yapı/ alfabe/ mimari

Yukardaki resimlere bakınca ne görüyorsunuz?

Bi ara fırsat bulursam, arap mimarisi ile arap alfabesi, antik yunan ve Roma mimarisi ile (farklı dönemleri olsa da) eski yunan ve latin alfabesi filan derken, bulabildiğim örnekleri yanyana getirmeye çalışacağım.

Yapı mimarisi ile alfabenin mimarisi arasında bir ilişki var mı/olabilir mi diye düşündüm sadece.

Amatör ve yersiz bir düşünüş de olmuş olabilir tabi, bu konuda herhangi bir yazı veya çalışma okumuş değilim.

Hatta bu mealde bir çalışma yapılmış mıdır, onu bile bilmiyorum.

21 yorum “yapı/ alfabe/ mimari”

  1. Eski Yunan’daki estetik anlayış, harflerinde de görülüyor. Çok ilginç, enteresan bir düşünce Gamaro.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  2. Görgü(observation)-estetik ikilisinin bağıntısı çok açık yansımış gibi duruyor. Aslında hayat, dar çerçeveler içine sıkışmış yansımalı bir acun, bu nedenle nesne-insan ilişkisinde; uzamın nasıl olacağının sorusu, us dışına kolaylıkla çıkamaz. Yani kültürel geçmiş ve geçmişin yaratıları, yaratıcı imgelemi doğrudan etkiler.

    Ben hep tek adama inanırım. Hani o geçmişin küllerindeki zeki ve yaratıcı adama(veya kadına)…

    Ya o tip evi ilk defa yapmıştır. Ya da yazının yapısını ortaya koymuştur. Etkileşim ve sonrası…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  3. Aslında sadece mimari ve alfabe değil..

    Üretilmiş her türlü araç gereç, örneğin silahlar..

    Aşağıda kılıç resimlerine bir bakın;

    Roma Lejyon Kılıcı:

    .

    Arap Kılıcı:

    .

    Katana (Japon) Kılıcı:

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  4. Çin mimarisiyle harfleri arasında gerçekten bir benzeşim görüyorum. Ayrıca o çin çatılarını da hep beğenmişimdir :). Ama o hatlar gerçekten tamamen sanatsal kaygılarla mı yapılıyor yoksa iklim şartları mı öyle bir tasarımı ideal kılıyor bilmiyorum. Çok sanatsal duruyor. Ama mesela kuzeye doğru gittikçe evlerin çatıları sivriliyor, çöl halklarında evlerinde çatı bile yok.

    Kılıçlar konusunda da.. böyle her tarihi film izlediğimde kafama takılırdı avrupadaki kılıç ve hançerler niye düz de orta doğu ve asyadakiiler kıvrımlı düşünürdüm. Kendi tahminim avrupada metal zırhlar kullanıldığı için daha çok delici silahlar olarak kullanılıyor olabilir kılıçlar. Ama asyalı ordularda demir zırh olmadığı için vücudu kesecek şekilde kıvırmlı tasarlanmış olabilirler. Bu sayede kılıcı savururken daha uzun süre düşmanın vücuduna temas etmesi için yani. Ama mesela katana tam ikisinin ortası gibi duruyor o niye öyle geliştirilmiş bilemiyorum. Neyse, savaş teknolojilerinden anladığımdan dğeil :), böyle tahmin ediyorum. Bilen birileri varsa anlatır, merak ettiğim bir fark oldu hep zaten.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  5. Konu konuyu açmışken..

    Aşağıda 2. dünya savaşı yıllarına ve farklı ülkelerin ordularına ait tanklar var..

    Alman Tankları (Panzer IV ve V Sınıflarına ait çeşitli modeller)

    .

    Rus Tankları (T-34 sınıfına ait farklı modeller, Stalin tankı ve diğerleri)

    İngiliz ve Amerikan Tankları (Çeşitli sınıf ve segmentte Shermanlar, Churchill MK.lar vs..)

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  6. Resimlerle ilgili olarak söylemek istediğim asıl şeye gelirsem;

    Tankın zırhlı savaştaki etkinliği, tasarım aşamasında üç temel faktör arasında bir denge yakalamasıyla mümkün.

    Ateş gücü, zırh gücü ve hız.

    Ben ikinci dünya savaşında yer almış zırhlı birlikler komutanlarının anılarını okuduğumda, her ne kadar hiçbirinden feragat etmeye istekli görünmeseler de, yeterince hızlı olamayan bir tankın ateş ve zırh gücünün ziyan olmasının kaçınılmazlığından bahsediyordu bir çoğu.

    Zaten kritik nokta da bu.. İyi bir zırh gücü istiyorsanız tank inanılmaz ağırlaşıyor, ağırlaşınca yavaşlıyor, motor gücünü tankın ağırlaşmasıyla paralel olarak arttıramıyorsunuz, ya da arttırsanız bile bu çok pahalıya maloluyor.. Nihayetinde tank hantallaşıyor, beraberinde ateş gücü etkinliğini de nispeten kaybediyor, çünkü reaksiyon süresi uzuyor.. Namlu ve menzilin uzaması ateş gücünü arttırmak için şart, ama bu bile kendi başına bir ağırlık faktörü.. Buna karşın zırhtan feragat ederek önemli oranda hafifleyip çevikleşebiliyorsunuz, ama bu kez de kayıplar çok artıyor..

    Aslında tüm bunlar, sporcuların (özellikle kısa mesafe splintercilerin) yaşadığı organik paradoksun bir benzeri. Daha hızlı koşmak için daha fazla enerji gerekiyor. Daha fazla enerji demek, daha fazla kas kütlesi demek.. Ama kas kütlesini de belli bir yere kadar arttırabiliyorsunuz, çünkü fazlası bu kez genel kütleyi arttırarak ağırlaşmanıza neden oluyor vesaire..

    Demek istediğim şey;

    Her ülkenin tank tasarımcıları bu ve benzeri faktörleri en verimli olacak şekilde biraraya getirmek için uğraşıyorlar. Nihayetinde her tankın kapalı kutuya benzer bir şekli var, bu kutucuğun içinde bir motor, önünde bir namlu, altında paletler vs uzanıyor.

    Teml yapı standart sayılır.

    Ama tüm bunların ardından, üretimi yapılmış ve tamamlanmış bir tanka baktığınızda, karşınıza bir resim çıkıyor.

    İşte bu resim, aynı zamanda tasarımın estetik tarafını da sunuyor.

    Eğer konuyu savaştan ve silahlardan uzaklaşarak değerlendirirsek, mesela yukardaki resimlerden en güzeli ve en çirkinini seçmeniz gerekse, bunlar hangileri olurdu?

    Ya da şöyle sorayım;

    Neden bazıları çok çekiciyken bazıları bi o kadar çirkin?

    Kültür, ırk, dil vs. ile etkileşim?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  7. Ayrıksı güzellikte bir konu olmuş. Takipçinizim efem 😉
    Tankların hiçbiri estetik duygusu uyandırmadı bende. Mimaride antik Yunanlılar’ı çok çekici buldum. Harflerde de Çinlileri.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  8. Tankları seçmemin özel bir nedeni vardı.

    Çünkü yukardaki tankların hemen hepsi, barış zamanında ve ortalama bir ar-ge sürecinin rahatlığında değil, bizzat savaş sırasında ve ertelenemez savaş ihtiyaçlarının aciliyeti içinde geliştirildiler. Bu durumda önemsenecek en son şeyin estetik olduğunu/ olacağını söylemeye gerek yok sanırsam.

    Mesela Almanlar bütün avrupayı aylar içinde fethederken, yukarda resimlerini gördüğünüz ne panzer IV tiger’lar, ne de panzer V king tiger’lar filan yoktu ortada. Hatta sovyet seferinin ilk bir buçuk yılında bile yoktular. İlk kez Kursk’de ve çok sınırlı sayıda (100 civarında) ortaya çıktılar, çünkü hızlandırılmış yeni konsept tank çalışmaları içinde ancak yetişebildiler. (Ki Kursk, bugün de dahil olmak üzere tarihin gördüğü en büyük tank savaşıdır, sovyetlerin 2800 tankına karşılık almanların 2200 civarındaki tankı vardı ve bunlar 8-9 hafta boyunca -ve deyim yerindeyse birbirlerini bitirene kadar- savaştılar.) King-Tiger’ların ortaya çıkışı ise 1944’ü buldu.

    Tabi bunlar zırhlı birliklerin en etkili ve başarılı örnekleriydi. Mesela, her zaman Ren nehrine işmenin nasıl bir duygu olacağını merak ederdim diyerek Ren nehrine işeyen Generall Patton’un altında da bir Sherman değil, bilakis Avrupa’da ilerlerken ele geçirilmiş Alman King Tiger’lardan biri vardı.

    Diğer ülkelerin tankları da hemen hemen aynı süreci yaşadı. İsimlerinden de anlaşılabileceği gibi Churchiller, Stalinler ve diğerleri hızla gelişen savaşın acil çözüm istenen ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çok hızlı evrildiler ve bu anlamda tasarıma ait estetik ve görünüm vs. gibi unsurlar en son düşünülecek şey bile olamazdı.

    Ama nihayetinde, hepsinin bir şekli şemali vardı..

    Kimisi güzel, kimisi inanılmaz çirkin.

    Yani bilmiyorum, benim gözüm böyle şeylere de takılıyo ve aklıma geldikçe paylaşıyorum işte.

    Hatta öyle ki, bir savaş filminde aslına özen gösterilmeden saçma sapan benzetilmiş (hatta hiç benzetilmemiş) bir T-34, Sherman veya Tiger gördüğümde bunu haksızlık olarak adlediyor ve sadece bu bile bütün keyfimi kaçırabiliyo valla.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  9. benim eskiden kalma kisisel inancim ,Fonksiyonel olanin ayni zamanda estetik olacagi seklindedir .

    Mesela aerodinamik hatlar daha estetiktir . (istisnalar var tabii)

    Araba modellerini ele alirsak once yuvarlak hatlari vardi (sanirim uretim imkanlari ile ilgil olarak )60 larda koseler cikti , 70 ler (araba estetiginde en sevdigim donem)koseler + aerodinamik bir efsane olan Mustang cikti.

    90 lar ve sonrasinda aerodinamik daha gelisti ama japon cin zevki herseye hakim oldu , memnun degilim bu gidisattan , o guzelim amerikan arabalari ne hale geldi , oole buick mi olur.

    Her nedense Saab da hic bir donemde estetik olamamis bir arabadir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  10. 60’lardan sonra beliren köşeli araba tasarımında, dönemim radikal popülerliği ve bununla uyumlu bir estetik beklenti ön plandaydı Stalker.

    Satılabilirdi ve kapitalist de bunu sattı.

    Hatta o dönemdi ticari firma logolarına bile baksan aynı şeyi görürsün.

    Keskin geometrik hatlar ve şekiller, bir anlamda dünyanın pek çok yerinde izlenen “sivri” akımlar ve alışılmadık keskinlikteki toplumsal hareketlerle bir korelasyon gösteriyordu. (Benim kanaatim)

    Bugün Renault’un amblemi bile kendi içinde tartışılıyor, eskilerden kalma bir alışkanlığı yansıtması bakımından. Hatta bildiğim kadarıyla, 8-10 yıl kadar önce logo’yu bütünüyle değiştirebilmeye yönelik bir tartışmanın ardından, tam bir karar alamadılar ama detalarda da olsa çizgiyi birazcık yumuşattılar.

    70’lerle birlikte hatların nispeten değişmesi ise, artan hız faktörünün bir yansısıydı.

    60’lardan itibaren ortalama motor gücü ve sürat arttıkça, aerodinamik meseleler ihmal edilemeyecek duruma geldi ve bunun görünüme ve hatlara yansımaması kaçınılmazdı. Daha değişik bir şekilde ifade etmek gerekirse, 120-130 ve üstü km/saatlik hızlarda bu kadar köşeli bir yolculuk yapmak mümkün değildi.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  11. Benim paylaşmak istediğim bir başka konu;

    Dilin teknik yapısıyla (gramer + cümle kurma tekniği) ile gerçek nesnelerin (veya üretilmiş alet ve makinaların) teknik tasarımıyla ilgili.

    Bu amaçla örnek bir cümle alacağım ve bunu farklı dillerde sizlerle paylaşacağım.

    Orjinali oik0s’tan: Bu gençler “savaşma seviş”, “barış” gibi kavramlarla atalarından kalma tüm ahlaki değerleri protesto ederken aile devlet gibi içiçe geçmiş yapıları yıkmışlardır. (21 kelime)

    Aynı cümlenin ingilizcesiyse yaklaşık olarak şöyle: These young people protested ancient moral values of all ancestral with the concepts such as “Make love no war,” “peace”. (20 kelime)

    Ve bu da almancası: Während diese Jugend durch solche mottos wie “Make Love not War” oder “Peace”, gegen alle art von moralischen werten, die sie von ihren eltern und grosseltern erhalten haben, protestierte, haben sie die konzeption von familie und staat, die sowieso ineinander verbunden sind, eliminiert. (43 kelime)

    Bir başka örnek: Türkiyede tatildeyken ziyaret ettiğimiz adam, annemler almanya’da yaşarken onların da aile doktoruymuş. (12 kelime)

    İngilizcesi: The man, that we saw (visited) in Turkey, was also the family doctor of my parents, when they were (lived) in Germany. (20 kelime)

    Almancası: Der mann, den wir besucht haben, als wir in der Türkei waren, war auch der familie arzt von meiner Eltern, whaerend sie in deutschland wohnten.(25 kelime)

    Aslında daha fazla örnek de sıralayabilirim.

    Ama özetle: Türkçe veya ingilizce bir metni Almancaya çevirmek isterseniz, %99 olasılıkla orjinal cümleden daha uzun bir cümle kurmak durumunda kalırsınız. 300 sayfalık bir çeviri, 340-350 sayfaya denk gelebilir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  12. Bunun elbette belli başlı nedenleri var.

    Türkçe sondan ekli bir dil ve en azından benim bildiğim avrupa dillerinden farklı olarak pek çok bağlaç, ek, (-de, -da, den,-dan, ın-, nın vs.) kelimeyle birleşiyor. Dahası, avrupa dillerinde yardımcı fiil olarak geçen,- ebilmek, -abılmak, -meli, -malı gibi yüklemler de kelimeyle birleşiyor. Üstüne, özne de birleşiyor. Artikel yok.

    Şu durumda, doktor, yarından itibaren yürüyebileceğimi söyledi cümlesinde, belki de müthiş bir gramatik füzyon (veya fizyon:) örneği olarak ortaya çıkan ve tek bir kelimecik halinde izlenen “yürüyebileceğimi” kısmını almanca söyleyebilmeniz için, dass ich laufen werde können şeklinde beş kelimelik ayrı bir cümle kurmanız filan gerekiyor. (Sadece “yürüyebileceğim” demek isteseniz, bu kez de “ich werde laufen können” şeklinde dört kelimelik bir cümleye ihtiyacınız oluyor)

    Tabi tüm bunların bir araya getirdiği yapı ve bütünlük, o dile belli avantajlar, dezavantajlar, sonradan öğrenmek isteyenler için öğrenme kolaylığı/zorluğu, dilin ifade gücü, kapasitesi, derinliği, veya teknik veya sanatsal dil olmaya daha yatkın oluşu gibi farklı farklı “genel” özellikler kazandırıyor/kazandırabiliyor. (Mesela, bu bağlamda benim kişisel hipotezim, bir gün bizden çok daha gelişmiş uzaylı bir medeniyet dünyamızı ziyaret ederse, bizlerle en kolay, pratik ve hızlı bir şekilde iletişim kurabilmek için önce ingilizceyi öğreneceği, ama bir süre bizle vakit geçirir ve yeryüzü dillerini tanıma fırsatı olursa, asıl öğrenmek istediği dilin türkçe olacağı yönünde.)

    Gelelim tüm bunları neden anlattığıma..

    Valla kestirmeden gideyim ve kişisel merakım sayesinde okuduklarımla da genel olarak örtüşen bir ifadeden (daha doğrusu teknik bir analizden) bahsedeyim;

    Bir savaş mühendisinin tespiti şuydu;

    “Hadi savaş araçları, uçaklar, tanklar bir yana.. Ne olsa onlar, sıradışı şartlara yönelik olarak üretilmiş ve spesifik araçlardı. Ama Almanların en basit amaçlar ve cephe gerisi hizmetler için kulladıkları normal ve sıradan taşıma araçlarının (kamyon, ambulans, makam aracı vs. gibi) motor ve teknik aksamlarında bile , aynı sınıftan bir ingiliz veya Amerikan aracına göre o kadar çok sayıda detay, parça, parçacık sistemleri ve deyim yerindeyse bir tür mühendislik danteli vardı ki, çoğumuz buna -özellikle savaş koşullarında- bir anlam veremiyorduk. Hele hele, aynı araçların aynı aksamlarını rus muadilleriyle kıyasladığımızda, aradaki fark inanılmazın da ötesindeydi.”

    Cümleyi nasıl kuruyorsan, aleti de öyle mi yapıyorsun acaba?

    Sadece soru.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  13. Ne keyifli bir konu ve yorumlar. gamaro sağolasın. Ben de bu metod ile yola çıkıp, “ibranice” bir metini merak ettim. Baktığımda bişiler ters gidiyor gibi geldi bana. Sanki yazılar baş aşağı ve ters yazılmış!!!

    מקראית, ואילו המשנה נכתבה בניב הקרוי לשון חז”ל. בתקופה מסוימת בימי בית שני או קצת לאחריו (החוקרים חלוקים בשאלה זו) פסקו רוב היהודים מלהשתמש בעברית כבשפת דיבור. מאות שנים לאחר בית שני כאשר חדלו היהודים להשתמש בעברית כבר נכתבו התלמודים בארמית . עם זאת ישנן עדויות שאף במאה ה-8 לספירה שפת הדיבור בטבריה שם פעלו בעלי המסורה הייתה עברית.

    גם כשהשפה העברית לא שימשה שפת דיבור, עדיין שימשה לאורך הדורות, במה שמכונה תקופת הביניים של העברית, כשפת הכתב העיקרית של היהודים, בעיקר בעניינים הלכתיים: כתיבת פרוטוקולים של בתי דין, קובצי הלכות, פרשנות לכתבי קודש ועוד. גם כתיבת מכתבים וחוזים בין גברים יהודים נעשתה לעתים קרובות בעברית. ספרות הלכתית לנשים בקהילות אשכנזיות נכתבה ביידיש (למשל ספר ההלכות “צאינה וראינה”), כיוון שהנשים, בניגוד לגברים, לא למדו עברית. חיבורים יהודיים בעלי אופי חילוני או לא-הלכתי נכתבו בשפות יהודיות או בשפות זרות, לדוגמה: הרמב”ם כתב את ספרו “משנה תורה” בעברית, על אף שספרו הפילוסופי המפורסם “מורה נבוכים” שיועד למשכילי זמנו נכתב בערבית יהודית. עם זאת, “מורה נבוכים”, כמו ספרים אחרים בנושאים חילוניים, תורגמו לעברית כשהיה בהם עניין לקהילות יהודיות דוברות שפות אחרות. אחת המשפחות היהודיות המפורסמות שעסקו בתרגום מערבית-יהודית לעברית בימי הביניים היא משפחת אבן תיבון

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  14. Haklisin gamaro, cok sükür alman artik ögrenmemeliyim ;-), ama sadece bazi alman birleşik kelimeler Türk kelimelerden daha kücük? (sözlükte buldum):

    Kochwurst: sicak suda haslanip yenen sosis
    Knollenblätterpilz: sapinda bir yumru olan beyaz veya acik yesil sapkali
    Messerformschnitt: islak sac ustura ile düzeltilerek kesilen kisa sac
    Lastenausgleich: savasta zarara ugrayanlara ödenen tazminat
    Partnertausch: cinsel iliski amaciyla es degisimi

    vs… bu sözlük söyliyor – dogru bilmiyorum, belki baska daha kücük Türk kelimeler var

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  15. Bill Murrayin bir filmi vardi japonyada viski reklami icin bulunan bir Amerikan aktorunun oykusu , japon reklam filmi yonetmeni bir araba laf soyluyordu , cevirmen ise bardagi kaldirip kameraya bak diyordu sadece . Bunda abarti payinin oldugunu dusunsek bile, bu durumda Japonlarin elektronikteki basarilari ,uretim pratiklikleri imkansiz olmaliydi o zaman 🙂

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  16. Ben şu şudur modunda yazmıyorum zaten Stalker.

    Soru işaretlerimi ve gözlemlerimi, metni sıkıcı olmaktan uzaklaştıracak kimi tarihi anektodlar eşliğinde paylaşıyorum sadece.

    Japoncayı veya japon gramerini bilmiyorum.

    Yukardaki japon yönetmen ve amerikalı aktör için birşey demem, bu anlamda farazi kaçar/kaçabilir. Yine de sezgisel bir düsturla (:) ve bir araba cümlenin “kameraya bak” demekle eşleştiği varsayımıyla, işte bu japon çip teknolojisinin veya 1 milimetrekarelik alana yüzlerce devre ve bağlantı sığdırabilmenin şeyinin şeyidir filan desem.. Eh işte:)

    Şaka bir yana, insanın hayatta kılmasını mümkün kılan maddi süreçler, ve barınak, giyim, tarım gibi bu süreçlere ait “üretimler” ortaya çıkarken, içinde yaşanılan coğrafyanın ikliminden tut da kaya ve botanik çeşitliliğine kadar her türlü fiziki özelliği “tasarıma” belli bir zorunlulukla yansıyor sonuçta. (Tıpkı 1960 ve 70’lerde artan hız ve motor gücünün, keskin araba hatlarını aerodinamik bir zorunlulukla yumuşatması gibi)

    Aslında çıkış noktası burası. Daha doğrusu, insan yaşamak ve hayatta kalabilmek için üretmek ve yeniden üretmek zorunda her zaman. Örneğin çöl ortamında yuvarlak hatların bir yapı zorunluluğu olarak kendini belli ölçülerde gerekli kılması, mimari ve işçilik anlamında binlerce yıl boyunca tekrarlanmak zorunda kalan sosyal bir pratik’in aynı zamanda bi o kadar zihinsel tekrarını da beraberinde getiriyor ki, bu durum oik0s’un da belirttiği gibi “uzam” üzerinde tekrarlana tekrarlana otomatikleşen bir imgelem şablonu ve tekniğini de santral sinir sistemi faaliyetleri içinde dakikleştiriyor.. sanki.

    Bu sefer adam, alfabesini de hiç farkında olamadan ama tıpkı somut maddi bir üretimde bulunurcasına, aynı tarihi dakiklikle ve evini inşa eder gibi inşa etmeye başlıyor bi anlamda..

    Benzer birşey, farklı bir biçimde ve kendine özgü bir dinamikle dil’e ve dilin matematik yapısına da yansıyor muhtemelen.

    Ve tüm bunların ardından geriye dönüp baktığımızda, tuhaf bir yanılsamayla dil’in yapısı böyle olunca alet de buna uygun üretilmiş diye düşünebiliyoruz, ya da ilk bakışta..

    Ama tabi, kritik eşik denilen o eşik aşıldığında, yani dil ve bilinç kendi özgül ve bağımsız alanlarını yaratıp hayatta kalmayı mümkün kılan diğer somut üretim süreçlerinden nispeten bağımsızlaştığında, reaksiyon çift yönlü işlemeye başlıyor ve dil ve düşünce maddi hayatının yeniden ve yeniden üretiminini hiç olmadığı kadar aktif bir şekilde etkileme potansiyeline kavuşurken , beraberinde maddi hayat da asli kaynak olarak dili şekillendirmeye devam ediyor..

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  17. Geçen ay yazdığım bir mesajı buraya aktarmam uygun olur sanırım;

    “İnsanlar realitenin anlamını kavramaya çalışırken, bilinçli(*) bir tarzda davranırlar.

    Fakat bu bilinçlilik, insanların kesin ve belirli bir teoriye göre hareket ettikleri anlamına değil, bilgi’nin belirli bir toplamına göre faaliyet gösterdikleri anlamına gelir.

    İnsanlık tarihinin başlangıçlarında, bu bilginin ulaştığı şekil: bölünmemiş günlük bilinç idi.

    Bölünmemiş günlük bilincin günlük (yani aktüel, sürekli tekrarlanan ve dakikleşen) kısmı, iş alışkanlıklarının anlamının kavranması, aksiyon ve gözlem verilerinin amprik bir tarzda genelleştirilmesi, gelenek-görenek, sosyal oluşumların doğru veya fantastik yansımaları vs. den mütevellitti. Yani bu bilinç, mantıklı ve süper uyumlu bir kavramlar sistemi meydana getirmediği gibi, realitenin bilimsel bir yansısı filan da değildi.

    Buna karşın bölünmemişti, çünkü günlük hayat içinde teori ve pratik o denli tam’laşmıştı ki (doğayla insan bilinci ve faaliyeti arasındaki ilişkinin dolaysızlığı) bugün teori dediğimiz şeyin ilk formları, tam da bu dolaysızlık içinde ve tam da bu dolaysızlıktan dolayı “gerçek hayattaki dil/gündelik dil” bünyesinde, üstü örtülü bir pratik gibi yer buldular kendilerine.

    Muhtemeldir ki, kafa ve kol işçiliği birbirinden ayrılana.. yani iş bölümüne kadar.

    Böylelikle (iş bölümünü takiben) Teori ve Pratik, ilk kez ve kısmen -ama en önemlisi istikrarlı bir devamlılıkla- birbirinden özelleşerek, farklı sosyal alanlara girdiler.

    Tam’lıkları çatladı yani.

    Aralarındaki karşılıklı bağımlılık ve karşılıklı etkileşim sürüp gitmekle birlikte, birbirlerinden nispeten bağımsızlaştılar ve inkarın inkarının ilk adımını attılar.

    Ve işte bu andan itibarendir ki;

    Bilinç, dünyayla olan bağlarından kurtulabildi ve “saf” teori, ilahiyat, felsefe, etik vs. kurulmaya başladı.

    Ve bunlar da kuruldu mu?

    Hah işte ve yine o andan itibaren ki;

    Bilinç, kendisinin mevcut pratik’in kabulünden başka birşey olduğunu fiiilen hayal etme gücüne sahiptir artık.“

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.