Her insanda kısmen içgüdüsel kısmen de çocukluktan gelen korunma isteği vardır. Korunma isteği kaçınılmaz olarak otorite ihtiyacını doğurur. Weber’e göre 3 çeşit otorite olsa da buna baskı ve şiddete dayalı olan dördüncüyü de eklemek mümkündür.
Geleneksel otoritede kaynak gelenek ve inançlardır. Karizmatik otorite türünde lidere olağanüstü vasıflar addedilmekte iken hukuksal otoritede kişi ve inançlardan bağımsız rasyonel kurallar otoriteyi sağlar.
Aileden okula ve daha sonra iş yaşamına uzanan hayatımızda hepimiz bu tür otoritelerle iç içeyiz. Kimi zaman da otorite biz oluruz.
Otoriteye karşı çıkmak aslında kendimizin otorite olma isteğinin bir yansımasıdır sadece. Her ne kadar kabul etmek istemesek de toplum ve bireyin otoriteye ihtiyacı vardır ve bunu alenen hissettirir.
Bunlar kesinlikle demokratik değildirler; çok korkaktırlar, yüzlerce kişilik koruma ordusuyla gezerken geçtiği yerlerde tüm trafiği de saatlerce durduracak kadar bencillikleri, saygısızlıkları, sonradan görme bütün tutum ve davranışları ortaya çıkar.
Asla bir vatandaş gibi elini kolunu sallayarak, çiftiçisiyle, köylüsüyle, genç, yaşlı, çocuk kim aklınıza gelirse karşılarına geçip Mustafa Kemal gibi özgürce, rahatça konuşamazlar.
İskandinav politikacıları gibi tek başlarına metroya binemezler, bisikletle dolaşamazlar, sıradan halka açık bir yerde oturup bir çay içemezler, Erdal İnönü gibi sokaktan taksi çevirip önemli bir toplantıya tek başlarına gidemezler.
Bunların iktidarında değil ileri demokrasi, demokrasiden bile söz edilemez, yüzlerce öğrenci, gazeteci, yurtsever asker, halkın onbinlerce oyu ile seçilmiş milletvekilleri, görevi politika olan, akademik çalışma konusu etnik köken veya azınlık hakları olan, bilim insanları düzmece, sahte belge ve dijital kayıtlarla hapse atılırlar. Özel Yetkili Mahkemeler kurarak hukuku özelleştirirler, hatta bu zalim otoriter politikacılar kendilerini başsavcı bile ilan ederler.
Ama çok dindardır bunlar bazı ülkelerde, dindar-kindar gençlik yetiştirmek için din, iman, Allah, Muhammed, ezan, kuran sözcüklerini kullanmayı pek severler. Herkesi tek din altına almak isterler. Freudyen bir şekilde dile getirirler bu isteklerini, ama ertesi gün dilim sürçtü derler.
Bu otoriter zalimler, heykelden tiyatroya, baleden resime kadar her tür güzel sanata karşıdırlar. Niye? Çünkü sanat eleştireldir, bunların zalim, iğrenç yüzlerini halka gösterir de ondan.
Medya mı, çoğu boyun eğer bu otoriter politik yapıya, örneğin yirmi bin kadın yürür kendi bedenlerinin kendilerine ait olduğunu haykırır, haber olmaz en fazla kısaca geçiştirilir bu otoriter politikacıların gazabına uğramamak için.
Ne diyeyim, bugünlerin yarınları da var elbette, aydınlık yarınlar dilerim yurdum insanlarına.
İnsanı zorla anarşist yapar böyle yazılar:) Fakat her zaman da otoriteye karşı durulmaz. Otoritenin ne olduğu ve kim taraından dayatıldığını belirlemek gerekir…
Tekil otorite, bir zorunluluk değildir. Kollektif oluşturulan bir yönetim kadrosunun varlığı ‘otorite’ olarak görülmemeli. Resimde vurgulandığı gibi, tek kişinin gücüne dayanan otoriteler artık bırakın devlet örgütlenmelerini şirketlerde bile pek sağlıklı olarak görülmüyor. Karar mekanizmesı tek bir kişiye değil de oligarşik bir grubun eline bırakılıyor ve bu grup da kendi istediği doğrultuda değil, şirketin, çalışanların ve ürünü pazarladıkları pazarda alacakları payın çıkarlarını gözeterek kararlar alıyorlar. Bu kararları denetleyecek başka mekanizmalar da var tabii ki.. Devletler de durum aynen bu şekilde.. Bir devlet erkanı denilen kesim artık canı istediğini yapamıyor. Teknolojiyle birlikte insanlar daha bilinçlı ve ayaklanmalar daha hızlı bir şekilde yayılabiliyor. (Bkz Orta Doğu) Şimdi lütfen Tanrı istemezse insan ölmezmiş, ABD istemezse yaprak düşmezmiş moduna girenler olmasın.. Ticari ilişkilerinde bile ABD, Çin’i göz önüne almadan bir şey yapamaz. Japonya vs de var tabii ki.. Siyasal ilişkilerde de BM gibi örgütler var.. Neyse konuyu dağıtmayayım.
Ne diyorduk, otorite..
M.Bakunin’in “Otorite Nedir?” yazısını okumanızı öneririm. Her ne kadar anarşist olmasam da, genelini eleştirmekle birlikte katıldığım bazı noktalar var. Yazı link olarak elimde olmadığından direkt buraya aktarıyorum. Önemli gördüğüm yerleri, bold yapacağım.
OTORİTE NEDİR?
MİKHAİL BAKUNİN
(1871)
Otorite nedir? Fiziki ve toplumsal dünyadaki fenomenin gerekli bağlantı ve silsilesinde kendilerini ifade eden doğal yasaların kaçınılmaz gücü müdür? Aslında, bu yasalara karşı ayaklanmak yalnızca yasak değildir –hatta imkansızdır. Onları yanlış anlayabiliriz veya hiç bilmeyebiliriz, ancak onlara uymamazlık edemeyiz; çünkü onlar bizim varoluşumuzun temelini ve asli koşullarını meydana getirirler; bizleri çepeçevre kuşatırlar, içimize işlerler, tüm hareketlerimizi, düşüncelerimizi ve eylemlerimizi düzenlerler; onlara itaat etmediğimizi düşündüğümüzde bile, ancak onların sınırsız güçlerini göstermiş oluruz.
Evet, bizler kesinlikle bu yasaların köleleriyiz. Ancak bu kölelikte küçük düşürülmek yoktur, daha doğrusu bu kölelik değildir. Çünkü kölelik dışsal bir efendi, komuta ettiğinin dışında olan bir yasa koyucuyu gerektirirken, bu yasalar bizim dışımızda değildirler; bunlar bizim doğamızda bulunurlar; bizim varlığımızı, fiziksel, entelektüel, ve ahlaki açılardan tüm varlığımızı meydana getirirler; bizler yalnızca bu yasalar sayesinde yaşar, nefes alır, düşünür, arzularız. Bunlar olmadan biz bir hiçiz, yokuzdur. Öyleyse onlara isyan etme gücünü ve arzusunu nereden alıyoruz?
İnsanın doğal yasalarla olan ilişkisinde tek bir hürriyet insan için olasıdır –insanlığın kolektif ve bireysel kurtuluşu amacına uygun bir şekilde bunların farkına varılması ve giderek genişleyen bir ölçekte uygulanması. Bu yasalar bir kere kabullenildiklerinde, insan kitlesi tarafından asla tartışma konusu edilemeyecek bir otorite icra ederler. Örneğin, bir kimsenin iki kere iki dört eder yasasına isyan etmesi için ya tamamen bir aptal veya bir teolog veya en azından metafizikçi, hukukçu veya burjuva iktisatçısı olması gerekir. Bir kimsenin ateşin yakmayacağını veya suyun boğmayacağını tasavvur etmesi için itikata sahip olması gerekir –aslında başka bir doğal yasaya bağlanmakla elde edilen bir takım hilelere yönelmesi haricinde. Ancak bu isyanlar, veya imkansız bir isyana yönelik bu aptalca girişimler veya hayaller kesinlikle birer istisnadırlar: çünkü, genelde insan kitlesinin günlük yaşantısında sağduyunun yönetimini –yani, genel olarak kabul edilen genel yasaların toplamını– neredeyse tamamen kayıtsız şartsız kabul ettiği söylenebilir.
Buradaki büyük talihsizlik bilim tarafından zaten oluşturulmuş çok sayıdaki doğal yasanın kitleler tarafından bilinmemesidir –bildiğimiz gibi sadece ve sadece insanların iyiliği için varolan himayeci hükümetlerin uyanıklığı sayesinde. Burada bir başka güçlük daha bulunmaktadır –yani, insan toplumunun gelişiminin bağlantılı olduğu doğal yasaların büyük bir kısmının, fiziki dünyayı yöneten yasalar kadar gerekli, değişmez, hayati olduğunun bilimin kendisi tarafından tam hakkıyla oluşturulmamış ve fark edilmemiş olması.
Bunlar bir kere bilim tarafından fark edildiği, ve ardından da yaygın halk eğitim ve öğretim sistemi kullanılarak bilimden herkesin bilincine geçirildiği zaman, hürriyet sorunu tamamiyle çözülecektir. O zaman en inatçı otoriteler bile, kitlelere dışsal ve dolayısıyla da despotik bir yasalar sistemi dayatmaları gerçeğinden hareketle, daima kitlelerinin hürriyetine karşı eş derecede tahripkar ve düşman olan üç şeye, yani siyasi örgüte, yönelime [yönetime] ve yasamaya (ister hükümdarın iradesinden isterse genel oy kullanımıyla seçilmiş parlamentodaki oylamadan çıkmış olsun, ve hatta doğal yasalar sistemine uymak zorunda olsalar bile –ki bu asla olmamıştır ve asla da olmayacaktır) ihtiyaç olmadığını kabul etmek zorunda kalacaklar.
İnsanın hürriyeti yalnızca şundan meydana gelir: o doğal yasalara uyar, çünkü o bunların onların böyle olduklarını fark etmişti; çünkü bunlar kendisine dışsal (ilahi veya insani, kolektif veya bireysel, her ne olursa olsun) bir irade tarafından dışardan dayatılmamışlardır.
Bilimin en şöhretli temsilcilerinden oluşan bilgili bir akademiyi düşünün; bu akademinin toplumun yasamasından ve örgütlenmesinden sorumlu kılındığını, yalnızca gerçeğe yönelik saf bir aşkla esinlendiğini, sadece ve sadece bilimin en son keşifleriyle tamamen uyum içinde olan yasalar hazırladığını düşünün. Ben böyle bir yasamanın ve örgütlenmenin bir canavarlık olacağını düşünüyorum, ve bunun da iki sebebi vardır: birincisi, sosyal bilim her zaman ve zorunlu olarak eksiktir, ve keşfedilmeyi bekleyenlerle keşfedilenler karşılaştırılırsa hala beşiğinde sallandığını söyleyebiliriz. Yani eğer insanların pratik –kolektif olduğu kadar bireysel– yaşamlarını, bilimin en son verileriyle sıkı sıkıya ve tamamen uyumlu olmaya zorlarsak, bireyleri olduğu gibi toplumu da Procrustes’in [yatağa uyması için misafirlerinin boylarını çekip uzatan veya kesip kısaltan mitolojik tanrı] yatağında şehit olmaya mahkum ederiz; ki bu da çok geçmeden onları yerlerinden etmekle ve nefessiz bırakmakla sonuçlanacak, yaşam bilimden sonsuz büyük bir şey olarak kalacaktır.
İkinci sebep de şudur: –akademiden çıkan– bu yasamanın rasyonel karakterini anladığı için değil de (bu durumda akademinin varlığı faydasız olacaktır), kavramaksızın saygı beslediği bilim adına dayatıldığı için bilim akademisinden çıkan bu yasamaya itaat etmek zorunda olan toplum; böyle bir toplum insanlardan değil vahşilerden oluşan bir toplum olacaktır. Bu, Cizvit hükümetine çok uzun bir süre boyun eğen Paraguay’daki misyonların ikinci bir baskısı olacaktır. Kesinlikle ve kısa sürede ahmaklığın en aşağı seviyesine gerileyecektir.
Ancak böyle bir hükümeti imkansız kılan bir üçüncü sebep daha vardır –yani, bağımsızlıkla, söz gelimi mutlak bir bağımsızlıkla donatılmış bu bilim akademisi, en şerefli insanlardan oluşsa bile, hiç sektirmeksizin ve kısa zaman içerisinde kendi ahlaki ve entelektüel yozlaşmasına yol açacaktır. Bugün bile, kendilerine oldukça az ayrıcalıklar tanınmasına rağmen, tüm akademilerin tarihi aynen böyledir. En büyük bilimsel deha bile, resmi olarak lisans verilmiş bir alim, bir akademisyen olduğu andan itibaren kaçınılmaz bir şekilde tembelliğin kucağına düşer. Kendiliğindenliğini, devrimci cüretini; ve hiç durmaksızın eski yalpalayan dünyaların tahrip edilmesi ve yenisinin temellerinin atılması çağrısında bulunan en büyük dehaların [sahip olduğu] zahmetli ve acımasız enerji niteliğini kaybeder. Hiç şüphesiz ki nezaket, faydacı ve pratiksel bilgelik kazanır, kaybettiği şey ise düşünme gücüdür. Sözün özü, yozlaşır.
İnsan aklını ve kalbini öldürmek, her türden ayrıcalığa ve ayrıcalıklı konuma has bir özelliktir. İster pratik açıdan isterse ekonomik açıdan olsun, ayrıcalıklı bir insan akıldan ve kalpten yoksun bir insandır. Bu, hiçbir istisnası olmayan toplumsal bir yasadır, ve bütün uluslar, sınıflar, birlikler ve bireyler için geçerlidir. Hürriyetin ve insanlığın en birincil koşulu eşitlik yasasıdır. Bu bilimsel incelemenin ana amacı, bu gerçeği toplumsal yaşamın tüm gerçekleşimlerinde göstermektir.
Toplumun yönetilmesi için bugüne kadar güvenilen bilimsel organ nihayetinde kendisini bilime değil, oldukça farklı başka bir uğraşa adar; ve bu uğraş –aynen kurulu tüm güçler için olduğu gibi, toplumu giderek daha aptalca bir şekilde kendi korumasına bağlı kılarak, sonucunda da kendi yönetim ve yönelendirmesine daha da gereksinim duyar hale getirerek, kendini sonsuz ebedileştirmek olacaktır.
Ancak bilim akademileri için doğru olan şey tüm seçilmiş meclisler ve yasama meclisleri için de doğrudur –hatta genel oy kullanımı ile seçilenler bile. Bu son durumda, [meclislerdeki] kompozisyon yenilenebilir, bu doğrudur; ancak, bu, birkaç yıl içerisinde, kendisini tamamen ülkenin kamusal işlerinin yönlendirilmesine adayan, yasal olarak olmasa da fiilen ayrıcalık sahibi olan bir siyasetçiler kitlesinin, en sonunda da bir tür siyasi aristokrasinin veya oligarşinin ortaya çıkmasını engellemez. Amerika Birleşik Devletleri’ne ve İsviçre’ye bakınız.
Sonuç olarak, dışsal yasamaya hayır, otoriteye hayır –bunlar birbirlerinden ayırt edilemezler; her ikisi de toplumu hizmetkarlığa ve yasa yapıcılarını itibarsızlığa yönlendirirler.
Buradan benim otoriteyi reddettiğim mi çıkmaktadır? Böyle bir düşünce benden çok uzaktır. Çizmeler konusunda, çizmecinin otoritesine başvururum; evler, kanallar, veya demiryolları söz konusu olduğunda, mimara veya mühendise danışırım. Bunun gibi özel bir bilgi için, benzer bilgili kişilere giderim. Ancak ne çizmecinin ne mimarın ne de bilgili kişinin otoritesini bana dayatmasına izin vermem. Tartışılmaz eleştiri ve kınama hakkımı daima elimde tutarak, onları özgürce, ve zekaları, nitelikleri, bilgileri sayesinde hak ettikleri tüm saygımla dinlerim. Herhangi özel bir alandaki tek bir otoriteye danışmakla kendimi kısıtlamam; birçoğuna danışırım; onların görüşlerini karşılaştırırım, ve bana en doğru gözükeni seçerim. Ancak, özel sorunlar söz konusu olduğunda bile, yanılmaz bir otoritenin varlığını kabul etmem; sonuçta, bu veya şu bireyin dürüstlüğü ve samimiyetine ne kadar saygı duyarsam duyayım, hiçbir kimseye karşı mutlak bir itimata sahip değilimdir. Böylesi bir itimat benim aklım, benim hürriyetim, ve hatta benim üstlendiğim görevlerin başarısı açısından ölümcül olur; beni derhal aptal bir köleye, başkalarının arzu ve çıkarlarının bir aracına dönüştürür.
Uzmanların otoritesi önünde eğiliyorsam, –belli bir ölçüde ve bence gerekli gözüktüğü müddetçe– onların söylediklerini ve hatta talimatlarını takip etmeye hazır olduğumu açıkça söylüyorsam, bunun sebebi onların otoritesinin bana hiç kimse tarafından, ne bir insan ne de Tanrı tarafından dayatılmamış olmasıdır. Aksi takdirde, onları dehşetle reddeder; onların danışmanlığını, talimatlarını, ve hizmetlerini şeytana havale eder; bana sundukları yalanlar yığını içine sarmalanmış gerçek kalıntıları için, özgürlüğümden ve kendime olan saygımdan kaybettiklerim için onlardan hesap sorardım.
Bir uzmanın önünde eğilirim, çünkü bunu bana kendi aklım dayatmaktadır. İnsan bilgisinin herhangi büyük bir kısmını, herhangi pozitif bir gelişmeyi tüm ayrıntılarıyla kavramadaki kifayetsizliğimin farkındayım. En büyük zeka, bütünün kavranması demek değildir. Bundan, sanayide olduğu kadar bilimde de emeğin işbölümünün ve birliğinin gerekli olduğu ortaya çıkar. Alırım ve veririm –insan yaşamı böyledir. Sırasıyla her birimiz yönlendirir ve yönlendirilir. Bu nedenle ortada sabit ve kalıcı bir otorite yoktur; karşılıklı, geçici, ve her şeyden önce de gönüllü olan bir otorite ve boyun eğmenin [subordination, alta sıralanma] sürekli karşılıklı değiştirilmesi söz konusudur.
Bu aynı sebep, benim sabit, kalıcı ve evrensel bir otoriteyi kabul etmemi yasaklar, çünkü ayrıntıların zenginliğini –ki bu olmaksızın bilimin yaşama uygulanması imkansız olurdu, bütün bilimleri, toplumsal yaşamın bütün yönlerini kavramaya hiçbir evrensel insan, hiçbir insan kifayetli değildir. Ve eğer böylesi bir evrensellik tek bir insanda gerçekleşmiş olsaydı, ve o da bunu kendi otoritesini diğerlerine dayatmak için kullanmış olsaydı, bu insanı toplumun dışına atmak gerekecekti, çünkü onun otoritesi kaçınılmaz bir şekilde tüm diğerlerini köleliğe ve embesilliğe indirgeyecekti. Toplumun, bugüne kadar yaptığı gibi dahi insanlara kötü davranması gerekeceğini düşünmüyorum: ancak onları çok fazla teslimiyet göstermesi gerektiğini de, onlara herhangi bir şekilde bir ayrıcalık veya münhasır [özel] haklar tahsis etmesi gerektiğini de düşünmüyorum; bunun üç sebebi vardır: birincisi, bu sıklıkla bir şarlatanı dahi bir kimseyle karıştıracaktır; ikincisi, bu, böyle bir ayrıcalıklar sisteminde, gerçek bir dahiyi bile bir şarlatana dönüştürebilir, onu ahlaksızlaştırabilir, ve hatta onu alçaltabilir; ve son olarak, bu, kendisi üstünde bir efendi meydana getirecektir.
Benim annem çok otoriterdi ne derse onu yapardım hala da etkisini hissederim bu benim yaşamımda en büyük izlerden biridir.Bunun yüzünden hiç isyan etmedim.Hep uyum sağladım,her zaman bana bunu hissettirecek insanlar seçtim hayatıma.Ama benden büyük kardeşim tam tersi isyankar, başına buyruk ismi bile anarşist.Nasıl gelişiyor bu durum anlamıyorum çocukluk döneminden de başka birşey bu daha derinlerde sanki.Ama bakarsak genel durumda hangimiz daha mutlu? Ben daha mutluyum hep mutlu oldum yoksa kendi mi kandırdım bu da mı öğrenilmiş bilmiyorum 🙂
Bi de sangre; felan değil falan olacak 🙂
Demek ki fransızca yazınca anlamadım 🙂
Çalışmayanlar: Kibarlık, nezaket, espri anlayışı, bir tanıma cahilce karşı çıkmak (örneğin otorite),
karşı çıktığı tanımın yerine kendi doğrusunu açıklayabilmek…
Çalışanlar: Küstahlık, ukelalık, kabalık, sağdan soldan topladığı bilgileri kendi süzgecinden geçirmeden yayımlamak (örneğin belirsizlik ilkesi, çift yarık deneyi), sonra da sanki bu bilgileri 30 yıl önce öğrenmiş gibi ” eskiden aklımda kalan bilgiler ” vb bir yorum yapmak, internette yayımlanan yalan bilgileri götürüp Milliyetçilik gibi bir ilkeye bağlamak…
Dedikten sonra,
Örnéğin ‘şiddét’ dé içgüdüsél bir şéydir.. Korunma, hayatta kalma gibi biyolojik sébépléré dayanır.. Ama bu gérékli olduğu, muhaléfétin bu aracı kullanarak bastırılacağı vé ‘düzéni’n sağlanacağı anlamına félan gélméz.
Yukarıdaki gibi hatalı ve ezbere dayalı çıkarsayamamalar komik olmuş 🙂
Otorite ile şiddet konusunda koşutluktan sözetmek pek de doğru olmaz. Otorite’nin olması gerektiği durumlar her zaman vardır. Bazen şiddet de uygulamayı gerektirir lakin burada uygulanan şiddet karşı tarafın ve de o davranıştan etkilenecek grubun, topluluğun, örgütün, sistemin yararına olabilir.
İmamdan psikolog olurmu yahu bütün sınırlarını zorlasa freud çakması bi tip olur anca ve anca…
Zaten böyledir suyunun suyu kalır sahisinden geriye… 🙂
Otorite dendiğinde sadece siyasi otoriteyi anlamak sadece o açıdan bakmak konunun özünden uzaklaşmaktır. Otorite ailede başlar. Hatta bireyin kendisine, güdülerine bile uyguladığı otorite söz konusudur.
Bir uçağa bindiğinizde otoriter bir pilot mu isterseniz yoksa ne yapacağını size soran bir pilot mu?
resim harikulade bir anlatım dı ama..:)
Pilotların otoriter olması ne demek oluyor anlayamadım. Uçağı iyi kullanan pilot daha otoriter oluyor gibi bir anlam çıkarsam bile, ses tonlarına bakarsak pilotların hiç otoriter bir imajları yok, oldukça relaks konuşuyorlar sanki saunadalar;-)
Neyi soracak? gidilecek yeri ve kalkış saatini ise sorsun isterim.
Ama işin teknik taraflarıyla ilgili birşey soracaksa uçaktan inme seçeneğini değerlendiririm.:)
Aslında ortada bir düzen varsa mutlaka otorite de vardır. Bence düzen otoriteyi korumaz, düzeni oluşturan şey zaten otoritedir.
Uçakta ise hakkaten kendimi otoriter bir ortamda hissederim. Yok koltuğunu düzelt, yok kemerini tak, ayağa kalkamazsın, güneşliği kapatamazsın, sehpanı kapalı duruma getir. İnsan uçarken hapis gibi.
İnsan bir ortama girdiğinde oranın kurallarını ister istemez kabul etmiş oluyor, acaba bu durum otoriteye boyun eğmek anlamına mı gelir?
Haklısınız, konunun özünden uzaklaşıyorum ama burayı hergün ziyaret eden yüzlerce sonsuz takipçilerine de memleketimizin ne kadar kötü yönetildiğini sık sık hatırlatmak gereğini hissediyorum.
Ayrıca ben de rahatlıyorum biraz, böyle içimden geçenleri yazınca. Sizin otoritenin ailede başlamasıyla ilgili görüşünüz hakkında ben de çocuk yetiştiriken okuduğum bazı kitaplarda rastladım. (Örneğin Yüksek EQ’lu Çocuk Yetiştirmek) İnsanın tek çocuğu olunca bilimsel, kitaba göre yetiştirmek istiyor gençliğinde, ben de bu yüzden okumuştum bu vb birkaç şey.
Neyse, bu kitapta da disiplin ve otoritenin olduğu ailelerde yetişen çocukların başarıları anlatılıyordu. Yine otorite olarak çocuğa ne vaat ettiyseniz yapın, mazeret bulmayın, otorite olarak her başarıyı ödüllendirmeye çalışın, çocuğa vereceğiniz ceza ve yaptırım ise onun kültürel ve diğer alanlarda gelişmesini engellememeli gibi güzel bilgiler veriyordu. En basitinden parka gidip oyun oynama sözü verdiyseniz, yağmur çamur olsa bile gidin o parka çocuğunuzla, ıslanıp üşüyünce çocuğunuz istesin geri dönmeyi ve siz onun gözünde söylediğini yapan dürüst bir rol model olun.
Otorite denen şey hedefe bağlı olmalı galiba. Örneğin askeri okullar daha otoriter olmalı, askerlik görevinde de otoriteye güvenmek zorundasınız, özellikle muharebe alanında süratle ve doğru bir şekilde hareket edip hayatta kalabilmek, zafer kazanmak otoritenin, liderliğin kullanımındadır.
Oysa bir sanatçı yetiştirmek istiyorsanız, Güzel Sanatlar Fakültesinde veya Edebiyat Fakültesinde çok daha fazla özgürlük, çok daha az otorite gereklidir. Buralardaki otorite eleştiriye dönük, yaratıcılığı teşvik eden tarzda olmalı. Yani askeri sitemdekinin tam tersi. Teoloji okullarında ise Tanrı’nın otoritesi tek otoritedir, herşey onun yörüngesinde döner, asla o yörüngeye alternatif başka bir yörünge çıkmaz.
Ailedeki otorite ayrıca sık sık güncellenmelidir. Örneğin çocuğunuz sorumluluk sahibi, dersleri iyi, çevresiyle arkadaşlarıyla bir problemi yoksa, sanat, spor, politika vb etkenlikleri paylaşıyorsa artık o kendi kendininin otoritesini kurmuş demektir.
Sağlıcakla kalın.
Yine kavga cikan bu forumda , en tutugum G Milatin sakin aciklamalari oldu .
Benim de ufak bir teknik ilavem :Otomasyon sistemlerinde Bir kontrol vanasinin otoritesi diye bir kavram vardir , bu sistemdeki diger etmenlere gore vananin ne oranda kontrolu sagladigi nin oransal ifadesidir . vana otoritesi yeterli degilse mesela;binanin havalandirmasindan gelen isi surekli istenen degerde olamayip dalgalanma gosterecektir , bu da konforda(amac) dusus ve taviz demekdir.
Sangrenin ilk yorumu da otorite kelimesinin psikoljik yorumu anlaminda bana ters degil , (bi zamanlar Eric fromm okurdum).
Sangre nin asabi uslubu , fikirlerini ve bilgi birikimini golgede birakiyor . Asabiyet hakliliktan bile gelse irrite edici oluyor.
Edit:son 10 yorumu bu gonderiden sonra gordum .
Konuya devam edebilirsiniz.
İş kendine gelince ”felan” sözcüğünü ısrarla (aynı zamanda da uyduruk) olarak kullanarak kendi otoritesini gösteriyor. İnsan yeri geldiğinde argo ile espri yapar, ironik bir tarz kullanır ama biraz mantıklı biri ” ben öyle alışmışım ” demez.
Lütfen türkçemize sahip çıkalım, milliyetçilik buradan başlar.
……..
……….
……….
…………..
Sonuç olarak her tip otoritenin gelip bağdaş kurduğu yer iktidarlık hükümranlık… Kişinin kendi içinde oluşturduğu disiplinsel oluş, otoriter bir sisteme uyum sağlama çabasından daha güvenlidir. Daha değerlidir, daha kendidir.
Şu uçak örneğinde simge haklı ama. Uçağa pilottan izin almadan polis bile giremez. Pilot isterse sarhoş sürücüyü de atar dışarı, istediği yere de iniş yapabilir. Adamın uçak içindeki yetkileri Şeyhulislam’da bile yok yani 🙂
Çünkü pilotlar sıfır hatayla çalışmak zorundadırlar.Risk alamazlar, almazlar bu yüzden örnek otorite – güven ilişkisi için yerinde bir örnek olmuştu.
Hazır otorite gündemdeyken
Not: Sangrenin silinen yorumlarında sanırım Atatürk’ün otoritesiyle ilgili kavgalar vardı. O zamanlar kavga çıkmış yine.