Hiç aralıksız, durmaksızın gülümseyebilir misiniz? Tabi ki yapamazsınız bunu… Ama sürekli gülümseyen birileri var bu dünyada, kimler onlar? Elbette yunuslar…
Öylesine güzeldirler ki onlar, tenlerine dokunmak istersiniz. Estetik harikası olan anatomik yapıları iç okşar adeta. Eğer denemediyseniz hemen şimdi deneyin lütfen… Bir yunus resmine bakın, nasıl içinizdeki duygular sevgi ve huzura doğru koşacak… Çünkü onlar gülümsemenin boyutu Alpha’nın varlıklarıdırlar ve sizi o boyuta taşırlar.
Bu eşsiz güzellikteki canlının özellikleri uzun yıllardır insanın araştırma sahasına girmekten tabi ki kurtulamamış ve araştırmalar değişik alanlarda çalışmalara ve sonuçlara neden olmuş. Aslında sonu yok gibi görünüyor bu sonuçların, çünkü yunuslar gerçekten gizemli varlıklar.
Yunusların ilginç özelliklerine bir bakalım beraberce.
Yunus burnu taklit edilerek yapılan gemi pruvalarında % 25 oranında yakıt tasarrufu sağlanıyor. Concorde uçaklar yunus vücudu modellenerek yapılmıştır.
Denizaltılarda yunusun süngersi vücut yapısı taklit edilerek yapılan modelleme onların hızını 2.5 kat arttırmıştır. Yunus derisi üç tabakadır. Dıştaki tabaka ince ve çok esnektir; içteki tabaka kalındır ve plastik kıllı bir fırça görünümünü sağlayan esnek kıllardan oluşmuştur. Tabakaların üçüncüsü olan ortadaki ise süngerimsi bir maddeden yapılmıştır. Son hızla yüzen yunus balığına etki edebilecek ani bir basınç iç katmanlara iletilerek söndürülür. Alman denizaltı mühendisleri, dört yıllık bir araştırmayla aynı özelliklere sahip sentetik bir kaplama yaptılar.
Bu kaplama iki kauçuk tabakadan oluşuyor ve tabakalar arasında yunusun deri hücrelerine benzeyen kabarcıklar bulunuyor. Bu kaplamaların kullanılmasıyla denizaltıların hızlarında % 250 oranında bir artış meydana geldi.
Yunusların ses dalgaları ile kurdukları iletişim, bilim ve teknik dünyasında çığır açmıştır. Yunuslar başlarının önündeki özel bir organdan saniyede 200.000 titreşimli ses dalgaları yollarlar. Bu titreşimlerle sadece yollarındaki engelleri hissetmekle kalmaz aynı zamanda, yankının özelliklerinden cismin yönünü, uzaklığını, hızını, büyüklüğünü ve şeklini de ayrıntılarıyla hesaplayabilirler. Sonarın çalışma prensibi yunusların bu algısıyla aynıdır.
Otago Üniversitesi’nden David Lusseau, 7 yıl boyunca 64 adet yunustan meydana gelen bir grubu inceledi. Bunun sonucunda yunuslar arasındaki, insanlar ve insan yapımı şebekelerdekine benzer bir iletişim ağının varlığını keşfetti. Lusseau, yunusları izlerken, daha sık bir araya gelen bireylere odaklandı. Bu yunusların daha çok erişkin dişilerden meydana geldiğini ve topluluk iletişiminin merkezleri olarak görev yaptıklarını anladı. Lusseau “çap” ismi verilen bir ölçme yöntemini kullandı. Yunusları, yüzgeçlerine koyduğu işaretlerden izleyen Lusseau, iletişim merkezleri olarak görev yapan yunusların gruptan ayrılması durumunda ise topluluğun büyük bir esneklik ortaya koyduğunu anladı. Yunus topluluğunun iletişimi, anahtar roldeki bireylerin eksikliğinde bile etkilenmiyordu. Yunus topluluğundaki bu esneklik, nüfusun üçte biri yok olsa dahi, topluluğun birliğini sürdürmesini mümkün kılıyordu. Bu kusursuz iletişim ağının insanların kullandığı internet ağı gibi iletişimlerde modellenmesiyle mevcut kusurların giderilebileceği düşünülüyor.
Yunusların bir diğer ilginç özellikleri; beyinlerinin yarısıyla uyumalarını sağlayan bir yöntem geliştirmiş olmaları.
Yunuslar ‘uyanık kalarak uyumak’ için beyinlerinin yarısını kapatırlar, beynin diğer yarısı, nefes almak gibi hayati işlevlerin denetimini sağlar. Beynin yarısının uyuduğu sırada metabolizmanın yavaşladığı ve yunusların neredeyse hiç hareket etmedikleri belirlendi. Bu durumda, yunusların bir yüzgeçlerinin su yüzünde olması nedeniyle suyu dalgalandırdıkları ve böylece fark edilebildikleri kaydedildi. Yunusların, beyinlerinin iki kısmını dönüşümlü olarak harekete geçirdikleri ve her seferinde diğer gözlerini kapadıkları ifade edildi. Tek taraflı uyumanın laboratuarlardaki testlerde de kanıtlanabildiği, bilim adamlarının beynin ‘uyuyan’ kısmında yavaş beyin dalgaları, ‘uyanık’ kısımda ise hızlı beyin dalgaları saptadıkları, 20 dakika sonra da bu tablonun tersine döndüğü ve yunusların günde 8 saat bu şekilde uyudukları tespit edildi. Uykuda ölmelerini engelleyen bu yöntem kim bilir hastalıklarda ilham kaynağı olacaktır.
Yunuslar çok karmaşık neokortekse (beyinde problem çözme, farkındalık vb. zekâ belirtileri ile ilgili bir birim) sahipler. Araştırmacılar yunuslarda Von Economo sinir hücreleri denilen hücreler de buldular. Bu hücreler insan ve maymunlarda duygular ve sosyal algılamalar ile
bağlantısı olduğu bilinen hücre gruplarıdır. Yunuslar aynada kendilerini tanıyabiliyorlar. Bu birçok hayvanın yapamadığı bir özellik. İnsanların sergilediği farklı mimiksel anlatımları anlayabiliyorlar. Ya da özel su altı klavyesindeki tuşlara basarak oyuncak istemeyi öğrenebiliyorlar. Öğrenme biçimleri tıpkı küçük çocuklarda gördüğümüz biçimlere benziyor.
Ve geldik yunusların en mutluluk verici özelliklerine…
Yunuslarla yüzmek; mutluluk ve insan beyninde rahatlama, huzur sağlamakta, bağışıklık sistemini güçlendirmekte, farkındalığı, dikkati ve kendini kontrolü ilerletmekte ve bireyin sınırlarını ve kendine güvenini hissettirmekte. Bu özellik daha eski yıllardan beri bilinmekle birlikte ilk olarak 80’li yıllarda Down sendromlu bir çocukla Dr. Nathonsan’ın yaptığı bir çalışmada dikkati çekti. Çocuğun davranışlarında farklılıklar ortaya çıktı ve araştırmalar devam etti.
Yunuslar, insan vücudundaki bir uyumsuzluk ve farklılığı güçlü sonar sistemleriyle fark edip değiştirebiliyor. Yunuslar beyinlerinde bulunan boş bir odacıkta yüksek titreşimli sesler üretirler. Bu ses dalgalarını birbirleri ile iletişime geçmek, yönlerini tayin etmek, balık sürülerini bulmak için etraflarına yayarlar. Duyma eşiğimizden yüksek olan bu ultrasonik sesleri bizler duyamayız ancak çok tiz sesler olarak ya da su içerisindeyken ense kökümüzde birtakım titreşimler olarak algılarız. Yüksek titreşimdeki ses dalgalarının maddelerin içinden geçme (ultrason) özelliği vardır. Yunusların ürettiği ses dalgaları insan vücudunun içinden geçerler. Bu geçiş sırasında omurga ve beynin rezonans titreşimine girdiği ve bunun da sinir sisteminde sistemin daha iyi çalışmasını sağlayan çeşitli biyokimyasal maddelerin üretimini tetiklediği anlaşılmıştır. Yunuslarla yarım saat yüzmek çocuğun dış dünyaya farkındalığını ve merakını arttırmaktadır. Yunus terapisinde çocukların başaramadıkları becerileri birdenbire yapabildikleri görülür. Gülmek, ilk sözcüklerini söylemek, cümle kurmak, göz teması kurmak gibi…
8,3 W/cm2 lik yunus yankı sistemi yoğunluğu ve 200.000 Hz e çıkabilen frekansları ile fiziksel hücre ve dokuların değiştiğini; sinir hücrelerindeki etkisini yunustan bize ulaşan rezonans (tınlaşım) ile açıklayabiliriz.
Yunuslarla iletişim sonrası, sağ ve sol beyin yarı kürelerinde eş güdümlülükte artış görülmüş, artı olarak Alpha ve Theta spectrumundaki yavaş beyin dalgalarında yüksek derece tespit edilmiştir. Yunus terapisi öğrenme işlemini normale göre 10 kat daha artış sağlamakta ve bu gelişim 6 aydan 1 yıla uzayan sürede kesin etki sağlamaktadır.
Yunus terapisi zihinsel, bedensel ve ruhsal rahatsızlıkları bulunan hastaların sağlıklarına tekrar kavuşabilmeleri ve ya rehabilite olabilmeleri için yeni kapılar açmıştır. Beynin Alpha ve Theta dalga boylarının tedavisel özellikleri son yıllarda kesin olarak ortaya çıkmıştır. Üretilen Alpha ve Theta dalga boyu cihazları ile mutluluk ve öğrenme terapileri yapılmaktadır. Yunusların bu tedaviler için esaret altına alınıp kullanılması doğabilimin gerekleri düşünüldüğünde, yunuslar açısından sakıncalı yanlar da taşımaktadır. Bu yüzden onlara zarar vermemek için dikkatli çalışmalarla onların özelliklerini taklit etmeye ve onları incitmemeye zorunluyuz.
Bize her özelliğiyle mutluluk için modeller deşifre eden bu güzel varlıkların gülümseten enerjisi, önümüzdeki yıllarda kim bilir hangi sırlarını hediye edecek…
Son yılların sıkıntılı ve gergin dalga boyundan çıkıp Yunusun gülümsediği Alpha boyutunda buluşmak dileğiyle…
Yine güzel bir yazı. Fotoğrafçısına da teşekkürler…
Yunusların bir yeteneği daha var. Forumlardan kaybolanları tutup getiriyorlarmış:)
Bir zamanlar bir düş kurmuştum… Düşlerimde bir çocuğum olmuş, adını OKYUNUS koymuştum…
Çok sevimli varlıklar evet… Bazen balık sürülerinin peşinde kıyıya kadar yanaştıkları olur buralarda. (Antalya burası) Hatta bir gün dalgın ve üzgün bir anımda bakıp durduğum denizden, önce kol kadar bir balık zıpladı ardından ben kadar bir balık ters takla atar gibi PLOP dedi… Yunustu kesin… Avlanıyordu… Ama o an sanki “dalma öyle bak, dalacakasan benim gibi dal” demişti…
Okudukça sorasım geldi bir yandan:
-Yunuslar geçimlerini nasıl sağlar? İş hayatları nasıldır? İşçileri ve patronları var mıdır? Hizmetçileri var mı? Beyleri efendileri? Bir birlerine nasıl hitap ederler? İsimleri var mıdır? Takma ad kullanırlar mı? Eşlerini nasıl seçerler? Tek eşli midirler? Aile mahkemeleri var mıdır? Boşanmalar olur mu olursa neden olur? Namus ve töre cinayetleri var mıdır? Denizlerin karanlık yerlerinde yavru yunuslara laf atan olur mu? Okula giderken servise biner mi çocukları? Sokağa saldıkları yavruları oynasın derken nöbetçi kesilirler mi? Öğretmenleri nasıldır, geçim darlığı çeker mi? Yargıçları vicdanları ile cüzdanları arasında sıkışık mıdır yoksa hiç bir türlü mahkemeleri yok mudur? Ormanları yakarlar mı onların denizlerinde? Koylarını satar mı yunuslar?
Ya onlar konuşsalardı neler sorarlardı bize?!…
Kendimden bir alıntıyla noktalayacağım:
İnsanın ilk okuduğu kitap kendi bedeniydi, okuyacağı son kitap da kendi bedeni olacaktır. İnsan kendi bedenini okuduğu zaman, evreni de okumuş olacaktır. Çünkü İnsan, evrenin “öz-etidir”. Bir özet olarak insan, aynı zamanda evrenin anahtarı konumundadır.
Ne ki bu kitap sürekli yazılmaya da devam etmektedir. O yüzden aslını bir kez okumak da yeterli değildir. En son gelen kendinden önceki yazılanları okuduğu gibi, kendisinin de ne eklediğini bilmelidir. Bu eşik, kişinin kendini bilme aşamasıdır. Kendini bildikten sonra kişi seni anlama aşamasına ulaşır. Sen den sonra onu, ondan sonra evreni anlama serüveni başlar…
Evet; yukardaki alıntı satırlarımla başlayacağım kendi sözüme ve önermem şu:
Bu güne değin doğa yasalarına ve diğer canlılara bakarak onları toplumsal düzlemde “modelleyen” insan çevresindeki her şeye bakar ya da bakmaya çalışırken, kendisini unutmuştur. Oysa insan hücresinin sırlarını çözdüğü ve insan vücudunu toplumsal bir proje olarak modellediği zaman en mükemmel toplum modeline de ulaşacaktır. Bunu bu güne değin kısmen yapmış ama yapmakta olduğunun farkına varmamıştır. İnsan kendi vücudundaki hücre, doku, organ ve bunların toplamı olarak nasıl yaşıyorsa, hücrenin yerine bireyi koyarak toplumsal yapısını kurduğunda bir çok sorun çözülecek, toplumsal model arayışı bitecek ama belki yunusları ve evreni araştırmaya devam edecektir. O zaman bireyin gülücükleri yunus gibi sürekli olabilecek ve ben arkaik kazılarla bile çıkarılamayacak kadar geride kalacağım…
Arrow’un imkansızlık teoremi..
Valla, biri bana herhangi bir konuda ne yapması gerektiği sorsaydı ona şu yanıtı verirdim: gül, gül, gül… Evet, insanlığın en büyük ve en tehlikeli problemi ciddiyettir. Bizim mahallede ciddiyetin kaynağının kibir olduğunu söyleyen abilerimiz var. Ben onlara katılıyor olabilirim, olmayabilirim de, doğal olarak bu kimseyi bağlamaz . Siz kendiniz karar verin. Ama, herşeye ama herşeye gülebiliyor olmanın hafifliğini ve akıcılığını deneyimlemeden de bir karara varmayın.
Sevgili Hüseyin Aktaş,
“Etrafına bakarken kendini unutan insan” sözünle bugüne başladım. Teşekkür ediyorum… Yine etkili bakış açınla ve dilinle çok güzel bir noktadan vurmuşsun. Farkındalığın bu bakış açısına ben de gülümsedim sayende…
Dedim ki kendime ” samire aynaya bak ve kendini gerçekleştir” ve gülümse, gülümse, gülümse…
Günaydın
s a m i r e
OOO burda mıydın, günaydın Samire, denize gitti demişlerdi senin için:))
Kolay kolay gitmem buralardan… Sadece bir dönem oluşan anlamsız tartışmaları seyr ettim, buradaydım ama görünmedim…
Selamla…
Sa m i r e
Hüseyin bey, daha önce sonsuz us’ta konusu geçmişti. Ben dikkatinizi çekmiştir ve okumuşsunuzdur diye düşünmüştüm, o nedenle sadece arrow’un imkansızlığı deyip geçiverdim. Gerçi çok fazla katılım olmamıştı ama, yine de aşağıdaki linkten takip edebilirsiniz:)
link to sonsuz.us
Değerli Gamaro,
Arrow’u bilmiyorum. Sen yazdıktansonra vikipedi’ye baktım. (“Viki” Havai dilinde “hızlı” anlamına geliyormuş…)Hızlı baktım, anlamadım. Anlayabileceğimi de sanmıyorum… Matematiğim zayıf… Ancak madem ortaya koydun, konuyla ilişkisi açısından anlatmanı (çocuğumun da anlayacağı bir dille:))diliyorum…
Ne zamandır bu forumda girmek istediğim bir konuydu. Samire arkadaşın yazısında geçen “modelleme” sözcüğü ile “tam zamanı” dedim. Daha söyleyeceklerim var ama Arrow’u bir dinleyelim önce…
Buyrun efendim, mikrofon sizin:))
Değerli Gamaro,
Linki okudum “okumaya” devam edeceğim ama, şu kadarını söyleyeyim ki, demokrasinin doğuştan sakat olduğunu zaten söyledim zaman zaman… Daha bu günkü tartışmalarda da görebilirsin… Belki demokrasi “yeterli” görülendi ama artık yetmediği de görülüyor. Yerine diktatörlük önermiyorum…
-Atom altı parçacıkları inceleyerek ve toplumsal yaşama modelleyerek kendine “çare arayan” insan, neden kendi atomlarının altını aramıyor?… Altını, arasını, üstünü?…
İmkansızlıkları ve imkanlarıyla “insanı modellemek”, “insani” diyerek çoğu yerde vurguladımız, özlemini çektiğimiz x toplumsal yapısının temelini neden “insanın atom altı ile atom üstü parçacıkları” oluşturmasın?… Yani “hücrenin altı, üstü, yan tarafı” insandır, insan evrenin içini evrenin dışına çıkaran ve tekrar evrenin içine sokandır, insanın kendisi topluma modellenmelidir diyorum…
Hücrenin altından başlayarak, hücrenin hücrelerle, hücrenin doku ile, dokunun organ ile, organın beden ile, bedenin kafa ile ilişkileri incelenmeli ve toplum bu ilişkilere göre şekillenmeli diye düşünüyorum…
Cidden ilgiyle okudum ve paylaştım.
Teşekkürler
Canan Çelik
Yıl 1981… Yer Isparta kapalı ceza evi. İşkencelerden geçirilmiş 20 arkadaş “neden yenildik” sorusunun yanıtını arıyor, içinden geçip geldikleri örgütsel sürecin ve yaşadıkları yenilginin özeleştirisini yapıyorlardı. Herkesin kendine göre bir gerekçesi vardı.
O günden sonra yenilmez bir örgütün nasıl kurulabileceğini düşünmeye başladım. Öyle bir örgütlenme modeli bulmalıydım ki, hiçbir saldırı onu alt edemesin.
Devrimciydim. Karşı devrimcilere karşı en kusursuz örgüt nasıl oluşturulabilirdi?… Bu sorunun yanıtını araştırırken bir süre sonra yeryüzündeki en kusursuz “örgütün” insan vücudu olduğunu düşünmeye başladım. Dünya üstünde diğer canlılara ve doğaya hakim olabilen, hakim olamasa bile denge kuran, milyon yıllara direnen ve her koşulda varlığını devam ettirmenin bir yolunu akılla, bilimle bulan tek canlı insandı. Beyniyle, bedeniyle, vücudundaki her bir hücresiyle, insan vücudu gibi çalışan bir örgüt mükemmel bir örgüt olurdu.
Yenilmez bir örgüt modeli arayışım, sonralarında kusursuz bir toplum modeli arayışına dönüştü. Evet, insan vücudunun çalışma tarzının ilkelerini keşfedebilirsek, toplumu da tıpkı insan vücudu gibi örgütleyebilirsek en mükemmel toplumsal yaşayış ilkelerini ortaya koymuş olacaktık.
Biyolojiye sarıldım. İçinde kayboldum demek daha doğru. Mikronun makro kadar büyük olduğunu bu süreçte gördüm. İnsanın içinde bir evrenin saklı olduğunu, İnsanın, insanı da içeren dışındaki evrenin bir “ÖZ-ETİ” olduğunu bu süreçte keşfettim. Tüm organların ve vücudumuzda bulunan her bir hücrenin yapısını, görevini tespit edip, tıpkı insan vücudu gibi çalışan bir toplum yapısını yazmaya çalışacaktım. Bunu bu güne değin yazabilmiş değilim. Başlangıçta tek başıma bunları yazıp, “dünyanın son peygamberi olma” fikri egomu okşuyordu. Sonraları bundan vazgeçtim. Paylaşmayı, dahası bu projenin gerçekleşmesinde birçok bilim kolu ve bilim adamıyla iş birliği yapılması gerektiğini düşünüyorum. Hiç kimsenin tek başına kotarabileceği bir proje değil bu.
Çok basit bir yanıtı olmalıydı bunca ağır sorunların. O basit yanıt insan vücudunda saklıydı işte. Bu güne değin dinler, filozoflar, krallar, diktatörler, şahlar, padişahlar düzenlemeye çalışmışlardı toplumları. Ne İsa ne Musa ne Muhammed, ne Sultan Süleyman… Hepsi de gelip geçmişti bu yeryüzünden ve hiç biri dindirememişti insanlığın acılarını… Onların, gelip geçenlerin önerdiği kadar zor olmasa gerekti bu sorunların çözümü… İşte bu soruların yanıtı insan vücudunda saklıydı.
Çeşitli şekillerde bu düşünceye yaklaşan seçkin kişilikler de vardı tarihte. Ama hiç biri bunu bir toplumsal önermeye dönüştürmemişti.
İnsan tarih boyunca, alet ve yasa yaparken, büyük oranda kendi vücudundan esinlenmişti. Yemek çatalında elinizi, kepçede avucunuzu, bıçakta tırnaklarınızı, fotoğraf makinesinde insan gözünü, bilgisayarda beyninizi -hemde beyninizin kötü bir kopyasını- görebilirsiniz. Bugün kimi iş makinelerinin üretiminde doğadaki kimi canlıların iskelet ve kas sistemlerinin model alındığını biliyoruz. Toplumsal alanda da insan farkında olarak ya da olmayarak sürekli kendini kopyalamış, taklit etmiş durumdadır. Örneğin Liderleri baş ile, ikinci adamları “sağ kolu”, “gözü-kulağı” olarak özdeşleştiririz çoğu zaman. Örgütlerin, devletlerin, hükümetlerin, “başı” vardır, “sağ kolu” vardır…
Temeli ve tavanı insan olan bir toplum… Nasıl ki vücudumuzda hücreler var toplumda da bireyler var! Nasıl ki vücudumuzda organlar var, toplumda da örgütler var. Tek sorun şu ki, toplumdaki bireyler ve kurumlar arasındaki ilişkiler vücudumuzda olduğu gibi bir uyum içerisinde değil. Eğer toplumu vücudumuz gibi organize edebilirsek “insanca bir toplumu” kurmuş olacağız. Şimdi sorun şu: Vücudumuz nasıl çalışıyor? Beynimiz, bedenimiz, organlarımız, hücrelerimiz nasıl çalışıyor, farklı, farklı hücreler ve organlar çatışmak şöyle dursun, nasıl işbirliği yapıyorlar? Nasıl üretiyorlar, nasıl paylaşıyorlar?
Aslında düşündüğümüz zaman, toplumda her türlü üretimin insan ihtiyaçları doğrultusunda şekillendiğini görürüz. İhtiyaç fazlası üretimin kanser olduğunu vücudumuzda gördüğümüz gibi toplumda da görebilirsek, eksik üretimin hastalık nedeni olduğunu vücudumuzda gördüğümüz gibi toplumda da görebilirsek, ihtiyaca göre paylaşımın vücudumuzda olduğu gibi toplumda da sağlık nedeni olduğunu görebilirsek, birçok sorun çözülmüş olacak.
İnsan vücudunda her hücre, her organ ihtiyacı olan besini alır. Her bir hücre ve organ aynı derecede önemlidir vücudumuzda. Serçe parmağı az iş yapıyor diye ona eksik kan gitmez. Herkes gücü oranında iş yapar, ihtiyacı oranında beslenir vücudumuzda. Ama toplumda böyle değildir. Sorun bu işte: Herkes gücü oranında üretip, ihtiyacı oranında alırsa sağlıklı bir toplum yapısına ulaşılacaktı. Ama insan vücudunu nasıl modelleyecektik? Bu çalışma çok zor bir çalışma. Er geç bunun asgari düzeyde yapılarak, toplumsal bir proje haline getirilmesi kaçınılmazdır.
Atom altı parçacıkları inceleyerek evreni anlamaya çalışan insan, önce de söylediğim gibi, kendi hücresinin gizlerini çözdüğü ve kavradığı oranda, kendi bütünlüğünü kavrayacak ve oradan toplumsal bütünlüğünü inşa etme sürecine doğru yol alacaktır…
Evet, ilk kitap insandı, son kitap da insan olacak. İnsan kendisini okuyamazsa, bu cehalet onun sonu olacak… Yunus belki bunu görmüştü: “İlim kendin bilmektir” derken, ama gerisini açıklayamamıştı. Ancak şimdi elimizde daha çok veri var. Bu iş kotarılabilir. Bilimsel gelişmelerin felsefeye aktarılma zamanıdır. Herşeyin temeli de tavanı da insan olmalıdır.
Not: Yazıyı kaleme alalı epeyce oluyor ama aray sürekli sorunlar girdi, biraz daha detaylandırayım derken kalıyor. Ana fikir insanın topluma modellenmesidir. Bu nedenle arzuladığım gibi yazamamış olsam da böylece yayına koymaya karar verdim. Eksikleri hoş görüle… Göç yolda düzüle…
…hep sinir bozucu değildi sonsuz.us’ta havalar
küfür edilmeden de tartışmalar yapardık.
“sen bana ben sana komşu evlerde
kök sarmaşıklar gibi sarılmıştık o yaz” dediği gibi şarkıların
fikirlere sarılmıştık bir zaman…
“bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik” diyeceğim geliyor siz denginden anlayın;
çocuklar gibi şen olurduk “bin çiçek açar bin fikir yarışırdı”
ne sahtekarlar gelebilirdi aramıza ne de soytarılar işimize karışırdı.
kapitalizmin iğdiş ettiği beyinlerden önce…
“çalmıştınız kalbimi biraz”…