Sonsuzluk, insan zihninin önüne konmuş kozmik bir aynadır: bakarız, bakarız, sonunda kendi yüzümüzden çok boşluğun derinliğini görmeye başlarız. Bir sayı dizisinin hiç bitmemesi, evrenin sınırının olmaması, ölümden sonra süren bir varoluş ihtimali ya da zamanın başlangıcından önce ne olduğu sorusu… Bunların her biri zihnin masasına bırakılmış patlayıcı paketler gibidir. Açmaya cesaret ederiz, fakat içinden kesin cevap değil, titreşim çıkar.
İnsan aklı sonlu şeylerle çalışmak üzere evrimleşmiştir. Bir elmayı sayabilir, bir düşmanı izleyebilir, bir yolu planlayabilir, bir yüz ifadesinden niyet okuyabiliriz. Beynimiz hayatta kalmak için harika bir araçtır; fakat sonsuzluğu kavramak için tasarlanmış bir teleskop değildir. Daha çok, ormanda hışırtı duyunca kaplan mı rüzgar mı diye hızlı karar veren bir alarm sistemidir. Bu alarm sistemine sonsuz zaman, sınırsız uzay veya bitmeyen olasılıklar verdiğinizde, cihazın ekranında hafifçe şu yanıp söner: işlem kapasitesi aşıldı.
Zihin Neden Sınır İster?
Psikolojik olarak sınır, güvenlik demektir. Kapısı olan bir oda, sonu görünen bir yol, başlangıcı ve bitişi olan bir hikaye bizi rahatlatır. Çünkü sınır, kontrol yanılsamasını besler. Sonsuzluk ise kontrol edilemeyen, ölçülemeyen, kapatılamayan bir açıklıktır. Bu yüzden insan zihni sonsuzluğu doğrudan kavramak yerine onu simgelerle evcilleştirir: daire, gökyüzü, okyanus, mandala, Tanrı, sayı, döngü. Jungiyen açıdan bakarsak sonsuzluk, kolektif bilinçdışının en eski imgelerinden biridir; hem anne rahmi gibi kapsayıcıdır hem de uçurum gibi yutucudur.
Bu ikili etki önemlidir. Sonsuzluk yalnızca korkutmaz; büyüler de. Gece gökyüzüne bakarken hissettiğimiz şey basit bir bilgi eksikliği değildir. Orada bir tür kutsal sarsıntı vardır. Kendimizi küçülmüş ama tuhaf biçimde genişlemiş hissederiz. Ben dediğimiz kabuk çatlar. Günlük hayatın faturaları, mesajları, randevuları bir anlığına komikleşir. Sonsuzluk, egonun şişkinliğine indirilen zarif ama acımasız bir kılıç darbesidir.
Yine de bu darbe herkes için aynı etkiyi yaratmaz. Bazıları sonsuzluk karşısında merak duyar; matematikçi gibi yaklaşır, parçalar, tanımlar, sembolleştirir. Bazıları varoluşsal kaygıya kapılır; neden buradayım, zaman beni nereye sürüklüyor, yok oluş ne demek diye düşünür. Bazıları ise zihinsel bir savunma geliştirir ve konuyu kapatır. Çünkü sonsuzluk, bastırılmış ölüm kaygısını uyandıran büyük bir çandır. Bitmeyeni düşünmek, tuhaf biçimde kendi bitişimizi hatırlatır.
Burada psikolojinin ilginç paradoksu ortaya çıkar: Zihin sonsuzluğu kavrayamaz, ama onsuz da yaşayamaz. İnsan yalnızca yemek, uyumak ve çoğalmak isteyen bir organizma olsaydı, sonsuzluk fikri gereksiz bir lüks olurdu. Fakat insan anlam arayan bir varlıktır. Anlam ise çoğu zaman sonlu hayatı daha büyük bir bütünle ilişkilendirme çabasıdır. Sanat, din, bilim ve felsefe bu yüzden sonsuzluğun etrafında döner. Bir ressam ufka çizgi çekerken, bir fizikçi evrenin genişlemesini hesaplarken, bir aşık sonsuza dek derken aynı psikolojik hamleyi yapar: sınırlı benliğini aşan bir bağ kurmak.
Sonsuzluğu algılamadaki yetersizliğimiz bir kusur mu? Belki de değil. Belki insan zihninin büyüklüğü, sonsuzluğu tüketememesinde saklıdır. Eğer sonsuzluğu tamamen kavrasaydık, onunla ilişkimiz hesap defteri kadar kuru olurdu. Oysa kavrayamamak, hayreti canlı tutar. Hayret ise zihnin nefesidir. Bilgelik burada başlar: Sonsuzluğu avucumuza alamayacağımızı bilmek, ama ona bakmaktan da vazgeçmemek.
Sonuçta sonsuzluk bir problemden çok bir eğitimdir. Bize sınırımızı gösterir, ama aynı anda o sınırın kenarına kadar yürümeyi öğretir. İnsan aklı bitmeyen süreçleri tam olarak algılayamaz; fakat onların karşısında dönüşür. Belki de sonsuzluğun psikolojik etkisi tam budur: Bizi çözemediğimiz bir bilmeceyle yenmek değil, çözemediğimiz halde düşünmeye devam edecek kadar cesur hale getirmek.