Genç olduğum zamanlarda, orada yaşayan halk tarafından MASSHU adı verilen Doğudaki dağlarda tek başıma seyahat ediyordum, üstüne üç tuhaf sembol kazınmış gri bir kayaya yaklaştım. Bir insan boyunda ve bir boğa genişliğindeydi. Yere sabitlenmişti, ve ben onu yerinden kıpırdatamadım. Bu oyulmuş sembollerin düşmanını yenen bir bir kralın zaferini ölümsüzleştirmek için yaptırdığından başka bir şey düşünmedim, köyüm olan Bet Durrabia’dan uzaktaydım ve gece yaklaşmaktaydı, bu bölgede bulunan kurtlardan beni koruması için bu oymaların önünde bir ateş yakıp uykuya daldım. Shabatu on dokuzunun şafağın sökmesinden takriben üç saat önce, yakından gelen bir köpek veya bir kurt ulaması beni uyandırdı. Ateş köz olmuş ve bu sönmek üzere olan kızıl korlar üç sembollü anıtın üstünde dans eden gölgeler yansıtıyordu. Acele ile yeni bir ateş yakmaya çalışırken, aniden, gri kaya bir kumru gibi yavaşça havaya yükselmeye başladı. Başımı soğuk parmaklar kavramış gibi, ve ense kökümden başlayan ürperti ile korkudan nutkum tutuldu ve yerimden dahi kıpırdayamadım. Azug-bel-ya bundan daha tuhaf bir görüntü değildi, ama yine de geçmiş sanki ellerimde eridi.
O anda, yumuşak, biraz uzaktan bir ses duydum, ancak gerçekten büyük bir korku sardı beni, hırsız olma ihtimali ile titreyerek oradaki yaprakların arkasına kıvrıldım. İlkine bir ses daha karıştı, ve kısa bir süre içinde birçok siyah cübbeli adam bulunduğum yere gelerek en ufak bir korku emaresi göstermeden uçan kayanın etrafını sardı.
Şimdi, anıttaki üç oyulmuş sembolü, sanki kaya ateş almış gibi, kor gibi yanan kızıl renkli olarak açıkça görebiliyordum. Suretler hep birlikte, bilinmeyen bir lisanla, yalnız birkaç kelimesini duyabildiğim, dua ediyor veya yalvarıyormuş gibi mırıldanıyordu; yine de, ANU ruhumu affetsin!, bu ritüeller artık bana yabancı değil.
Yüzlerini göremediğim veya tanımlayamadığım bu suretler, bu dağ gecesinde keskin bıçakları ile havada soğuk parıltılar yayarak vahşi dönüşler yapmaya başladılar.
Uçan kayanın altından, tam toprağa oturduğu yerden, bir yılanın kuyruğu yükselmeye başladı. Bu şimdiye kadar gördüklerimden çok daha büyüktü. En dar kısmı iki insanın bileği kadardı, ve yerden yükseldikçe ardında bir ikincisi de onu takip ediyordu, her ne kadar birincisinin sonu görünmese de çukurun dibine ulaştığı anlaşılıyordu. Birçok başkaları da onları takip etti, ve bu kadar çok ve güçlü kolların baskısı altında yer titremeye başladı. Şimdi artık, gizli bir gücün hizmetçileri olduklarını anladığım, Rahiplerin nağmeleri daha gürültülü ve neredeyse isterik gibi olmaya başladı.
Saklanarak sahneyi seyrettiğim toprak aşağıya doğru hafifçe gelen bir madde ile ıslandı. Islaklığa dokunduğumda onun kan olduğunu anladım. Korku ile bağırdım, ve rahipler benim varlığımı fark ettiler. Bana doğru döndüler, kayayı havaya kaldırmak için kullandıkları hançerleri ile göğüslerini kesmiş olduklarını iğrenerek gördüm, her ne kadar kan’ın ruhlar için iyi bir besin olduğunu ve savaştan sonra bu alanlardaki anormal ışımanın nedeni burada beslenen ruhların olduğunu bilmeme rağmen, esrarlı bir nedenle bunu tahmin edemedim.
ANU hepimizi korusun!
Çığlığım ritüellerinde kaos ve karışıklığa neden oldu. Dağın geldiğim yönüne doğru koştum, bazılarının belki de ayini bitirmek için orada kalmalarına rağmen, rahipler peşimden koşmaya başladı, fakat soğuk gecede bayır aşağı deli gibi koşarken, kalbim göğsümden fırlayacak gibi oldu ve başımdan aşağı sanki kaynar sular döküldü, arkamda geldiğini duyduğum, parçalanan taşların ve düşen yıldırımların sesleri, üstünde koştuğum toprağı sarsıyordu. Korku ve telaşla yere düştüm.
Kalkarken, en yakınımda bulunan saldırgana doğru yüzümü çevirdim, silahsız olduğumu düşündüm. Hayretle gördüğüm, ne kadim bir dehşetin rahibi, ne de yasaklanmış bir sihrin büyücüsü idi, fakat, içlerinde ne yaşam ne de beden olan çimen ve yaprakların üstüne düşmüş siyah cübbelerdi.
İlkine doğru ihtiyatlı adımlarla yaklaştım ve uzunca bir dal parçası alarak cübbeyi ot ve dikenlerin üstünden kaldırdım. Rahipten tek arta kalan, uzun süre güneşin altında kalmış bir beden gibi kokan ve yeşil bir yağ’a benzeyen sümüksü bir çamur birikintisiydi. Bu kötü koku beni çok etkiledi, ancak diğerlerinin de aynı akıbete uğradığını bulmak için azimliydim.
Yalnızca birkaç dakika önce korku ile koşarak indiğim bayırdan geriye yürümeye başladım, bir öncekinin aynı durumdaki karanlık rahiplerden birini daha gördüm. Yürümeye devam ettim, birçok cübbenin yanından geçtim ancak artık hiçbirinin altına bakmak için çevirmeye girişmedim. Sonunda, rahiplerin komutuyla doğal olmayan bir şekilde havalanan gri anıt taşının yanına geldim. Şimdi, daha önce olduğu gibi yine yerdeydi, fakat üstündeki oymalar doğaüstü bir şekilde halen parlıyordu. Yılanlar, veya yılan olarak tanımladığım şeyler ortadan kaybolmuşlardı. Fakat sönmüş ateşin siyah ve soğuk olan közlerinin arasında bir metal plaka parlıyordu. Onu kaldırdım ve taş anıttaki gibi ancak anlayamadığım bir tarzla ve karışık bir takım sembollerin oyulmuş olduğunu gördüm. Taş anıttaki işaretlerin aynısı değildi, okuyamadığım halde, bu karakterleri okumuş gibi bir his vardı içimde, sanki eskiden bildiğim fakat uzun zaman önce unuttuğum bir lisanda yazılmışlardı. Kafatasımı şeytan ezmiş gibi başım ağrımaya başladı, ay’ın bir ışını şimdi artık ne olduğunu bildiğim, metal tılsıma çarptığında, bir ses kafamda yankılandı ve gördüğüm sahnenin tüm gizemlerini bir kelime ile açıkladı.
Sözde şiddetle kulağıma fısıldanmış gibi o anda her şeyi anladım.
Gri taşın üstünde oyulmuş bu işaretler Dış Dünyaya açılan Geçit idi:
… devam edecek …