Örtü…
Dinin örtüsü
Ey Kitap Ehli, neden hakkı batıl ile ÖRTÜyor ve bildiğiniz halde hakkı gizliyorsunuz?
Kur’an-ı Kerim, Al-i İmran Suresi 71. Ayet
Hiçbir Müslümanın, Kur’an’ın indirildiği günlerde, “hakkı bildiği halde gizleme” şansı yoktu. 600’lerde herkes için herşey yeniydi ve herkes İslam’ı hepbirden daha yeni öğreniyordu. İşte bu yüzden yukarıdaki gibi “Ey Kitap Ehli” ile başlayan ayetlerin o günlerde seslendiği kişiler Yahudiler ve Hıristiyanlar’dı.
Kur’an’ın indirildiği o günlerde,
Ey Kitap Ehli ile seslenilen Hıristiyanlık 600 yaşındaydı.
Bugünün Müslümanlığı ise tam 1400 yaşında.
1400 yıl: Kitap ehli olmak için fazlasıyla yeterli bir zaman…
- yüzyıla geldiysen eğer ve elindeki kitap Kur’an’sa,
senin sevdiğin deyimle kıyamete kadar geçerli olacak kitapsa elinde tuttuğun;
Ehli Kitap seslenmeleri artık 2 değil 3 kitabı kapsamaya başlamıştır artık.
Artık, kibirinle, ayetleri üzerine almama alışkanlığınla fazla uzağa gidemeyeceğin günler gelip çatmıştır. Zannettiğinin aksine, elinde tuttuğun o kitabın imana çağırdığı kişi, öncelikle ve belki de yalnızca SEN olmuşsundur gerilikçi kardeş…
Kur’an-ı Kerim, Maide Suresi 68. Ayet
De ki: “Ey Kitap Ehli,
Tevrat’ı (Kitapları saymaya başlıyoruz. Kitap: 1)
İncil’i (Kitap: 2 )
ve size Rabbinizden indirileni (Bu da ayetteki gizli kitap, KİTAP 3: Kur’an-ı Kerim)
ayakta tutmadıkça hiç bir şey üzerinde değilsiniz.”
—
“Ey Kitap Ehli,
Tevrat’ı, İncil’i ve size Rabbinizden indirileni ayakta tutmadıkça
hiç bir şey üzerinde değilsiniz.”
Dinci kesim;
İbadet özgürlüğü adı altında verdiği,
hatta savaş haline getirdiği bu mücadelede
ACABA HİÇBİRŞEY ÜZERİNDE OLMAMA İHTİMALİni düşündü mü?
Düşünseydi Allah’ın gönderdiği İslam ile,
İnsanların yarattığı Müslümanlık arasında böyle bir uçurum olmazdı.
Kur’an ilkelerini ihlal eden adamdan Allah’ın askeri olur mu?
De ki: “Ey Kitap Ehli, haksız yere dininiz konusunda aşırı gitmeyin…”
Kur’an-ı Kerim, Maide Suresi 77. Ayet
Müslümanların, Kur’an’ın Hıristiyanlara konuştuğunu zannetmesi tarihin herhalde bilinen en dramatik yanlışanlamasıdır. Güzel kardeşim senden bahsediyor, sana söylüyor, seni uyarıyor. Nasıl ki bu yazının amacı ÇİN HALKINI aydınlatmak değil, Kur’an’ın da hedef kitlesi senden başkası değil. Dinci kesimin, Kur’an-ı Kerim’i, müstağniyet perdesini kaldırarak, yeni baştan ve de ilk defa okuyormuş gibi -ki gerçek olan da bu- ele almasında fayda var. Bu yeni bakış açısıyla adım atılan kutsal kitapta onları bambaşka bir İslam bekliyor olacak. İlk günden bugüne Allah’ın Müslümanlara çağrısının, uçlarda yaşamamak, toplumla asgari müştereklerde buluşmak üzerine olduğunun farkına varmak gibi.
De ki: “Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda MÜŞTEREK BİR KELİMEYE GELİN…”
Kur’an-ı Kerim Al-i İmran Suresi 64. Ayet
Evet, dindar Müslüman kadınlar, üniversiteye gitsinler. Mümkün olduğunca çabuk ve çok. Sorgulamaya başlasınlar kendilerine yaşatılan hayatı. Neden erkek nesli değil değil de kadın nesli? Neden inancından ötürü içeri giremeyenler erkekler değil de kadınlar olmuş hep? İslam neden erkekler için de giyim-kuşam düzenlemesi getirmemiş? Yoksa İslam sadece kadınlara mı gönderilmiş? İslami erkek giyimi diye birşey varsa da neden dindar erkekler bu giyimi terketmiş? Yoksa Müslüman kadınlar dinsiz erkeklerle mi evliler? Erkeğin takım elbise-kravata geçişi neden “ibadet kısıtlaması” başlığında ele alınmamış? Sarık-cüppe gitmiş, gidişi konu bile olmamış, nasıl oluyor da başörtüsü gitmemiş, gittirilmemiş bir türlü? Sarıklar bu kadar bolken, baştaki örtüler neden bu kadar dar? “İnancım mı eğitimim mi?” çatışmasında erkekler eğitim diyebiliyorken, neden kadınlar inanç demek zorunda kalmış hep? Neden sadece kadınlar? Kur’an iffeti çift cinsiyetli bi kavram olarak kullanmamış mı? Öyleyse neden iffet sadece Müslüman kadının konusu olmuş? İslam’ın görmek istediği erkek tipi, namussuz erkek mi? Neden namus sadece kadının, yegane kavgası haline gelmiş? Neden? Neden? Neden?
Kadını değil, İslam’ı örten bu örtüyü kaldırmanı zamanı geldi.
Hemen söyleyelim. İşimiz hiç de uzun sürmeyecek.
Dikkatle okuyoruz;
Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünen kısmı müstesna, açmasınlar. Baş örtülerini yakalarının üzerine salsınlar. Süslerini kocaları veya babaları ve kayınpederleri veya oğulları veya kocalarının oğulları veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kızkardeşlerinin oğulları veya müslüman kadınları veya cariyeleri veya erkekliği kalmamış hizmetçiler, ya da kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey inananlar! Saadete ermeniz için hepiniz tevbe ederek Allah’ın hükmüne dönün.
Kur’an-ı Kerim Nur Suresi 31. Ayet
Gördün mü bak ayet başörtüsünden bahsediyor diyenler fazla sevinmesin. Kur’an, düz mantık sevmez. Kur’an kafa çalıştıranların kitabıdır. O cümleye tekrar bakalım hemen, şimdi:
Baş örtülerini yakalarının üzerine salsınlar.
Farza konu olan davranışlar, fiillerden türerler. Peki, yukarıdaki ayetin fiili nedir? Başını örtmek midir? Yoksa örtüyü yakanın üzerine salmak yani göğüs bölgesinin örtülmesi midir? Bu ayet, kadınların başına örtü geçirmez. Kadınların başında zaten varolan örtüyle ilgili bir yönlendirmede bulunur. O örtünün, göğüs bölgesine doğru aşağı salınmasını söyler. Bu ayet başörtmez. Bu ayet, sadece boyun altı bölgeyi örter. Çünkü, ayetin fiili örtünmek değildir. “Fiil” konusuna bir örnek verelim hemen, konu daha net anlaşılsın. Cuma Suresi’nin 10. ayeti; “Namaz bitince yeryüzüne yayılın;” demektedir. Bu ayetin fiili nedir?
Eğer önceki ayetin fiili; “başınızı örtün” ise, o zaman bu ayetin fiili de “Namazınızı bitirin!”dir. Kur’an “Hadi bitirin namazınızı” der mi? Demez. O ayetin başınızı örtün demediği gibi. Ayet, kadının başında zaten varolan bir örtüye yeni bir fonksiyon yüklemektedir. Nedir peki o örtü? Yada kimlerde bulunur? Ve en önemlisi sadece kadınlara özgü bir örtü müdür?
Suudi Arabistan’ın kralının da başında bir örtü vardır. Şanlıurfamızdaki herhangi bir köylü erkek vatandaşımızın başında da örtü vardır. Sıcak bölgelerde örtünün kullanım kökeni TERMOS ETKİSİ’dir. Bu, erkekte de varolan bir örtüdür. Sıcak yörelerde insanlar, kadın-erkek, dışarıda başını örtmeden yaşayamaz. TERMOS ETKİSİ… Ayetteki örtü, işte o örtüdür. Ve o örtüyü Kur’an örtmemiştir. Yerel koşulların örtüsünün, evrensel bir örtü haline getirilmesi, tümüyle İslam’ın kendisinin dışında gelişmiş bir konudur.
Bir dolu hısım-akrabadan bahsetmek suretiyle şaşırtmacalarla içeren bu ayetin kritik bölümlerini tek tek alalım önümüze.
Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, İffetlerini korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünen kısmı müstesna, açmasınlar. Baş örtülerini yakalarının üzerine salsınlar.
Süslerini….. göstermesinler.
Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar.
Başörtüsüne temel dayanak olarak gösterilen bu ayetin saçla yada başla en ufak bir ilgisi yoktur. Bu ayet, baştan sona kadınsal süslerle ilgilidir. Nedir bu süsler? Süs kavramı, günlük hayatta kullanımı olmayan, Kur’an’la birlikte tanıdığımız, insan anatomisine getirilmiş yeni ve farklı bir tanımlamadır. Bu kavramı kim getirdiyse, detaylarını ve açılımlarını da bize o verir. Kaynak Kur’an’dır. Ayette, uzun-uzadıya yer verilmiş hısım-akraba listesinin arasında, “kadınsal süs” kavramıyla ilgili ihtiyacımız olan bütün detaylara aslında yer verilmiştir. Hemen bakalım.
Birincisi kadınsal süsler ikiye ayrılır. Ayetin söylediğine göre.
1- Kendiliğinden görünen kadınsal süsler.
2- Görünüp görünmemesi kadının davranışlara bağlı olan kadınsal süsler.
1 kere şunda hemfikir olalım önce. Günlük hayatın akışı içinde, kadınların bazı süs unsurları görünecek. Süslerini,kendiliğinden görünen kısmı müstesna, açmasınlar. bu ifade, senin tutmadan önce abdest aldığın kutsal kitabına ait. Bana değil.
Peki, bu süsler hangileri olacak? Hangi süsler sakınılacak, hangileri sakınılmayacak? Meselenin düğüm noktası da işte burası.
Ne diyelim buna? Bence en doğru karşılığı: Kur’an mucizesi. İslam aleminin kutsal kitabı olan mucize kitap Kur’an-ı Kerim, düğüm halini almış olan bu konuda, gözümüzün önünde uygulamalı bir deney yapmakta.
Evet yanlış duymadınız.
BU AYET DENEYSEL BİR AYETTİR.
Kur’an’da görsel şekil yoktur. Bunun yerine, insan zihninin imgeleme yeteneğini harekete geçirici cümleler kullanılır. Kur’an, getirdiği “kadınsal süs” kavramının sınırlarını çizmek için de uygulamalı bir egzersiz vermektedir bize;
Gizledikleri süslerin bilinmesi için
AYAKLARINI YERE VURMASINLAR.
Kur’an ayetlerinin kriptografik yapısına bundan güzel örnek az bulunur. Ayaklar yere vurulduğunda ortaya çıkan süs, aslında kadının gizlediği değil ayetin gizlediği süs tanımıdır. Ayet, “Görünüp görünmemesi davranışlara bağlı olan kadınsal süsler”in nasıl tespit edileceğinin tarifini vermektedir.
İSLAM DİNİ’NDE BAŞÖRTÜSÜNÜN YERİNİN OLUP OLMADIĞINI MERAK EDEN HERKES AYAĞA KALKMAYA DAVET EDİLİYOR ŞU ANDA. BİR DENEY YAPACAĞIZ HEP BİRLİKTE. GİZLENMESİ GEREKEN SÜSLERİ ÖĞRENMEK İSTEYEN HERKES AYAKLARINI YERE VURSUN.
KADIN-ERKEK FARKETMEZ. DİLEYEN HERKES VURABİLİR.
AYAK AYAKTIR, SAÇ DA SAÇ. BU DENEYİN KADINLARDA AYRI ERKEKLERDE AYRI SONUCU YOKTUR. FİZİK KANUNLARINDA HAREMLİK-SELAMLIK BİR UYGULAMA YOKTUR ÇÜNKÜ.
AYAKLARINIZI YERE VURDUĞUNUZDA, SALINIM HAREKETİYAPARAK KENDİNİ BELLİ EDEN İNSAN UZUVLARI HANGİLERİTESPİT EDEBİLDİNİZ Mİ?
Belki de asıl soru;
İÇİNİZDE AYAĞINI YERE VURARAK
“SAÇLARINI”
HAREKET ETTİREBİLENİNİZ OLDU MU?
Oturduğu yerde kadınlara yedi kat örtünme fetvası verenler. Size hemen oturmak yok, siz daha uğraşacaksınız. Madem o fetvayı verdiniz o halde, saçlarınızı hareket ettirebilene kadar ayaklarınızı yere vuracaksınız. Başaramıyorsanız bir türlü, usulca yerine oturacak tevbe edeceksiniz. Aşağıdaki Kur’an ruhunu ihlal ettiğiniz için;
Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla şuna helal, buna haram demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler.
Kur’an-ı Kerim Nahl Suresi 116
İSLAM’LA YAKINDAN UZAKTAN İLGİSİ OLAN
HERKES ŞU İLKEYİ NOT ETSİN BİR YERE.
DİNİ “FAZLA” UYGULAMAK
DİNİ EKSİK UYGULAMAKTIR.
İslam sistematiği, Müslümanları extra uygulamalardan men etmiştir. Fazla ibadet göz çıkarmaz cinsinden davranışlarla İslam dinine “katkı” yapmak yasaktır. Dinini değiştirirsin, bunu herkese ilan edersin, ondan sonra dilediğini yapabilirsin.
Bir çift söz de, sözde İslam ulemasına;
İnsan kalbinin, topuklarda olduğunu zannettiği ortaya çıkan bir doktorun akibeti ne olur?
O saniye doktorluk belgesi iptal edilir.
İşte, İslam’ın kördüğümü olmuş bu ayeti,
ayağını vurmadan okuyan ve okutan tüm bilirkişilerin
ilahiyat diplomaları iptal edilmiştir.
Örtünün dinsel boyutu konusunda daha fazla bilgi isteyenler Tanrı’nın doğum günü’ne başvursun, bizim konunun diğer boyutlarına geçmemiz gerekiyor.
Dinin örtüsü hakkında son söz:
Geleneğin örtüsü diyin, yöremizin örtüsü diyin hatta keyfimizin örtüsü diyin.
Ne derseniz diyin.
O ÖRTÜYE ASLA İSLAM’IN ÖRTÜSÜ DEMEYİN.
Ey Kitap Ehli, neden hakkı batıl ile örtüyor ve bildiğiniz halde hakkı gizliyorsunuz?
Kur’an-ı Kerim, Al-i İmran Suresi 71. Ayet
Milletin örtüsü
Özgür iradeyi sınırlayan, insan eliyle yoğurulmuş bütün yasakların karşısındayız. Yukarıda ortaya döktüğümüz gerçek, kadınların dinen örtüye büründürülmesinin yanlış olduğuydu. Bu noktada bizi bir başka gerçek daha bekliyor. O da, her insanın yanılma özgürlüğüne sahip olduğudur. Başörtüsü dini bir zorunluluk olmayabilir, bu yaklaşımı İslam’a monte etmek, tümüyle İslam’a karşıt bir hareket olabilir. Fakat her konuda olduğu gibi, İslam konusunda da insanların yanılma hak ve özgürlüğü vardır. Bu yanlış İslam’a karşı bir yanlıştır ve bunun (varsa) bedeli de İslam birimi üzerinden olacaktır. Sen karşındakini yanlıştan döndürmek için, elinden gelen tüm aydınlanma çabasını gösterebilirsin. Ancak, karşı tarafın seni dinleyip dinlememesi de tümüyle onun özgür iradesidir. Yanılma hakkını, doğruyu bulma hakkıyla değiştirmeye karar verirse, o örtü ancak o zaman kalkar. Sen onu buna zorlayamazsın. Mecbur bırakamazsın. Onu ikincil vatandaş ilan edemezsin. Değişmezlere gelmeden, bu anayasanın a harfidir. Eşitlik ilkesidir.
Toplumca kabul edilen ahlaki alt ve üst sınırı aşmayan hiçbir kıyafet, karşı tarafa zarar veremez. Bir insanın başını örtüp örtmemesi kişisel özgürlüğünün sınırları içinde olan bir konudur. Siyasi atmosferin ne olduğu, onu bağlamaz. Devlet, vatandaşına gardrop dayatamaz, şunları şunları at,şunları şunları giy diyemez. Dedirtmeye uğraşanların “devlet”in ne demek olduğuyla ilgili bilgi eksiklerini derhal gidermesi gerekir. Devlet, tepede herkesi gölgeleyen şemsiyedir. Egemen güçlerin kontrolünde bir kalkan değildir.
Televizyonda insanlar gördüm. “Türban siyasi bir simgedir” önermesini desteklemek amcıyla peşinden “delil” olarak “Almanya’da da gamalı haçla üniversiteye giremezsin.” sözleri sarfetmekte olduklarını gözlerimle gördüm. Bir kıraathanede duysaydım anlardım, bu insanların muteber ünvanlı insanlar olmasını gerçekten anlayamadım. Çok fazlasına gerek yok. Birazcık akıl, birazcık mantık ve birazcık sağduyu yeter. Gamalı Haç gibi münasebetsiz bir örneğin, İslam tartışmasında geçerli delil olabilmesi için, Almanya’nın %99’unun Neo-Nazi olması gerekir. Bilgilerine sunulur.
Bambaşka bir noktadayız. Başörtüsü konusunun, toplumsal boyutu burası. Burası doğruların değil gerçeklerin dünyası. Doğruların gerçek olmasını dileriz tüm kalbimizle. Bu yolda elimizden gelen-gelmeyen herşeyi yaparız. Fakat o gün gelinceye kadar da “gerçekçi” olmaktan vazgeçmeyiz.
Fanatik Kemalistlerin dışında kalan, makul ve ezici Atatürkçü çoğunluğun içinde, başörtülü kardeşlerimizin üniversiteye girememesinden ötürü mutlu olan tek bir insanımıza rastlamadım ben bugüne kadar. Hangi nedenle olursa olsun, bazı yurttaşlarımıza üniversite yolunun kategorik olarak kapalı olmasının, hepimizin içini acıtan bir konu olduğu gerçek. “Keşke girse” ama “Girerse bu işin ucu şuralara varır” hesaplaşmaları var kafalarımızın içinde.
Başörtüsünün kendisi dinsel boyutta yanlıştır.
Yasağı ise sosyal boyutta yanlıştır.
Birileri örtünmeyi zorunlu tuttu, birileri de yasak kıldı.
Neresinden tutarsan tut-elinde kalan bu iki zihniyet,
bu ülkeye çok zarar verdi.
“Türban siyasi simgedir”, “Başörtüsü dışarı” diye yürüyüşler düzenleyen rektörlerimizin yürüyüş esnasında üzerlerinde bir başka simgesel kıyafet olan üniversite cüppesi olmasını, büyük bir talihsizlik ve anlık bir basiret bağlanması olarak görüyorum. Simgelere, simgelerle karşılık verilir mi? Sen benim sembolüm, senin sembolün diye diye bu işi karşılıklı maç haline dönüştürürsen, adam da gelir golünü atar elbet. Bu maçta sağduyu, hakemin bitişdüdüğüdür. Çatışmanın sona erdirilmesidir.
Baş örten gelenekten gelen genç kızlar bu iki grubun yarattığı çatışmanın ortasında açtılar gözlerini dünyaya.
Elimizde bir rakam yok. Fakat olmasını da çok isterdim.
Kimbilir kaç kız kardeşimiz,
kendine yeni bir kader çizmek,
o sert muhafazakâr kabuğu kırmak isteyen,
idealleri, hayalleri olan
öncesinde bir üniversitenin, sonrasında da bir kariyerin hayalini kuran
KAÇ KIZ KARDEŞİMİZ
KENDİSİNE ÜNİVERSİTE YOLU KAPANDIKTAN SONRA ZORLA EVLENDİRİLDİ?
Yıllara vurunca, yüzbinlerce olduklarını tahmin ediyorum.
Bizim az gelişmiş, sözde İslami geleneklerimiz;
Kız çocuklarına yetişkin bir yaşa geldikten sonra iki ihtimalden fazlasını sunmaz:
1- Ya evleneceksin.
2- Ya da evde kalmış olarak yaftalanacaksın.
Üçüncü bir kapısı yoktur, güneşin girmediği o kahverengi evlerin.
Sadece bir tanecik ruhsal YANGIN çıkış kapısı vardır.
O da üniversite hayalidir…
Duvarında bir pencere olsun mutlaka,
güneşe bakan.
Kıramıyorsan duvarı,
O zaman da cıvıl cıvıl bir pencere çiz kendine.
Tuğlaya gücün yetmiyorsa, sıvadan başla işe.
Odanın karartılmasına sakın ve de asla izin verme.
Sahici yada hayal farketmez.
Gökyüzü gökyüzüdür…
Kazanmaktan, kaybetmekten öte,
Üniversiteli olabilme olasılığıdır,
milyonlarca gencimizi ayakta tutan.
Herşeyden önce, üniversiteli olabilmenin fikri güzeldir.
Aslına bakarsanız, üniversiteli olamamak, kazanamamak bile birşeydir.
İçinde üniversite geçen bir cümledir herşeyden önce.
Kapısına kadar gelmişsindir, geri dönmüşsündür.
Olabilme olasılığın olmuştur en kötüsünden.
Fakat biz, hem de devlet baba eliyle,
işte o İHTİMALİ aldık o kardeşlerimizin elinden.
SENİN ÜNİVERSİTELİ OLMAN SÖZ KONUSU BİLE OLAMAZ dedik.
“Boşuna girme sınava. Kazansan bile giremezsin içeri…”
Çok ilginç bir ülkedir bizimkisi. Gerçekten, evet gerçekten bir başkadır benim memleketim. Benim memleketimde ilk ve orta öğretim dönemi için herkes seferber olur, “Haydi kızlar okula” diye bağırılır bas bas. Tutucu aileden gelen aynı kız, üniversite çağına gelince de bu sefer “Haydi kızlar eve” denilir. Kıza tam bir eğitim veremediğin gibi, üstüne üstlük bir de kafasını karıştırsın. Devlete isyanla doldurup hayata salarsın ve ondan devletine bağlık yurttaşlar yetiştirmesini beklersin. Dışdünyayla arasına uçurum yerleştirirsin, sonra da dünyadan kopuk olmakla suçlarsın.
Doktorları düşünün. Yürüyüş düzenlediklerini hayal edin. “Hastanemizde kanser hastası istemiyoruz” diye sloganlar attıklarını gözünüzün önüne getirin. Öğrencilerinden korkan bir üniversite… Bu ne özgüvensiz bir üniversitedir? Madem örtünmek karanlık, neden güvenmiyorsun içeride çocuklara verdiğin ışığa? Muhafazakâr korksun senden, “zihnime kimbilir hangi batılı zehirleri zerkedecek” desin. Sen ne korkuyorsun? Kanser hastasından korkan, onkoloji servisi olur mu? İnsanlar hasta olmasın diye yürüyüş düzenleyen adamdan hekim olur mu? Üniversitenin görevi insanları aydınlatmaktır. İçeride verdiğin eğitime güven. Yada güvenebileceğin eğitimler verir hale gel. Bence artık seç birini…
Altını önemle çizerim:
Örtünen kızların üniversiteye alınmaması, siyasi değil sosyal bir sorundur.
Meseleyi siyasetçilerin sahiplenmesi, özü değiştirmez.
Bu sınırlama, sosyal bir vaka olmuş durumdadır.
Canım çıkarsın o da örtüsünü…
Dünyaya onların gözünden bakmayı başaramazsan,
bu meseleyi asla anlayamazsın.
Belki de bu meseleyi sen tam olarak anlayamadığın için,
örtünenlerin sayısı hızla artıyordur. Kimbilir…
Canım çıkarsın o da örtüsünü…
Çıkarsın mı gerçekten?
17-18 yaşındaki kız çocuklarından bahsediyoruz…
Çocukluğundan beri işlenmiş ona.
Başını örtmezsen Allah baba seni cehenneme sokar demişler.
Baban da kafanı gözünü patlatır ayrıca.
İyisi mi sen bu örtüyü kafandan hiç çıkarma…
Onlar böyle demişler seneler boyunca.
Ve bir anda sen çıkagelmişsin…
Çıkar onu üstünden canikom… diyorsun.
Onun o örtüyü çıkarması ne demek sen biliyor musun?
İslam’da bir devrim yapacak.
“Yanlış biliyorsunuz. Kadının örtünmesi şart değil diyecek.”
Ve o daha 18 yaşında.
Aile içinde bir devrim yapacak.
Otoriteyi babadan alacak. Anadan da alacak. Abiden de alacak.
Dışlanma, şiddet görme hatta evden atılma pahasına alacak inisiyatifi.
18 yaşında yapacak bunu.
Oturduğu semtte, kadınların %99′unun başını örttüğü o semtte;
Ey insanlık! Kendimi gerçekleştireceğim ben,
ne dediğiniz umurumda değil diyecek.
“Mahalle baskısı”nı karşısına alacak.
Ve gene 18 yaşındayken olacak bütün bunlar…
Modern hayatın içinde büyüttüğün kendi çocuğun,
18′ine geldiğinde halâ çocuk olacak, ÖSS’ye bile kendin getireceksin,
Hiçbir yük vermeyeceksin sırtına, “o daha çocuk” diyeceksin.
Fakat iş muhafazakâr mahallenin çocuklarına gelince,
her birinden “Che Guevera” destanları bekleyeceksin.
Bir adaletsizlik gördüm sanki…
Muhafazakâr mahallelerde;
Kız çocuk doğar, büyür ve neler olduğunu anlamadan 18′ine geliverir.
Ne ara büyüdüğünün bile farkında değildir.
Geleneğin ona çizdiği yol lisede biter.
Şanslıysa o da.
Yüksek öğrenim görmek?
Mezun olup kariyer yapmak?
Bunlar onun için hiçliktir.
Yoktur böyle bir ihtimal.
Evlenir. Evlendirilir.
Zaten de başka ne yapabilir ki?
Neler olduğunu anlamadan çoluğa çocuğa karışmıştır.
Aslında bu kadar erken yaşta evlenmek zorunda değildim.
Başka bir yol çizebilirdim kendime’nin muhasebesini
en iyi ihtimalle 40′larında yapar.
Muhafazakâr düzene meydan okumasını beklediğin o küçücük kız çocuğu,
değil senin ondan beklediğin şeyleri yapmayı,
senin ondan ne beklediğinden bile haberdar değildir.
Nasıl olsun ki?
O DAHA ÇOCUKTUR.
Hadi yemeğe denilmiştir, sofraya oturmuştur.
Hadi yatağa denilmiştir, gece uykusuna bürünmüştür.
Ve şimdi de hadi evlen denilmektedir.
Sofraya nasıl oturduysa ana kuzusu, öyle de evlenivermiştir.
Bu, bir anlık birşeydir.
Liseyi bitirdin. Üniversiteye almıyolar mı? Bitti.
Yani öyle memleketin bir köşesinde,
28 Şubat 1997′den beri bekleşen kızlar falan olduğunu zannediyorsanız yanıldınız. Burada yada dışarıda eğitime devam eden minik bir azınlık hariç;
O kızların hemen hepsi evlendirildiler.
Ya da vasıfsız işlere sokuldular.
Sen ondan devrim bekliyordun,
o ise şu anda üçüncü çocuğuna hamile…
Sen ona üniversitenin hayalini, bir ihtimal olarak bile vermedin.
Hadi gel kabul et.
Kızların başında gördüğün o örtü,
gördüğün her yerde zihninin içinde,
senin içindeki seni örtmeye başladı.
Kadın-erkek dinlemeyen kara bir çarşaftı bu…
O örtü, önce İslam fobini ve sonrasında Tanrı’yla olan kavganı tetikledi.
Hayatında hiç yapmadığın empatiyi, örtülülerle kurdun.
Nefes alamıyordun.
Bu yüzden de onları görmemek iyi geliyordu sana.
Bu korkunu yatıştırmak adına kimleri mağdur ettiğini düşünmeye dermanın yoktu.
Törenin acımasız yönü bizde, hep cinayetlerle özdeşleşmiştir.
Aydınlar töre cinayetlerine tepki verirler. Sahi…
Bu zalım töre kaç cinayet işlemiştir?
3? 5? 10? 100? 1000?
Ben, yüzbinlerce genç kızımızı ölmeden mezara koyan,
diri diri gömen çok daha tehlikeli bir töre biliyorum.
OKUMASIN ÇOCUK BAKSIN TÖRESİ…
Şubatın son günleriydi
Üniformalılar sakallılara çok kızdı.
Babalarına kızdılar, kızlarına kestiler cezayı.
Mustafa Kemal, kadınlara SEÇME ve SEÇİLME hakkını ta 1934’te vermişti.
Hem de onunla aynı üniformayı giyenler, kadınların çok önemli bir başka hakkını aldılar ellerinden. Kadının eğitim hakkını, kısmîleştirdiler. Bazı kadınlar üniversiteye girebilir bazıları giremez dediler. Bi tane feministin gıkı çıkmadı. Çünkü, hepsi İslam korkusu içindeydi. Tir tir titreme halindeydi. O zaman şunu sorarım ben:
Tir tir titreyen adamdan topluma fikir önderi olur mu?
Serbest bırakırsak şeriat gelir
Bizim üniversitelerimiz batı temelli eğitim verir, dikkatinizi çekerim.
Orta-doğu temelli değil.Üniversitede dersini çalışan, başı bağlı kızlar üzerinden gelmez şeriat. Geleceği varsa;
“Medreseli” erkekler üzerinden gelir.
Şeriat öğretisi, evrensel kentin kelime karşılığında; erir gider bilakis.
Kendimden örnek vereyim herkese. Benim de başörtüsü sorunum.
Bir yazarım ben ve gerçek İslam özünü, o insanlara anlatabilmek istiyorum.
Ve ben başı bağlı o kızlara ulaşmak istiyorum.
Ben onları İslamî değil, bilakis bir an önce İslam’la tanıştırılması gereken bir kesim olarak görüyorum.
Bana söyler misiniz ben o kızlara nasıl ulaşacağım?
Biz o kızlara nasıl ulaşacağız?
Bizim kitabı evde okuyamaz. Darp bile görebilir.
Hadi bir yol bulalım.
İçinden geldiği “İslam” geleneğini sorgulamasını nasıl sağlayacağız?
Onu evkızı olmaya mahkum ederek mi?
Yoksa evrensel kentin kapılarını ona açarak mı?
Evden çıksın, gelsin.
Batı felsefesi okusun.
İktisat teorisini bir öğrensin.
İletişim bilimiyle tanışsın.
Bunları bilsin ki, kendi ruhsal sorgulamalarını daha yüksek bir perdeden gerçekleştirebilsin.
Bilmeyenlere bilgi yok. Böyle bir üniversite sloganı olabilir mi?
Başörtüsü yasağının kalkmasını herşey bir kenara, bu yüzden sevinçle karşılıyorum ben. Sosyal yönden.
Artık herkesin, hangi tip aileden geldiğine bakılmaksızın;
ÜNİVERSİTEYE GİRME OLASILIĞI OLACAK.
Duvarlara pencere resmi çizebilecek artık dileyen herkes.
Pencereyi gerçekten açmaya gücü yeter yada yetmez, o bilinmez.
Kahverengi evlerin hepsine güneş FİKRİ girecek herşeyden önce.
Sevinçliyim bu yüzden.
Peki, çağdaş bir görüntü müdür bu? Bence hiç değildir. Ancak, insanları kıyafetlerine göre sevmek de hiç çağdaş değildir.
Altını önemle çizerim.
Kadını bir çeşit teşhir malzemesi, salt bir fizik varlığı olarak gören, kişilik değil dişilik temelinde kadına bakan anlayışda yanlıştır, kadını sarıp sarmalayan anlayış da. Amerikan filmlerinde görürüz hep. Yetenekli erkekler saha içinde maç yaparlar. Kızlar ise saha kenarında, mini etekleriyle onlara tezahürat yapma halindedir. Batılı olsa da, işte bu da kadını “saha kenarına” iten bir modeldir. İçinde olduğumuz yüzyılda kadının yeri artık sahanın ortasıdır. Öz itibariyle modern kadınla muhafazakâr kadının hedefleri de, hayalleri de, kısıtları da, engelleri de ortaktır. Her ikisi de kendi gerçekleri içinde kendini, çevresine kişiliğiyle, fikriyle ve zekâsıyla kabul ettirme arzusu içindedir.
Size çok şaşırtıcı gelebilir belki, fakat asla şüpheniz olmasın. Kadını soyan zihniyetle, kadını sarmalayan zihniyet siyam ikizidir. İkisinin buluştuğu ortak nokta “içeride” çok büyük bir değerin olduğudur. İçerideki değer için: Biri “O kadar büyük ki açalım herkes görsün” demektedir. Diğeri “o kadar büyük ki açmayalım kimseler görmesin”düşüncesindedir. Bu kadar minik bir nüanstır aradaki.
Başörtülü kızlar konusu, kadınlığın evrensel sorunlarının yerel bir kesitidir.
Mutfak robotu da değildir kadın. Kozmetik malzemesi de. Türban, aynı zamanda bunun da tartışmasıdır.
Modern kesimimizin örtülü görüntülerden morali fazlasıyla bozuluyor. Şahsen ben çağdaş bulmadığım o görüntüye bakarak moralimi asla bozmam. Yolumdan da dönmem, umutsuzluğa da kapılmam.
Mustafa Kemal’i hatırlarım.
O, Türkiye hayalini, kadınların %90’ının örtülü, hem de kara çarşaflarla bezeli olduğu bir ülkeye bakarak kurmuştu. Devrimlerini o insanlara bakarak planlamış ve hayata geçirmişti. Türkiye Cumhuriyeti Paris’in elit cafelerinde tasarlanmış bir devlet değildir. Her çeşitten insana evsahipliği yapan Anadolu’da şekillenmiştir Cumhuriyet düşüncesi.İnsanlarının hepsini sevmişti o. Meseleyi bir bilinç eksikliği olarak görmüş, bu nedenle eğitim ve öğretim hamlesi başlatmış, kendini de başöğretmen olarak konumlamıştı. Türklerin Ata’sı, ayrıştıran değil birleştirmenin yolunu bulan biriydi hep.
19 Mayıs felsefesinde, kendi insanlarından tiksinmeye asla yer yoktur.
“Ne mutlu Türküm diyene” sözünü bir de bu açıdan, örtüsüz düşününüz.
İstiklal marşını okurken onun da gözleri dolar.
Tarih dersini o da senin gibi sever.
Ülkeye zarar verenlere o da senin gibi kızar.
19 Mayıs ruhu, bölünmek değil, birleşmektir.
Türkiye Cumhuriyeti, eğitim ve öğretim mucizesidir.
Öğretilmesi durumunda bir toplumun nerelerden nerelere gelebileceğinin bir ispatıdır. Herşeyiyle doğulu bir toplum, pekâla batılı muasır bir medeniyet olabilir, bunun gösterimidir. Eğitilmek ve öğretilmek şartıyla.
İnsanlarını eksik buluyorsan, yanlışlarını görüyorsan,
çözüm yolu, ona yolunun yanlış olduğunu anlatabilmenin bir yolunu bulmaktır.
Dünyanın örtüsü
Yanlışa düştüğümüz noktalardan biri de “21. yüzyıla geldik halâ türban tartışıyoruz.” sloganımızdır. İslam’ın kendisi bugünün çağdaş dünyasının bir numaralı ve de değişmez tartışmasıdır. Türkiye’nin iç mesele zannettiği şeyler gerçekte birer dünya meselesidir. İşte bu yüzden;
“Elbette ki tartışacağız”
Herkes bilsin ki Türkiye’nin örtü konusunu, şu anda olduğunun tam tersi şekilde, barış ve kardeşlikle çözümlemesi, dünya ve insanlık adına bir gelişme olacaktır. Türkiye’nin türban sorununun barış ve kardeşlik duygularıyla çözüme kavuşturulması, Amerika’nın Irak’la olan sorunun çözülmesidir. İsrail’in Filistin’le olan sorununun sona ermesi demektir bu. Başörtüsü dediğin sorun aslen, İslam geleneği ile modern dünya gerçeklerinin çatışmasıdır. Bu nedenle bu konu, önemli bir konudur. Bu konu aynı zamanda Türkiye’nin Avrupa toplumuna katılımının konusudur. Modern Türklerin, muhafazakâr Türkleri görmeye “tahammül edebildiği” gün, Parisliler de İstanbulluları kendi ülkesinde, AB vatandaşı olarak görmeye tahammül edebilecektir. Türban, Almanya’da ateşe verilen ve 10 Türkün hayatına mâl olan yangının da fitilidir. Türban Türkiye’nin de değil dünyanın en kritik konusudur.
Medeniyetler savaşı projesinin çürütüleceği, yerine barışın yeşertileceği topraklar bu topraklardır. Ve bu toprakların bu konuları tartışmaktan daha önemli bir işi yoktur. Onca saçma tartışmanın içinde bu konu, tek ve en doğru konudur.
Devletin örtüsü
Ne mutlu Türküm diyene;
Her Türk, eşit derecede Türk’tür
demektir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş mottosu, zannedildiği gibi, Türklüğü pohpohlamak için söylenmiş bir söz değildir.İmparatorluk geleneğinden gelen ve bu geleneği üzerinde sonsuz kadar taşımak durumunda olan, her tarzdan insanın biraraya geldiği o mozaikli o yapıyı birarada tutacak bir zamk olmak üzere söylenmiştir. Ne mutlu Türküm diyene.
Türkiye Cumhuriyeti aslen bir Osmanlı mirasçısıdır. Bizans geleneği-modern Yunanistan devleti gibi değildir Osmanlı devleti-Türkiye Cumhuriyeti ilişkisi. Batı’da olsun doğuda olsun, Türkiye Cumhuriyeti algısı asla Osmanlı tarihinden bağımsız değildir. Dünya, her zaman Türkiye’yi Osmanlı’nın modern bir formu olarak göregelmiştir. Yunanistan’ın yanındaki ülke değildir Türkiye. İran’ın yukarısındaki herhangi bir devlet de değildir. Türkiye çok farklı bir sahnedir. Farklı milletlerin tek devlet çatısı altındaki birlikteliğidir. İmparatorluk gene zannedildiği gibi bir yüzölçümü konusu değildir. Büyük devlet olmakla eşdeğer de değildir.
Üzerinde durmamız gereken İmparatorluk kelimesinin sözlük anlamı:
Kendi topraklarında oturan çeşitli milletleri egemenliği altında toplayan devlet biçimi
Türkiye mozaiği Türklere Osmanlı’dan mirastır.
Türkiye, küçük bir imparatorluktur.
VE BU NEDENLE DEVLET PARADİGMASIYLA DEĞİL
İMPARATORLUK BİLİNCİYLE YÖNETİLMESİ GEREKİR.
Hem doğunun hem batının gözünün kulağının üzerinde olduğu bu ülkenin, artık kendine sıradan bir devlet gibi bakmaktan vazgeçip dünya için ifade ettiği değerin farkına varması gerekir. Türkiye Cumhuriyeti’nin önem ve değerinin idrakında olmayan tek dünya toplumu Türk toplumudur. “Burası Türkiye!” ile “Orası Türkiye!” arasında bir uçurum vardır. “Burası Türkiye!” diyerek vatanını aşağılayan zihniyetin psikolojik altyapısı ezikliktir. “Orası Türkiye!” olumsuzluğunun altındaki psikolojik motif ise korkudur. Bu muhteşem bir çelişkidir.
Türkiye, bir Belçika yada bir Danimarka değildir. Türkiye’nin sorunları çok sofistike sorunlardır. Farklı milletleri çatısı altında KARDEŞÇE biraraya toplamak. Bu Osmanlı mirasıdır. Türkiye, Osmanlı konusunda reddi mirastan vazgeçip, bu bilinci elde ederse, imparatorluk perspektifine sahip olursa kangren halini almış, çözülmez denilen tüm sorunlar bir anda çözüme kavuşacaktır. Türkiye meselelerine Belçika meseleleri yada Danimarka sorunları gibi sıradan ve tekil bir devletmişcesine bakılamaz. Bu paradigmaya geçildiği gün, Kürt-Türk çatışması isteyen, güneydoğu milliyetçileri, aynı kefeye koyabilecekleri bir Türk kavramı bulamayacaktır en basitinden.
Kürt vatandaşlarından çekin, Alevi vatandaşlarına uzak dur, başörtülü vatandaşlarına sırtını dön. Bu, “Türkler olmasa Türkiye bir cennettir”e doğru bir gidiştir. Hayırsız bir gidiş. Düşünmek gerekir. Vatandaşıyla barışık olmayan bir devlet nereye kadar gidebilir?
Çok kısaca girip, hemencecik çıkacağımız, fazla kalamayacağımız bir nokta da şudur: Bir devletin, güneydoğu sorunsalını ve laik-dinci çatışmasını aynı anda yaşaması asla tesadüf olamaz. Felsefe düzleminde bu iki sorunsalın kökeni ortaktır. Güzel haber şu ki: Laik-dinci barışı, beraberinde güneydoğu kardeşliğini de getirir. Başka bir vakitte ele almak üzere bu konudan çıkıyoruz.
Osmanlı’ya hasta adam demişlerdi. Dünyanın savaşçı, çatışmacı yüzünün onun varisi olan Türkiye Cumhuriyeti’ne giydirdiği imaj ise “sokak çocuğu”. Ne batıya ne doğuya ait, ortada kalmış, kimsesiz bir çocuk…
TANRI’NIN DOĞUM GÜNÜ PENCERESİNDE İSE
TÜRKİYE, BİR OSMANLI PRENSİDİR.
Batının muassır değerlerine bağlı, eğitimli, laik diğer yanda ise geçmişiyle, coğrafyasıyla onur duyan, köklerine bağlı bir prens.
Türkiye’nin Osmanlı vizyonu yüklenmesinin din devleti olmakla yakından uzaktan ilgisi yoktur. Şundan kimseninşüphesi olmasın. Bütün fikirleri değişse, dünyaya yeniden gelse, Türkiye’nin laik yapısını değiştirmeye Atatürk’ün bile gücü yetmeyecektir.
Siyasetin örtüsü
Anayasalar insanlar içindir. Kemalistlerin bu gerçeği bilmesinde yarar var. “Anayasamız bu şekilde. Bu anayasaya uygun bir şekilde giyin sen de” diyemez hiçbir çağdaş devlet. O şekilde giyinenleri, her şekilde giyinenleri kapsayacak bir anayasa yapar. Anayasalar insanlar içindir. İnsanlar anayasa için değildir. Nüfusunun yarısını dışarda bırakan bir devlet ve anayasa tanımı, eksik bir tanımdır. Tanım gerçekten bu şekildeyse, bunun hemen düzeltilmesi gerekir.
Ülkeyi ortadan ikiye bölen, çatışmacı ve dışlayıcı yaklaşımın, Mustafa Kemal’in Kemaliyle tek ortak noktası isim benzerliğidir. Zaten ben Kemalistlerin, hangi Kemal’in ist’i olduklarını halen çözebilmiş değilim. Esrarengiz, Monşer bir Kemal bekliyorum. Takipçisi oldukları kişinin Mustafa KEMAL olamayacağı o kadar açık ki. Ne yapıyorsa tam tersini yapıyorlar. Hayrettin Karaca’nın izinden gidiyoruz diyip, bütün ormanları ateşe vermeye benziyor bu durum. Felsefik olması gereken bu tartışmayı, “Taayiip, başörtüyüüü Bahçeli’yee taaak” şeklinde veciz sloganlarla sürdüren bir bilinç mertebesiyle, Mustafa Kemal dehasını yanyana koymak Atatürk’e hakaret değil de nedir?
Bu yasak kaldırılmalıydı evet.
AMA BU ŞEKİLDE DEĞİL.
Laiklerle dincilerin maçında dincilerin attığı bir gol olmamalıydı bu özgürlük. Toplam bir özgürlük hareketinin bir parçası olmalıydı.
Slogan herkese özgürlük olmalıydı. “Bizimkilere özgürlük” değil.
Milyonlarca kızkardeşimizin odasına güneş ışığının girmesi, bu sevindirici gelişme, tek taraflı siyasi bir zafer haline getirilmemeliydi. Bu iş, ortaokullara, liselere de inecek mi? Kamu dahil edilecek mi? İnsanlar bu sorularına net ve tatmin edici cevaplar alabilmeliydi. Düğmeye Madrid’lerde değil İstanbul’larda basılmalıydı. Kaçamak kaçamak da değil. İnsanlarının gözünün içine bakarak açıkça ve dürüstçe dile getirilmeliydi plan. Ama olmadı. Dinci unsur olmakla merkez unsur olmak arasında gidiş gelişler yaşayan iktidar partisi, dinci unsur olmayı seçti bu meselede. Oysa bu mesele, merkez olmayı zorunlu kılan bir meseleydi. Toplumla “müşterek bir kelimeye gelinmesi gereken” konuların en başıydı bu.
Hemen söyleyelim. Bizim iktidar partisine getirdiğimiz eleştiri,
laik olamamak falan da değil bilakis Kur’an ilkelerini ihlâl etmiş olmaktır.
Çözüm, yüzde yüzü kapsayan birşeydir. %53′ü tedirgin, %47′yi mutlu eden hamle, içeriğinde ne olursa olsun, felsefede çözüm kategorisine girmez. Futboldaki gol kategorisine girer.
Oysa o kadar muhteşem bir aygıttır ki insan aklı… Sen istersen 70 milyon 487 bin 917 kişiyi tatmin edecek bir çözüm bulur getirir sana.
Eğer gerçekten istersen.
Yanlış anlaşılmaya mahal yok. Biz başörtüsünün sadece üniversitelerde serbest bırakılmasından yanayız. “Kamusal alan” tabirini kullanmayacağız çünkü “Çankaya” kamusalında başörtüsünün bulunmasından ötürü bugün için bu tabir işimizi görmemekte.
Devlet daireleri terimini tercih edeceğiz bunun yerine. Devlet dairelerinde, personele başörtü serbestisi getirilmesine tümüyle karşıyız. Üniversite özel bir konu ve konumdur. Üniversite özgürlük alanıdır. Devlet daireleri ise sorumluluk alanı. Personel “gönlünce” giyinemez, Türkiye Cumhuriyeti devletini bir işyeri olarak düşünecek olursak, bu işyerinde giyinmenin ilkeleri Kılık Kıyafet devrimi ile belirlenmiştir. Trafik polisinin işe kot pantolonla gelme lüksü yoksa, üniforma giymek zorundaysa, aynı işyerinin hiçbir çalışanının, hiçbir devlet memurunun da böyle bir hakkı yoktur. Üniversitede başörtüsü serbest olmalı derkende bir parantez. Sadece öğrencilere serbest olmalıdır. Öğretmenler bu serbestinin dışındadır. Devlet dairesine türbanlı vatandaş giriş yapabilir. Arzu ettiği bütün hizmetleri alabilir. O “müşteri”dir. Memur ise hizmet edendir. Devlet dairelerine başörtüsünün sokulması, özgürlükler konusunun tümüyle dışında kalan bir konudur.
Her devletin bir anlayışı vardır. Örneğin İran “İslam” Cumhuriyeti’nde de devlet dairelerinde personelin başörtüsüz işine gelmesi “yanlış”tır. O devletin paradigması odur. Bu devletin paradigması budur. Devlet taraftır. Bizim devletimiz de kendi personelinin giyimi konusuda laik taraftadır. Dinsel bir inanç ifade eden, inanç derecesinin simgesi olmuş bir kıyafetin devlet koridorlarında varolması, ayrımcılıkları, grupçulukları, “vatandaşına göre hizmet” gibi sorunsalları beraberinde getirmesi çok yüksek bir olasılıktır.
İşte bu nokta, iktidarın samimiyet sınavıdır. Mesele, gerçekten eğitimde fırsat eşitliği meselesi midir? Yoksa başka birşey midir? Ak koyun kara koyunun belli olacağı nokta burasıdır. Sadece üniversiteyle sınırlı kalacaksa, bütün bu tantana özgürlükler yolunda veriliyorsa,
şunu söylemeden kendine edemiyor insan:
Meğer ne çok isterlermiş kızlarının üniversiteye gitmesini.
Yanıp ölürlermiş üniversite için meğer. Helâl olsun…
Başörtüsünün kendisi yanlıştır.
Yasağı da yanlıştır.
Yasağının kalkma biçimi de yanlıştır.
Üstüste bu kadar yanlış.
Ne diyelim?
Tebrikler Ankara.
Dinci unsur, Milliyetçi Hareket’e ne kadar teşekkür etse azdır. Onların sayesinde bir parça da olsa bu konu çoğul bir uzlaşmanın eseri halini aldı. Milliyetçi unsurun bu işi getirmeye çalıştığı nokta ve kattığı boyut, hem siyaseten hem de vicdanen siyasi tarihimizde örneğini hemen hiç görmediğimiz doğrulukta bir harekettir. Bunca yanlışla dolu bu meselenin tek doğru noktası Milliyetçi çizginin konuya sürpriz yaklaşımı olmuştur. Bir siyasi partinin, bir ülke meselesine bu denli SOSYAL olarak yaklaşmasına dikkatli bakın derim. Ömrünüzün sonuna kadar bir daha böyle bir sorumlu bir siyaset örneği göremeyebilirsiniz. Ben bu yaşımda ilk defa görüyorum çünkü.
Freni patlayan bir kamyonun önüne geçerek onu yavaşlatmak ve onunla çarpışarak değil onu yavaşlatarak durdurmak. Benim gözümde yaptıkları budur.
Gönül isterdi ki, bir gün kalkacağı kesin olan bu yasak, daha geniş bir katılımla ve de hayatı sınırlayan diğer tüm yasaklarla aynı anda kalksın.Şunu da söylemeli. Bu yasağın olabilecek en kötü şekilde kalkmış olması bile, bu yasağın sürmesinden daha iyidir. Çocuklar okula gidecekler. Bir sorun varsa, oturulacak, konuşulacak evet gerekiyorsa da kavga edilecek. Her ne olursa olsun, çocuklar bu sırada okulda olacaklar. Zaman durmayacak, gelecekleri için büyüklerin kavgasının bitmesini beklemeyecekler. Onlar o sırada okullarında olacaklar.
Bu yasaklılığın sona erdirilmesi, herşeyden önce çok büyük bir siyasi ranttır. Uygulama yanlıştır, mağdur edicidir. Her mağduriyet kendi tepki dalgasını yaratır. Türkiye farkında değil, bu ülke iki seçimdir bu dalgaları aldı durdu. Bugünden sonra, bu mağduriyetin giderilmesinin, seçmen psikolojisinde oy verme davranışı olarak geri dönmesi çok yüksek bir olasılıktır. Şekil yanlışdahi olsa, en azından yanlışın kendisinden daha doğrudur. Bu niteliğiyle taşıdığı siyasi rantın, halihazırda zaten %40′lar seviyesinde olan bir parti tarafından yüklenilmesi yerine, iki parti arasında bölüşülecek olması, ülkemiz için selametli bir durum olmuştur. Kemalist kanadın, Milliyetçi Hareket’in liderine ithamlarda bulunmadan önce, soğukkanlı olmasında fayda var. Kendisi, gün geçtikçe orantısız bir güç olmaya doğru giden iktidar partisinin, oy artış ivmesini bir dengeye oturtan ve oturtacak olan adam olmuştur. Türkiye’nin ana muhalefet partisinin, sosyal bir yara halini almışböylesi derin bir konuyla ilgili demeci “Türkiye laiklikten sıkıldı herhalde” gibi veciz cümleler olursa, olacağı budur. Siyasi rekabetin kesintide olduğu bu dönemde, iktidar partisinin %60’lara 70’ler ulaşması hiç de zor değildir.
Gerçekte bu yasağı kaldıran tarafın
CUMHURİYET HALK PARTİSİ OLMASI GEREKİRDİ.
İşte o zaman bütün oyun bozulurdu.
Ama zaten, CHP böyle bir vizyona sahip olsaydı, muhtemelen kıyamet saati gelmiş olurdu. Hiçbir koşulda, bizim böyle bir sahneyi görme şansımız yoktu. Dolayısıyla bu son cümleyi kayıtlardan çıkarabiliriz.
Karanlıklardan aydınlıklara ulaşabilmek dilekleriyle
Tanrı’nın doğum günü kutlu olsun.
burakozdemir.com
sayin camael,
olumlu bir cok sey yazdiktan sonra “devlet dairelerinde örtüye karsiyiz” noktasina
gelmeniz düsündürücü..
yasaklarin kol gezdigi,hayatin her alaninda uygulanmakta olan jakoben uygulamalardan insanlarin bunaldigi bir ülke olmaktan neden utanmaz %99 müslüman olan bu ülkenin insanlari?
ben aslinda baska bir celiskiye dikkat cekmek istiyorum..
<T.C.devleti kemalist ve laiktir ve ayni anda dini hegomanyasi altinda tutmaktadir..
<yine bu sözüm ona bu cagdas devletin kontrolündeki diyanet kurumu,kemalist olan devletin tabiriyle “irticanin” ögretildigi,anlatildigi,organize edilidigi bir müesseseye bütceden en büyük (genelkurmaydan sonra) payi vermektedir..
<ülkemizde islam ile ilgili tenkit konusu ne varsa diyanet tezgahindan gecmektedir..
<tüm cemaat ve tarikatlarin,seyhlerin beslendigi kaynagin merkezi diyanet ve elinde bulundurdugu “kirletilmis kültürün” söz deposudur….
<ülkemizde,irtica olarak nitelenen her ne varsa diyanetin icinde calisan teoloji uzmani beyin yapicilarinin eseridir..
<diyanet faiz haram diyecek,
devlet ekonomisini faizli sistemin pirensiplerine göre dezayn edecek..
<diyanet sacinin bir teli gözükse bilmem su kadar sene cehennemde yanarsin diyecek,
devlet örtü cagdisi diyecek ve yasakliyacak..(vs.)
<diyanete parayi verip konusturan devlet,
diyanetin ikna edecek,insanlar örtünecek yada dinini uygulayacak,
devlet onlari cagdisi,dinci,mürteci diye damgalayacak..!?
paradoks/celiski her alanda..
Türkiye Cumhuriyeti,din derslerinin tümü yasak oldugu dönemde yetisen neslin idaresindedir..
dinlisinde de hayir yoktur,dinsizinde de hayir yoktur..
anlamsiz ve tutarsiz olani TEK etmektir müslüman olmak..
slm.
Burak Özdemir, Ömer Çelakıl vs gibi kurandan ayetleri cımbızla çekip, lastik gibi kafasına göre yorumlayanlara.
Bakalım Ali – imran da olay neymiş?
Al-i İmran
(69) Kitap ehlinden bir grup sizi saptırabilmeyi çok arzu etti. Oysa sadece kendilerini saptırıyorlar, fakat farkına varmıyorlar.
Al-i İmran
(70) Ey Kitap ehli! (Gerçeğe) şahit olduğunuz halde, niçin Allah’ın âyetlerini inkar ediyorsunuz?
Al-i İmran
(71) Ey Kitap ehli! Niçin hakkı batılla karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?
Al-i İmran
(72) Kitap ehlinden bir grup, “Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkar edin, belki onlar (size bakarak) dönerler” dedi.
Demek ki 71. ayet bugünle falan ilgisi yok, hele bugünkü kitap ehli ile hiç alakası yok. O zaman ki olan bir olayı anlatıyor. Şu kuran ı okumayıpta başkalarından dinleyenlere kızarlar fakat nedense kendi okurları kuranı okumayanlardan seçerler.
Kaldı ki o zamanlar islam ve söyledikleri yeni falan değildi. Yine kendisine cevabı ben değil kuran veriyor.
Enfal
(31) Onlara karşı âyetlerimiz okunduğu zaman, “Duyduk, istesek biz de bunun benzerini elbette söyleriz. Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir” dediler.
Nahl
(24) Onlara “Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman, “Öncekilerin masalları” dediler.
Neml
(68) “Andolsun, bizler de bizden önce babalarımız da bununla tehdit edilmiştik. Bu öncekilerin masallarından başka bir şey değildir.”
Ahkaf
(17) Anne ve babasına, “Öf size! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken, beni tekrar diriltilecek olmakla mı tehdit ediyorsunuz?” diyen kimseye onlar Allah’a sığınarak, “Yazıklar olsun sana! İman et, Allah’ın va’di gerçektir” diyorlar, o da, “Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir” diyordu.
Kalem
(15) Âyetlerimiz kendisine okunduğu zaman, “Öncekilerin masalları!” der.
Mutaffifın
(13) Ona âyetlerimiz okununca, “Eskilerin masalları” der.
Görüldüğü gibi o zamanın insanları bile neyin ne olduğunun farkında. Burak Özdemir halaa yeni sanıyor oda ayrı konu.
xenix: Yazının kuran ile ilgili olmayan bölümlerine katılıyorum. Sosyal içerik açısından doğru noktaları yakalamış. Fakat kuran temelli anlatmaktan vazgeçse daha başarılı birisi olur inancındayım.
xenix: Yazının kuran ile ilgili olmayan bölümlerine katılıyorum. Sosyal içerik açısından doğru noktaları yakalamış. Fakat kuran temelli anlatmaktan vazgeçse daha başarılı birisi olur inancındayım
demişşin de ..demekki ayetlere tutunmadan cevap veremedin.
71) Ey Kitap ehli! Niçin hakkı batılla karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?
Al-i İmran
kuranın iki anlamı vardır .
zahir ve batın..
hangisiyle konuşuyorsun bir bak bakalım?
sayin simir,
merak bu ya
ali imran/70 ayeti-nin
batini anlamini nedir ?
slm.
Eğer düşünen, akıllı bir insan olarak yaşamak istiyorsak, sadece fikirleri eleştireceğiz. İnsanlar hakkında hiçbir yorumda, değer yargısında bulunmayacağız. Çünkü, bir insanı yargılayıp hüküm verebilmemiz için, o insanın bütün düşünce dünyasına, niyetlerine âşina olmamız gerekir ki, bu da, mümkün değil!.
okuyucularından yorumlar:
ateizme yönelmiştim. kitabın adına bakıp hah dedim “ateizmle ilgili bir kitap galiba” yanılmışım beni Allah’la yeniden tanıştırdı ve o kadar kaynaştırdı ki sımsıkı dost olduk. gerçekten harika bir kitap. teşekkürler burak özdemir.
Başta herkesin önyargılı olabileceği bir kitabın tam tersi Kuran-ı Kerimi yeniden keşfetmeye davet etmesi gerçekten inanılmaz…
Merhaba buRAK Bey,
Kitabınızı tavsiye üzerine okuma şansına sahip oldum.Kitabınız daha ilk sayfadan itibaren içine aldı.Allah’ın varlığına her zaman yürekten inanmış bir insan olmama rağmen ,bize dayatılmaya çalışılan islamın yanlış olduğunu düşünmekteydim. Kendi bedenimize ve çevremizdeki varlıklara bakıp ,bu kadar mükemmel işleyişe sahip bir ortamı şekillendirip, bizlere sınırsız nimetler sunan,hayallerimize ,yureğimizle istediklerimize vakti geldiğinde mutlak surette ulaşmamızı sağlayan yaratanın bizleri sevmemesi ve korkunç acılarla cezalandırması olasılığını hep reddetim.İbadetin kişiye özel olması ve Allah’la aracısız ve kuralsız olarak dertleşilmesi gerektiğini düşündüm.
Kitabınızda ayetleri açıklama şekliniz ,düşüncelerimin doğru olduğunu pekiştirmekle kalmayıp, hayata çok daha geniş bir açıdan bakmamı sağladı.
Tüm dostlarıma kitabınızı tavsiye ediyorum.
Sizi cesaretiniz nedeniyle kutluyorum ve sizi saygıyla selamlıyorum.
1960 dogumluyum.15 yildir Almanyada yasiyorum,05.06.2008 de biricik oglum Emre´mi trajik bir sekilde tren kazasinda kaybettim.O günden bu yana günlük
hayatin icinde aktif olarak yer alamadim.Sanal Günseli nin kitaplariyla tanistim kendisi ile de…Ayakta durabiliyorum.Ne var su kuran anlasilir olsa a ada ben de okusam derken tdg nü okurken buldum kendimi.Neredeyse yarim asirlik ik ömrümde ilk kez kurani anladigimi hissettim.Icinde kendimi,oglumu buldum. Hayatimda en cok ihtiyacim olan dönemde ve en anlasilabilir bicimde karsimdaydi ydi Kuran. Gencecik huzur veren ve Türk olan size hayran oldum.Karaladiginiz her yaziyi okuma arzusu var icimde.Birikimlerinizden eserlerinizden dolayi size saygi duyuyorum,hatta sevuyorumda.Allaha emanet olun.
Sorgulamaktan hep korktum,bana anlatılan islamda sorgulama yaşa felsefesi hakımdı,bu yuzden içimde cevabını merak ettiğim bırcok soru hep yanıtsız kaldı,sonra kocaman bır boşluk…küçükken annem kuran’ın turkce mealını okuyordu,merak ettim sordum ‘anne hanı Allah bizi cok sevıyordu neden hep cehennemde bızı yakacagını soyluyor sende benı cok sevıyorsun sen benı yakarmısın ‘ annem bır sure sessız kaldı beklenen cevap gecıkmemıstı ‘öyle soyleme annecım,cok gunah sonra gercekten cehennneme gıdersın’..beynıme sureklı çivi fibi çakılan o sıhırlı cumleler cehennem ve ıntıkam… hayat zaten zor bır yuktu bunu tasımaya calısırken bır taraftandan benı cehemmenle odullendıren bır ınanc, bana gore degıldı boyle olmamalıydı,bunun bedelı yalnızlıksa evet yalnızdım ama mutluydum,kendı ıcımde dusmus oldugum bu boşlugu dolduruyordum en azından…sonra TDG evet sorular ve cevapları oradaydı şimdi yalnız degılım kocaman bır aile var yanımda tesekkurle burakcan
Yeniden doğmak “ yazışmalarının hikayesi ve kahramanları beni de çok etkiledi…Kendimin ve ayrılmak üzere olduğum eşimin yansımalarını buldum içinde. Tesadüfe bakın ki O da bi “Marine Biologist” yani “Sulatı Bilimcisi” diyebiliriz, daha doğrusu, yıllar önce, Gökyüzünü “Suların Altına” tercih etmiş bir “Hava Fotoğrafçısı”… Bu topraklardan değil kendisi, başka bi kıtadan, şu İndigo Çocukların kıtasından… İki farklı kültürün zenginliklerini, eğlencesini, bazen dil dönmezliğini ve kimi zaman da çatışmalarını paylaşıp, özünde tüm insanların aynı olduğu gerçeğini hergün yeniden keşfederek, uzunca bi süredir bu topraklarda ve bu göklerin altında birlikte yaşadık … Çevremizdeki insanlara göre biz çok hayalperesttik… Birimiz hayallerinin peşinde “koşan” diğeri de “uçan” iki tip… 🙂 TDG’nu okurken duyduğum heyecanı onunla da paylaşmak için sık sık tercüme yapıp nefes nefese anlatırdım kendisine, biliyordum onun da çok etkileneceğini “Keşke İngilizce’ye çevrilse de biran önce, tamamını okusam” deyip durdu. Bir kaç ay önce de, yıllardır birikmiş ve giderek ağırlaşmış yaşamsal sorularımızın yanıtlarını bulmak, biraz sessizliğin, biraz sensizliğin biraz da iç seslerimizin verdikleri mesajları doğru okumak üzere “Bir süre ayrı kalmak iyi olacak” dedik… ve henüz kitap bitmemişti, o okyanusun öbür kıyısındaki kendi kıtasına uçtu… Sanırım o gün bizim, hava, su, kara derken tüm evrendeki kişisel yerimizi bulma tekamülümüz, birbirimizden bağımsız olarak başladı… Daha sonraki her iletişimimizde bu topraklarda doğan TDG’daki gelişmeleri soruyor ve içinde bulunduğu yeni dünyaya uzanabilecek, yaşama ait şifreleri duymak istiyordu. Çevirisi hep zor olsa da bazı alıntıları paylaşmaya devam etmekten mutluluk duydum. Henüz KDK’lardan haberi yoktu, zaten ben de bir hafta önce buluştum KDK’larla… Bir haftada içinde sadece bi defa kartları çalıştırdım ve bekledim, çünkü kartların bana verdiği ilk kısa mesaj şöyleydi “ Kendi hayatını yaşa, kapıyı seç ve ….şşşşş….” oldu.
“Yeniden Doğmak” yazılarının hikayesindeki benzerliklerin verdiği çağrışımlarla, okyanusun öbür ucundaki eşime KDK’dan bahsetme gereği duydum. İnsanoğlunun ne zaman nerde vurgun yiyeceği belli olmuyor, heran hepimiz hayata yeniden başlamanın vereceği şok, acı, arınma ve güzellik bileşkesiyle karşı karşıya kalabiliriz. O durumlarda tutunacak ve derinlerden gelen imgelere ihtiyacımız olabilir. Bugün internet üzerinden, O’nun için kartları çalıştırdık. Şöyle diyordu “Beyin, insanın dualarına karşılık veren organıdır. Olayları senin seçimlerine göre yönlendirmek onun görevidir. Diğer beyinleri de senin gerçekliğini gerçek olarak kabul etmeye ikna eder. Sen imgeledikçe, diğer ruhlar senin hayalini bir gerçek gibi seninle paylaşacaktır….”
Yeni dünyadan gelen cevap şu oldu “Göz yaşlarımı tutamıyorum…”
TDG’nü bizlere hediye eden, bu paha biçilemez paylaşımlara neden olan “O” Özel Ruh’a ve paylaşıma katılan tüm dostlara sevgiyle…
xenix:
Şu kuran ı okumayıpta başkalarından dinleyenlere kızarlar fakat nedense kendi okurları kuranı okumayanlardan seçerler.
Fakat kuran temelli anlatmaktan vazgeçse daha başarılı birisi olur inancındayım.
yanılıyorsunuz:)
Sn camael yazar siz misiniz bilmiyorum, ama dini konularda yazmasa yazar daha iyi eder çünkü saçmalamış çoğu konuda.
Tanrıyı haşa baba yapıp, sonra da ona doğum günü hediye eden, o doğmamıştır ve doğurmamıştır diyen ihlas suresinden bile bi-haber birinin açıkladığı ayetler neye benzer acaba?
Ayet başörtülerini omuzlarına indirsinler diyor, o başörtüsü zinhar yoktur diyor! Be adam omuza inecek başörtüsü ne o zaman? Nerden inecek? Baştan aşağı mı inecek? Yoksa belden yukarı mı çıkacak? Adı üstünde başörtüsü adı geçmiyor mu? Yoksa başörtüsü sadece omuz atkısı olarak mı kullanılacak? Diğer dinlere de mi bakmıyor? rahibelere de mi bakmıyor?
Herkes kafasına göre fetva vermeye ne kadar meraklı..
Ayakları vurunca süsleri ortaya çıkacak! Hangi süsler bunlar? Yazar laf salatası yapıp ortada bırakmış, açıklamamış. Ayette kastedilen ayakların vuruşuyla süslerin ortaya çıkması değil! ayakları yere vurarak yürüyerek, halhal takıldığını düşünün, yani ses çıkararak erkeklerin bakışlarını, dikkatlerini üzerine çekmekten bahsediyor. Yoksa ayakları yere vurunca ziynetlerin ortaya çıkmasından değil. Ha başka ne anlamı olabilir? Kadın yere vura vura ve alımlı yürürse, afedersiniz, göğüsleri sallanır kalçaları sallanır vb.. erkeklerin dikkatini çeker. Kırıtarak yürümek tabiri bu durumda söz konusu olur sanırım.
Yazar iktidar partisini yüzde 60-70’lere taşımakta bir yanlış görmüyor. Öte yandan CHP’yi safdışı bırakıyor! Ama diğer taraftan iktidar partisinin başörtüsü sorununu çözemediğini hatırlayıp CHP’den medet umuyor! Burada haklı çünkü çözerse bu sorunu CHP çözer bu ülkede.
link to geocities.com
@simir
Ayetleri parça parça okumak yerine, kuranı bir bütün olarak okuyup olaylara göre düşünmekte fayda var. Yoksa her ayet her insan tarafından batın olarak yorumlanabilir. 1 Milyar farklı anlam çıkabilir. Derseniz ki bundan bir şikayetim yok, o zaman başkalarının yorumlarını da eleştirmemek gerekir.
Sevgili camael, eklediğiniz yorumları okuduğunuzdan şüphe duymaya başladım. Yanılıryosunuz demişsiniz ama eklediğiniz yorumda ki hiç kimse kuranı okuduğunu veya okuyacağını söylememiş. Hepsi TDG den bahsediyor. Ve eklediğiniz yorum yanıldığımı değil aksine haklı olduğumu gösteriyor.
xenix
Ayetleri parça parça okumak yerine, kuranı bir bütün olarak okuyup olaylara göre düşünmekte fayda var……..
Bunu diyorsunda dikkatini çekerim kuran ayet ayet gelimistir .bütün olarak degil .
Kuranı binbir türlü yorumlayacak olanlar vardır elbet ..bunlar icinde uyarı verilmistir ..
bence ayet ayet kelime kelime okumak ic derinligini anlamak icin gerekli..
yukarda bu pastladıgın ayetlere ayet diye bakmasaydın bunu demezdin degilmi?
Enfal
(31) Onlara karşı âyetlerimiz okunduğu zaman, “Duyduk, istesek biz de bunun benzerini elbette söyleriz. Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir” dediler.
Nahl
O kuranı yurekaklı ile okuyuna verdigi anlam derinliği yorum istemez biliş halidir .
batın gercek anlamıdır ..ve onun acılımı olan batının batını
gerçeklerin gerçeğine yani sırlarına inmektir . herkes kuranı okuyor ama sırına inenler nerde ?
gerci onlarıda katlediyorlar ya..
mansur hallac en hak dedi ..sırra vakıf oldu ..dine vakıflar katletti..bunlar bize ibret olmalı .
“Kur’an iki düzlemli bir kitap, İslam iki perdeli bir oyundur. (…) Müteşabih teknolojisine dönmeliyiz…” Anlamı değişen ayetlerin bir o zamana bir de bu zamana hitap eden anlamları olduğu kastediliyor. Yazar, bu iki düzlemi görmenin anahtarınınsa Kuran’daki harflerde gizli olduğunu savunuyor.
Sn camael yazar siz misiniz bilmiyorum, ama dini konularda yazmasa yazar daha iyi eder çünkü saçmalamış çoğu konuda.
Tanrıyı haşa baba yapıp, sonra da ona doğum günü hediye eden, o doğmamıştır ve doğurmamıştır diyen ihlas suresinden bile bi-haber birinin açıkladığı ayetler neye benzer benzer acaba?”
Kendini dindar, muhafazakâr diye niteleyenleri korkutan şey ne olabilir? Tanrının doğum günü mü? bu isim mi sizi hayretlere düşürüp haşa çektiren:)
Din hep buradaydı. Dün vardı, bugün de var ve yarın da olacak ama dindar kimliği elden gidiyor, onu söyleyebilirim. Dindarlığın aslında ne demek olduğu, bilgelik kimliğinin müminlik kimliğiyle buluşması birtakım insanlar için çok ciddi sürprizler oluşturacak.
yazar ben değilim.Ben okuyucuyum ve bir okuyucum.
Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, Tanrı’ya saf bir aşkla bağlanabilesin.
Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma.
Bilhassa putlardan uzak dur dost.
Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma!
İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama! (Şems-i Tebrizi)
misafirimiz bence bunu sen biliyorsunda beni konusturmak istedin ..benden daha guzel bunu anlatırdın ..
(70) Ey Kitap ehli! (Gerçeğe) şahit olduğunuz halde, niçin Allah’ın âyetlerini inkar ediyorsunuz..
kitap ehli ile yürek ehli farklı yerden okur ..
kitap ehli akılla okur kurgular ölçer biçer inkarda eder .
Yürek ehli gerçegi görür ,yüregi ile imanla gelenle paylasılır . . .tasavuf ..tarikat vs (el verme .insiye etme )bu sırları ulu orta sacmazlar..hak edenle paylaşır bilgiyi .saklı kalmasıda bu yüzdendir ..
Kurandaki örtünün ayetinin bir sırrıda burada saklıdır .
sırra vakıf olanlar ulu orta konuşurda kendini belli ederse teminde dedigimiz gibi mansurda olsa .bestamide olsa ..fark etmiyor katlediliyor .
Kitap ehliyim diyenler daha çok şeriatin içinde dine sahip çıkarlar ve gerçekleri malesef göremedikleri için ,inkarda olduklarının ayetleri eğip büktüklerinin bile farkında degildir .
Al-i İmran
(69) Kitap ehlinden bir grup sizi saptırabilmeyi çok arzu etti. Oysa sadece kendilerini saptırıyorlar, fakat farkına varmıyorlar.
İnkar edenlerin örneği bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyip (duyduğu veya bağırdığı şeyin anlamını bilmeyen ve sürekli) haykıran (bir hayvan)ın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler. (Bakara Suresi, 171)
satır satır okunurda yürek akılla harman olursa .ibadetinde sacede sekli olmadığının sırına ererler ..
Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Al-i İmran Suresi, 191)
Şüphesiz, bunlarda aklını kullanan bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Rad Suresi, 4)
sayin simir cevabin icin tesekkür..
Muhkem ayetler yerine Mütesabih ayetleri ön plana cikartip birde batini yorumlar yaparak
Kitab´a her istedigini söyleten bir anlayistan uzak oldugumu belirtmek isterim..
Vahiy bizden ayete giydirilen yorumlarin dogrulugunun test edilmesi mümkün olmayan
“batini yorum”anlayisini tercih etmemizi istemiyor..nitekim kalbinde maraz/egrilik olanlarin,
fitne cikarmak istiyenlerin bu yola tevessül edecegini Rabbimiz ali imran/7´de tevile ihtiyac birakmiyacak sekilde belirtmistir..
“..Allah´in DIN-inden baskasini mi arzu ediyorlar..?”(ali imran/83)
Islam: baglilk
Din: ilke
Müslüman: baglanan
ise;
Allah katinda belirlenmis “ilke baglilktir”.
Bu baglilk ancak belirlenmis yola (islam) baglilik
ise
gecerlidir..
Tüm yolar Ahirete cikar ama tek bir yol(islam)cennete..
“kim ISLAM-dan baska bir din arzu ederse asla kabul olunmayacaktir.
Ve o,ahirette hüsrana ugrayanlardir..”(ali imran/85)
Vahiy Allahi inkar eden bir topluluga degil din(i)dar (Allah´a inanan) olan ama
Allah tasavvuru bozulmus ve lat,uzza,menat gibi aracilarla Allah´a varilacagina
inanan bir topluluga inmistir..
nitekim din(i)dar tarifine giren insanlar;”bir kismina inaniriz,bir kismini inkar ederiz”derler..diyen ve Allah ile pazarlik yapmak istiyen insanlardir..günümüzde yaygin olan da bu anlayis ve kabullenis degilmidir?
“..Muhammed ancak bir Peygamberdir.simdi O,ölür veya öldürülürse,
siz geriye (putperestlige) mi döneceksiniz?”(3/144)
“And olsun ki,biz Qur´an´i ögüt ve ibret icin kolaylastirdik.
fakat düsünen mi var?”(kamer/17/22/32/40)
“de ki;siz Allah´a dininizi mi ögretiyorsunuz?”(49/16)
karsilastirma:
kategori: Putperest
Alt katagori:Hinduist
Yozlastirdigi kitap:Veda-Shruti,Rishi´lerden(bilgelerden)duydugunu yazdiklari kitaplar
Kavramasal Tapinak:Brahma,Shiva ve Vinshu üclemesi gibi tanrisallastirilmis kavramlar
Nesnel Tapinak:yapitlar,anitlat,heykeller,hayvanlar vb.
Öznel Tapinak:Gurular ve ögrencileri Shisya/Chela
Sözlü tapinma/zikir cekme:Atharvaveda`daki Mantralar,Samaveda´dan ilahiler
Fikir:Bunlara tapinmakla aslinda tek olan en yüce Tanriya tapinmis olunuyor,
cünkü o bunlarin hepsinde mevcuttur..
Kategori: Putperest
Alt Kategori:Müslüman
Yozlastirdigi kitap: Qur´an
Kavramsal Tapinak: Muhammed,Vahdet-il vucut,Hadisler
Nesnel Tapinak: Hacer´ul Esved,Beytullah,Kurban kesme,Yatirlar
Öznel Tapinak:Seyhler,Hocalar,Ermisler,Dedeler,Babalar,Nineler
Sözlü tapinma/zikir cekme:Esma´ul Hüsna,Rabita,ilahiler vs.
Fikir:Bunlara tapinmakla aslinda tek olan en yüce Tanriya tapinmis olunuyor,
cünkü o bunlarin hepsinde mevcuttur..
bu karsilatirmayi diger gurup/cemaatler icinde yapabilirsiniz netice hep ayni cikacaktir..
nitekim,asil ana kategori her defasinda putperestliktir..
“..dinde zorlama yoktur.Gercekten HAK il BATIL (putperestlik)iyice ayrilmistir.
Putlari(aracilari) inkar edip,Allah´a inanan kimse kopmak bilmeyen saglam bir kulpa sarilmistir..”(bakara/256)
slm.
sevgili xenix,
kur’anı okumayan insanlar diyorsunuz. sizce, kur’anı okuyan insanlar anlayarak mı okumuşlardır yıllarca?İslamın özünü anlayamadıkca, Kur’an felsefesini idrak edemekdikce okunan kurandan bir fayda gelmiyormuş insana…neden bütünü görmeyi denemiyorsunuz sevgili xenix?eminim ki siz kitabı okumadınız o zaman bütünü görmüş olacabilecektiniz sonuca varamıyorsunuz çünkü…
dini kendine mal edip, ellerine aldıkları değneklerle makamlarından insanların sırtlarına dokunup “sen cennetliksin,sen cehennemlik, sen bu yaptığınla Tanrı’nın lanetini alıyorsun, aferin tam Tanrı’yı memnun edecek bir tutum”….vb. yaftalarla insanları yargılayan ve bu yüzden de dinin ve Tanrı’nın sadece cezalandırıcı ve korkutucu olduğu imgesini insanlara aşılayarak aslında dine ve ne yazık ki Tanrı kavramına en çok zarar veren rantçıları çok rahatsız edecek bir kitap..
Bu arada camael söylemek istediklerini anlıyorum ..
ayni dili konuşan olmak durumundayız gibi 🙂
Burak özdemirin kitabını tamamen okumadım biraz göz gezdirdim
anladıgım kadarıyla Tanrıyı göklerdeki ulasılmaz tahtından indirmis .aramızda harmanlamış
birileri icin gercekten cok zor durum kavraması ..
Yaradan derki: ben kulumun zannıncayım..
nerde.. nasıl ..düşünürse onun için öyledir elbette ..
:))
batın anlamlar malesef ulu orta konuşulunca sindirlmesi zor olanlardır .burada biraz curet ettik buna ,sindirmek için anlasılması lazım.
okudugumuz meallerde bile anlam sorgulaması yapmak gerekli.
“..Allah´in DIN-inden baskasini mi arzu ediyorlar..?”(ali imran/83)
Allahın dini var mı ?
din insanlar için verilmis bir arac degilmi?
amac tek yaradana ulasmak degilmi?
Bütünü görelim diyorum, sizde bütünü görelim diyorsunuz. Sonra ne oluyor? Surelerde ki bütünleri görmek yerine tek bir ayet çekip, onu da anlamından farklı yorumlayıp bu batın anlamıdır deyip, bırakın bütünü, parçanın parçasının, gölgesine getiriyorsunuz işi. 🙂
Kuranda batını anlamları çözebilmek her kişinin harcı olmasa gerek. Ya da bilmiyorum belki de her kişinin harcıdır. O zamanda oturup yine kuranı okumanız gerekir, kendi batın anlamlarınızı bulmak için. Yani TDG ye yine ihtiyaç duymazsınız. Yaşar Nuri Öztürk’te okuyun raflardan indirip kuranı diyordu. BUrak ÖZdemir (bu büyük küçük harflerin bir anlamı var mıydı? ) geç kalmış biraz bunu söylemek için.
Benim tavsiyem, siz yinede kuranı okuyun ve bütün bir şekilde görmeye çalışın. Sizin tavsiyenizde aynı şekilde sanırım.
@simir
Valla bilmiyorum Allah’ın bir dini var mı? Yoksa bir çok dini mi var? Onunda kafası karışık sanırım.
Nerde ne zaman demiş böyle? Size özel mi söylendi?
xenix: Sevgiyle
🙂 bana özel söylemişti aslında ..ama arada başkalarıda duymuş .
sevgili xenix,
Ben size kahvaltı öğünün nasıl yenmesi gerektiğiyle ilgili birşey söylüyorum.siz ise bana, zeytin ağaçlarıyla ilgili briefing vermektesiniz. Onu da doğru verebilseniz keşke: )
sevgiyle
Tanrinin Dogum Günü adli Kitap..
632 sayfa..
Dona Tannri,budizme,hinduizme,yani karama felsefesine ve kabala ögretisine vakif..
hatta yezidi inanclarini temel alarak seytani tanimlamakta..
Kurgunun temel ayaklari mezhep celiskileri,özellikle Aleviligin farkli versiyonlari
üzerine oturtulmus..
Cemaat ve tarikat baskilarindan bunalan insanlarin rahatlikla ikna edilebilecegi
bir calisma..
karma felsefesi esliginde yeni bir Islam konsepti islenmis..
cennet cehennem olgusu sulandirilmis..
ahiret hayati muglaklastirilmias..
Yezidi anlayisin yorumlari tekrar edilmis..
Reenkarnasyon oldugu iddia edilmis..
Kelime-i Tevhid-den Muhammed adinin kalkmasi gerektigi söylenmis..
Celaleddin Rumi-nin konuyla ilgili görüslerinden destek alinmis..
Ayet-lerden kanit bulamayinca bazi düsünürlerin,filozoflarin görüslerine basvurulmus..
Dona Tanri,yazar da elci olduguna göre kitaptaki Dona sözleri birer ayet olmus..
Insan eliyle Qur´an´a benzer bir kitap olusturulmaya calisilmis..
Qur´an ayet-leri de kabalaci-larin kutsal metin bozma ustaliklari ve teknikleri kullanilarak
YALANlarina kanit olarak sunulmus..
Konseptlerine uygun “cümlelere”yeni ayetler denmiyor ama tefsir denmis..
Ali Bulac-in mealini kaynak olarak kullandigini söyleyerek de ayrica Ali Bulac adi üzerinden güven yapisi kurmaya calisilmis..
netice?
<günahlarinizi cezasiz kilarak agziniza birer parmak bal sürüyorlar..
<zihninizi baldirindan yakalayip sizi tasavvufun karanlik odalarinda dolastiriyorlar..
<nefsinize büyüklük verecek tüm tanrilik zevklerine ortak ediyorlar..
<hasan sabbah-in fedailerine afyonla yaptigini size”felsefe”ile yapiyorlar..
<Qur´an´i kriptolar bilesimi haline getirerek her seyi 19´la örtüstürüyorlar..
<sifirdan dokuza oyunu oynayip,sizi sifirda isa dokuzda Tanri yapiyorlar..
<Rakamlara bir sürü öykü yükleyip cocukca oyunlarla size matematikci tanriyi anlatiyorlar..
büyük sevincle ve haykirislarla mucizeleri kücümsüyorlar vede dalga geciyorlar..
calisma özellikle mütesabih ayetler üzerinde “kabala” büyücülerinin
kutsal metin bozma ustaliklari ile sürdürülmüs..
bence eskiyi,eskiden söylenmis olanlari yeni yöntem ve konsept ile harmanlayip piyasaya
sürmüsler..
karsilastirma:
Qur´an;
-“..de ki;
-O Allah birdir.
-Allah sameddir.(her sey ona muhtactir ve yardim dileyecegi varlik ancak O´dur)
-kendisi dogurmamistir ve dogrulmamistir.
-hicbir sey O´na denk degildir.”(ihlas/1-4)
El Arabi;
“..bu sure(ihlas),bana Halebte tecelli etti.
Bana denildiki;
-bu sureyi gördügüm zaman.ne bir insan ne de bir canli onun isiklarini göremez.
(iste)bu sure icin ve bu sureden,bana dogru büyük bir temayül gördüm,(sure)bana bundan önce
girdigim bu ev (!)gibi temsil edilmisti.sonra denildi ki;
-bu (sure) sana,diger müslümanlar haricinde halis(yani mahsustur)tir.bunlar bana söylenince isareti anladim ve bu isaretin zati(yani bana mahsus)oldugunu ve benim suretinmin gayrisi degil fakat aynisi oldugunu anladim..ve; iste ben,buyum dedim..(el-fütuhat/s.55-56)
Tanri Dona´da farkli seyler söylemiyor!
slm.
@xenix
Bütünü görelim diyorum, sizde bütünü görelim diyorsunuz. Sonra ne oluyor?
Bütünü görmen icin pazılın parcalarını yerleştirmen gerekli .
bunuda satır satır yaparsın.
satırı çadırdan okumak marifet .
kuranı satırdan dan mı okursun çadırdan mı okursun.
(çadırda yürek oluyor )
Kur’an ve diğer ilahi kitaplarla ilgili en büyük handikap, insanların bunu mantığa uydurmaya çalışmasıdır. Bu bir iman testidir. Diyelim ki Kur’an da insanlığın yaşının 7000 olduğu yazıyor ve bilimsel bulgular, insanlığın 100.000 yaşında olduğunu söylüyor.
Bu noktada insanlar diyor ki, Kur’an daki bu anlatım mecazidir, aslında başka bir şey anlatılıyor. Oysa durum öyle değildir. Allah bizim imanımızı test etmek için 7000 yıl önce sanki dünya ve insanlık beş milyar yıl yaşamış gibi yaratmıştır. Bulunan bütün bulgular da bu doğrultuda göstermiştir. Ama kendisi öyle dememiştir. Bu bir iman testidir. Allah’ın sözüne mi? Yoksa başka şeylere mi inanıyorsunuz bunun testidir.
Dikkat ederseniz, bir çok yazar, Kur’an yorumcusu, Allah burda öyle değil, böyle demek istemiştir diye kendi kısıtlı akıllarınınca yorum yapmaktadır. Bir de üstelik bu batın anlatımı diyerek kendi kendilerine destek sağlamaya çalışırlar, herkes anlayamaza getirirler. Oysa Kur’an da, Kur’an ın apaçık olduğu ve herkesin anlayabileceği yazar. Her fırsatta Allah’ı yalancı çıkarmaya çalışan bu insanlardan etkilenmeyin.
sevgili Zaphod,
Kur’an’ın bu yeni düzlemini, kimse kimsenin öğretmeni olabilecek düzeyde bilmiyor. Böyle birşey gelecekte de olmayacak. Bu yeni düzlemin doğasında, bu öğretiye dahil olan herkesin üç aşağı-beş yukarı eşit düzeyde bilgili olması var. Bilirkişiler, eski düzlemdeydi. Bu düzlem, öğrenen kişilerin düzlemi. Herkes eşit, herkes öğrenci. Benim bir öğretmenim yok ve olmasını da istemiyorum. Tek öğretmenim Rab’dır. O dahi, didaktik olmamaya çok özen gösterir. Bilgeliğiyle öne çıkan yanlarımız vardır, onlar da zaten öğretmenlik değil öncülük yapmaları gerektiğinin bilinci içinde olamlıdırlar.
Life-time education. Yani, yaşam boyu öğrenmek.
Öğretiyor olmanın şehvetinden sıyrılıp, öğreniyor olmanın tadına varsın herkes.
sevgiyle
Başörtüsünün kendisi yanlıştır.
Yasağı da yanlıştır.
Yasağının kalkma biçimi de yanlıştır.
Üstüste bu kadar yanlış.
Yazının esas konuşulması ve tartışılması gereken kısmı burası gibi geldi bana. Her zamanki gibi gene kuran tartışmalarına geçilmiş . Çok tartışıldı kurandaki ayetler. Mutlaka yeri gene gelecek gene tartışılacaktır. Oysa sembolik te olsa “türban” üzerinden yasakları konuşsaydık ilginç açılımlar ortaya çıkabilirdi. Siyasi ve sosyolojik olarak kadın ve üzerindeki yasaklar ufkumuzu açacak fikirlere bizi götürebilirdi.
Bu arada camael’in
Öğretiyor olmanın şehvetinden sıyrılıp, öğreniyor olmanın tadına varsın herkes.
cümlesi hoş olmuş 😉
Netice ?
(devam)
günahlarinizi cezasiz kilarak agziniza birer parmak bal sürüyorlar..
zihninizi baldirindan yakalayip sizi tasavvufun karanlik odalarinda dolastiriyorlar..nefsinize büyüklük verecek tüm tanrilik zevklerine ortak ediyorlar..
hasan sabbah´in fadailerine afyonla yaptigini size “felsefe ile yapiyorlar..
Qur´an´i kriptolar bilesimi haline getirerek her seyi 19´la örtüstürüyorlar..
sifirdan dokuza oyunu oynayip,sizi sifirda isa dokuzda tanri yapiyorlar..
rakamlara bir sürü öykü yükleyip cocukca oyunlarla size matematikci tanriyi anlatiyorlar..
“biz gökleri,yeri ve bunun icindekileri eglenmek icin yaratmadik..”(duhan/38)
slm.
KUR’AN’IN İNDİRİLMESİ SONUCU DİN TAMAMLANMIŞTIR; SONRADAN DİN ADINA SÖYLENENLER VE YAZILANLAR, DİNE EKLENENLER DİN DEĞİLDİR:
Evet din tamamlanmıştır peygamber efendimiz ve asrı saded islamın genel görüşünü içtihadını düşünce ve mantıgını vermiştir bundan sonra sölenecek her söz sadece mantık hataları ve bir kısım nefsi arzulardan gelen tatminsizliten ileri gelir. En başta ayeti yorumlarken sünnet ışıgında ve asrı saded düşüncesi etrafında bakmak gerekiyor cünkü
Sünnete) uyun,bid’at çıkarmayın.Sizin başka bir şeye ihtiyacınız yoktur (dîniniz tamamlanmıştır). Siz eski yola uymaya bakınız. ve dininizde sesimiz esasız peygamberinkinden yüksek cıkmaması gerek
Ey iman edenler, seslerinizi peygamberin sesi üstünde yükseltmeyin Hucurat Suresi, 2 Acaba peygamber ne demiş asrı saded bu ayetleri nasıl yorumlamış ona bakmak onun üzerine laf etmemek gerek gelin ona bakalım 2- Hadis: Hz. Aişe
den rivayet edildiğine göre bir gün kızkardeşi Esma ince bir elbise ile Rasulullahın huzuruna girmişti. Hz Peygamber bunun üzerine hemen ondan yüzünü çevirdi ve şöyle buyurdu: "Ey Esma! Şüphesiz kadınlar erginlik çağına ulaşınca onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir." Hz Peygamber bunu söylerken yüzünü ve ellerini işaret etti. (Yani yüz ve eller dışındaki organların görünmesinin uygun olmadığını belirtti.) (Ebu Davud Libas 31.)3- Hadis: Peygamber Efendimiz şöyle buyurdular: "Ümmetimin son dönemlerinde giyimli fakat çıplak bir takım kadınlar olacak bunların başlarının üstü deve hörgücü gibi bulunacaktır. Onlar cennete giremez cennetin kokusunu bile alamazlar." (Ebu Davud Libas 125 Cennet 52.)Hz. Âişe (r. anhâ) ilk başörtüsü uygulamasını şöyle anlatır: “Allah ilk muhâcir kadınlara rahmet etsin onlar; “Baş örtülerini yakalarının üstüne taksınlar…” (en-Nûr, 24/31) ayeti inince etekliklerini kesip bunlardan başörtüsü yaptılar Burda ayeti en güzel şekilde yakalarına örtmenin manasını acıklıyor hem ayetlerde gene baş örtüsü ayetlerinde der ki yaşlı olan ve hayızdan kesilmiş olanlar takmamasına ruhsat verir ama gene taksalar iyi olacagını söler burdanda anlaşılıyor ki ayetler bizzat güzelliğin gizlenmesi ve kendinin teşir edilmemesi bunu en güzel olarak da başka bir ayette böyle örtünmenin onları korayacagını dile getirmekte ırz ve nmuslarını garantiye almaktadır Hem bir başka rivayette baş örtüsü ayeti gelince der ki mekkede herkesin başı simsahdı der Ayetlere kelimeler üzerinden değil genel acıklayıcı peygamber hadisleri ve asrı sadeden bakmak gerek yoksa gerkes herşeye yorar bunun için asrı saded görüşlerini yansıtan iki tefsir ile bunu bir kere daha düşünmenizin iyi olacagı düşüncesindeyim
31. Ve mümin kadınlara da söyle: Gözlerini sakınsınlar ve avret mahallerini muhafaza etsinler ve ziynetlerini açmasınlar, onlardan her zahir olanı müstesna ve baş örtülerini yakalarının üzerine sarkıtsınlar ve ziynetlerini açıvermesinler. Ancak kocalarına veyahut kendi babalarına veya kocalarının babalarına veya kendi oğullarına ve kocalarının oğullarına veya kendi kardeşlerine veya kendi kardeşlerinin oğullarına veya kendi kız kardeşlerinin oğullarına veyahut kendi kadınlarına veya kendi ellerinin sahip olduğu cariyelelerine veyahut erkeklikten kesilmiş hizmetçilerine veya kadınların avret mahallerine muttali olmayan çocuklara -karşı açıverilmesi- müstesna. Ve ziynetlerinden gizledikleri bilinsin diye ayaklarını da birbirine vurmasınlar ve cümleten Allah’a tövbe ediniz, ey müminleri. Tâki kurtuluşa erebilesiniz.
babaları, dedeleri de bu cümledendir, (veya kocalarının babalarına) gösterebilirler, (veya kendi oğullarına) torunlarına (veya kocalarının oğullarına) veya torunlarına, yani üvey evlât ve torunlara (veya kendi kardeşlerine veya kardeşlerinin oğullarına veya kız kardeşlerinin oğullarına) bunların da oğullarına gösterebilirler. Bunların arasında zaruri olarak görüşme bulunduğu, fitne korkusu pek az olduğundan aralarında böyle bir müsaade geçerlidir. Amucalara, dayılara karşı görünmek de caizdir. Bununla beraber ziynet mahallerini bunlara karşı açık bulundurmamak daha iyidir. Tâki, kendi oğullarına tanıtmalarına bir sebebiyet verilmiş olmasın, (veyahut) bu ziynetleri (kendi kadınlarına) yani: Kendilerine sohbet ve hizmette bulunan hür, mümin kadınlara (veya kendi ellerinin sahip olduğu cariyelerine) göstermeleri de caizdir. Kâfir olan kadınlar, manen erkek mesabesindedirler, binaenaleyh onların yanlarında müslüman kadınların elbiselerini seyunarak bütün ziynetlerini onalara göstermeleri uygun değildir. Çünkü bunları kendi erkekleri yanında söylemekten çekinmezler. Bir kadının erkek olan kölesi ise bir ecnebi erkek hükmünde olduğundan ona karşı ziynet mahallerini açık bulundurmaması lâzımdır. Kendisiyle fetva verilmiş olan görüş budur. Meğer ki, o köle, çok yaşlı biri olsun, (veyahut) o ziynet mahalleri (erkeklikten kesilmiş) kadınlara ihtiyaçları kalmamış, ihtiyar (hizmetçilerine) gösterilsin (veya kadınların avret mahallerine muttali olmayan) şehvet çağına ulaşmamış bulunan (çocuklara) karşı açıverilsin, bunlar da müstesnadır, bunlara karşı açıverilmesi caizdir. Ancak göbekten diz kapaklarına kadar olan mahallerini kocalarından başka hiç bir kimseye açı vermemeleri lâzımdır, (ve) müslüman kadınları (ziynetlerinden gizledikleri) şeyler (bilinsin diye ayaklarını birbirine vurmasınlar) yani: Ayaklarında halhallar bulunduğunu başkalarına bildirmek için ayaklarını birbirine çarpıp durmasınlar, çünkü bu, erkeklerin nazarı dikkatini çeker, kendilerine karşı gayrı meşru bir arzu uyandırır. Cahiliyet zamanında böyle yapan kadınlar bulunmakta idi. İslâmiyet ise bunu yasaklamıştır. Böyle şüpheleri davet eden İslâm temizliğine aykırı olan hareketlerden kaçınmak lâzımdır. Ahlâki fazilet bu şekilde tecelli eder. Bir zaruret hali de müstesnadır. Meselâ: Kesin bir zarurete binaen bu yasak azalara doktorun tedavi için bakması, veya bir boğulmakta veya yanmakta olan bir kadını kurtarmak için yasak azalarına bakılması, veya zina hâdisesine şahitlik edilebilmesi için bakılmış olması caizdir. Bu, bir hayata maddî ve manevî hizmet demektir, (ve) ey müslümanlar zümresi!, (toptan Allah’a tövbe ediniz) daima Cenab-ı Hak’tan af ve mağfiret talebinde bulununuz. Çünkü insanlardan insanlık hali bazı kusurların, caiz olmayan temayüllerin, bakışların vukuu mümkündür, vâkidir. Artık daima uyanık bulunmalıdır, kusurlardan dolayı tövbe istiğfar etmelidir. (Ey müminleri.) Böyle Cenab-ı Hak’kın emrettiği şekilde hareket ediniz (tâki) bununla (kurtuluşa erebilesiniz) sizin dünyada da, ahirette de selâmet ve saadetiniz ancak bu sayede temin edilmiş olur. Evet.. Bir insan cemiyyetinin güzelce devamı, hayat intizamı, hakiki bir hürriyet içinde yaşaması, bir takım ahlâki olmayan temayüllerden, lakırdılardan, töhmetlerden korunması ve saadeti uhrevîyeye kavuşması ancak bu gibi pek mühim ve hikmet ve menfaatin kendisi olan dinî emirlere, yasaklara riayet sayesinde tecelli eder. İnsanlık için bu riayetten başka kurtuluş çaresi yoktur. Cenab-ı Hak, cümlemizi bu kutsal ahkâma riayete muvaffak buyursun Amin.. Bu mübarek âyetler de bu suredeki yedinci nevi seri hükmü kapsamış bulunmaktadır.
Ömer Nasubi bilmen
Müminelere de, yani mümin kadınlara da söyle: Gözlerini
indirsinler, helal olmayan erkeklere bakmaktan sakınsınlar, zira bakmak, zinanın postacısıdır, derler. Ve avret yerlerini korusunlar, tamamiyle örtüp, zinadan korunsunlar. Ve zinetlerini teşhir etmesinler. Kadının zineti denince örfte, taç küpe, gerdanlık, bilezik ve benzeri takılar, sürme, kına ve benzerleri ve elbise süsleri gibi şeyler akla geliverir. A’râf Sûresi’nde “Ey Adem oğulları! Her mescide gidişinizde zinetli elbiseler giyin” (A’râf, 7/31) âyetinde zinetin elbise demek olduğu da geçmişti. O halde bu zinetleri açmak bile yasaklanmış olunca, bunların mahalli olan vücudu açmak öncelikle yasaklanmış olur. Yani vücudlarını açmak şöyle dursun, üzerlerindeki zinetleri bile açmasınlar. Bununla birlikte bir kısım âlimler, burada zinetten maksadın, zinetin takıldığı, kullanıldığı yer olduğu fikrini kabul etmişlerdir ki, yüz, sürme ve allık yeri; baş, taç yeri; saç, örgü ve büklüm yeri; kulaklar, küpe yeri; boyun ve göğüs, gerdanlık yeri; el, yüzük ve kına yeri; bilekler, bilezik yeri; pazular, pazubent yeri; baldırlar; halhal yeri; ayaklar da, eller gibi kına yeridir. Bunlardan başka vücudun kısımları da aslında açılmaz.
Bu âlimlerden bazıları muzaafın hazfi veya zikr-i hâl, irade-i mahal ile “ziynet yeri” takdirinde bir mecaz gözetmiştir. Buna delil olarak da, kadının vücudundan ayrı olduğu zaman o zinetlere normal olarak bakmak ve alıp satmak ittifakla caiz ve mübah olduğunu ifade ve kabul etmişlerdir. Bazıları da yine bu delil ile, kadının asıl zineti, vücudunun güzel yaratılışı, zinet yapmaktan gaye de vücudun süslenmesi olduğunu kabul ederek bu zinetten maksadın, yalnız vücut olduğunu kabul etmişler ve kadınların birçoğu yapmacık zinetten uzak bulunmakla zaten zinetli oldukları halde yaratılış zinetinin zaten hepsinde bulunması ve her kadın bedeninin özünde bir zinet olması hükmün genelliği hakkını yerine getirme noktasından bu tahsisin bir destekleyicisi olduğunu söylemişler ve buna göre şu mânâyı vermişlerdir: Kadınlar yaratılıştan zinetleri demek olan vücudlarının hiçbir tarafını açmasınlar.
Doğrusu, doğal olan güzelliklere, zinet denilmekten çok “cemal” denilmesi daha yaygın ve zinet tabiri yapma şeylerle süslenen takılarda meşhur ise de “Kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten…aşırı sevgi ile bağlanılan bu gibi şeyler insanlar için bezenip süslendi” (Âl-i İmrân, 3/14) âyetinin delaletiyle zinet kavramının yaratılıştan olana da sonradan yapmaya da şâmil olduğunda şüpheye yer yoktur. Zinet ve güzelliğin hakkı da meydana çıkarılmasını kendi sahiplerine tahsis edip başkalarından gizlenmektir.
Hüsn olsa da vâcibü’t-tecellî – Gizler onu Hak nikâb içinde
Ağyârına gösterir mi hurşîd Didârını hîç o tâb içinde
“Güzelliğin ortaya çıkması gerekse de, gizler onu
Hak bir örtü içinde Başkasına gösterir mi güneş, yüzünü hiç o parlaklık içinde”
Ancak görünen kısımları müstesna, O zinetlerden dışa gelen örtülse bile görünmesi doğal olanı, bu hükümden müstesna ve başka bir hükme tabidir ki, bunlar örtünün dış tarafıyla el ve yüz zinetleridir. Çünkü örtünün kendisi de kadının bir zinetidir. Tabiîdir ki, bunun dışı görünecektir. El ve yüzün de, namazda görünmesi adettir. Ebu Davud’un Müsned’inde rivayet edildiği üzere, Peygamber (s.a.v) Hz. Esma’ya “Ya Esma, kadın bülûğa erince ondan görülebilecek olan ancak şudur.” buyurmuş ve kendi mübarek yüzüne ve avuç içlerine işaret etmişlerdir. İş yaparken, gerekli eşyayı tutarken ve hatta örteceğini örterken bile elin açılması gerekli olduğu gibi ,zarurî olan bakma ve nefes alma sebebiyle yüzün diğerleri gibi örtülmesinde zorluk vardır. Bir de şahitlikte, mahkemede, bir de nikahta yüzün açılmasına ihtiyaç vardır. Bundan dolayı zaruretler kendi miktarınca takdir olunmak üzere bunların açılmasında sakınca yoktur. Fakat bunlardan geriye kalanlarının açılması, görülmesi, bakılması haramdır ve nâmahremden örtülmesi gerektir.
Buyuruluyor ki ve baş örtülerini yakalarının üzerine vursunlar, başlarını, saçlarını, kulaklarını, boyunlarını, gerdanlarını, göğüslerini açık tutmayıp bu şekilde sımsıkı örtünsünler ve o halde bu emri yerine getirebileck baş örtüsü kullansınlar. Tefsircilerin nakline göre cahiliye kadınları da hiç baş örtüsü kullanmaz değillerdi. Fakat yalnız enselerine bağlar veya arkalarına bırakırlar, yakaları önden açılır, gerdanları ve gerdanlıkları açığa çıkardı, zinetleri görünürdü. Demek ki, son zamanlarda asrîlik sayılan açık saçıklık böyle eski bir cahiliye âdeti idi. İslâm böyle açıklığı yasaklayıp baş örtülerinin yakalar üzerine örtülmesini emir ile tesettürü farz kılmıştır.
Görülüyor ki, bu emirde tesettürün yalnız vacib oluşu değil, özel bir şekli de gösterilmiştir ki, kadın edeb ve temizliğinin en güzel ifadesi budur. Görülüyor ki bu emir ev içinde veya dışında diye kayıtlanmamıştır. Bu bakımdan mutlaktır. Ancak görünen istisna edildiği gibi, gizlenen zinetlere bakmanın helal olanları da istisna ile bu tesettürün, yani örtünmenin vacib oluşunun, nâmahreme karşı olduğunu anlatmak için bu vücubun kuvvetini ve önemini göstermek üzere bir daha tekid ile buyurulmuştur ki, öyle örtsünler ve zinetlerini açmasınlar, açık bırakmasınlar ancak kocalarına veya kendi atalarına, yani babalarına, dedelerine ki amca ile dayı da nikah düşmeyeceğinden bunlara dahildir veya kocalarının atalarına veya kendi oğullarına veya kocalarının oğullarına veya kendi erkek kardeşlerine veya erkek kardeşlerinin oğullarına veya kız kardeşlerinin oğullarına veya kendi kadınlarına; müminlerin kadınları, yani müslüman kadınlar veya hizmet veya sohbetlerinde özel yeri bulunan kadınlardır.
Demek ki, özelliğini bilip tanımadıkları yabancı kadınlara da açılmaları caiz olmayacaktır. Önceki müfessirlerin çoğunluğu demişlerdir ki; müminlerin kendi kadınları demek, kendi dinlerinde olan müslüman kadınlar demektir. Bundan dolayı müslüman kadınları müslüman olmayan kadınlara açılmamalıdırlar. Fakat bazıları da bunu istihsane hamlederek müminlerin kadınları, hizmet veya sohbetlerinde bulunan gerek müslüman, gerek müslüman olmayan kadın cinsi demek olduğunu söylemiştir ki, Fahreddin Râzî buna “mezhep budur” demiştir. Önceki daha ihtiyatlı, bu ise daha uygundur.
Veya ellerinin altında malik oldukları cariyelerine veya erkeklerden ırbe sahibi olmayan hizmetçilere, yani kadına ihtiyaç duymaz olmuş, şehveti kalmamış salihlerden ihtiyarlar veya bunaklar veya kadın işini bilmez, yalnız yemeklerinin fazlasından yemek için şunun bunun arkasına takılır miskinler güruhu veyahut erkekliği yok, yaratılıştan iktidarsız uşaklar; bunda hadım edilmiş ve mecbûbün, yani erkeklik uzvu kesilmiş olanların da dahil olacağını zannedenler olmuş ise de, Keşşâf Tefsiri’nde ve Ebu Hayyan’da zikredildiği üzere İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretlerine göre bunları istihdam etmek, tutmak, alıp satmak helal olmaz. Bunları tutmak selefin hiçbirinden rivayet edilmiş değildir. Çünkü bunda hadım etme gibi bir kötülüğe düşmeye teşvik vardır. Halbuki hadım etmek haramdır.
Veya henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına. Buraya kadar zikredilen on iki istisnaya da bir dereceye kadar zinetlerini açabilirler.
BİRİNCİSİ: Kocalar için vücutlarının tamamına bakmak helaldir. Çünkü zinetten kasıt onlardır.
İKİNCİSİ: Zikredilen mahremlerine bilinen zinet yerlerinden yüz, el ve ayaklarla, iş ve hizmet anında açılan başını, saçını, kulaklarını, boynunu, kollarını ve inciklerini açabilir. Onların da bunlara bakmaları helaldir. çünkü yakınlıklarından dolayı birarada bulunmaları gerekir. Ve fitne düşünülemez. Fakat karnını ve sırtını göstermek caiz değil, arsızlıktır.
ÜÇÜNCÜSÜ: Erkeğin erkeğe karşı olduğu gibi kadının kadına karşı avreti de göbekten dize kadardır. Geri kalan kısmına bakması caizdir.
DÖRDÜNCÜSÜ: Erkeklerden kadına ihtiyacı kalmamış, cinsi güçten düşmüş hizmetkârların, etkilenmemek ve fitne düşünülmemek itibariyle bakmaları, mahrem olanların bakmasına benzer.
BEŞİNCİSİ: Çocuklar mükellef değildir. Ancak anlayış ve idraklerine göre edeb ve terbiye öğretilmesi gerekir.
ALTINCISI: Bu örtünme emri, esir cariyeler hakkında değil, hür olan müslüman hanımlar hakkındadır.
İşte böyle hür kadınların, bu istisna edilmiş kimselerden başkasına zinetlerini göstermemeleri, kendi iffet ve korunmaları ve güzel geçimleri noktasından gayet önemli olduğu gibi, yabancı erkekleri etkilememek, günaha sokmamak, edeb ve iffet telkin etmek noktasından da çok önemli olduğundan, özellikle bu noktayı da düşündürmek ve tesettür emrinin kuvvet ve şumülünü bir daha hatırlatmak üzere, yürüyüş tavırlarının bile düzeltilmesi için buyuruluyor ki: gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar, yani baştan ayağa örtündükten sonra yürürken de edeb ve vakar ile yürüsünler. Örtüp gizledikleri sunî veya doğal ziynetler bilinsin diye, bacak oynatıp ayak çalmasınlar, çapkın yürüyüşle dikkat nazarları çekmesinler; çünkü erkekleri tahrik eder, şüphe uyandırır. Fakat unutulmaması gerekir ki, kadının bu konuda başarısı daha önce erkeklerin iffeti ve görevlerine dikkati ve toplumda olanların gayreti ve özeni ile mütenasip, bunlar da Allah’ın yardımı ile ayakta durabilir. Onun için bu noktada Resulullah (s.a.v) den bütün müslümanlara hitap ve erkekleri zikredip kadınları da içine alacak bir şekilde buyuruluyor ki:
Ve ey müminler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz. Demek ki bozuk bir toplulukta kurtuluş ümid olunmaz, toplumun bozukluğu da kadınlardan önce erkeklerin kusur ve hatalarındandır. Bundan dolayı başta erkekler olmak üzere erkek dişi bütün müminler imana yaramayan ve cahiliyyet izleri olan kusur ve hatalarından tevbe ile Allah’a dönüp Allah’ın yardımına sığınıp emirlerine özen ve dikkat göstermelidirler ki, topluca kurtuluşa erebilsinler. O halde herkesin kurtuluşu bakımından iş sahipleri ve ilgili şahıslar şu emirlere de özen göstermelidir.
Elmamlı hamdi yazır
“Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: Sünnet-i Seniyye tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyahut-hâşâ ve kellâ-nâkıs görmek hissini veren bid’aları icad etmek dalâlettir, ateştir”
Ömer Çelakıl’a rakip
Çok başarılı buldum videoyu :))
)kapa parantez
Sıyrık eşşoğlueşşekten geçilmiyor.
senin tutmadan önce abdest aldığın kutsal kitabına ait. Bana değil.
Bu cümleyi yazdığına göre sen Müslüman değilsin. Belki de inancın yok. Peki inanmadığın bir din ve ona ait bir kutsal kitap hakkında hangi akla hizmetle yorum yapıyorsun. Sen istediğine inanırsın veya inanmazsın kimseyi bağlamaz. Ama başkasının inancını sorgulamaya kalkarsan işte o zaman sana birisi “Kapa çeneni densiz” der. Hiç kimse burada senin dinsizliğine yorum yapmıyor, sende lütfen haddini bil ve başkalarının inancı hakkında yorum yapma. İsteyen istediği yerini kapatır. Sen ille de laiklikmi diyorsun. Demotrasimi diyorsun. İşte laiklikte demokraside budur. Yok ille de herkes benim olduğum gibi demokrat laik olacak diyorsan avucunu yalarsın.
KARIŞMA İNSANLARIN İNANCINA.