Tasavvuf Hakkında Eleştirel Bir Bakış

“Tasavvuf, hayatla bağların koptuğu ve çözümsüzlükle yüz yüze kalındığı anda ortaya çıkar.”

Tasavvuf, düşün literatüründe üzerinde önemle durulan tartışmalı ve müşkil bir alandır. Tasavvuf alanında şimdiye değin çoğunlukla bir içerik analizi yapılma yoluna gidilmiş ve onun ne kadarı ile İslamın içinde ne kadarı ile dışında olduğuna karar verilmeye çalışılmıştır. Büyük bir çoğunluk tarafından tasavvuf için İslamın ‘içinden’ çıkmış bir kurum yorumu yapılırken, son zamanlarda tasavvufun itikadî ve kurumsal açılardan İslamla taban tabana zıt olduğu görüşü, özellikle de düşünen ve tartışan kesimlerde ağırlık kazanmaya başlamıştır.

İslam konusundaki bilinç arttıkça tasavvufun geleneksel anlamda bilinen itikadî görüşlerine rağbette azalmaya başlamıştır. Türkiye itibarıyla söyleyecek olursak, İslam adına çaba gösteren, faal, dinamik ve ‘radikal’ akımlarda bugün bilinen anlamıyla tasavvufun yön verici bir etkisinin olmadığı/kalmadığı görülmektedir. Bu tespit, -bu yazının ortaya koymaya ve bir nebze de olsa ispatlamaya çalışacağı bir tez için temel gözlemlerden birisini oluşturmaktadır. Yazımız boyunca bu tespiti açmaya ve temellendirmeye çalışacağız. Ancak bundan önce tasavvuf konusunda kendi anlayışımızı özetlememiz, ortaya atacağımız tezin daha rahat anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

Tasavvuf, öz itibariyle, İslam’ın içinde ve bu dini pratize eden peygamberin söz ve eylemlerinde yer almayan, amelî açıdan ise, İslam’ın istediği ve emrettiği toplumsallığı şu veya bu biçimde iptal eden bir ayrı düşünce ve eylem sistematiğidir. İtikadî açıdan, ledünnî, vehbî ve batınî ilmi ‘mümkün’ ve ‘asıl’ gördüğü için, İslam’ın ilim ve ‘hikmet’ merkezli itikad inancına ters düşmektedir.

Tasavvufî bilginin testi mümkün değildir; doğruluğu ‘kendinden menkul’dür. İslam ise ölçüyü belirlemiştir: bunlar Kur’an ve onunla uyumlu sünnettir. Tasavvuf, hayatı küçümser; bu küçümseme, hayattan uzaklaşma ve riyazet ile sonuçlanır. Tasavvuf, itidal üzre ibadeti ‘avamın pratiği olarak niteler ve gerçek ibadetin ‘fena’ noktasına ulaşıldığı anda mümkün olabildiğine inanır. Bu bağlamda İslam ölçülü olmayı emrederken, tasavvuf İfratı (haddi aşmayı) getirir. Kurumsal açıdan da, tekke-zâviye örnekleri İslamın mücadeleci-toplumcu yanının İptali anlamını taşır; zühdü yücelteceğim derken, hayatı önemsememeyi ve terk etmeyi kurumsallaştırır. Uzlet ve riyazet gibi kurumsallaşmış davranış biçimleri işte bu hayat dışılığın birer ürünüdür. Bu özellikler, tasavvufun yapısını özetlemek için yeterlidir.

Tasavvufun bir başka özelliği de ‘İnsanın iç dünyası’yla ilgilenmesi ve maddî dünyadan ve onu anlamanın aracı olan akıldan ziyade manevi dünyaya ve onun açıklayıcısı olan duygu, kalp ve gönüle önem vermesidir. Bu Önem, aklı hakikate ulaşmada yetersiz görmenin ötesinde, onu neredeyse ‘zararlı’ addetme şeklinde tezahür etmektedir, ve bu bağlamda hakikatin bilgisine ancak kalp ile ulaşılabileceğine vurguda bulunmaktadır. Bu yönüyle tasavvuf ‘akılcı’ bir yol-mezhep değil, bilakis ‘duygusal’ bir yol olmaktadır.

Özet olarak tasavvuf, yukarıda açıkladığımız şeydir. Onu ‘hayattan kopuk’ ve ‘duygusal’ bir yol olarak yukarıda tanımlarken onun şirke düşmüş bir ‘ayrı’ din olduğu gerçeğini yadsımıyoruz, ama tezimiz itibarıyla konunun bir başka yönüne vurguda bulunuyoruz. Bu yazıda tasavvufu İslamın gayri İslami kategorileri içine yerleştirmektense, ona fert ve toplum hayatında bir yer tayin etmekle ilgiliyiz. Bu bağlamda konuya şu soruyu sorarak girmenin doğru olacağına inanıyoruz. Soru şudur:

Acaba tasavvuf, gerçekte insan-ı kâmil olmanın yolu mudur, yoksa fert ve toplum hayatında belirli bir evrede ortaya çıkan bir anlayış ve pratik midir?

Sorunun İlk bölümü de ayrı bir araştırmayı gerektirmekle beraber, asıl üzerinde durulması gereken konu, tasavvufun ‘hangi aşamada’ ortaya çıktığıdır. Bu İse gerek fert gerekse toplum hayatının derinlemesine ve biraz da tarihsel sürecin dikkate alınarak irdelenmesi ile tespit edilebilecek bir husustur. Pek çok insan, ‘kuru’ akıl sahiplerinin hakikati anlamada yetersiz kaldıklarını ve ‘nefsi tatmin olmuş’ (nefs-i mutmainne) İnsanların, ‘kalp gözleri açık’ kişiler olduklarını İleri sürmektedirler.

Burada bir ‘akıl-kalp ikilemi’ vardır ve hayatın pek çok evresinde pek çok yerde birey ve toplumun yüz yüze kaldığı bir soruna çözüm bulma arayışı karşımıza çıkmaktadır. Akıl “hayat”tır, ‘başarı’dır, ‘bilim’dîr, kimi yerde zekilik’ kimi yerde modernizmdir. Kalp ise ‘bir başka’ hayatın adıdır; duygusallıktır’, ‘bilim dışılıktır; kimi yerde ‘aşk’, kimi yerde ‘hüzün’ kimi yerde de ‘bilinemezcilik’tir. İkilem bazen aklın ve kalbin o kadar başka başka şeyler olduğu noktasında yoğunlaşır ki, varlığın bu İki ‘ayrılmaz’ mütemimi, ‘bağdaşmazlık’ sınırına kadar dayatılırlar. Öyle olur ki aklını çok iyi kullanan biri şeytani bir zeka sahibi olarak, duygusallığa sahip olan biri de ‘âvâre’ ve ‘meczup’ olarak nitelenir.

Bu tür tanımlamalar ikilemin tutarlı bir çözümleme ile neticelendirilememesinin doğal ve hatalı sonuçlarıdır. Pek çok başka ikilemlerde olduğu gibi burada da insanlar yanılgıya düşmektedirler. Kimi insanlar, hakikatin yalnızca akıl ile bilinebileceğine hükmederken, kimileri de yalnızca kalp ile gerçeğe ulaşılabileceğine İnanırlar. Bazıları da çıkıp bu iki zıt düşünceyi uzlaştırmaya ve bir orta yolu bulmaya çalışırlar, insanî düşünsel faaliyetlerin genel tablosu budur. Bunların dışında da birileri çıkıp bu üçlemeyi kökünden reddeder ve daha farklı ve özgün bir fikir ortaya atar ki bu da yeni bir tartışmayı başlatır ve üçlü sorunsallık yine işlemeye devam eder.

Halbuki gerçeklik bu üç yaklaşımın hiç­birinde tümüyle içkin değildir; bir başka yerdedir. Belki üçlü çözümü tümüyle reddeden Yeni” bakış açısı gerçekliği yansıtabilir ama onun da kendisini tartışmanın boyutlarını aşmadan ifade etmesi gerekir. Yani gerçeklik, aklı ve kalbi ait oldukları yere koymakla elde edilebilir. Ne akıl ne de kalp gereksizdir ve onların her birinin hayatın ‘bütünselliği’ İçinde yerleri vardır. Aklı yerli yerinde kalbi de yerli yerinde kullanmak gerekir.

Tasavvuf için düşünecek olursak, onun sürekli kalp boyutuna önem verdiğini ve aklı küçümsediğini söyleyebiliriz. Bu bir tercihtir ve önemli bir yanlışı İfade eder. Felsefe ve bilim için düşünürsek de, bunların da aklı tercih ettiklerini ve akla hak etmediği bir konum biçtiklerini söyleyebiliriz. Bu da hatalı bir tercihtir. Bilinmelidir ki, akıl bir melekedir; fonksiyon icra eder. Akıl bizatihi bir değer değildir. İslami açıdan söyleyecek olursak, akıl mutlak olarak doğruyu eğriyi tayin edemez; bunu tayin eden Vahiydir.

Akıl vahyi anlama işlevl görür. Zira aklın ‘mahiyetini’ kavrayamadığı, fakat ‘mevcudiyetini’ anlayabildiği konular vardır: Cennet-cehennem; melekler-Arş; Allah’ın zâtı-Cebrail’in zâtı gibi… Akıl bunları ‘mahiyetleriyle’ kavrayamaz ama bu kavramlara belirli bîr yer bulur ve mevcudiyetlerini ve fonksiyonlarını anlayabilir. Aklın işletilmesinin bir ürünü olan ‘bilim’, bazı sorulara cevap aramaz, çünkü bunlara akılla cevap bulmanın mümkün olmadığını bilir. Bunları felsefenin konuları veya parapsikoloji veya astrolojinin ilgi alanına giren sorunlar olarak görür. Ne felsefenin ne de diğerlerinin bu gaybî sorunlara çözüm bulması mümkün değildir.

Çünkü bu soruların cevabını ancak ve ancak mutlak ilim sahibi olan Allah verebilir ve gönderdiği Kitaplar vasıtasıyla bu cevaplar verilmiştir. İnsan bu varlıkların gerçekliğini aklıyla anlar ve İman ederek sorunu çözer. Kalbin ise bu alanda yapabileceği hiçbir şey zaten yoktur. Ledünni ilim vehbi bilgi diye bir şey olmadığı için, aklın yapamadığını kalple yapma çabaları boştur. Kur’an vehbî ilim ayrıcalığını hiç kimseye vermemiştir. Kur’an insanlara ancak çalıştıkları kadarını yani ‘kesbî’ ilmi alabileceklerini bildirir. Hakikatin bilgisi Kur’an’dadır ve ‘hikmet’ ve ilim İle hakikat bilinebilir.

Çalışmakla kazanılmayacak tek şey peygamberliktir. Onun dışında hiçbir alan yoktur ki insanoğlu onu, imkanları ölçüsünde ve Allah’ta izin verdiği zaman elde edemesin. Bu açıdan kalbin özel bir fonksiyonu yoktur. ‘Kalp gözü açık olanlar’ diye bir tabirin bu açıdan bir değeri ve hakikati de yoktur. Tasavvufun “akla güvensizliği” onu bir başka yanlışa düşürmüş ve bu güvensizlik sonuçta ‘aklı iptal etmiştir’. Tasavvufun duygusallığını aklın iptaline bağlamak işte bu açıdan isabetli olmaktadır. Duygusallık olarak tanımladığımız kalp ve onun işlevlerine örnek olarak, ilme dayalı olmayan samimilik, ölçüsüz coşkunluk (cezbe), ifrat derecesinde zühd, şiirsellik ve aşk edebiyatı verilebilir. Samimiyet, heyecan, şiir, aşk ve coşku esas itibariyle insan hayatının zenginlikleri olmakla birlikte tasavvufta bu boyutlar, olması gerekeni çok aşmıştır.

Denge ve ölçülülük bozulduğu için, aşırılığa kaçılmıştır. Evet insan amacı yönünde samimi bir şekilde çalışmalıdır, ama ne yaptığını ve neye dayalı olarak, hangi delile dayanarak yaptığını da bilmelidir. Evet insan ne yapıyorsa ona tat verecek heyecanı olmalıdır ama “İşin tadını kaçıracak” kadar değil. Evet insan ibadetini Allah’ı görüyormuşçasına yapmalı ve O’na gönülden bağlılardan olmalıdır, ama yemekten İçmekten kesilecek kadar değil. İnsan seviyorsa candan sevmelidir ama Mecnun’un Leyla’yı sevdiği gibi değil. İnsan dengeli ve ölçülü hareket etmeli ve haddi aşmamalıdır. Her şeyi yerli yerine koymalı ve bu anlamda ‘hikmeti’ düşünmeli ve ‘hikmetli’ davranmalıdır. Bu bağlamda kanaatimizce akıl ile kalb arasındaki ilişkinin çözümü şöyledir.

İnsan ‘iman’ edince, ‘aşık olmuştur’. Samimi olarak kendini Allah’a teslim etmiştir. Onun için hayatın bir ‘anlamı’ vardır ve bu anlamın gereğini, her işinde Maşukunu gözeterek amel işlemekle yerine getirmeye çalışır. Kalbi imanla dolmuştur onun ve aklı da mutmain olmuştur. İmanı temelsiz değildir. Hakikate aklıyla ulaşmıştır ve bir kez mutmain oldu mu, artık ‘ikilem’ onun için çözümlenmiş olur. Bu bağlamda iman Önce akıl, sonra kalp işidir. Akla dayalı olmayan bir imanın ‘safdillik’, kalbe yerleşmemiş bir inancın da lakırtıdan öte bir anlamı olamaz. Ama akıl tatmin olmuşsa ve tatmin olunan şey pratize edilmişse kalp de mutmain olur ve bütünsellik tamamlanmış olur. işte akıl ve kalbin gerçek yeri budur.

Akıl ve kalbin yerini böyle belirledikten sonra konumuzun başındaki soruya artık dönebiliriz. Tasavvuf belki ‘kuru akılcılığa’ tepki olarak doğmuş bir ‘duygusallık’ örneği olarak görülebilir ve ‘kalp boyutu’nu önde tutması da buna bağlanabilir, ama biz tasavvufu bir başka faktörle daha bağımlı görüyor ve onun çıkışını daha farklı bir temele oturtuyoruz. Evet tasavvuf ‘kalp yolu’ olarak nitelenip, insan-ı kâmil olma sürecinin son mertebelerinin mezhebi şeklinde görülebilir, ama tasavvufun ‘iç dünyaya’ önem vermesinin altında daha başka ve önemli nedenler vardır.

Tasavvufun doğuşuna neyin sebep olduğunu ve tasavvufun nerede başladığını incelemeden önce 4 örnekten bahsetmenin yararlı olacağına inanmaktayız. Bunların İkisi kişisel bazda, ikisi de toplumsal bazda ele alacağımız örneklerdir. Burada ilk önce İmam-ı Gazali ve Abdülkadir Cezairî’yi tahlil edecek, sonra da bunların tecrübeleriyle uyumlu iki toplumsal deneyimi izah etmeye çalışacağız. İlk toplumsal deneyim tasavvuf ekolünün artık net olarak kurumsallaştığı hicrî 5-6. yüzyılların deneyimi olurken, ikincisi de Türkiye’deki ‘İslam’ın yeniden canlanış’ sürecinin çok önemli bir dönemecini teşkil eden, 80’li yılların sonunda belirginleşen ‘irfanı’ eğilimlerin temsil ettiği deneyim olacaktır. İki kategoride inceleyeceğimiz bu dört örnek bize tasavvufun neliği ve yeri konusunda bir fikir verecektir.

Bilindiği gibi İmam Gazalî, Yunan felsefesinin Müslüman kelamcıların yoğun olarak tartıştığı konular üzerinde derinlemesine ve sistematik bir araştırma yapıp, önemli ve değerli sonuçlar çıkaran ve bu önemli işi bir biçimde sonuçlandıran, İslam tarihinin önemli simalarından biridir. Gazali’nin bilinen İki önemli yönü vardır: İlki felsefeci-kelamcı yönü, İkincisi de tasavvuf yönü. Gazalî îlkin modernisttir ve kelam konularıyla ilgilenmektedir. Parlak bir zekası vardır ve o dönemin bilimi sayılabilecek felsefe ile yoğun olarak ilgilenmekte ve Aristo’nun ve onun İslam dünyasındaki tilmizleri İbni Sina ve Farabî’nin görüşlerini tahlil edip eleştirmektedir.

Sonunda Makasidü’l-Felasife ve Tehafütü’l-Felasîfe isimli iki yapıtıyla felsefe hakkındaki görüşlerini sistemleştirir. Bu kitaplar göstermektedir ki Gazali önce felsefeyi anlamak istemiş ve bunu orijinal kaynaklarından öğrenmiş, böylece sağlam bir zemine dayanarak, İslam ile felsefenin mukayesesini yapmıştır. Bu işi öylesine mâhirane bir şekilde becermiştir ki, kimileri onun felsefeye ve akla büyük bir darbe indirip İslam dünyasında ‘akılcılığın’ önünü kestiğini ileri sürmüştür. Gazali’nîn felsefeyle olan bu yoğun teşrik-i mesâisi bir müddet sonra kir başka alana yani Tasavvufa yönelmiştir. Bu yöneliş, kendi deyimiyle ‘uçurumun kenarına geldiği’ 1095 yılının Temmuz ayında (37 yaşında iken) başlamış ve bu tarihte Gazali, hem ruhsal hem de fiziksel olarak bir buhran dönemine girmiştir.

Daha sonra da tasavvufa olan meyli artmış nihayet ömrünün son döneminde evinin yanında bir tekke ve medrese yaptırarak, geri kalan hayatını burada öğrencileriyle birlikte geçirmiştir. Kendi hayatını anlattığı EI-Munkızu Mine’d-Dalâl (Dalaletten Hidayete) adlı eserinde de niçin tasavvufa yöneldiğini, akla niçin güvenilemeyeceğini, sezgisel bilginin niçin hakikate götüren tek yol olduğunu izah etmeye çalışmıştır. Kitabının adından da anlaşılacağı gibi Felsefe ile ilgilendiği yılları ‘dalalet yılları’ olarak nitelemekte ve tasavvufa yöneldiği dönemi de ‘hidayet’ yılları olarak tanımlamaktadır. Gazalî, görüldüğü gibi ‘dış dünya ile ilgilenmenin faydasını görememiş ve kendi ‘iç dünyasına’ çekilmiştir. Burada sorulması gereken soru şudur: Gazalî niçin böyle bir tercih yapmıştır? Acaba hakikatin yolunun tasavvuf olduğunu mu anlamıştır. Yoksa bir başka sebep mi vardır?

Aynı soruyu yineleyeceğimiz diğer örnek şahsiyetimiz de Abdülkadir Cezairî’dir, Abdülkadir, Fransızların 1830’da Cezayir’i fiilen işgal etmelerinden iki yıl sonra babası Muhyîddin’den direnişin Öncülüğünü devralmış ve 1846 yılına kadar 14 yıl başarılı bir mücadele vermiştir. Zeki ve aydın bir kişidir; heyecanlıdır ve şiirde ve söz söylemede ustadır. Etkin kişiliğiyle halkı peşinden sürüklemesini bilmiştir ve Cezayirlilerin adını daima hayırla andıkları tarihsel bir şahsiyet örnekliği sunmuştur. Fakat Abdülkadirin hayatında da bir dönemeç noktası vardır.

1846 yılında Fransızlara teslim olduktan sonra hayatı birdenbire değişmiştir. Altı yıl kadar Fas ve Fransa’da tutulmuş, sonra Bursa’ya, oradan da Şam’a gitmiştir. Ömrünün sonuna kadar da Şam’da yaşamıştır. Şam’da iken yazdığı Zikru’l-Akîl ve Tenbihu’l-Gafil (Akıllılara Hatırlatma, Gafillere Uyarı) adlı eserinde tasavvufa meylettiğini açıkça ifade etmiştir. Daha sonra da Nakşibendilik ve Şazelîliğe İntîsab etmiştir.

Yine sürgünde iken yazdığı EI-Mevakıf (Manevî Durak Noktaları) adlı eserinde tasavvuf yolunda başından geçenleri aktarmış ve Fransızlara karşı yürüttüğü ‘cihad’ yıllarını bu kitabında ‘kendimi bilmediğim yıllar’ olarak tanımlamıştır. Nihayet Öldüğünde de vasiyeti gereği, Muhyiddin Arabî’nin yanına gömülmüştür. Abdülkadir de Fransızlara teslim olduktan sonra, tıpkı Gazalî gibi, dış dünya ile bağlantılarını kesmiş ve iç dünyasına yönelmiştir. Burada yineliyoruz: Onun için de yine aynı soru sorulmalıdır: Acaba Abdülkadir niçin tasavvufa meyletmiştir? Pek çok kişinin ileri sürdüğü gibi, tasavvuf insanî mertebelerin en yücesi olduğu için mi, yoksa bir başka nedenden dolayı mı?

Burada toplumsal bağlamdaki örneklerimize geçmeden sorduğumuz sorunun cevabını vermek istiyoruz. Yukarıda kısaca giriş yapıp örneklerde de değindiğimiz gibi, tasavvufun çıktığı yeri ‘hayat tecrübelerinin en üst mertebesi’ olarak görmüyoruz. Tasavvuf, hayatın bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğunun bilincine varıldıktan sonra ortaya çıkmaz; tasavvuf, tecrübelerin insanı zorunlu olarak götüreceği nihaî mertebe değildir ve tasavvuf hakikatin bilgisinin içinde gizli olduğu bir yol da değildir. Tasavvuf bizce şu noktada ortaya çıkar:

  1. Çözümsüzlükle karşılaşıldığın da,
  2. Hayatla bağlar koptuğu anda.

Tasavvuf, Gazalî ve Abdülkadir örneklerinde görüldüğü gibi, uğraşılan sorunlar karşısında âciz kalındığında yada sorunların yükünün ağır gelmesi halinde ortaya çıkar. Kişi veya toplumun hayatla bağları kesildiğinde mistik bir yaşam başlar ve kişi iç dünyasına, toplum da durağanlık noktasına çekilir. Bu aşamada artık ‘aklı’ kullanmanın fazla bir anlamı yoktur, ‘kalp’tir asıl önemli olan ve kişi ve toplumun rahatsızlıklarını dindiren; bir nevi anastezi (uyuşturucu) görevi gören..

Gazalî hem uğraştığı felsefenin ona ‘tat’ vermediğini görmüş hem de ‘uçurumun kenarına geldim’ dediği yıllarda saltanatın el değiştirmesiyle, siyasal desteğini kaybetmiştir. Sonra da hayata küsmüştür. İşte Gazalî’nin sufiliği bu

aşamada başlamıştır. Abdülkadir Cezairî’nin tasavvuf yaşamı ise, ilginçtir. Yine Fransızlara teslim olduktan sonra, yani fiilî mücadelenin sona erdiği ve hayatla bağlarının koptuğu yıllarda başlamıştır. O da sorunu çözememenin doğurduğu çaresizlik içinde iç dünyasına çekilmiş ve huzuru orada aramıştır.

İnsan hayatında tasavvufun ortaya çıkışı böyleyken toplum hayatında da tasavvufun yer edinmesinin temelinde aynı sâikler yatar. Aslında toplum da insanlardan müteşekkil bir yapıdır ama onun kendine has bir organizması ve bu organizmanın da kendine has işleyiş mekanizmaları vardır. Bu bağlamda tasavvuf, toplumun ‘genel iradesi’ haline geldiği zaman, toplum, içine kapanır ve hayatla bağlantılarını koparır. İslam ümmetinin her alanda büyük bir atılım içerisinde olduğu ve dünya liderliğini elinde tuttuğu ilk 5 asır süresince, toplum muazzam bir devinim ve hareketlilik içindedir.

Bilimde, sanatta, edebiyatta, düşüncede ve teknolojide büyük gelişmeler kaydedilmiştir. Fakat bu atılım dönemi 5 asır kadar sürmüştür ve sonra İslam medeniyetinin bu ilk parlak dönemi nihayete ermiştir. (İkinci atılım dönemi Osmanlı, Timur, Safevî devletleriyle özdeşleştirilse bile, bunlar için ancak türev medeniyetler denilebilir; çünkü özellikle düşünsel alanda ilk parlak dönemden sonra daîmî bir gerileme sürecine girilmiştir, Afganî ve Abduh’ların başlattığı ‘diriliş’ dönemine kadar da bu süreç devam etmiştir. Dikkat edilirse tasavvuf ekolleri bu 5. asırdan sonra kurumsallaşmış ve daha sonraki asırlarda da toplumun hakim eğilimi haline gelmişlerdir.

Önemli bir iddiadır ama. İlk parlak dönemin ardından yine parlak bir medeniyet kurulamamasında tasavvufun yapısal özelliklerinin etkili olduğu da söylenebilir. Hicri 2. yüzyılda İslam ümmetinin birliğinin iyice bozulmaya yüz tutması ve 3. 4. ve 5. yüzyıllarda da bu bozulmanın artık iyice netlik kazanması sonucunda ümmet büyük bir kaos ortamına girmiştir. Hayat boşluk kabul etmediği için, boşluğu 3. Hicri asırdan itibaren önemli gelişine kaydeden tasavvuf doldurmuş ve 6. Hicri asırda hakimiyetini ilan etmiştir. Aslında tasavvufun hakimiyetini ilan edişiyle birlikte İslam ümmeti de yaratıcılık özelliğini kaybetmiş, hayata küsmüş ve çekilmiştir…

Bu konudaki yargımızı biraz daha somut hale getirmek için 80’li yıllan yaşayan Müslümanların âşinâ oldukları bir vakıaya değinmek yararlı olacaktır. Toplumsal bazda tasavvufun ne zaman ve nerede başladığını araştırırken, bu örnek yeterince anlamlı olabilecektir. 80’li yıllar herkesin yakından bildiği gibi, hem dünyada hem de Türkiye’de ‘İslam’ın canlanış’ dönemi olarak nitelendirilmektedir. Türkiye bazında söylenecek olursa, Türkiye’li Müslümanlar bu süreç içerisinde düşünsel bağlamda gerçekten önemli mesafeler kaydetmişlerdir ve 90’lı yıllara gelindiğinde bu birikim, kendisini siyasal ve toplumsal gündemin ilk sıralarına taşımıştır.

Müslümanlar bu süreç içerisinde en çok okuyan ve tartışan kesim olmuşlardır. Canla başla çalışmışlar ve bu gayretlerinin sonucunu da devşirmişlerdir. Kısaca bu süreç içerisinde Müslümanlar hayatla bağlarını yeniden kurmuşlardır. Hayatı anlamaya ve onu çözmeye çalışmışlar ve bu alanda büyük mesafeler kat etmişlerdir. Biz diyoruz ki, bu anlamda bir hareketlilik başladığında tasavvufi eğilimler kan kaybına uğrar. Zira çalışan ve sorunlarına çözüm arayan kişi, köşesine çekilip kendi halinde birtakım ritüellerle meşgul olamaz. Hayat buna müsaade etmez. Bu İnsan, tekkede yatıp-kalkmaz, zira onun diğer insanlarla bağı vardır, onlarla ilgilenecek ve onlara doğrularını anlatacaktır. Bu insanın hayatı, iman ve cihad’tan ibaret olacaktır. Cihad etmesi için illâ da bir ‘dış gücün’ ülkesine saldırması gerekmez, zira o her anını cihad içinde geçirecek ve her an inkılap yaşayacaktır. Onun için İslam iki günün birbirine denk olmadığı sürekli bir inkılaptır.

Yalnız burada önemli bir başka tespit yapmanın gerekli olduğunu da düşünüyoruz. 80’İi yılların sonlarında, biraz da dış dünyadaki İslami hareketlerin genel yapısında görülen değişimin etkisiyle, Türkiye’de ‘irfan’ adıyla tasavvufi eğilimlerin yine yer edinmeye başladığı görüldü. Radikalizmin insanı kuru bir akılcılığa ittiğini ve slogancılıkla bir yere varılamayacağını söyleyen Müslümanlar, kendilerini Devrimci İslamın kurumsallaşmış mekanı olan İran kaynaklı ‘tasavvufi’ kavramlarla ifadelendirmeye başladılar. Aslında niyet samimiydi; hiçbir şey yapmayan fakat ortalıkta asıp-keserek Müslümanlık iddiasında bulunan tipler türemişti.

Bunlar esasında radikalizmin işportacılığını yapıyorlardı ve her değerli malın bir işportacısı olacağı gibi, yeni filizlenen radikalizmin de işportacıları olacaktı. Bunun doğallığını görmek yerine, Müslümanlar arasında bir grup, sorunun aslında sahip olunan düşünce ve ilkelerden kaynaklandığını düşündüler ve çözümü de ‘irfani’ boyutu güçlendirmede aradılar. Sonuçta şu pratikler ortaya çıktı: Farz ve sünnet namazlarla mücahidlik olmazdı, bir de evvâbin, kuşluk ve teheccüd namazları kılınmalıydı… Cumalara gitmemek çözüm değildi; halkla birlikte Cumalar kılınmalı ve halkla birlikte olunmalıydı… Anlamı bilinmese bile, yeniden, günde veya haftada belli miktarda Kur’an’dan cüzler okunmalıydı…

Herkes ‘yolunu bulur, bir yere kapağı atarken’, radikallik yapılmazdı, ya filanca partiye ya da falanca cemaate bağlanılmalıydı… Modernizm bizim radikalliğimizin içine işlemişti, ondan kurtulmak gerekirdi. O halde mitik, ritik ve mistik bir dünyaya doğru yelkenler fora edilmeliydi… Bu pratikleri uzatmak mümkündür ve 80’lî yılları yaşayan bütün Müslümanlar, insanı ve toplumu değiştirme arzularıyla yola çıktıktan bir müddet sonra işlerin bir biçimde yolunda gitmediğini fark etmiş ve buna çözüm aramışlardır. Biz yukarıda verdiğimiz birkaç bilinen örnekle, işlerin yolunda gitmemesinin sonucunda bu tür ‘tasavvufî’ eğilimlerin ortaya çıktığını düşünüyoruz. Tıpkı 2. ve 3. asırlarda Müslümanların Emevî ve sonra da Abbasî tahakkümüne karşı dirençlerinin kırılmasıyla tasavvuf eğilimlerin ortaya çıkması gibi… Evet Müslümanlar 80’li yılların başında enerjilerini ekonomik olarak kullanamamışlar ve yorulmuşlardır. Bilinmelidir ki, her organizma bir müddet sonra yorulur.

Müslümanlar da 80’li yılların başlarında çok çalışmışlar ve 90’lı yıllara gelirken, fazla enerji tükettikleri için yorulmuşlardır. Eğer bir sorun varsa, o da belki budur ve Tasavvufi eğilimlerin ortaya çıkmasının da asıl nedeni budur.

O halde sorunun çözümünü tasavvufta ‘irfani’ eğilimlerde aramak boştur. Müslümanlar yapılması gerekeni yapmalıdırlar, Bunu yaptıklarında inanıyoruz ki, iç dünyalarına kapanmayacak, romantizme bel bağlamayacak, ‘ilahî aşk’ hikayeleri ile kendilerini tatmin etmeyeceklerdir. Zira ‘dışarıda’ onları bekleyen işler olacak, çözülmesi gereken sorunlar onları bekleyecektir. Eğer imanları sağlamsa, eğer ‘gönülden Allah’a bağlıysalar’ (Kanıtın), eğer ‘seher vakitlerinde Allah’tan bağışlanma dileyenler’ (Müstağfirine bi’l-ebsâr) iseler, eğer ‘mallarından infak ederlerse’ (münfıkîn] eğer ‘zikir ehliyseler’, eğer ‘Allah’tan hakikaten korkanlar iseler’ (ulema)… İşte o zaman hayata ‘hikmet’ penceresinden bakabilecekler ve ne akıl-kalp ikilemi yaşayacaklar, ne de kendi iç dünyalarına kapanıp, hayata küseceklerdir

Kaynak:Düşüncede Devrim, M. Kürşad Atalar

51 yorum “Tasavvuf Hakkında Eleştirel Bir Bakış”

  1. İlk birazını okudum, hemen yorum yapayım dedim.

    “”Tasavvuf, hayatla bağların koptuğu ve çözümsüzlükle yüz yüze kalındığı anda ortaya çıkar.””

    Eee dinler ne zaman ortaya çıkar? Ne çok benzerlik var değil mi :)) Yazıyı yazan tasavvufu kötülüyeceğim derken kendi dayandığı dini kötülediğinin farkında bile değil.

    xenix

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  2. bıraktığın yerden devam edeyim xenix

    “Tasavvufî bilginin testi mümkün değildir; doğruluğu ‘kendinden menkul’dür. İslam ise ölçüyü belirlemiştir: bunlar Kur’an ve onunla uyumlu sünnettir. Tasavvuf, hayatı küçümser; bu küçümseme, hayattan uzaklaşma ve riyazet ile sonuçlanır.”

    Bunlarda tasavvufla dinin çelişkisiz olduğu yerler:)

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  3. Kendilerini dindar olarak adlandıranlar tasavvufdan neden korktuklarını bu yazıda çok güzel açıklamışlar.Demekki bütün neden aşkı çılgınlık olarak görmeleriymiş.Eeee Tanrıyla bütünleşmek kolaymı.O’nu hücrelerine kadar hissetmen için aşık olman gerekiyor öyleki dinden dahi çıkman gerekiyor:)

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  4. Toro,dini doyuma ulaşılmadan zaten tasavvufu anlayıp yaşamak mümkün olmaz.Tasavvuf bilgileri tüm dini bilgilerin ve öğretilerin olgun olması gereken sonuç bilgileridir,tasavvufu anlamak için kitabı baştan sona okumak gerekiyor işte tasavvufda kitabın final kısmıdır.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  5. Elbetteki tasavvufla , dini aynı kapsamda değerlendirmiyorum.Tasavvuf ,dinin dogmatikliğinin bir nebze aşılmasıdır.Hatta alıntıda tasavvufi bilginin testi mümkün değildir denmiş,doğruluğu kendinden denmiş.Bu kısmı alıntı yaparken ulaşmak istediğim nokta şuydu:Aslında dini bilginin doğruluğu kendindendir , tasavvufi bilgi ise dini bilginin kendisinden olmasının yıllarca süre gelen düşünce maratonlarıyla , isyancı mantık çerçevesinde aşılmasıdır .Kısmen insanın özüne dönmesi ,özgür ruhunu esir etmemesidir .Ancak tüm bu tabi sürece rağmen bilimsellik noktasında oda sancı yaşayacaktır yani çelişkiye uğraması kaçınılmaz

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  6. venüs,
    “kim islam dan gayri din ararsa artik o,ondan kabul edilmiyecektir”(3/85)
    yada
    “bugün dininizi kemale erdirdim,üzerinizdeki nimetimi tamaladim ve sizin icin din/ilke olarak
    Islam´i sectim”(5/3)
    Kitap-ta final kismi bu degilmi/ydi ?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  7. Misafir arkadaşım,
    Elbette Tanrı,diğer ilahi kitapların devamı olan Kuran’da, tüm bilgilerini en kapsamlı ve en mükemmel şekilde vermiş.Yalnız Tanrı bu bilgilerini verirken bir çok şifreler kullanmış,sırf bu yüzden islam kendi içinde bölünüp önce meshepler sonra tarikatlar olarak parçalara ayrıldı.Oysa kuran insanlığı birleştirip bütünlemek için yazdırılmışdı.İşte,kuranı okuyup özünü anlayanlar bu noktada çıktılar.Mevlanalar,Yunuslar,Hacı Bektaş Veliler,kuran bu varlıkların sayesinde değerini buldu.Din adına dincilik yapanlar hala kılla tüyle uğraşırlarken,özü görenleri takip edenler çoktan hak yolunda birleşip O na ulaştılar.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  8. venüs,
    islam cografyasi bu caga yabanci kalmistir dogru..
    islam dini üzerinden olusturulan imaj savaslarinda müslümanlar basarili
    degildir bu da dogru..
    islam medeniyetinin mirascilari olan ve günümüze tasiyan,
    mevlana,yunus,haci bektas ve temsilcilerinin,
    bilhassa dindar kesimin(tahsilli/cahil)halen kil ve tüy le ugrasmalarindaki kusurlarini görmezlikten gelmek ne derece dogru?
    dinci olarak tarif ettiginiz kesimin dahi fikir babalari,beyin yapicilari
    “Qur´an´in ÖZÜnü”kavramis oldugunu iddia ettiginiz büyükler degil mi?
    sizce,
    bahsi gecen “ÖZÜ”anlayanlarin yaptigi tanimlamalar
    bu cagi anlatabilmektemidirler?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  9. Bu çağda bile insanlar hala Mevlanalarla,Yunuslarla yada Buda’larla besleniyor.Çünkü bu varlıklar bize ruhsal gücün en büyük güç olduğunu ıspatlamış varlıklar.Bu güç bütün zamanlar ve çağlarda geçerli.Taaaa o zamanlar Yunus, dördüncü boyut olan cennet boyutunu istemeyip”isteyene ver onları bana seni gerek seni”diyerek sonsuzluğu ve sınırsızlığı istiyor.Böyle düşünen,bunu isteyen bir varlık için zaman ve mekanın, sınırların ne önemi olurki.Şu an islamı yaşadığını zanneden bir çok insanın tek hedefi cennete gitmek,sonsuzluğun farkında bile değiller.Oysa cennete ulaşmak çok kolay sadece bir hamle yapıp bir üst boyuta yükseleceksin:)Dünya çoktan dördüncü boyuta geçti bile.Yani dünyayla birlikte dördüncü boyuta geçen varlıklar şu an cennetlerini yaşıyorlar.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  10. mevlana,yunus ve buda onlar kim/ler/den beslendi?
    Vahiy(Qur´an)den beslenmek varken kirletilmis,bulandirilmis,
    safiyetini kaybetmis kaynaklardan beslenmek!
    hemde bu cagda..?
    ruhsal güc´ün sahibi Allah degil mi inanan insanlara cenneti vaad eden?
    yunus,mevlana ve buda-nin Allah´tan daha üst bir boyutta olduklarina inanan yoktur her halde?
    sosnsuz-luk ve sinirsiz-lik ancak (yunus-u,mevlana-yi,buda-yi)yaratan Allah icin gecerli yoksa siz aksini düsünen mi var ?
    müminlere iman-lari karsiliginda cenneti vaad eden Allahin,
    bildirdigi “vahiy” disinda halisinasyon ürünü seylere inanmak bu cagda da mümkün diyorsunuz yani ? ..
    elciler,Allah pazarlayicisi degildir..
    elcilerin görevi ve ödevi”Allah”kavramini rayindan cikaranlari uyarmak,
    rayinda tutanlari müjdelemektir..
    “onlar putlara kendilerini Allah´a kavustursun diye ARACI tutuyorlar..”
    yani Allah bilgisi olmayan yok..
    her ne kadar”ateist”olarak dolasanlar varsa da bir Allah kavramindan öyle ya da böyle haberdarlar..
    sufiyim,budistim,hiristiyanim,deistim,ateistim diyerek aslinda yine baska AKILlarin
    uydurdugu(yani uygun hale getirdigi)ideolojilere ve felsefelere baglanmis olunur o kadar..
    en iyisi,”müslümanliktan müminlige”gecis sürecini hatirliyarak,en basta kendimiz olmak sartiyla cevremizi,mevcut felsefeleri,ideolojileri,ögretileri sorgulamakla gecirmek..
    ha,lat,uzza menat..
    ha,mevlana,yunus buda..
    hangisine tabi olursa olsun insan,
    Vahiy söyle uyariyor;
    “ya sizden öncekiler bir sey bilmiyor idiyseler!”
    Qur´an emirlerine uymakla mükellef olan insan,
    tasavvuf´un emirlerine uymakla mükellef olmadigini ne zaman düsünecek?
    AKLETmek(yunus/100)kirletilmis bir kültürden Qur´an´in kusursuz iklimine gecisin sifresi..

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  11. Sevgili misafir arkadaşım.
    Siz bence,mevcut felsefeleri,ideolojileri,öğretileri sorgulamaya devam edin.Belki sonunda İSLAM kelimesinin anlamının ARINMIŞ İNSAN olduğunu anlayacaksınız.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  12. ARINmis mis-lardan ibretlik inciler..
    <M.arabi;”insani kamil de bu alemde ilahi isimler araciligiyla diledigince tasarrufta bulunur.”(el füsus)
    <Qur´an;”en güzel isimler Allah´indir,O´na o isimlerlerle dua edin.O´nun ismleri konusunda EGRILIGE SAPANlari birakin.onlar yaptiklarinin cezasini göreceklerdir.”(araf/180)
    <M.arabi;”süt emzirilen bir kizimla(böyle bir hadise)bana da tesadüf etti:
    -yavrucagim deyince basini döndürdü:
    esiyle cinsel birlesme yapip ta inzal olmayan adam hakkinda ne dersin?
    ona yikanmak vacip olur dedi.(el fütuhat)
    akli sira Isa peygambere nazire yapiyor.Hz. Isa konusurda arabinin kizi konusamaz mi?
    bir bebege cinsi münasebet hakkinda soru soran bir insanin RUH halini düsünebiliyormusunuz?
    zaten bize yanlis ögretmisler;bir konuda bilgi icin önce Qur´an´a vs, sormaya gerek yok..sorunuz varsa bebeginize sorun,amma bekleyinde bebegin annesi bezini degistirsin,
    alti kokuyorda..
    ARINmislik buysa almayalim..

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  13. ARINmis-lardan ibretlik inciler..
    yazimin devami nerde?
    bu camia da mi sansür makanizmasini isletiyor?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  14. sansür mü edildi yazim diye sormustum ama TIK yok?
    hic olmazsa bir kücük not aciklama niyetine olmaliydi..
    yanlis bendeyse ögrenmis olurdum bu vesileyle..
    anlasilan o ki vahyin orijinalitesini bozan sufi ögretinin rehberinin(kendi eserinden)
    elestirilmesi yazimin sansürlenmesi icin yeterli sebep kabul edilmistir..
    yanlismiyim?
    Voltaire´nin;
    “dedigine katilmiyorum ama dedigini deme,özgürlügünü ömrümün sonuna kadar savunacagim”
    sözü mevcut BATI uygarliginin sosyal yapisi´nin bel kemigini olusturmaktadir..
    semeresi beyin zenginligi olan bu anlayis ve olgunluktan ne kadar da uzak
    dördüncü BOYUT´a gecen ARINmis insan !?
    islam cografyasinin yerlerde sürünmesinin sebeplerini birde su
    dördüncü BOYUT´a gecen ARINmis rehberlerin ögretilerinde aransa sansürsüz ve özgürce!
    “ya yanlis anladilarsa” diye sorgulansa..
    önyargilari,sempatileri,bagimliligi birakmali..
    beyin fukarasi,üretmeyen ama tüketen islam cografyasi icin alternatifiniz var mi ?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  15. Ne yazıyorsanız onu yayınlıyoruz. Kişisel hakaret veya seviyesi düşük yazılar haricinde sansür uygulaması yoktur sitemizde.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  16. Değerli misafir arkadaşım.
    Batının semeresinin beyin zenginliği olarak gördüğünüz Voltaire’nin ”dedigine katilmiyorum ama dedigini deme,özgürlügünü ömrümün sonuna kadar savunacagim”bu sözüne bende katılıyorum.yalnız,bir farkla.”ben dediğine katılıyorum!!!ama sı yok.Çünki insan mikrodan makroya doğru gelişen bir varlık olduğu için geçirdiği her evrim bilincinde haklıdır ve doğrudur.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  17. venüs yazdi;
    “ben dedigine katiliyorum!!! AMA si yok”?
    slogan gibi olmus..
    gercegi pek yansitmiyor..
    hayata yabanci sanki..
    insan fitrat-ini es geciyor gibi..
    Vahiy ne diyor ?
    “..sizi o secmis ve din de size hicbir güclük cikarmamistir..”
    “..Daha önce su Kitap´ta,size MÜSLÜMAN adini veren O´dur..”(hac/78)
    Son mesaj(Qur´an) bize(insana) taraflarin ismini vermistir..
    mümin-münafik,
    hizbullah-hizbusseytan,
    mustazaf-müstekbir,
    müslim-müsrik vb.
    Vahyi(sosuzluk)kendine temel alanin yapacagi sey bu isimleri kendinde anlamlandirmaktir..
    cünkü Vahyin(sonsuzluk) bildirdikleri,Vahyin(sonsuzluk)sectikleri isimler,
    adlar birer heva ve heves sonucu degildir..
    “insan mikrodan makroya dogru gelisen bir varlik oldugu icin gecirdigi her evrim bilincinde haklidir ve dogrudur” MU ?
    Vahiy´e(sonsuzluk) götürmeyen ve hic bir sürec(evrim) hakli ve dogru olamaz..
    sonucta Rabbimiz insanlari kendisine “ibadet etmeleri icin”yarattigini söylemektedir..
    yani,hangi sürec,evrim,yol,yöntem olursa olsun insani alip VAHY`e yönlendirip
    Allah´a teslim etmiyorsa bosuna ugrastir..
    bunun adina belkide “ya bu nice okumak”tir denir..
    cünkü evrim/sürec insani sonsuz cennete sürükliyebilcegi gibi,
    sonsuz cehenneme de sürükler..
    slm.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  18. Siz neden bana vahy ve kuran karşıtı muamelesi yapıyorsunuz onu anlamadım.Üstelik ”Kuranı ve tüm ilahi kitapları okuyup anlamadan tasavvufu anlamak mümkün olmaz”dediğim halde.
    Ben sadece,son kitap olan kuran la insanlık artık Allahın mesajını alması ve arınması gerekiyordu dedim.İslam kelimesinin anlamı yerine getirildimi?Ben islamım diyenlerden kaç tanesi islam?Benim için kuranı anlayıp islam olanlar, sizin mistik görüşlü akılsız gördüğünüz Mevlana,Yunus,Hacı Bektaş ve bu varlıklar gibi sevgi bilgi ve birliği benimsemiş olanlardır.Ayrıca, birlik düşüncesi, engin sezginin yanı sıra sonsuz akıl ve zekanın ürünüdür.Bu varlıklar her şeyin izafi olduğu bu dünya ortamında izafi olmayan ve yok olmayacak tek şeyin enerji olduğunu ve bu enerjinin atomlardan oluştuğunu kuran yoluyla keşfetmişler.Gayeleride keşfetdikleri bu enerjinin kaynağına ulaşmak olmuş.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  19. selam venüs arkadasim,
    alinmissiniz belli..belki ben anlatamiyorum özür dilerim..
    benim demem sudur;
    1-her ugras,her ögreti,her disiplin,her kesif Qur´an´i/Vahyi anlamaya
    hizmet ediyorsa bir anlami ve degeri vardir..
    2-tasavvuf bir DIn degil ki onu anlamak icin Qur´an okunsun veya vasita yapilsin..
    siz bir düsünce paylasiyorsunuz..bende bu konudaki düsüncelerimi paylasiyorum..
    nitekim fikirlerin cesitliligi irfan(vahiy) mektebinin siari idi!
    VE..o bir dönem idi hasreti cekilen..
    Islam´in akip gelen TEFEKKÜR irmagi(vahiy) bir dönemde veya bir sahsin kitabinda,
    felsefesinde,ögretilerinde,kesiflerinde dondurulamaz..
    kendi kitabini,felsefesini,ögretisini,kesfini sasmaz mihenk tasi kabul etmek kendi tefsirini
    Qur´an yerine koymak demektir..
    sevgi,bilgi,birlik düsüncesi insanligin(evrensel)ortak AKIL ve VICDAni-nin sesidir..
    bu sesi,bu nagmeleri yeri gelir bir cin atasözü, yeri gelir bir kizildereli siiri, yeri gelir bir rus deyisi olarak da duymus olabilirsiniz..
    yada konfücyüs´e,buda´ya veya bir bilge kisiye ait söz olarak da isitmis olabilisiniz..
    bu anlamiyla ortak vicdanin sesi olan mevlana,yunus,haci bektas ve digerlerinin olusturdugu külliyat su an yikilmis bir uygarligin kayitlara yansimis SÖZ deposudur..
    üzerine sünger cekilmesinden ziyade SÜZGECten gecirilmesi gerekmektedir..
    yani Qur´an ile saglamasi yapilmalidir..
    Qur´an disinda hicbir kitap ve ögreti müslümanlari mutlak anlamda baglayici degildir..
    mevlanayi,yunusu,haci bektasi ve digerlerini esas almasam,delil kabul etmesem bile hicbir sey olmaz..
    Allah niye gale almadin diye hesap sormaz..
    Qur´an disinda herkesin yazdigi kitap önce kendini,sonra onu kabul edip uyani baglar..
    Bakin,Qur´an´i bir kenara atarsak helak oluruz,ama o ögretilerden(mevlana,yunus,haci bektas (vs.)hic birini bilmesek,okumasak bile bir sey olmaz..
    ilk 250 yil boyunca yunusu,mevlanayi,haci bekatasi okumayanlarin,
    ilk 500 yil boyunca ihya´dan haberdar olmayanlarin,
    1400 yil boyunca da risale-i nur´u bilmeyenlerin bulunuyor olmasi ne demek istedigim hakkinda bir fikir verebilir herhalde..
    slm.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  20. Ben sizi çok iyi anlıyorum.Aslında aynı kaynağa inandığımız halde baktığımız yer itibarı ile benim görüşüm size farklı geliyor.Var olan her şeyin kaynağı Allah’tır.Kuran bize,kaynaktan var olanları anlatırken,kim olduğunu ne olduğunu unutmuş insanada kendini hatırlatır.Yani insanı insana anlatır.Önce korkutarak kendine bağlar,zıtlıkları ile araştırmaya yöneltir,insan öğrendikce gücünü farkeder,bu farkındalık korkuyu hayranlığa bırakır, hayran oldukca sevmeye,sevdikce ona ulaşmaya çalışırız,görülmeyen görülür sırlar ortadan kalkar çünkü maddenin manasını biliyor olursunuz.Farklılıkları fark ederken her şeyin ondan olduğunu bilerek kendini O nun tüm sıfatlarında birleyip yaratmak,kendini var etmek,fıtratı yerine getirmek.Her şey Allahtan deyipde,insanı din dil ırk meshep tarikat olarak bölüp parçalayan bir müslüman zihniyeti ve kuran anlayışını kabul etmiyorum zaten kuran da bu değil.Mevlana bu manada kuranı anlayıp anlamlandırmış nadir varlıklardan biridir.Mevlananın mesnevisi kuranın şiirsel anlatımıdır.Kuranı anlamadan mesnevi anlaşılmaz,mesneviyi anlamıyorsanda kuranı boşuna okuyorsun demektir.Zira ilahi kitapların hepsi insanı terbiye edip arındırmak için yazdırıldı.Mesnevi de bu olgunluğa erişip sonsuzluğun varlığı olmuş mevlananın baktığı boyuttan insanlara seslenmesi. Allah kitapları sadece eğitim ve öğretim görevi yapıyor başka bir şeye karışmıyor geri kalan her şey insanın iradesine bırakılıyor.ister bu yolda mastır yaparsın istersen reddedersin seçimler bize ait.Şöylede bir şey var biz her ne kadar seçim bize ait desek bile O büyük güç bizleri bir şekilde layık olduğumuz yere yönlendiriyor.Ayrıca mevlana kuranın aydınlattığı bir ışık bu ışıklar olmasaydı kuran tek başına bir işe yaramazdı unutmayın pervaneler ışığa gelir hemde en çok aydınlık veren ışığa.Karanlık ve hurafelerle dolu bir kuran anlayışı kuranın değerini kaybettirir.
    Sevgiler.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  21. Yorumunuz tam da benim düşüncelerimle örtüşmüş. Çok beğendim . Bu arada aramıza hoş geldiniz. Biraz geç oldu ama güç olmasın ;))

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  22. Kuranın aydın düşüncelerde anlam bulmasına sevindim sevgili canu.Teşekkür ederim.
    Hoş buldum:)sonsuzda olmak çok güzel;)

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  23. sayin venüs,
    siz beni anlayamazsiniz..
    evet her seyin kaynagi Allah ama benim aracilara ihtiyacim yokken sizin ihtiyac! duydugunuz aracilariniz(mevlana/ibn-i arabi vs.) var ve Vahyin önüne gecmis durumda yani
    siz beni anliyamazsiniz..
    bakin,”mesneviyi anlamiyorsanda kurani bosuna okuyorsun”ifadenizle Vahyin önüne aracilardan bir duvar ördügünüzü bile fark edemiyorsunuz dolayisiyle
    siz beni anliyamazsiniz..
    ve yine siz”mevlana kuranin aydinlattigi bir isik bu isiklar olmasaydi KURAN TEK BASINA bir ise YARAMAZDI”diyorsunuz ve yine Vahyi arkaya atip beserin(mevlana)mesnevisini Qur´an´in üstüne cikariyorsunuz yani demem o ki bu anlayis ve algilayis ile
    siz beni anliyamazsiniz..
    kaldiki, bu anlayis ve algilayisin Vahy ile uzaktan yakindan bir iliskisi de yok..
    ben,Qur´an TEK ölcü olsun diyorum..
    siz,mesnevi TEK ölcü olsun diyorsunuz..
    ben,yanlisin ve dogrunun TEK onay merkezi Qur´an olsun diyorum..
    siz,mevlana ve isigini TEK onay merkezi kabul ediyorsunuz..
    ben,merkeze(Vahye) davet ediyorum..
    siz,merkezi(Qur´an´i)yetersiz buluyorsunuz..
    yani
    siz beni asla anliyamazsinz..

    emin olmak,
    iman etmek,
    emin oldugumuz,iman ettigimiz Allah´in Qur´an da tek tek siraladiklarina ittiba etmek..
    yeryüzünde nizamati saglamak,
    sosyal adaleti olusturmak,
    haksizliga,zulme karsi düstur(mesru)cercevesinde bihakkin yerine getirmek,
    Vahyin istedigi bu ve benzer seyler..

    ASK nerede ?
    niye ille de ASK ?
    Resul, Hira´sina masukuyla bulusmak icin mi gitmis ?
    masuku onun sevgisine karsilik vermek icin mi Qur´an´i Vahyetmis ?
    Allah bir cisim midir ki,
    elle tutulur,
    gözle görülür,
    müsahade edilebilir bir sey midir ki O´na ASIK olmaktan bahsediliyor ?

    “Allah AKILlarini kullanmiyanlarin üzerine pisli yagdirir”(yunus/100)

    Ya Rabbi sen aklimiza mukayyet ol,bizi müteyakki kil..
    slm.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  24. Sayın misafir,
    İnsanların akıllarına ve vicdanlarına seslenen kutsal kitapları kim aklı ve vicdanı ile okuyup uyguluyorsa o kişi için kötü olumsuz diye bir kavram olamaz,o kişi sorun yaratan değil,sorunları halleden,insani sorumluluklarının bilincinde bütüne hizmet eden olur,kin ve nefret duygusu barındırmaz.

    Ben siyasetle ilgilenmiyorum.Fakat büyük bir medeniyet tarihi olan,büyük imparatorluklar kurup dünyayı yönetetmiş Türk devletinin bunca gücüne rağmen,nasıl bir azınlıksa dünyayı başlarına toplayıp hak isteyen istemekle kalmayıp devletin tüm birimlerini katleden sonrada çok olağanmış gibi”ee napalım eziliyorduk ezilmemek için öldürüyoruz”diye bilen bir azınlık, sürekli dünyanın gündeminde kalabiliyorsa ve Türkiye cumhiriyetinden daha çok sayılıp seviliyorsa buna ezilen azınlık değil şımarık ne istediğini bilmeyen azınlık denir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  25. sayin venüs,
    bir,yazdiklarimi ve sorularimi ES geciyorsunuz..
    iki,benim yazdiklarimla hic alakasi olmayan bir konu olan ülkemizin sicak gündemi
    “demokratik acilim”mevzusuna dalip aklinizca bana cevap vermeye calisiyorsunuz..
    ne alaka?
    isterseniz o konuyu da tartisiriz ama konumuz o degildi farkindasaniz..

    kacak pehlivan gibi minder disinda el cirparak pesrev cekip bir türlü güres
    tutmayanlar gibi yapmayin..
    yemezler..

    müslümanim diyenin ER MEYDAN-i hayattir,yeryüzüdür,evidir,calistigi isyeridir,carsilardir,
    pazarlardir,camilerdir,parklar,bahceler,kahveler dir..(vs.)

    Vahiy den ve hayattan kopuk uzak kurduklari magara ve inziva evlerinde,efsane,keramet,
    tilsim,ilham,ebcet(vs.)hesaplariyla mürsid yaristirip pazarlayanlar ancak oyun ve oynastadir!
    tercih hakki mahfuz..

    “sana vahyedilene sImsIkI saril,cünkü sen dogru yoldasin.O sana ve sana uyanlara bir
    sereftir. ileride O´ndan sorulacaksiniz”(zuhruf/43-44)
    buda benim tercihim..

    bir peygamber düsünün ki;
    ona herkes birseyler söyletiyor..bundan büyük küfür mü olur?
    bir peygamber düsünün ki;
    güzel kadini ve güzel kokuyu seviyor önce sonra namaz-i..ibn-i Arabi bu siralama üzerine kaldiriyor kadini en tepeye koyuyor ve diyor ki;Hak kadinda müsahhas olur,erkek aslinda kadini severken,Allah´i seviyor..Bundan daha büyük sapiklik var midir?
    hani nerde müsriklik?
    hani nerde putperestlik?
    lat,uzza neden vardi?
    kadin degiller miydi onlar?
    iste ibn-i Arabi iste mevlana ve digerleri..ötelerden yumurtladiklariyla insanin
    dip keyf-lerine ilahi asalet yüklemisler..

    nebi Muhammed iyi bir ASIK degilmiydi?
    niye hicbir hadisinde Allah´ta “fenafil” olmaktan bahsetmemis?
    hani örnek Resuldü?
    hani örneklik sahabe hayatiydi?
    hani Qur´an ayet-leri inanan-lar icin IMAN etmenin yegane ölcüsü veriyordu?

    leyla arti mecnun esittir ASK.esittir Allah(!)..
    bazilari dillerinde ASK diye diye düsmüs yollara..mecnun olup leylanin pesine..
    ama aslinda sems tebrizi´nin/mevlana´in kimya´sinda oldugu gibi Allah´la(hasa!)oynasmanin hevesine düsmüsler..
    sems tebrizi arti kimya esittir ASK,o da esittir Allah(!)..
    farhat arti sirin esittir ASK,o da esittir Allah(!)..
    VE..
    vahdet-i vucut,vahdet-i suhut,fenafillah,bekabillah,vecd vs. vs…
    hallac-i mansur,beyazit-i bestami,m.arabi ve daha niceleri..
    sonuc?
    enel hak(!)ben hakk´im..

    ve yunus,
    ben bende degilim bir ben vardur benden iceru..
    cennet dedigin üc bes huri,üc bes melek..
    bana seni gerek seni..
    ilaahir..saymakla bitmez..ASK böyle bir sey iste..
    bunlara göre de ne peygamber ne bir baskasi hakkini verememis ASKin..(!?)

    ontolojik olarak birbiriyle benzesmesi mümkün olmayan varliklarin(boyut farki)iliski biciminde ASK ne gezer?
    Allah´a inanmada HIYERARSIK bir durum varken ASK vb. kavramlarda bu HIYERARSI ortadan kalkmaz mi?
    mekkeli müsrikler lat,uzza ve menattan Allah´a yol buluyorlardi,
    ama adlari müsrik-ti,putperest-ti..
    müslüman degil..
    mümin degil..

    hangi Allah ASKi ac bi ilac anne-babaya ilac ve as tedarik etmistir?
    hangi bir leyla,ASKinin alnini alip götürüp camiinin zemininde eskitmistir?
    hangi bir ASIK salih amellerle mesgul olup hakiki bir mümin olmustur?

    evet sayin venüs
    bana CEZB halinde ibadeti gereksiz bulan adamlardan bahsetmeyin..
    bana zahir/batin cambazligindan da bahsetmeyin..
    bana bir köpege bile TAPINMAyi mesru gösteren zihniyeti dalavereciler-den bahsedin..
    lütfen vereceginiz örnekler konumuzla ilgili olsun..

    “de ki;”Allah´a kostugunuz ortaklarinizdan hakka iletecek olan bir kimse var mi?
    de ki; “Allah hakka iletir.”
    öyle ise,
    hakka ileten mi uyulmaya daha layiktir,yoksa iletilmedikce dogru yolu bulamayan kimse mi?
    ne oluyor size?
    nasil hüküm veriyorsunuz?
    onlarin cogu ancak zannin ardindan gider.
    oyas zan,hak namina hicbir seyin yerini tutmaz.
    süphesiz Allah,onlarin yapmakta olduklarini hakkiyla bilendir.”(yunus/35-36)

    slm.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  26. Alakayı şöyle kurdum.Kuran bir nur bir ışık olduğu halde nasıl oluyorda müslümanlar binlerce yıldır bu ışıktan faydalanıp(saf allah enerjisi)nurlanamıyorlar.Hz-Muhammedin görevi kuran yolunda insanları bilgiye araştıraya yöneltmekti.Muhammet akıl ve strateji uygulayıcısıydı o görevini en iyi şekilde yaptı.ondan sonra gelenler kuranı kendi güç ve iktidar çıkarları doğrultusunda kullandıkları kafalarına göre fetvalar verip hadisler uydurdukları için kaynak görevini yapamadı(yani Allah susturuldu)yapay güç olan negatif güç konuşmaya başladı böylece vicdan ve adalet ortadan kalktı.Aynı şekilde insan yaşamını kolaylaştırıp adil bir yönetim şekli olarak belirlenip uygulamaya konulan demokrasi şu an sadece çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyenler için bir niymet haline geldi.yine olan çoğunluğa oldu.Alaka nasıl:)))
    Sizde müthiş bir ön yargı ve sevgisizlik varken aşkı ve aşık olanları anlamanız mümkün görünmüyor.Üstelik sizinde hamurunuzun aşk olmasına rağmen.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  27. Yazıyı okuyamadım daha. Venüs ve misafirin yazılarını okudum.

    Tasavvufla din neden ayrı şeyler gibi değerlendirilmiş? İkisi de aynı şeydir. Tasavvuf veya maneviyat dinin ta kendisidir. Dini daha iyi anlamak, yaşamak için başvurulan bir kaynaktır tasavvuf.

    Yanlız tasavvufu vahdet-i vücüt felsefesi gibi anlamamamk lazım. Vahdet-i vücut farklı bir bakış açısı. Bunu kalkıpta tasavvufun ta kendisi sanmak yanıltıcı olur.

    Misafir Din ile tasavvufu ayrı şeyler gibi yorumluyor ve hata yapıyor. Ayrıca Kuran’ı neden Q harfi ile yazıyor anlamış değilim.

    Aracı olmaz Dinde, direk Kuran vardır diyor. Halbuki Peygamber olmadan Kuran anlaşılabilir mi? Elbette Kuran bütün insanlığa indirilmiştir. Ama Peygamberin ve ondan sonra gelen Büyüklerin yorumu olmadan normal insanlar Kuranı açıp okuyarak kendi başlarına derin anlamlarına vakıf olabilirler mi?

    Kuran gökten bütün bir kitap olarak küt diye tuğla gibi yeryüzüne inmemişki! Kuran Peygamberin kalbine, olayların seyrine göre ayet ayet inmiştir. Dolayısıyla Kuranı insanlar Peygamberden öğrenmişlerdir. Peygamber olmadan, onun yorumu olmadan Kuranın anlaşılması mümküm müdür? Kurandaki ayetler peygamberin hadisleri, yorumları ve uygulamaları ile ete kemiğe bürünmüştür. Kuranı insanlar tek tek okuyarak yorumlaması mümkün değildir.

    Tekrar tasavvufa gelecek olursak, tasavvuf dini daha iyi yaşamak, geliştirmek için gerekli birşeydir. Bir benzetme yapmak gerekirse tasavvuf dinin doktorasıdır. Dinde derinleşmek için tasavvufa girilir. Tasavvuf dini yaşamayı ve Allaha ulaşmayı kolaylaştırır.

    link to geocities.com

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  28. Sevgili Kutadgubilig,
    Dinle tasavvufu ayrı algılamamanız çok güzelde,vahdet-i vücudu apayrı düşünmeniz gerçekten ilginç.
    Tüm dini bilgi ve öğretilerin asıl amacı insanları vahdet ortamına taşımak.Allahın”size şah damarınızdan daha yakınım”ın manası nedir?Aslında o nunla zaten vahdeti vucüduz yani biz O yuz O da biz, bunun bilincinde olmadığımız için onun bizdeki enerjisini hissedip kullanamıyoruz.Allahın tedriç nizamı var her şey bu nizam üzerine kurulu bu nizama göre insanlığa bilgi onun bilinç seviyesine göre aşama aşama verilir alınan her bilgi bilince çevrilmeden yeni bilgi kapısı açılmaz.siz de dünyanın tüm bilgisi olsa bile onu bilince çevirememişseniz bu bilginin hiç bir değeri olmaz,sizde sadece bilgi olarak kalır.Demem o ki dini bilgilerin temelini kavrayamamış olanlar için vahdet-i vucüt bir hayal olarak görünür oysa zaten O olan bir varlığın”hayır ben O değilim”demesi kendini inkar etmesi anlamına gelir.Aynı zamanda Allahıda inkardır(bilinçsiz inkar)

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  29. Sevgili venüs bana saçma gelen biz Allah nasıl olabiliriz? veya onun parçası?

    Biz sonradan yaratılmış yaratıklarız. Oysa Allah ezelden beri vardı. Dolayısıyla tasavvufta kemale ermek demek Allah’la bir olmak demek değildir! Allaha yakın olmak, yaklaşmak demektir.

    Evet Allah şah damarı kadar bize yakın olabilir, ama bu Allahla bir varlık olduğumuzu veya onun bir parçası olabileceğimizi göstermez. Bu çok saçma bir şey olur.

    Fenafillah makamına ermek, Allahta bir olmak demek, Allahla birleşmek demek değildir! Allahın nuruyla birleşip Allah’a çok yaklaşmak demektir bu. Allahı istediği şekilde Dünyaya bakabilmek, hikmet sahibi olmak, günahlardan uzak olmak demektir.

    link to geocities.com

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  30. Bir yazı da ben güncelleyeyim. Antiateist ile ebubekirin siyasi olarak ters düşmediği zamanlardan. 🙂 Misafirler ebubekir. Sonra üye olmuştu sitemize.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  31. yahu siz bunu bi de alternatiforum da görecektiniz…
    bekaretini orada kaybetti…
    balını orada aldılar…
    gerçi buraya geldiğinde daha bacakları hala titrek ve ayrıktı …
    ama…
    bunun gözünün feri orada gitti!

    :p

    baksana dilekçe gibin iletiler yazıyormuş haspam!

    forumlar gülü ebbuş!

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  32. Tasavvuf nerde ortaya çıkar bilmem ama;

    Bana soruyorsanız; tasavvuf diye bi şey var mı tanımlanabilir mi bilmiyorum ama tasavvuf denildiğinde çağrışan ilk isimlerin dünya görüşlerine, varlık algılarına bakarak

    Tasavvuf islam parantezine sokulmamalıdır;
    Tasavvuf islam iç kümesi-alt kümesi değildir; (Kesişen ve etkileşen iki bağımsız küme olması doğaldır; Belki islam tasavvufla kesişmez ve bileşmez ama tasavvuf islamla kesişir ve bileşir)
    Tasavvufu islam doğurmamıştır-oluşturmamıştır, ya da tek koşul ve neden değildir doğumu ve oluşumda islam; (Tasavvuf islamdan beslendiğinden daha fazla islamı beslemiştir)
    Tasavvuf = islam değildir, Tasavvuf bağımsız bi öznedir;
    Tasavvuf islam içinde değildir;
    Tasavvuf islam içine sokulamaz, Sokulamaz/sığdırılamaz çünkü öyledir;

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  33. tasavvuf yaşıyor mu?
    yaşamıyorsa bi miras-varlık yoktur;
    külleri savrulmuştur

    tasavvuf denilecek şey;
    varlık birliği, tümtanrılık ve ya tümün tanrılığı ya da insanın ve varlığın tanrılığı- kendi tanrılığından ibarettir;
    bu nereden ortaya çıkar-nasıl başlar;
    bilmem;

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  34. “tasavvuff islamın alt kümesidir ama SUFİZM islamın alt kümesi değildir” demek istemiş olmanızı umuyorum S.manik.
    sufizm için bknz / google / İnayet han ekolü…
    tasavvuf, sufizmin islama uyarlanmış şeklidir demek doğru olabilir.
    sevgili maydanoz aramızda olsaydı keşke ,daha iyi açıklardı 🙁

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  35. peki; öyle olsun,
    siz bilirsiniz; siz/sizler daha iyisini bilirsiniz,
    örneğin “ Varlıkta Muhammed’den başka bir şey görünmüyor”!

    inayet han; bu isim çıktı-çıkmıştı karşıma; hayatsız kalan bi batılı sarılmıştı ona da derlemişti yazmıştı; ben okuyamamıştım bile; kastik şeylerle dolu;
    neyse yormayalım bunları;

    (bu arada kastikten kastım kast sisitemi gibi, ya da yüceleştirme; açıkça görülüyor bu, kaç ordan arkana bakma- okuma tanıma bilmedir (gerek yok) bizim için bu; kirletir temizlemez; bu bizim yorumumuz;)

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  36. “ Varlıkta Muhammed’den başka bir şey görünmüyor”!

    ilmel Yakıyn/Aynel Yakıyn/ Hakk_el Yakıyn…
    3 ayrı boyuta sıçrayıp en son boyutta kalabilenler/ geçici olarak ziyaret edenler , bu cümleyi kullandılar.Fakat Beyazıd Bıstami , “benim bayrağım, muhammedin bayrağından daha yüksekte!” demiştir.
    Tasavvufta cezbe halinde seyri sülük ederken bu tür “kendini aşıp coşmalar ” hoş hediyeler olarak kabul edilir ve kendini aşmış sözler için de ceza verilmeyeceği umut edilir.

    şimdi siz, ” varlıkta muhammed den başkası görünmüyor ” derken , kendinizden mi söylediniz ? yoksa bir sufi den mi alıntıladınız?
    kendinizden söylemediyseniz bir önemi yoktur.

    şimdi onun bunun yazılarını bir kenara atıp , kendinizden söyleyin ,

    “varlıkta ne görüyorsunuz ? “

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  37. bu maharaj’a ithaf edilen bi sözdür;
    ve ben açık söylemeliyim, ben eleştirel(belki de hicivli) bi yorumla sundum bunu ya da konuya açılım-yorum uzantı sunmak için; (belki google bi search de edilebilir ya da yorum getirir; sürem getirir konuya diye;)
    bu benim bi sitede maharaj alıntıları okurken görüp/duyup-duyduğum ve aktarım/sunuş biçimini beğenmeyerek Maharaj bu sözü etmişmidir dediğim bi söz; ki Maharaj sizin içinde varlıkta NiLL’den başkası görünmüyor diyebilir-di;

    “”varlıkta ne görüyorsunuz ? “”

    varlıkta NiİLL den başkası görünmüyor

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  38. ne nisargadatta Maharaj ne de onun ustadı Siddharameshwar Maharaj böyle bir söz kullanmışlardır.

    Maharaj’ı çok iyi tanıyanlar bilir. Maharaj’ın üstadına çok büyük bir güveni olduğu için, ve ustadının ona söylediği ” sen en yüce olansın!” sözüne tüm varlığıyla inandığı için, “ben kimim?” sorusunu durup dinlenmeden aylarca saniye saniye düşünmüş, sorunun cevabını azimle aramış ve diğer mutasavvıflarca bilinen 70.000 perdenin bir kaçını aralamış olabilir.Fakat sadece bir kaçını.
    Ahmet Serhındi hz. ( imamı rabbani )nin dediği gibi , islam Tasavvuf yolunu kullanmadan meditasyonla ilerleyiş, belirli bir aşamayla sınırlı kalır.7 letaifin sadece 2 si aşılabilir. bu 2 aşama , nakşıbendi tarıkatında
    letaif bile sayılmaz. asıl letaifler, zikir yoluyla (belirli anahtarlar /mantra) aşılırlar ve bu letaiflerin ilki KALP letaifidir. Sonra RUH, SIR, AHFA ve HAFİ letaifleri aşılır. bu aydınlanma noktaları vücudun çeşitli merkezlerinde dir.İleri derece Kriya yogacılar da insanın 7 merkezinde çakralar bulunduğunu belirtirler.Bu çakraların açılmaları sonucu insan ” Ermiş ” mertebesine çıkar.
    Fakat siz tüm çakraları açsanız bile, imam-ı Rabbani nin bahsetmeye bile değmez dediği NEFSİ NAKITA seviyesinde kalırsınız ki, uzak doğu ermişleri bu seviyede kalmışlardır .Bu nedenle ne kadar ileri giderse
    gitsin, muhammed(s.a.v) e ulaşmış ve onu görmüş olamazlar.
    Tüm letafileri türlü türlü meşakatli yolllarla aştıktan sonra bile, karşılaşacağınız aşama, Allah’ın sıfatlarının Gölgeleri Olur. Sıfatlarının kendisi değil. Bir sürü sufi bu noktada takılı kaldı.
    Sonraki aşamada da sıfatların kendisi tecelli eder. Sıfatların kendisini de birer birer geçtikten sonra en yüksek makam olan , RIZA makamına erişirsiniz ki, bu makam da dahi ” O ” na erişmiş olmazsınız.
    Ben O yum, diyen maharaj, Enel hakk diyen mansur gibi sufilerin gördükleri şeyler, kendi ölümsüz latif ruhlarından başka bir şey değil. Ruhun ölümsüzlüğünü bilmişlerdir,
    Ruhu görmek, varlığını idrak etmek bile , dünyanın ve ölümün ne kadar değersiz şeyler olduklarını idrake yeter.Sırf bu yüzden tüm gerçek din adamları ” kendini tanı” sözünde binyıllardır direttiler.konu çok dağıldı ,
    özet olarak şunu söylemek gerek ;

    1_)müslüman olmayan biri Muhammed (s.a.v) in ümmetinden olmayacağı için, “varlıkta muhammedden başkası görünmüyor !” demiş olamaz.

    2-) müslüman olmayan biri bile NEFSİ NAKITA veya 3.gözlerini açabilir ve manevi alemlere süzülebilir.Sınırsız görünse de bu seyahatler tüm dünyevi soru ve sorunlarınıza -korkularınıza tatmin edici cevaplar verebilmekle birlikte, sınırlı ve yeterince tatminkar dır.

    3_) Allah ‘a hakkıyla ulaşmanın-cennet hariç- “imkanı yoktur” fakat onun sıfatlarının gölgelerine ve sıfatlarının kendisine ulaşmanın imkanı vardır.

    4_) Manevi alemler şu an bir kısmını görebildiğimiz evrenin yüzmilyarlarca kez büyütülmüş , yüzmilyarlarca birimlerinden oluşmuştur ve Yaratıcı bu evrenlerin içinde olmadığı gibi, tamamen ayrık da değildir.

    Sıfatları ve sıfatlarının gölgesi aracılığıyla bu alemlerin içindedir, fakat kendisi olarak bu alemlerden uzaktır…

    elbette ki tüm bunlar bilimsellikten uzak, akıl mantık izanına uymayan gerçekler dir.
    Her bireyin bizzat kendisinin deneyimlemesi ve bu deneyimini aktarabilmenin bir yolunun bulunmaması
    gibi özel bir durum söz konusudur .Bu nedenle aklın ve bilimin güvenliğinde kalmak isteyenlere göre değildir.

    –

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  39. siz bu öğretilerle ne yaptınız?
    ne çalışmalar yaptınız?
    ben bu bildirimleri okumaktan uzağım, bana karmaşık ve çoğu zaman anlamsız geliyor;

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  40. ben burda kısaca tasavvuf’u daha gnostik-(gerçek arayacı) bi anlayış/öğreti olarak gördüğümü/anladığımı belirtmeyi denedim;
    ve bi dinle sınırlanmadığını-bileşse de-içiçeleşse de onu aştığını ya da aslında dinle değil-gerçekle-ilgilendiğini gördüğümü-algıladığımı belirttim-belirtmek istedim;
    yoksa tasavvuf nasıl tanımlanır? sufilik nasıl tanımlanır? bilmem ben;
    benim bilgim google taramalarını geçmez; ama vikipekiye bakarsanız ve google’a “tasavvuf” yazarsanız “sufilik” ile içiçellik çıkıyor;

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  41. “şimdi onun bunun yazılarını bir kenara atıp , kendinizden söyleyin ,

    “varlıkta ne görüyorsunuz ? “”

    ben size bunu yeniden yanıtlamayı deneyeyim;

    bilmiyorum bakıyorum ve “ne” görüyorum, “ne”-ler ve “şey”-ler;
    yani varıkta “ne” görüyorum; evet görüyorum;
    siz de varlıkta ne görüyorsunuz;

    kendimden söylememin önemi ne?
    ben neyim ve kimim?
    ‘kim’ler ‘ne’ler görüyor ve ‘ne’lerin ‘ne’ler-‘kim’ler gördüğünü bilmiyoruz;

    bu soruyu açarsanız içtenlikle yanıtlayacağım;

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  42. yazmış oldugum gibi , her bireyin bizzat kendisinin bu öğretileri deneyimlemesi gerekir.
    ve deneyimleriniz sonucu kazandıklarınız da sadece ve sadece size ait olur. Paylaşmanıza olanak yoktur.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  43. prompterdan çalıyon nil. maydanoz olsa böyle kuru kuru sunmazdı. ne biçim kadınsın;) az şevk ver:*

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  44. bunlar sizin için bilgi mi eylem mi?
    eyleme dönüştürmek üzere mi bilgilendiniz ya da?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  45. haklısn rumana ama maydanoz artık yok.
    benle idare etmek zorundasın.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  46. hı hım evet
    eh idare edicez artık napalım. zorunluluk bu…….

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  47. Hı hı..
    Her dinsizin hakkından anca bi imansız gelirmiş diymi ? hhahhahhahhahha

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  48. inan sana şevk vermek gibi bir ihtiyaç veya derdim yokk cnm…sen de kimsin be ?:))

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  49. gezen kendini gezmiş;

    bu değil mesele//öğrenme;
    ne için öğrenmek;
    ne için birikmek/biriktirmek;
    aşmak mı ; coşmak mı? akmak mı?

    yani bi okuma/derleme;
    neden?
    bilgi olsun,
    dursun, dursun kenarda;
    genel kültür;
    mistik/tasavvufi genel kültür;
    genel kültü;

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.