilmiyorlar ki onu gerçekte öldürmediler, asmadılar, öyle olduğunu sandılar. Allah ona çok yüce, çok yüksek bir paye verdi çünkü şehitler ölmez! Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz. Gerçekte onlar yaşıyor, fakat siz bunun farkında değilsiniz (2/154). Bütün şehitler Allah’ın katına yükselir ve Allah onları kendi katından rızıklarla yaşatır…


Bu dört örnek mucize, masal ve kıssa arasında ne gibi fark olduğunu göstermeye sanırım yeter.

Demek ki mucize olmuş olaya olmamışlık katma (menkibeştirme), masal hiç olmamışlık (esatirleştirme), kıssa da olmuş olayın dengi ile anlatımı demek oluyor.

Bu denkliği, abartıp menkibeleştirerek veya kurgulayıp esatirleştirerek değil; tarihten, hayattan ve tabiattan dengini yani karşılığını, delilini, verisini göstererek yapıyorsunuz.

Çünkü mucize ve masal anlatıları bu kıssaları tarihten, hayattan ve tabiattan koparmış durumda. Bu halleriyle günümüz tarihinin oluşumunda, toplumsal hayatında ve canlı tabiatında bir karşılıkları yoktur. Bu nedenle de yaşayan örnek olmaları mümkün değildir. Sadece mucize veya masal oluyorlar, o kadar.

Fakat birde “kıssa” olarak okuyalım bakalım. Kur’an’ın çağları delip elen evrensel mesajını asıl o zaman anlayacağız.

Yukarıda “Mucize (der ki)” veya “Masal (der ki)” formunda verdiğimiz yerleri bugüne getirin, hiçbir karşılığını bulamazsanız.

Fakat “Kıssa (der ki)” diye anlattığımız yerleri bugüne getirin, olayın zamanı, mekanı ve aktörleri değişmek suretiyle devam ettiğini göreceksiniz.

Öyle ya put heykellerine tapınan, bunları karşı çıkanı ateşlerde yakmak, darağaçlarında sallandırmak isteyen Nemrud düzenleri hala yok mu? Bunlardan kurtulmak için nice muvahhidler ülkelerinden hala hicret etmiyor mu? Firavun saraylarının destekçisi tekrokratlar, kimyagerler, fizikçiler, atom mühendisleri yok mu? Onlar bilimin gücünü kullanarak halkları korkutup ülkelere bomba atmıyor mu? Karşı gelen olursa 15 saniye içinde 250 bin kişiyi, asayı yılana çevirir gibi, savrulmuş böceğe hala çevirmiyor mu? Bugünde Süleymanın yaşadığı bölge (Ortadoğu) adalet ve barış yurduna hala muhtaç değil mi? Aslanlar, kaplanlar, sırtlanlar, kartallar, ayılar bölgeye hala üşüşmüyor mu? Bugün de tacir din adamları Roma’nın torunlarıyla işbirliği yapmıyor mu? Allah’ın evini ticarethaneye, Allah’ın yolunu tapınak dinine çevirmiyorlar mı? Kendilerine karşı geleni hala aforoz etmiyorlar mı? Allah yolunda öldürenler bugünde “Şehitler ölmez!” nidaları arasında hala defnedilmiyor mu? Bütün şehitler hala Allah’a yükselmiyor mu?

İşte bu “Yaşayan Kur’an”dır. Diğerleri ise ölü Kur’an…

Bu noktada yapmaya çalıştığım iş, Kur’an kıssalarını mucize ve masal formundan çıkarıp, akıp gelen tarih, hayat ve tabiat ortamına çekmek ve orada denkleştirmek yani anlaşır hale gelmelerini sağlamaktan ibarettir ki ilk indikleri dönemde de böyleydi. İlk indikleri dönemde de mucize ve masal olarak aşiret evlerinde, yaşlı Arap şeyhleri tarafından anlatılıp duruyordu. Arap muhayyilesi bu kıssaları birer mucize ve masala dönüştürmüştü. Fakat Kur’an onları “kıssa” olarak yeniden anlattı. Onlar kafalarındaki mucizeleşmiş veya masallaşmış şeklin onaylandığını sandılar. Hala da öyle…

Dahası Araplardan Müslümanlığı seçen diğer milletlere de geçti. Onlar da eski dinlerinden bir çok şey kattı. Bir tür Cahiliye-İslam, Mecusi-İslam, Şaman-İslam sentezi oluştu. Kıssalar, bu eski dinlerin mucize ve masal formları arasında tanınmaz hale geldi.

Bugün Müslüman zihin Kur’an’ın kıssa olarak anlattığının değil; eski dinlerin mucize veya masal olarak algıladıklarının etkisi altında. Hala “kıssa” olarak algılanmış değil…

Ama bir gün kıssa, mucize veya masalı yenecek, Kur’an’ın evrensel mesajı gömülüp kaldığı Arap/Fars/Türk toprağından, tüm insanlığa açılacak, onun bir Arap/Fars/Türk dini değil insanlık dini olduğu herkesçe görülecektir.

Bugün Meksika’da, Çin’de, Mançurya’da, Rusya’da, Arjantin’de, Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da karşılığı olmayan bir din, evrensel bir din olamaz, hele insanlık dini hiç olamaz.

Dininizi doğduğu topraklara, doğduğu zamana ve doğduğu mekana gömülüp gitmekten kurtarın. Mucizelerle ve masallarla avunmayı bırakın.

En esaslı gaybî dinamik olan “Allah’a ve ahirete iman” çökünce böyle mucizelere tutunursunuz. Halbuki bu Yahudi imanı değil miydi? En esaslı gelecek haberi olan “inzar” dan (ölüm, afet ve kıyameti haber verme) bihaber olunca böyle kehanetlere (İsa gelecek, mehdi çıkacak, hurûfîlik, cifr, şifre, 19’culuk vs.) sarılırsınız. Halbuki bu Hristıyan imanı değil miydi?

Allah’a sanki görmüşçesine (ihsan), ahirete de sanki gidip gelmişcesine (yakîn) imanı beceremeyince böyle mucizeden, masaldan, sırdan, tılsımdan, cifrden, şifreden, gizemden medet umar hale gelirsiniz…

Hani nerede Müslüman imanı?

Hani nerede gerçek hayat kıssaları?

38 yorum “Kuran Kıssaları”

  1. Evren bir düzen, bir kozmozdur ve Allah’ın “emri” (emr, takdir, ruhani (angelic) aracılar) olarak kendisine yerleştirilen kanunlara ve imkanlara göre faaliyette bulunur. Evren, Allah’ın değiştirilemez davranışı veya karakteridir. Tabiattaki süreçleri ifadelendirmek ve açıklamak için tamamen “akılcı/naturalistik” bir dil kullanılabilirse de, sırf akli/doğal düzlemde dahi Allah’ı devreye sokmak iki açıdan zorunlu görünmektedir; yokluğun mutlak boşluğundan ziyade varlığın olması –ki bu, nihai ve dinamik bir “ben”i telmih eder- ve evrenin bir düzen olması. Bu son fikir, mikroskobik fenomenlerin, özellikle nedensel kanunlara görünürde uymayışı ile reddedilemez.24 bundan dolayı Allah yaratıcı, amaçlı, bizatihi dinamik ve “cömert/lütufkar” bir İrade’dir.

    İnsan varlıkların en şereflisidir. Bütün evren, onun için yaratılmış ve onu hedeflerine hizmetçi kılınmıştır. Bütün yaratılanlar arasında sadece insan, ahlaki-akli güçlerle ve hür irade ile donatılmış; büyük ve çok önemli bir sorumluluk ile mükellef tutulmuştur. Bu sorumluluk, tabiata hakim olmak ve onu iyi hedeflerin hizmetine sunmaktır. Bu da, Şeytan tarafından sembolize edilen olumsuz güçlere karşı ahlaki bir mücadeleyi gerektirir. İnsan bu mücadelede, nitelikleri ihtiyatlı bir tehlike hissi ve güven olan bir tutum ile hareket edip, ümitsizlik ve aşırı güven, salt içkinlik ve mutlak aşkınlık gibi bütün aşırılıklardan kaçınan ahlaki “orta hallere” yapışmalıdır. İnsanın dinamik ve yaratıcı etkinliğinin gerçek alanı, işte bu sınırlar çerçevesindedir; aksi takdirde insan bu aşırılıkların iki tarafında da tehlikeli bir nokta olan küfr ya da Allah’a –Hayat Kaynağı’na- yabancılaşma noktasına dayanır.

    Allah’ın çok anlamlı ya da müteallik hale geldiği yer, insan davranışları sahasıdır. Tabiatın olgusal yapısı hakkındaki bütün varsayımlarımız Allah’ı devreden çıkarabilirse, hatta çıkarırsa da (ki bu bir bütün olarak tabiat hususunda yapılamaz) insan düzeyinde Allah fikri, “müminlerin dostu ve dualara/çabalara mukabele eden” gibi çok belirleyici, vazgeçilmez ve hayati bir rol kazanır. Bu da gösterir ki, Allah, diğer olgular arasında bir olgu olmayıp onlarla aynı mertebede değildir; O, bu olguların bir bütün olarak hareket ettiği “mode”dur. O, evrenin anlamıdır; O, olgular toplamının dayandığı ve bu toplama değer bahşeden veya “başlangıç ve son” verendir; Kur’an’ın ifadeleriyle “Allah, göklerin ve yerlerin Nuru’dur” (24:35). O olmaksızın, evrenin tek tek olguları bile olgular olarak kalamazlar. Diğer bir deyişle, Allah fikri işlevseldir; O ne olduğu veya olabileceği için değil yapmakta olduğu şey için gereklidir. Böyle düşüncelerledir ki Aristo, Tanrı’yı bir ordu kumandanına benzetir; çünkü Komutan, diğer askerler arasında bir asker değildir; aynı şekilde, Allah ta olgular arasında ilave bir olgu değildir. Kumandan, “düzeni” yani orduyu bir arada tutma işlevini temsil eder. Onsuz, der Aristo, ordu dağılır gider. 25 Allah da işte böyle, hayat ve evrenin gidişatına anlamlılık ve düzen bahşeder. (fazlurrahman-islami yenilenme)

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  2. Hayırlı olsun. Feylozofluktan imamlığa terfi etmişsin.

    Aristo, Tanrı’yı bir ordu kumandanına benzetir; çünkü Komutan, diğer askerler arasında bir asker değildir; aynı şekilde, Allah ta olgular arasında ilave bir olgu değildir. Kumandan, “düzeni” yani orduyu bir arada tutma işlevini temsil eder. Onsuz, der Aristo, ordu dağılır gider. 25 Allah da işte böyle, hayat ve evrenin gidişatına anlamlılık ve düzen bahşeder. (fazlurrahman-islami yenilenme)

    Denmiş.

    Demek ki, Aristo’dan beri insanlık bir milim ilerlememiş. Şöyle söyleyelim. Madem Aristo’da kaldın ne demeye onca filozof adı yazıp (Sadece isimleri yazıyor. Anlamlandırma yok. Okuma da yok) bizleri oyaladın.

    Şu cümleyi analiz edersek. “Koyunlar çobansız güdülmez” gibi abuk subuk, kendi içinde ilişkisi bozuk, insana ve varlığa hiç bir anlam vermeyen biatçılığın psikopatik kafasının mantığından başka birşey olmadığını söyleyebiliriz.

    Yazık…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  3. Bence insanı fazla yüce görüyorsunuz.

    İnsanı fazla yücelten her öğreti, din, ideoloji aynı temele dayanır. Kibir.

    Hatta tüm tanrılı dinlerin altında yatan özlem de budur. İnsanın tanrılaşması, tanrıyla özdeşleşmesi, özünün aynı olduğu, vs vs.

    (Bu sizin son yorumunuzaydı, yazıya ayrıca yorum yapacağım.)

    xenix: Takiplerim

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  4. düzen ve anlam açısından diyor..
    ve ona yeni bir içerik kazandırıyor..
    ilişkileri iyi anlamak gerekir..
    Allah göklerin ve yerin nurudur,Aristonun kategorik tasnif mantığıyla uyuşmaz..O olmaksızın, evrenin tek tek olguları bile olgular olarak kalamazlar.
    determinizm-indeterminizm ve seçim hem Aristonun ,HEMDE DİYALEKTİĞİN KONUSUDUR..
    Allahın sünnetullahı,ile Aristonun ezeli ,ebedi özdeşlik mantığını ayırdetmek gerekir..
    islamın kitabı Kuran ile;diğer ideoloji ve din bazındaki,tarihsel süreç içindeki ;hareket noktaları arasındaki baglantı nasıl kurulabilirve eldeki verilerle ne sonuçlar çıkarabiliriz?
    doğanın kendi iç yasaları ile kainatı ve insanı saran yasalar nedir?
    sürekli dönüşüm yasaları ile evrendeki her unsurun birbirine dönüştüğünü iddia ederek,ahlaki yasalar olamayacağından bahsediyorsun..
    oldukça rijit ve yeryüzü dışı ve tarihsel sürece aykırı bir anlayış..
    darwinist evrim yasalarını yanlış anlıyorsun..
    ereksellik her tarafa sinmiştir..
    ikide bir diyorsunki sen Aristocusun..
    Aristo türlerin ezeli-ebedi-zamanın ezeli ebedi olduğunu iddia ediyor..
    türler konusunda yanılgısı büyüktür,ezeliyet konusu ise net değildir..
    Kuranda aksine tedrici dönüşüm yasalarından bahseder,

    enerji başı boş ilerlemiyor,iç disiplini var bir amaca mebni..
    bunları duygusal kırılmalar nedeniyle söylemiyorum..tarihi oluşturan kuvvelerin açılımı neticesiyle söylüyorum..
    islam dünyasının sıkıntıları olduğunu kabul ediyorum..
    fakat bilimsel sosyalizmden,enerjitmizme,humanizme kadar donelerin değerlendiribilecegi,güçlü bir akümülasyon olduğunu söylüyorum..
    sen şurada takılıyorsun;islamda sabit yaratıcı;tüm zamanlar boyunca tüm alanlarda,tiranca yasalar-şeriat vazetmiştir..
    sen islamla tanışmamışsın…dünya kültürleriylede..
    kurandaki temel ögreti ahlak ögretisidir..
    şeriatte,öyle şekillenir..
    hölderlininin dediği;hiç bir şey insan kadar yükselemez ve onun kadar alçalamaz,sözü islami dönüşüme en uygun sözdür..
    yani topraktan Allaha değin..
    adem;meleklerden üstündür,nice insanlar vardır,hayvandanda aşagı der..
    dönüşüm vardır bu akli ve amaçsaldır ve insanı hedeflemiştir..
    insanadan ötesi yoktur,ancak bu kuranda adem kıssasında geçen humanizmdir..
    mevcut islami kuralları ilkel görüyorsun,
    kuralcılık,dogmatizm olarak adlandırıyorsun..
    ama bu kuralların,şaheser insanlar yetitirdiğini görmezlikten geliyorsun..
    amacı yakalayanlar kurtulmuştur zaten..
    bak görki,evrimden-devrime-sosyalizmden-nihilizme-varoluşa-nasyonalizme-özgürlüğe v.s. değin konuların kuranda öz olarak serpiştirildiğini göreceksin..
    niye varoluşsal nihilizmi,niye endüstriyel kapitalizmi,niye populist hedonizmi,niye angaryacı sosyalizmi ,yaşamıyoruzda,islamdan,kurandan bahsediyoruz..
    büyütme onları..
    onların dinide o ve islamın hakikatlerinin gerisindeler..
    toplum böyleymiş..
    aydın olmak kolaymı?
    hegel -sartre-marks-nietzcheyi v.s hiçmi okumasın?
    kırılma ve sorunsallarını hiçmi okumadın
    o halde ahlakilik önemli..

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  5. sayın ali k

    ihsan eliaçık’ı çok seven,reel’de destekleyen biri olmam,bazı yanılgılara sahip olduğunu düşünmeme engel değil.

    ihsan bey’in Kuran’daki sosyal ayetlerde “Allah”kelimesi yerine “insanlık”kelimesini yerleştirmesi zannımca onun toplumsal yapıyı materyalist bakış açısına sahip olamadıkça analiz edilemeyeceğini anlamasından kaynaklanıyor.

    kendince haklı da…

    “kurandaki temel ögreti ahlak ögretisidir..
    şeriatte,öyle şekillenir..”

    demişsiniz.öyle mi peki?

    ihsan hoca’nın ve sizin yanılgınız “ahlakın”ne olduğu ve nasıl kurumlaştığına ilişkin gerçekten materyalist bir bakışa sahip olamamanız.bugün facebook academia gurubunda,dinler ve ahlak üzerine yorumlar yapıldı.gurupta ahlaka dair yazdıklarımı kopyalıyorum:

    “ahlak”yok derken ifade etmek istediğim şu:öncelikle kapitalizm tukaka,sosyalizm mükemmel gibi bir yaklaşımda bulunmayacağım.bu başka bir konu çünkü.söylenmesi gereken,ahlak ilkelerinin;üretim ilişkileri,iş bölümü farklılaşmalarını haklılaştırmak için sistem tarafından üretilen değerler bütünü olduğu.bugün ahlak ilkeleri kapitalist sistem tarafından üretiliyor.

    hz.musa’dan beri “ahlaklılığın”ölçülerini(dinler aracılığıyla) koyan kurallar var ve her zaman bu kurallar toplumun her kesimi tarafından çiğnenegelmiş.bu sebeple bir toplumda ahlaklı ve ahlaksız olanlar arasındaki çizgiyi sosyolojik olarak çizebilmek zor.böyle bir çizgiyi çekebilmek için toplumdaki nimet ve külfetlerin dağılımını iyi bilmek gerekir.

    çünkü açıktır ki,nimetten daha çok pay alanların “ahlaklı”olabilmesi,almayanlara göre daha kolaydır.

    şimdi “ahlaksız”nitelemesini inceleyelim:

    verili toplum,böyle bir azınlığa ihtiyaç duyduğu için “ahlaksızlar”var.tarihte varolan tüm toplumlar,eşitsizlik ve insanın insan üzerindeki sultasına dayandıklarından,kendi akıl dışı tutumlarını örtebilmek için böyle bir kesimi kendi içinde tanımlayıp oluşturur.çünkü çoğunluğun toplumsal sisteme duyduğu ve duyacağı tepkiyi akıtacak kanal bulmak zorundadır.

    ayrıca ekleyeyim;gemişte olduğu gibi bugün de “ahlaklı”değil de “ahlakçı”bir bakış tarzı oluşmuştur.AHLAK;HERHANGİ BİR ZÜMREYE HAS KILINIP KURUMSALLAŞTIRILIRSA YENİ BASKI GURUPLARI OLUŞUR.BU,AHLAKÇILIKTIR…müslüman ahlakı,türk ahlakı,ateist ahlak gibi…

    kuran’da ki ayetler bugün için “iyi”ahlaki değerler değil.kendi dönemi için “iyi”olabilir ki öyledir de.bugün için hırsızlık yapan birinin elinin kesilmesi “iyi”midir?bakın en ilkel dönemlerde insan eti yemek “iyi”bir ahlaki değerdi mesela…bugün böyle birşey mümkün mü?bütün dinler-islam da dahil-insan ürünüdürler.kendi dönemlerinde toplumsal sistem’in aksetmeden işleyebilmesi için kendi “ahlaksızlar”sınıfını oluşturmuşlar.ve bu sınıfa dahil olanlara yönelik sosyal tedbirler almışlar.hırsızın elinin kesilmesi gibi…

    gani bey; dört kişinin de şahit olduğu bir zina eyleminin deşifre edilip zina edenlerin bilmem kaç değnekle dövülmesi kuran’da bir sosyal tedbir olarak var.o dönem evlilik dışı cinsellik “ahlaksızlık” ve “kötü”bir ahlaki değer.ama bugün hiçbir geçerliliği yok.

    sorun ne biliyor musunuz?kuran’ı ve islam’ı vahiy üzerinden değerlendirip,”allah kelamının tartışılmazlığı”noktasında çıkmaza girmeniz…öyle ya,Allah kelamı bütün zamanların üstünde ahlaki değerler sunmalıdır.oysa ki kuran Allah kelamı değil,sistem(insanlar) ürünüdür.dinlerin empoze ettiği ahlaki değerler geçerliliğini yitirmiş,miyadını doldurmuştur.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  6. Ne iyisi ne kötüsü..?

    Yaşamımız ve Mutluluğumuz için; henüz daha Spinoza’nın yanına bile yaklaşmamış, Platon ve Aristo’da kalmış bozuk felsefenin öğretisini mi öngöreceğiz ? Öte yanına da; ahlakilik gibi bir savunma mı ekleyeceğiz?

    Oldu mu ? Oldu.
    Ne oldu ? Abi bizim köpek koyunları şeyediyor. Benden gördü herhal…

    Tüm arzularının odağı; diğerlerinin yatak odasında gezmektir… O kötü… BEN İYİ… Heh o yüzden orospuya haddini bildirdim.

    “Allah herşeyi sizin için bilendir.”

    İçinden ise; “Aha ona gerek yok ben bildim: TAŞLADIK” Ahlaki oldum. Yaşasın artık ahlakiyim. En ahlaki benim.

    Fakat en acı olanı: Ben ahlakiliği bildim’dir. O allah yerine karar verendir. Aslında tek yaptığı rontgenlemektir. Diğerinin hayatının tam içinde dolaşıp, dolanıp kendini tatmin etmektir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  7. Sayın oikOs muhteşem bir özet yapmış. Yorumu kısa, aynı zamanda bir manifesto gibi. Kendisinin affına sığınarak tek bir cümle ekleyeceğim. AHLAKİLİK, gözü sürekli başkalarının donunun içinde olanların işidir. İş budur.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  8. -Hocam bi kedi lazım.
    -Dişi kedimiz var süperdir.
    -Abdest alıyor mu?
    -İnan günde on vakit patilerini yalıyor. Günde en az bi defa her tarafını yalar.
    -Ala ala…
    -Ben ahlaki kedi severim. Bu kedi ona buna verir şimdi…
    -Olur mu hiç… Tesettür giysimiz var.
    -Ala ala..
    -Kedimiz yemeğini dökmeden yer. Kabın kenarlarını bile yalar.
    -Hımm! rabbin rızkını ters çevireni sevmem zaten…
    -Bu kedi tam mümin abi… Namaz vakti kulaklarını diker.
    -Tamam alıyorum.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  9. sayın xenix ,dolaylıda olsa konuyla alakalı olarak sormak istiyorum;
    evrendeki enerji kendi mahsulümüdür,
    evrendeki enerji sonsuzmudur?
    yoksa sabitmidir?
    entropi yasası nedir?
    enerji sabitse,genişleyen evren yasası ile izah edilebilirmi?
    diğer arkadaşlar ne diyor…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  10. evrendeki enerji kendi mahsulümüdür, –> Evet
    evrendeki enerji sonsuzmudur? –> Hayır
    yoksa sabitmidir? –> Evet
    entropi yasası nedir? –> Enerjinin işlevselliğinin azalmasıdır
    enerji sabitse,genişleyen evren yasası ile izah edilebilirmi? –> Evet

    xenix: Takiplerim

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  11. enerji sabitse genişleyen evren yasası ile izah edilebilirmi-evet
    nasıl?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  12. “enerji sabitse genişleyen evren yasası ile izah edilebilirmi-evet
    nasıl?”

    Evrenin genişlemesi, enerji gerektiren bir şey değildir.

    xenix: Takiplerim

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  13. enerjisiz alanmı-bir hareket nasıl enerji gerektirmez?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  14. madde enerjiye dönüşemezse,
    itici yapıcı bir faktör olmaksızın madde oluşamazsa,
    enerjinin bilincinden bahsedilebilirmi?
    birde ısrarla nedenselliğin olamayacağını iddia ediyorsunuz..
    belirsizliğimi savunuyorsunuz?
    saygılar..
    özürle soruyorum,enerji-bilinemez ve dilediği gibi davranır mı?
    o zaman meşiyyet nedir?
    enerjinin dilemesimi?
    Allahın meşiyyeti..
    enerjinin meşiyeti..mahiyetinin bilinmezliği ve tavırları..
    öylemi..
    yanlımı düşünüyorum..
    tabii burada deizm-teizm-agnostiszm gibi bir soru ortaya çıkar.
    statik ve dinamikle ilgili sorular ortaya çıkar..
    ilerlemeci tarih ve döngüsel tarih-spiral tarih felsefeleri sorunlaşır..
    laisizm ve şeriat ..konusu çıkar..
    yani? belirsizlik-nedensellik arasındaki ilişki nasıl anlaşılmalıdır?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  15. “madde enerjiye dönüşemezse,
    itici yapıcı bir faktör olmaksızın madde oluşamazsa,
    enerjinin bilincinden bahsedilebilirmi?”

    Sevgili ali k. Bu cümlelerini ne anladım ne de anlamlandırabildim. Ondan sonrasını da. Arada bir tek “saygılar…” demişsiniz onu anladım.

    Başka bir arkadaş anladıysa o benim anlayabileceğim şekilde yöneltsin soruları.

    xenix: Takiplerim

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  16. madde enerjiye dönüşürmü?
    enerjiden maddeyi oluşturan iç mahiyet nedirki ,farklı maddeler oluşturuyor.
    bu durumda enerjinin bilincinden bahsedebilirmi?
    dışarıdan bir kuvvet uygulanmadan madde enerjiye dönüşebilirmi
    Sisteme dışardan enerji verilmediği sürece düzenin düzensizliğe düzensizliğin de kaosa dönüşeceğini anlatır. Kırık bir bardağın durup dururken veya kırarken harcanan enerjiden daha azı kullanılarak eski haline döndürülemeyeceği örneği verilir klasik olarak. Yine aynı şekilde devrilen bir kitabı düzeltmek için devirirken harcanan enerjiden fazlasını kullanmak gerekir, potansiyel enerjinin bir kısmı ısıya dönüşmüştür ve geri getirilemez. Aynı zamanda evrendeki düzensizlik eğilimini de anlatır.Kütlenin Korunumu Kanunu: Tepkimeye giren maddelerin kütleleri toplamı her zaman ürünlerin kütleleri toplamına eşittir. Kimyasal tepkimelerde kütle enerjiye dönüşmez. Çekirdek reaksiyonlarında ise kütle E=mc2 ye göre enerjiye dönüşebilir
    şunu demek istiyorum;evrendeki maddeleri oluşturan(kendiliğinden)enerjidir..
    herhangi bir madde;tabii olarak enerjiye dönüşürmü?
    maddeleri oluşturan saf enerjiye dönüşürmü

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  17. Foruma her göz attığımda yorumunuzun biraz daha büyüdüğünü görüyorum.

    Madde enerjiye dönüşebilir. Aslında maddenin temeline indiğinizde zaten enerjiden başka bir şey bulamazsınız.

    Enerjiden temel parçacıklar oluşur. (Bunlar da aslında birer enerji topudur) Bu temel parçacıkların birbirileri ile kurdukları ilişkilere göre farklı maddeler oluşur.

    Enerji yoğunlaşması olarak oluşan maddeye dışardan bir güç uygulamadan kararlı halini bozmaz kolay kolay. Ama diğer parçacıklarla etkileşim zaten kaçınılmazdır.

    Düzen ve düzensizlik insanların tanımlarıdır. Doğada böyle bir şey yoktur.

    Evrende her şey minimum enerji kaybetmeye yönelimlidir. Veya enerji depolamaya. Bu yüzden enerji depolu olan bir molekül kendiliğinden bozulmaz.

    xenix: Takiplerim

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  18. Radyoaktif bozunmalarda madde dediğimiz maddesel parçacıklardan enerji dediğimiz dalgalar çıkar ama parçacık yapısı değişmez. Bu tür bozunmalara “Gamma decay” denir. Örneğin Plutonium 240 çekirdeği dengesizdir ve bu yüzden sürekli gamma ışını salar. Bunlar oldukça zararlı ışınlardır ve hücrenin yapısını bozabilir. Fukushima kazasında en çok zarar veren radyasyon türü gamma ışınları olmuştur. Çünkü onların erişebilecekleri mesafe de oldukça büyüktür.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  19. Allah insani yaratmis ve butun yaratiklara insana secde edin demis.
    Seytan kisilik sahibi oldugundan kabul etmemis ve insanlari kandiracagini iddia etmis.

    Bunun uzerine seytan insanlara bir suru peygamber gonderip abuk subuk seylerle kafalarini celmis. Insanlarin beyinlerini kullanmalarina engel olmus. Allah ise insana beyin verdiginden onu kullanabileceklerini umuyormus.

    Kuran kissalari da seytanin insanin kafasini karistirmak, dusunmelerini onlemek amaciyla hazirladigi komplo teorilerinden baska bir sey degildir. Tipki saygideger ordumuzun kurdugu siteler vasitasiyle, icat ettigi komplo teorileriyle insanlarin kafasini karistirmak gibi…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  20. Ne güzel demişsin kardanadam, Belki de sen şeytanla işbirliği içindesin… Kimbilir ?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  21. Sayın ali k,
    sizin yazılarınızı takip eden birisi olarak samimi olduğunuzu düşünmekteyim. Uğraşınıza da bu samimiyeti esirgemeden
    yansıttığınızı görüyorum. Bu cihetle size kesinlikle bir dinci yakıştırması yapamam. Bilakis, insanımıza Allah ile aralarında
    bir yol bulma daha doğrusu bulunan yola yönlendirme gayretinizi ve bu gayretinizin de alt yapısının taşlarını bilimsel
    yöntemle döşemeye çalışmanızı ancak alkışlarım.

    Benim ise tartışmaya burda dahil olma isteğim sizin bir cümleniz üzerinedir, şudur o cümle:
    “…ama bu kuralların şaheser insanlar yarattıklarını görmezden geliyorsun !..”

    Yok yok efendim ben sizinle aynı fikirde değilim. Şimdi desem ki size; “kimmiş ? Bu şaheser insanlar !..” Siz buraya bir
    sürü isim sıralayacaksınız. Oysa ben böyle bir soru sormayacağım. aşağı yukarı sıralayacağınız isimleri ortak özelllikle-
    riyle tahmin ettiğimi sanıyorum. Yüksek ahlak anlayışı da ortak özellik, hemde Allah odaklı… Ve de Kurani..

    Gene sizin tespitlerinizle yola çıkarsak, iddia ettiğiniz gibi enerjinin iç mahiyeti Allah’ı saklasın bünyesinde. Elbet Allah değil çünkü o insanın bilebileceği, tahmin edebileceği, hayal edebileceği herşeyden münehhezdir ya öyle anlatılıyor
    bize ya!.. O yüzden Allah bilgisi diyelim. Ve bu versin ilk kuvveti diyelim. Enerji harekete geçsin ve maddeyi, doğayı
    oluştursun filan falan…

    Bir de bize anlatıldığı gibi herşey zıddı ile kaimdir ya. Pozitifin karşısı negatiftir ya bu negatifliğin genel adı da
    şeytandır ya… Buna göre insan ya yüksek ahlak sahibi olacak gittikçe melekleşecek yada kötü ahlak sahibi olacak
    gittikçe şeytanlaşacak ve hangisi kazanırsa kazansın kazandığı anda kıyamet kopacak. Neden ?.. Çünkü oyun bitti.
    Oyun neydi, İmtihan…

    Bu düşünceye uyarlamaya çalıştığınız bilim diyor ki : Evrenin oluşum süreci onbeş milyar yıl. Kader adı altında
    sınıfta kalanı belli sınıfı geçeni belli bir imtihan için bu kadar zahmet !… Allah’ın çok boş vakti olmalı.

    Yani sayın ali k sizin verilerinizle de yola çiksak, netice alamıyoruz. Basit bir imtihan herşeyi kapsamıyor. Çok donanımlı bir insan, sırf şaçmadır bu imtihan deyince cehennemin dibini boyluyor. Çok cahil bir insan evet bu imtihanı tanıyorum deyince sınıflı bir yer olan cennete kavuşuyor. Bu da adaletli oluyor.

    Sayın ali k şaheser insanlar yaratmak iddia ettiğiniz gibi dinlerrin işi değildir. Eğer din kurallarının işi olsaydı, henüz daha baştan çuvallamazdı. Şöyle ki:
    Ayşe; Muhammed’e ne der: “Senin rabbinde senin uçkurunla ne kadar alakalı, hemen ayeti göndiriveriyor.”
    Neden ve nasıl, Ayşe böyle bir laf edebiliyor koskoca peygambere. terbiyesizliğinden mi ? Sanmam. Peki kuralları bilmediğinden mi. Onu da sanmam. birincisi İslamın ikinci adamı Ebu Bekir’in kızı, ikincisi peygamberin eline geldiğin de yaşı daha çocuk sayılabilecek bir yaştı(burda bir sürü rivayet var) kuralları iyi öğrenmiş olması lazım.
    Eğer öyleyse kabahat büyüklerinin .

    Bence şöyle : bir erkeğin imkanı genişleyince muktedirliği artınca, vucudunun ürettiği testesteron seviyesi onun beşeri ilişkilerini belirlemeye başlıyor. Muhammed’de herinsan gibi bunları canının istediği gibi uygulamaya koyuyor.
    Ayşe ise o da muktedir bir kadın güçlü kuvvetli hakkını arayabiliyor. Bu söz bir hak arama sözüdür.
    demem şu ki Ayşe’ nin şaheser insan olup olmama özgürlüğü kadar bizim de olsun. gerekrse bizde dikilebilelim.
    moleküllerimizdeki allah bilgisi hemen hişşşt demesin.

    Evet sayın ali k dediğiniz gibi aydın olmak kolay değil . Aydınlar hemen biat etmiyorlar!…

    Din kurallarının yarattığı şaheser insanlar, yalnızca dinin konformizmine dayalı bir hayat yaşayan asalaklardır.
    Bu asalak yaşamı onlara dayatan din ise bu sayede egemenliğini en üst seviyede sürdürür. beşbin yıldır gördüğümüz bu.

    Bu görüşlerinizi bilim ile desteklemeye uğraşmayınız. Bilim dediğiniz şey son onlarca yılını bu egemenlere hizmetle geçiren sabıkalı bir kurumdur. Önümüzdeki yüzyılın da bu egemenlerin kontrolünde geçeceği bilimin daha şimdiden
    alt yapısını hazırladığı paralel evrenler filan gibi çalışmalarla bellidir.
    Gelişen insan düşüncesine, gelişen bilim oyalamaları.

    Bizler ise, gerçekten şaheser insanlar olmayı amaçlıyorsak eğer, yapacağımız şeyler çok basittir:
    “…çalmamak…gasp etmemek…başkasının malına emeğine başarısına göz dikmemek…
    hak ederek kazanmak…paylaşmak…sosyal projelerde yer almak…bireysel çıkarlarımız kadar sosyal çıkarları da düşünmek, gözetmek…boş vaatler vermemek…insanların duygularını sömürmemek..”

    (Poetik Edda nikli yazardan alıntıdır)
    bu kavramları yaşamımıza uyarlayabilirsek eğer egemenlerin tanrısının yanımızda ahlaksız kalacağını size garanti ederim.

    Bir de cern deneyinde Allah’ı arayanlara bir önerim var. Bu da bir deney hem de o kadar pahalı değil. Kanımca sonuçları daha iyi netice verir:
    dünya üzerindeki her yerleşkeden yeni doğmuş bir bebek alıp onları doğal bir ortamda dış dünyadan izole tek
    kelime Allah, din, kitap söz etmeden büyütüp yetişkin olmalarını sağlamak. gözlemlemek…
    bakalım içlerinden Allah diyen çıkacak mı?…

    Bence bu işlere insan odaklı bakmakta fayda var. Eminim kurani ve ahlaki bakıştan çok farklı şeyler göreceksiniz.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  22. zler ise, gerçekten şaheser insanlar olmayı amaçlıyorsak eğer, yapacağımız şeyler çok basittir:
    “…çalmamak…gasp etmemek…başkasının malına emeğine başarısına göz dikmemek…
    hak ederek kazanmak…paylaşmak…sosyal projelerde yer almak…bireysel çıkarlarımız kadar sosyal çıkarları da düşünmek, gözetmek…boş vaatler vermemek…insanların duygularını sömürmemek..”
    temiz ahlak-temiz davranış sahibi olmak ışığın peşine düşmek..
    dini önceleyen bu davranışlardır..
    sağlam karakter sahibi olmak..
    evrensel konum varoluşsal durum ve insanbilimin kriterleri ile hareket edilerek;bir dinin doğruları anlaşılır,kuranbilim-insanbilin ve islam bilimin içeriği bu bağlamda değerlendirilir.ademi merkeziyet bu bağlamda anlaşılmalıdır..
    yoksa salt aristo mantığı ile bu ilinti anlaşılmamalıdır..diyalektiğin yöntemide eşit ağırlıktadır..
    muhammedi risaleti böyle anlamak gerekir..
    50 yaşından sonra akil bir elçinin ,kadın amaçlı yönelime girdiği düşünülmemelidir..
    bize düşen ahlaki tanıyarak;dine oradan gitmektir..

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  23. Bu kıssalar elbette insanın düşünme alt yapısına katkı olması için verilmiş, Yani aklın benzini diye tabir edebiliriz.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  24. İnsanın hala İYİ ve KÖTÜYÜ yargılıyor olmasına inanamıyorum.

    Yüz kere dedik; İyi ve kötü yoktur. Doğada da yoktur. İyi veya kötü, toplumun size yakıştırdığıdır. Avını avlayan timsah ne kadar kötüyse insan da o kadar kötü veya iyidir.

    Hitler emretti diye fetihe giden alman askeri kötüdür. Peki geri dönmek isterse ? Bu sefer kendi halkı nezdinde kötüdür. Seçeneği yoktur. Eğer düşmana ateş etmemeyi seçerse bu sefer de düşman onu öldürecektir. Alman askeri kötü müdür ?

    Tecavüz mü kötüdür yoksa kadınları tabu kılan AHLAK mı ?
    Hırsızlık mı kötüdür yoksa diğerini aç bırakan koşullar mı ?

    Dinler bireyi psikolojik bir varlık olarak görmezler. Din için birey, yapmaya mecbur robottur. Ne yüksek libidoyu, ne akli dengeyi, ne ruhsal gelişimi, ne ekonomik girdiyi hesaplamaz. Kendi neyse diğeri de aynı kendi olmalıdır.

    Soru: Kim iyidir ?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  25. Değerli oikOs,

    din kurallarının haricinde de insan özdenetimini (otokontrol) yapabilir.
    İfade etmeye çalıştığım düşünce buydu.
    yargılamadan çok uzakta duran biriyim.
    Kim iyidir? sorusuna ilerde etraflıca bir cevap vermek isterim,
    şimdilik hoşçakalın.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  26. Sevgili Galatalı,

    Cevabım size değildi. Herzamanki malum kişilere…
    Aynı görüşleri paylaştığımızı söyleyebilirim.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  27. Yazıyı yeni okudum.

    (Nesrin Topkapı’ya hürmetler)

    Alemleri yaratan allah bir türlü adam gibi anlatamıyor yani anlatmak istediği şeyi… Meğer İbrahim şehri terketmiş de, yakılan ateş de garibim işte kendi kendine sönüp gidince serincik olmuş filan.. Buncacık cümleyi bile doğru düzgün vahyedemiyor yani, ille bi film olacak işin içinde. E olacak ki, İhsan Eliaçık gibi “ilim sahibi” bonkörler imdadımıza yetişip “bilgilendirsin” bizi.

    Sebeliler’den karınca kolonisi, hititler’den kuş surüsü, fenike’den rüzgar, babil’den cin… (istanbul birgün fetholunacak derken de o boğanın boynuzu var ya, kesinkes verilecek elinize filan deseydi bari, olma mıydı? )

    He anam he… Herkes dangalak bi siz “akıllı”sınız ya.. Nesrin Topkapı gelse gözleri yaşarırdı valla.

    Kıssa’dan hisse durumları ha..

    Vay be.

    E tabi şimdi hisse diyince, en büyük hisse -malumunuz- öte tarafta.

    Hani memesi tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar felan..

    Sahi onlar ne, onlar da mı kıssa?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  28. Ha bi de neydi?

    Aristo-Platon-Husserl-Marks eşliğinde yaylı bilimler ve diyalektik filan..

    Akıl yani!

    Hepsini anlayabiliriz ama dogmayı anlayamayız di mi?

    Bu soytarılıktır.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  29. Neden Kur’an Zahir ve Batın Diye İki Şekilde Konuşmuştur?

    Allame Tabatabai bu konuda şöyle diyor:

    “1- Akıllar madde âleminden daha geniş olan maneviyatı derk etme noktasında farklılık arz etmektedir ve farklı mertebelere sahiptir. Yani insanın maddiyata fikri olarak bağlılığı ne kadar az olursa, maneviyatı derk etmesi de o kadar fazla olur. İnsanın maddiyata bağlılığı ne kadar fazla olursa, Kur’an’ın batınını ve marifetlerini derk etmek de o kadar zor olur.

    2- Farklı anlayış derecelerinden her birinin bilgilerini, bir alt dereceye yüklemek mümkün değildir. Zira ters sonuç verir. Özelikle de düzeyleri, madde ve cisimden üstün olan maneviyatı, perdesiz ve kabuksuz bir şekilde halkın geneline sunduğumuz takdirde hedefle çelişmiş oluruz. Velhasıl tabiat ve madde ötesi sırları, madde âlemine perde ötesinde söylemek gerekir.

    3- Zihinler maneviyatı derk hususunda farklılık içindedirler. Yüce marifetleri ilka etmek, tehlike arz etmektedir. Dolayısıyla öğretim düzeyi halkın genelinin anlayabileceği bir düzeyde olması gerekir. Bu durumda iyi sonuç verir, yüce manevi marifetler halkın genelinin anladığı sade bir dille söz konusu edilmelidir. Lafızların zahiri his edilir türden konular ifade etmelidir. Maneviyat, zahir perdesi arkasında yer almalıdır ve bu perde gerisinde farklı anlayışlara uygun bir şekilde kendini göstermeli, herkes kendi anlayışı miktarınca ondan istifade etmelidir.”[8]

    Zahir ve Batın Özelliği

    Allame Tabatabai zahir ve batın hakkında ise şu inanca sahiptir: “Birinci özellik zahir ve batının göreli oluşudur. Bu da “şüphesiz Kur’an’ın bir batını, batının da bir batını vardır. Aynı şekilde bir zahiri ve zahirinin de bir zahiri vardır” rivayetinden anlaşılmaktadır. Zira her zahir, kendinin üstünde olan zahirine oranla batındır. Kendinden sonrakine oranla da zahirdir. Yani insan Kur’an üzerinde derince bir düşününce, daha derin marifetler elde etmektedir.

    İkinci özellik de şudur ki Allah hem zahir ve hem de batın anlamlarını kastetmiştir. Bunlardan bir anlamı bilmek, insana bir üstündeki anlamı bilmek hususunda da yardımcı olmaktadır.

    Kur’an-ı Kerim’in zahir ve batınının her ikisi de kelamdan irade edilmiştir. Ama her iki anlam da birbirinin boylamında yer almaktadırlar; enleminde değil. Ne lafzın zahir iradesi, batın iradesini reddetmektedir ve ne de batın iradesi, zahiri iradeye engel teşkil etmektedir.”[9]

    Bazılarının inancına göre ise Kur’an’ın batıni anlamından maksat zahiri anlamın enleminde irade edilen kavramlardır. Öyle ki ayetlerin zahirinde bunlara hiçbir delalette bulunulmamıştır. Örneğin eğer bir kimse, “Hani önünüze çıkan denizi yararak sizi (boğulmaktan) kurtarmış ve gözleriniz önünde Firavun ailesini boğmuştuk”[10] ayetinden maksat, “Allah’ın İsrail oğullarına ilim denizini yarması ve onları ilmi sorunlara gömülmekten kurtarmasıdır” derse bu tür bir batıni anlamı hiçbir delil olmaksızın Kur’an ayetleri hakkında kabul etmek mümkün değildir. Bu tür tevillere girerek Allah’ın denizi yarma mucizesini inkar etmek doğru değildir. Zira deniz kavramı başka kavramlara izafe edilmekçe, ilim anlamını ifade etmek için takdir edilmemiştir. Bahr’ul Ulum Bahr’ul maarif gibi.”[11]

    Sözün zahiri için her zaman belli bir ölçü vardır. Bu da lügat ve harekelendirmedir. Ama eğer sözün batıni anlamını, zahirinin delalet etmediği bir şey olarak kabul edecek olursak o zaman karışıklık vücuda gelir. Doğru ve yanlış birbirinden ayırt edilmez hale gelir. Zira batın için bir ölçümüz yoktur ve herkes kendi maksadını Kur’an ayetlerine isnat edebilir. Bu da dinde büyük bir fesada yol açardı.”[12]

    Burada Kur’an’ın batından neyi kastettiğini belirten iki görüş vardır. [13]

    Birincisi şudur ki ayetlerin batınından maksat ayetlerin derin ve çok boyutlu anlamlarıdır. Bu da Kur’anî lafızlar üzerinde düşünmekle aşikar olmaktadır. Bu anlamlardan hiç biri diğeriyle çelişmemektedir ve bir arada düşünülebilir.

    İkinci görüş de şudur ki ayetlerin batınından maksat, İmamlar’dan (a.s) nakledilen bazı rivayetlerde beyan edilmiştir.

    Nitekim Hemran b. A’yun’un İmam Bakır’dan naklettiği bir rivayette bu yer almıştır: “Kur’an’ın zahiri hakkında inen kimseler içindir, batını ise ilk grup gibi amel eden kimseler içindir.”[14]

    Ayetlerin Batınını Elde Etme Ölçüsü

    İslam bilginleri Kur’an ayetlerinin batıni anlamlarını derketmek için tevile dayanma hususunda bir takım kaide ve ölçüler karar kılmıştır ki bu metotlar vasıtasıyla ayetlerden güvenilir batıni kavramlar çıkarılabilsin. Bu kaidelerin başlıcaları şunlardır:

    1- Batıni anlamların, zahir anlamla çok yakın bir münasebeti olmalıdır. Bu münasebet lafzi olsun veya anlamsal bir münasebet olsun fark etmez.

    2- Ayetin has ve genel anlamını elde etmek amacıyla ayetin nüzul hususundaki detaylarından ayrılmasının telkininde gerekli dikkatin gösterilmesi. [15]

    Bu iki ölçüyü göz önünde bulundurmakla bazı tefsir kitaplarında yer alan kimi tevillerin doğru olmadığını anlamaktayız. Zira bunlar lafızlara bakmaksızın kendi zevkler doğrultusunda Kur’an’ı tefsir etmeye kalkışmışlardır. İnşallah sözün devamında bu konuda bir takım nükteleri zikretmeye çalışacağız.

    Bir Ayette Batıni Anlamlardan Bir Örnek

    Allame Tabatabai “Allah’a ibadet edin ve ona hiç bir şeyi ortak koşmayın.” Ayeti hususunda ayetin zahiri ve batıni anlamları hususunda şöyle diyor: “Bu sözün zahiri normalde putlara tapmak ile ilgilidir. Nitekim şöyle buyurmaktadır: “Pislik olan putlardan sakının” ama iyice bir düşünüldüğü takdirde anlaşıldığı üzere putlara tapmak sadece Allah’tan gayrisi karşısında boyun eğmek, anlamına gelmektedir ve dolayısıyla da kendisine ibadet edilmeyen putun da belli bir özelliği vardır ve nitekim Allah-u Teala şeytana itaati ona ibadet saymış ve şöyle buyurmuştur: “Ey Ademoğulları! Sizden şeytana ibadet etmeyin diye söz almadık mı?”

    Başka bir yorumla da açıklığa kavuştuğu üzere kendisi ve diğerleri karşısında itaat ve boyun eğmenin bir farkı yoktur. Nitekim nefsin isteklerine itaat edilmemesi gerektiği gibi Allah karşısında başkasına da itaat edilmemelidir. Nitekim Allah-u Teala, “heva ve hevesini ilah edineni görmedin mi?”[16] diye buyurmaktadır.”

    Daha ince bir araştırma sonucunda anlaşıldığı üzere Allah’tan gayrisine asla fazla ilgi gösterilmemeli ve Allah’tan gaflet edilmemelidir. Zira Allah’tan gayrisine teveccüh etmek, onu bağımsız saymak ve karşısında küçülmek demektir.”[17]

    Bu esas üzere:

    1- İnsan Allah’ın izni olmaksızın hiç kimseye teveccüh etmemelidir. Bu yüzden tapmaktan sakınmak sadece putlara özgü değildir.

    2- Nefsanî isteklere tapmak da yasaklanmış bulunmaktadır.

    3- Allah’tan gaflet etmemek ve başkasına yönelmemek gerekir. [18]

    Ayet Anlamlarının Batıl Tevilinden Bir Örnek

    Ali b. İbrahim Kummi tefsir kitabında “Allah sivrisineği ve daha üstününü bile misal olarak vermekten hayâ etmez” ayetinin tefsirinde, İmam Cafer-ı Sadık’tan (a.s) nakledilen bir rivayete dayanarak şöyle demektedir: “Allah bu örneği Hz. Ali (a.s) için zikretmiştir. Dolayısıyla “beuze” (sivrisinek) Hz. Ali’dir. “Ma fevkeha” ifadesi ise Hz. Muhammed’i (s.a.a) kastetmektedir.” Daha sonra da şöyle diyor: “Zira “İman edenler bunun Rablerinden gerçek bir örnek olduğunu bilirler.” İfadesinden maksat Müminlerin Emiri’dir. Nitekim Peygamber de insanlardan ona itaat etmesini istemiştir.”[19]

    Veya bazı sufi alimler de “Rabbimiz, bizden öncekilere (günahları sebebiyle) yüklediğin gibi, bize de ağır yük yükleme” ayetinin anlamı hakkında şöyle demişlerdir: “Allah’ım! Bizim üzerimize dayanamayacağımız hubb ve aşkı yükleme.”[20]

    Tatbik ve uyarlama

    Allame Tabatabai’nin, Kur’an’ın zahir ve batın konusunu ele alırken dile getirdiği tatbik konusunda şu nükteye işaret etmek gerekir ki Kur’an ayetleri nüzul sebebine özgü değildir. Bu ayetler nazil olduğu şahısların şartlarını taşıyan herkese tatbik etmektedir. Bu aslında İmam Bakır’dan nakledilen şu hadise işarettir: “Eğer Kur’an sadece bir topluluk hakkında inmiş olsaydı, o topluluğun ortadan kalkmasıyla ayetler de anlamını kaybederdi ve dolayısıyla Kur’an’dan geriye bir şey kalmazdı. Ama gökler ve yer baki kaldıkça Kur’an’ın ilki sonuna cereyan etmektedir. Her topluluk için okudukları bir ayet vardır. Onlar ayetten kastedilendir. İster hayır olsun, ister şer.”[21]

    Şimdi bu nükte ışığında söyleyebiliriz ki bazı rivayetler kınayıcı ve korkutucu ayetleri Ehl-i Beyt düşmanlarına ve bazı rivayetler de övücü ve müjdeleyici ayetleri Ehl-i Beyt’e uyarlamaktadır. Bu esas üzere tatbik; batının ilk anlamının kemali ve Kur’an batınlarının harici tecessümüdür ve batının bütünleme aşaması sayılmaktadır. [22]

    Tevil Hakkında Bir Söz

    Tevil geri dönme anlamına gelen “evl” kökünden türemiştir. Burada maksat ise ayetin kendisine döndüğü şey demektir. Örtülü söz anlamına gelen tevilin karşısında ise, açık bir anlam ifade eden ve ayetin kelime anlamı olan tenzil yer almaktadır.

    Rivayetlerde Kur’an tevili ayetlerin gerçek hedefleri olan dış hakikat anlamında yer almıştır. Allame Tabatabai, tevilin anlamı hakkında şöyle demektedir: “Her şeyin tevili, o şeyden kaynaklandığı hakikatidir ve o kaynak bunun gerçekleştiricisi, taşıyıcısı ve nişanesi mesabesindedir.[23]

    Hak ve Batılın Tevili

    Bu söylediğimiz şeyler esasınca Kur’an ayetlerinin gerçek tevili ilahi ilim ve vahiyden kaynaklanan hakikatler dizisidir. Batıl tevil ise sapıkların insanları hak yoldan saptırmak için Kur’an’ın doğru anlamlarının aksine ortaya attıkları şeydir. Onlar, Kur’an ayetlerini şeytani istekleri esasınca kendi saptırıcı maksatlarına yüklemektedirler. Kur’an tevillerinin lafzi boyutlarla irtibatı, normal kanunların ve kaidelerin tersine lafzi delaletlerle ilgili olduğu için Kur’an’ın gerçek maksatlarıyla tümüyle örtüşmektedir. Bu yüzden akli değerlendirme ölçütüyle doğru olan tevili, batıl olan tevilden ayırt etmek, oldukça zordur. Dolayısıyla ilahi vahye ve Kur’an hakikatleri hakkındaki yakini ilme dayanan nakli değerlendirmeden yardım almak dışında mümkün değildir. [24]

    Allah, Al-i İmran suresi 7. Ayette şöyle buyurmaktadır: “Sana kitabı indiren O’dur. Onda kitabın temeli olan muhkem ayetler vardır, diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik olan kimseler, fitne çıkarmak ve tevil etmek için müteşabih olanlarına uyarlar. Oysa onların tevilini ancak Allah bilir ve ilimde derinleşmiş olanlar, “Ona inandık, (muhkem ve müteşabih) hepsi Rabbimizin katındandır” derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünebilirler.” Bu ayet esasınca herkes, Kur’an teviline kalkışamaz. Bu işi yapan kimseler, hakikatte Kur’an’ı kendi zevkleri esasınca tevil etmektedirler. Eğer bu iş, insanlar arasında yaygınlaşacak olursa, herkes, kendi zevki esasınca Kur’an’ı yorumlamaya kalkar. Zihninde olan şeyi Kur’an’a yükler ve artık Kur’an’ın zahiri bunun için bir hüccet olmaz. Oysa bu konudaki mevcut ayetler ve rivayetler esasınca Kur’an’ın zahiri herkes için hüccettir. Örneğin Allah Kur’an’da şöyle buyurmaktadır: “Belki onlar hatırlayıp kendilerine gelirler diye, biz onu (Kur’an’ı), senin dilinle kolaylaştırdık.” Aynı şekilde bir çok rivayetlerde görüldüğü gibi tertemiz imamlar, bir takım şer’i ayetleri ve diğer Kur’anî ayetleri zahiri şekliyle delil olarak göstermişlerdir. [25]

    Kimler Kur’an Tevilini Bilmektedir

    Al-i İmran suresinin 7. ayeti esasınca tevil ilmi, sadece Allah’a ve ilimde derinleşmiş kimselere aittir. Şimdi soralım: İlimde kökleşmiş ve derinleşmiş bu kimseler kimlerdir. Bir çok rivayetler şu konuyu beyan etmektedir ki ilimde kökleşmiş olanlar, şüphesiz masumlardır (a.s).

    Şimdi de bu hadislerden birkaç örneğine işaret edelim:

    1- Ebi Basir şöyle diyor: “Ebu Cafer (a.s) şöyle buyurmuştur: “İlimde derinleşmiş olanlar bizleriz ve biz, onun tevilini biliriz.”

    2- Ebu Abdillah (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz baştan sona kitabı bilen kimse, sürekli olarak bizden çıkacaktır.”[26]

    3- Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Beni kaybetmeden önce soracağınızı sorun. Allah’a and olsun ki Kur’an’da inen her ayetin kimin hakkında indiğini, nerede indiğini, düz de mi yoksa dağda mı indiğini daha iyi bilirim. Allah bana düşünen bir kalp ve konu- şan bir dil bağışlamıştır.”

    Rivayetlerden de anlaşıldığı üzere sadece Ehl-i Beyt imamları, Kur’an tevilini hakkıyla bilmektedirler. Onlar ilimde derinleşmiş olanların reel örneğidir ve biz Kur’an’ın batıni anlamını sadece vahiy veya Ehl-i Beyt’in kılavuzluklarıyla öğrenebiliriz
    alıntıdır…..

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  30. 1- Ebi Basir şöyle diyor: “Ebu Cafer (a.s) şöyle buyurmuştur: “İlimde derinleşmiş olanlar bizleriz ve biz, onun tevilini biliriz.”

    Ebu oik0s (t.t.) şöyle buyurdu : “Alimlerin en büyüğü biziz, şüphesiz biz evrenin sırlarını biliriz.”

    Ah Ali K. ah… Bir de yaptığın alıntıyı okusan ne güzel olacak.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  31. İnsanın kıçı kıçındadır, Kırk türlü madık atsan da ucundaki delikten dışarı gül çıkmaz.

    Onun için siz siz (akıllı) olun, karınız sizi aldatırsa onu eve hapsedin ve ölüm alıp götürene kadar dışarı çıkarmayın. Böyle yaparsanız allahın sözüne itaat edenlerden olursunuz ve bu da sizin dolu kadehler ve memesi tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlarla dolu cennete girme şansınızı arttırır.

    Uzun etme kıssa kes, he he:))

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  32. Allame Tabatabai, allem ettim kullem ettimin kayınçosudur sevgili xenix, he he:))

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  33. sayın ali k

    ihsan hoca gibi,siz de,vahyi çöpe atamadığınız için “ahlakı”binlerce yıllık öğretilerden çıkarmaya çalışıyorsunuz.

    oysa ki ihsan hoca “materyalist”bakış açısına sahiptir.ahlak’ın “bal gibi”maddi yapı üzerine oluştuğunu bilir.

    yanılgınızı en başta söyledim.bu konuda dinlerden arınarak tekrar düşünün derim.

    bu arada ihsan eliaçık bey’i çok severim.kendisi Edip yüksel gibi academia gurubunda takipçimizdir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.