beden -ruh

BÜTÜNLEŞMEYEN BÜTÜNLÜK

İnsanlığın post modernizm kavramıyla ilk karşılaşması 1960’lı yıllara rastlamaktadır. Önce edebiyatta daha sonra da 1970’li yıllarda mimaride kendini gösteren bu kavram, “Jean François Lyotard” ile birlikte modernizmi sorunsallaştıran ve bir tartışma ortamı yaratan bir kavrama dönüşmektedir. Şöyle ki 1979′ da Jean François Lyotard’ın yazmış olduğu “Postmodern Durum” adlı kitap, ‘büyük anlatı’ların artık insanlığın peşinden koşabileceği gerçeklikten çok bir imaja( kurmaca gerçeklik) indirgendiği konusunu gündeme getirmiştir. Çünkü “Büyük Anlatı”lar diğer adıyla meta anlatılar ( Aydınlanma, Tarihselcilik ve İdealizm ) öncelikle II. Dünya Savaşı ve ardından Nazi rejiminin neden olduğu kitlesel kıyımlar, daha sonra da soğuk savaş yıllarında silah yarışının yarattığı nükleer tehdit gibi yıkıcı, yok edici olgularla birlikte sarsılmış ve böylece modernite projelerinin (Evrensellik, Rasyonellik, Özgürlük vb) sonunun geldiği su yüzüne çıkmıştır.

Bununla birlikte “Einstein” in ortaya attığı rölativite kuramı ve “kuantum” fiziğinin getirdiği belirsizlik kuramı gibi bilimdeki belli başlı gelişmelerle de evrenin tek bir gerçeklik üzerinden açıklanamayacağı; evrenin bir sistemler karmaşasından oluştuğu vurgulanmıştır. “Nietzsche” de evrenin bir tek değil sayısız anlamı olduğunu ve bu durumda bilginin tek bir gerçekliğin temsili olduğu tezinin tutarsızlığının altını çizmiştir.


Oysa ki modernizm çıkış noktası olan Aydınlanma felsefesi, insanlığın içinde bulunduğu bağnazlıktan, geri kalmışlıktan kurtarmayı amaçlayan; insanlığın sanayileşme ve laikleşme aracılığıyla uğradığı ekonomik, siyasal ve toplumsal bir dönüşüme işaret ederek, insanlığın gittikçe daha iyi ve üstün bir amaca doğru hareket ettiğini kabul etmektedir. Modernizmde, bilim bilgisinin kültür ve gelenekten bağımsız ve öznellikten arınmış olduğu ve bu bilginin kişiden kişiye ya da toplumdan topluma değişmeyeceği ortaya çıkmaktadır. Kısacası Modernizmin dayattığı gerçeklik anlayışıyla, kurumlar ve bireyler arasında sınırlandırıcı usçulukla çözülemez karşılıklı bağımlılıkların oluştuğu tek boyutlu olgular yaratılmaktadır. Post modernizm ise, gerçeklerin kurmaca yapılarını gösterip, doğruların doğadan doğal olarak gelmediğini, kültür tarafınadan kabul ettirildiğini irdelemektedir. “Mitos”lardan günümüze insanlığa gerçeği anlattığını savunan her türlü yapıt ve anlatım türü, sadece gerçeğin bir yorumu ve kurmaca anlatımından başka bir şey olmadığı düşüncesini savunmaktadır.

Özetlersek, post modernizm genel geçerlilik iddiası taşıyan önermeleri reddeden; gerçeklik, gerçek, doğruluk anlayışlarını tartışmaya açan; farklılığı ve çeşitliliği benimseyen; tek ve mutlak egemenliğe karşı çıkan ve insanı ruh-beden olarak ikiye bölen anlayışla hesaplaşan bir yapıya sahiptir. Amaç, modernizm eleştirisi ve yeniden kullanıma sunulmasını sağlamak değil, modernitenin kendisini tanımlamakta kullandığı temel yapıyı yapısöküme uğratmaktır.

Yapısöküm denilince ilk akla gelen isim, “Jacques Derrida”dır. “Derrida”nın yapısöküm anlayışında, gösteren doğrudan doğruya gösterilene bağlı değildir. Gösteren ile gösterilen arasında birebir karşılıklı ilişkiler yoktur. Çünkü “Derrida” göstergeyi bir ayrımlaşım yapısı olarak görür; bir yarısı her zaman “orada bulunmaz”, diğer yarısı ise her zaman “o değildir”. Gösterenler ile gösterilenler sürekli olarak yeni birleşimler içinde ya birbirlerinden koparlar ya da bir araya gelirler. Anlam, kendi karşısında bütünüyle var olamayabilir ve bunun yerine bütünlüğü sürekli ertelenen bir yapıdan bahsetmek mümkün olabilir. İşte bu bütünlük eleştirisi yapısöküm estetiğin en önemli özelliğidir. Bu noktada gösteren ve gösterilen ikileminden yola çıkarak, “Derrida” kendi kimliğimizin güvenliği için değersizleştirilmiş bir “öteki” nin oluşturulmasına karşı çıktığını ve bu bağlamda batılı aklın korkunç hiyerarşilerine meydan okuduğunu söyleyebiliriz.

Bu bağlamda gösteren-gösterilen, ben-öteki ile beden-ruh arasında bir bağlantı kurmak mümkündür. Çünkü “ben”liğimizi gösteren ruhumuz ise “öteki”leştirerek gösterilen durumunda kalan da bedenimizdir.

Ruh ve beden nasıl bir bütündür? Birbirini yok ederek mi yoksa bütünleşmeyen bir bütünlük sağlayarak mı var olur?

Felsefe tarihinde ortaya konmuş pek çok felsefe anlayışı, beden konusunu hep zihnin karşısına yerleştirerek düşünmüş, zihne yükledikleri bütün olumlu niteliklere karşı salt zihinsel olmadığından bedensel olanı çoğu durumda olumsuz niteliklerle birlikte anmıştır. Geleneksel olarak beden ile zihin ayrımının yapılmasına yol açan bu genel tutumda, beden zihnin doğasını, yetilerini, işleyişini bozan olarak tasarlanmıştır.

Nitekim beden, daha Eski Yunan Felsefesi’nden başlayarak yaşam boyunca insan tinini(ruhunu) tutsağı olarak kendi içinde taşıyan bir kafes olarak görülmüştür. Buna bağlı olarak filozofların çok büyük bir bölümü, insan tinini bedenden ya da bedensel olandan ayırarak düşünmeye, bedeni hep zihinle taban tabana zıt konuma yerleştirerek anlamaya ayrı bir özen göstermiştir. Yine aynı biçimde Ortaçağ Felsefesine bütünüyle egemen dinsel ya da tanrı-bilimsel yönelimli düşünüş, Tanrı’nın yüce değerleri karşısında insan bedenini kötülüklerin ana kaynağı olarak görmüş, bedensel istekleri diğer dünyada vaad edilen yaşama ulaşmak adına bu dünyada yerine getirilmesi gereken ödevlerin önündeki en büyük engel olarak değerlendirmiştir. Söz gelimi, insanın ahlaksal değerini bütünüyle tinsel yaşamının niteliğiyle ortaya koyan Hıristiyan düşüncesi, sürekli bedensel hazların, özellikle de alçaltıcı bulduğu cinsel hazların peşinde koşan bir insanı günahkar olmakla suçlamıştır.

Bedenin felsefeden dışlanmasına varan bu kötücül beden bakışının en iyi görülebileceği yerler arasında “Pytbagorasçılık”, Platonculuk”, “İdealizm”, “Usçuluk”, “Ortaçağ Skolastik Felsefesi” gelenekleri başı çekmektedir. Buna karşın felsefe tarihinde bedene yönelik bu olumsuz yaklaşıma, başta “Stoacılık” ile “Spinozacılık” olmak üzere çeşitli felsefe öğretilerinde kesin çizgilerle karşı çıkıldığı, zihin ile beden ayrımının bütünüyle yadsındığı, zihin ile bedenin birbiriyle özdeşleştirecek denli yakın bir ilişki içinde kavrandıkları da görülmektedir.

Bunun yanında felsefe tarihinin iki büyük anlayışı “Maddecilik” ile “İdealizm”, beden sorunu karşısında bütünüyle birbirleriyle karşıt savları ileri sürüyor olmalarına karşın, bu ikisinin son çözümlemede aynı sonuca varmış olmaları dikkate değerdir. “Maddecilik” tinsel kendiliklerin varlığını yadsıyarak zihni tamamen maddenin bir işlevi olarak temellendirirken, buna karşı “İdealizm” ise hem bedeni hem de bedensel öğeleri zihnin ya da bilincin içerikleri olarak değerlendirirken, aslında her ikisi de sorunu beden gerçeğini bir biçimde yoksayarak çözüm yoluna gitmiştir. Bu bağlamda ister zihinde çözüştürülerek kavranıyor olsun ister maddenin uzantısı olarak tanımlansın, maddeci ve idealist indirgemeci yaklaşımların hemen hepsi tüm yönleriyle bedeni kavrama sürecinde büyük açmazlarla karşılaşmaktadır.

Geçmiş felsefelerde “zihin ile beden ikiliği” sorunu çerçevesinde sunulan görüşler dışında neredeyse bedene yönelik kapsamlı bir felsefe yaklaşımı sunulmamış olmasına karşın, çağdaş felsefede beden üstüne yapılan çalışmaların yoğun bir ilgiyle arttığı görülmektedir. XX. yüzyıl felsefesinde, bedensel süreçlerin işleyişi ile düşünsel süreçlerin işleyişi arasında hiç de küçümsenmeyecek bir bağlantı olduğu ortaya çıkmıştır. Yine bu bağlamda, dilci felsefelerden görüngübilimci felsefelere, post-yapısalcı felsefelerden yorumbilgici felsefelere çoğu eleştirel üstfelsefe anlayışı, zihin ile beden arasında ne amaçla olursa olsun belli bir ayrım yapmanın felsefi bakımdan son derece yanlış bir tutum olduğunun altını çizmektedir.

Beden üstüne yapılan çalışmaların doğasında meydana gelen bu kırılmanın en temel nedeni ise, öteden beri metafizik, etik ve varlıkbilgisel varsayımlar doğrultusunda anlaşılan bedenin; toplumsal, tarihsel ve kültürel etmenlerin etkisiyle değişen bir kendilik olduğunun saptanmasıdır. Bu bağlamda post-yapısalcı felsefe, bedeni nasıl temsil ettiğimizi, bedeni nasıl kurduğumuza yönelik getirdiği çözümlemelerle beden anlayışımıza yönelik önemli ölçüde katkıda bulunmaktadır.Bununla birlikte insan bedeninin sadece salt biyolojik olarak verili bir kendilik olmadığını, her durumda toplumsal olarak kurulup yapılandığını; buna ek olarak farklı işlevdeki iktidar pratikleriyle bedenin nasıl yapıldığını ve söylemlere işlemiş iktidar rejimleri tarafından bedensel deneyimlerin nasıl yeniden üretildiğini açıkça sorgulamaktadır. Kısaca özetlersek, beden insan ilişkilerinde ve günümüz tüketim kültüründe bir gösterge haline gelmektedir. Birbiriyle karşılaşan, yüz yüze gelen insanlar aynı zamanda göstergeler topluluğuyla da karşılaşmakta ve bu göstergeler aracılığıyla iletişim ve diyalog kurmaktadır. Ve bu bağlamda insan bedeni bir gösterge taşıyıcı durumuna gelmekte, araçsallaşmakta ve tüketim kültürünün bir unsuruna dönüşmektedir.

İşte post modernist bir bakış açısıyla oluşan beden algısı, “Jacques Derrida” nın yapısöküm kuramıyla paralellik göstermektedir. Şöyle ki, Derrida (halihazırdaki doğal dillerimiz ölürse) gelecekteki felsefecilerin geçmişin ve şimdinin felsefecilerinin “temsil” sözcüğüyle kastettikleri şeyin anlayıp anlayamayacağı üzerine düşünürken; yapısöküm kuramını metinlerin tutarlılığını ve inandırıcılığını baltalayan farkına varılmamış karşıtlıkları ya da ikili gerilimleri ortaya çıkarmak için metinlerin eleştirel okumalarını yapan yaklaşımlar üzerine kurmuştur. Derrida, “sözcük sözde dışsal bir felsefe sorunun ismi olarak ele alındığı halde, anlamı felsefe tarihi boyunca kökünden değişmiştir ve onun benzer tarzlarda kullanıldığı düşünülüyorsa ve hatta hala hakiki bir bir kullanıma sahip olduğu düşünülüyorsa, bu bir hatadır” diyerek kuramının temelini oluşturmuştur. Ayrıca Derrida, “konuşma ve yazma, zihin ve beden, iç ve dış, iyi ve kötü, varlık ve yokluk hatta dişil ve eril” arasındaki zıtlıklar kadar doğal olarak kalması icap eden gizli metafiziksel dizileri göstermekte; günümüzdeki metafiziğin ötesine geçme çabalarını sökmeye amaçlayarak, bu ayırımların eleştirel olarak çözümlenmesi ve bunların kullanımlarındaki ikilemlerin nasıl olumsuzlanarak muhafaza edildiğini göstermekle ilgilenmiştir. Bu bağlamda post modernist algıdaki beden, Derrida”nın dil çözümlemesi gibi yeniden ve yeniden yapılanır.

Sonuç olarak; günümüz için ( modernizmi eleştiren ama bir türlü de post modernizmi benimseyemeyen çağımız) beden ve ruh ikiliğinin bir bütün olarak görüldüğü söylenebilir belki ama bu noktada yatan en büyük sorun, artık bedenin dil gibi ( Derrida’nın yapı söküm kuramında “dil”) kurgusal bir boyutta göstergeler aracılığıyla var olabilen bir unsura dönüşmesidir. Artık beden ve ruh organik olmayan (kurmaca) bir ortamda karşılaşmaktadır. Ve bu karşılaşma her defasında yeniden şekillenmektedir.

23 yorum “beden -ruh”

  1. Bunun yanında felsefe tarihinin iki büyük anlayışı “Maddecilik” ile “İdealizm”, beden sorunu karşısında bütünüyle birbirleriyle karşıt savları ileri sürüyor olmalarına karşın, bu ikisinin son çözümlemede aynı sonuca varmış olmaları dikkate değerdir. “Maddecilik” tinsel kendiliklerin varlığını yadsıyarak zihni tamamen maddenin bir işlevi olarak temellendirirken, buna karşı “İdealizm” ise hem bedeni hem de bedensel öğeleri zihnin ya da bilincin içerikleri olarak değerlendirirken, aslında her ikisi de sorunu beden gerçeğini bir biçimde yoksayarak çözüm yoluna gitmiştir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  2. Kısaca özetlersek, beden insan ilişkilerinde ve günümüz tüketim kültüründe bir gösterge haline gelmektedir. Birbiriyle karşılaşan, yüz yüze gelen insanlar aynı zamanda göstergeler topluluğuyla da karşılaşmakta ve bu göstergeler aracılığıyla iletişim ve diyalog kurmaktadır. Ve bu bağlamda insan bedeni bir gösterge taşıyıcı durumuna gelmekte, araçsallaşmakta ve tüketim kültürünün bir unsuruna dönüşmektedir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  3. evreni ve insanı saran içkin yasalar,iç ve dış özellikler bütünlğü,ameli olarak ortaya çıkan iç boyut..manevi kuvveler..bilinç kuvveleri..pratiği belirleyen iç yasalar..uzamsal olarak yayılan maddi ve manevi enerji bütünlüğü…
    tabi yaratılmış varlıklar ile yaratıcı ruh farklıdır..
    yani ;bir varlıktaki mündemiç yasalar bütünlüğü..

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  4. Keşke alıntı kaynağını yazsaydın Ali K. (İman gereği alıntı kaynağı yazılmalı)

    Konuya döneceğim. Basketbol maçı beni üzdü.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  5. Sevgili Ali K.

    Başlık yazısına herhangi bir ilavem olamaz, hem çok güzel kurgulanmış hem de yazar felsefe tarihinin belirli bir kesidini çok iyi analiz etmiş. Son yılların en popüler iki konusu olan; Modernizm ve Postmodernizm için açıklayıcı metinleri çok net sunmuş. (Gene de bir iki lafım olacak)

    Ali K’nın antiemperyalist söylemlerini seviyorum. Her ne kadar din’le harmanlamaya çalışsa da nedense kendime yakın hissediyorum.

    Fakat “gösterge”yi doğru kullanmamış. Nedenlerine değineceğim.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  6. “evreni ve insanı saran içkin yasalar,iç ve dış özellikler bütünlğü,ameli olarak ortaya çıkan iç boyut..manevi kuvveler..bilinç kuvveleri..pratiği belirleyen iç yasalar..uzamsal olarak yayılan maddi ve manevi enerji bütünlüğü…
    tabi yaratılmış varlıklar ile yaratıcı ruh farklıdır..
    yani ;bir varlıktaki mündemiç yasalar bütünlüğü..
    “

    Tanımlar kendi içinde çelişkili olduğundan daha farklı sormak zorunda hissettim.

    Şimdi bu tanımlara göre…

    Bir taşın ruhu var mı?
    Şeytanın ve meleklerin ruhu var mı?

    xenix: Takiplerim

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  7. canlı ve cansız addedilen varlıkların kendi özellikleri ruhudur,Allahında kendine göre ruhu vardır..

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  8. Biraz daha nüfuz edelim o zaman…

    Diyorsun ki yani;

    Şeylerin dışında değil (yani Platon gibi değil), ama aynı zamanda kendi kendini öteleyen bir algı formu olarak da değil (yani subjektif idealistler gibi de değil), ama şeylerle ve onların tabi olduğu kanunlarla birlikte varolan bir dizi karmaşık denklem ve kompleksin toplamıdır ruh*… Yani nesnenin karakterini ve gelişme eğilimlerini belirleyen en derin ve istikrarlı özellikler ve bu özelliklere eşlik eden ilişki ve fonksiyonların toplamı. (kendimden alıntı)

    E işte diyalektik materyalizmin öz ve görünüş anlayışına geldin Ali K.

    Ama senin için asıl sorun da bu.

    Buraya kadar geliyorsun gelmesine de… sonra bişi oluyo nedense (ve sen onu biliyorsun aslında) öz ve görünüşü bir anda koparıveriyorsun birbirinden.

    Bak o kadar ipucu verdim.

    Bedenin olmayınca ne olcak ruhuna?

    Yandı gülüm keten helva…

    Not: Ha bu arada yanlış anlama. Helvanın keteninden kastım “ruh” değil burada. O senin olmadık hallere sokmaya çalıştığın yöntem ve felsefe.

    Diyorum ki yani; bedenin olmayınca ruhun olacak olsa bile…

    Kopardın gitti işte.

    Hani öz ve görünüş..

    Anladın?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  9. yaratılış kanunlrından bahsediyorum..
    tabi durum içinde tabii enerjitel sirkülasyon içinda mahiyeti olan her şeyin ruhu vardır..taşın bu sirkülasyon içinde bir mahiyeti vardır..çünkü,belli atomlardan müteşekkildirler..
    fakat insan yapısı teknolojiler bu sirkülasyonun dışında olduğu için ,ruh sahibidir denemez..

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  10. Bedenin felsefeden dışlanmasına varan bu kötücül beden bakışının en iyi görülebileceği yerler arasında “Pytbagorasçılık”, Platonculuk”, “İdealizm”, “Usçuluk”, “Ortaçağ Skolastik Felsefesi” gelenekleri başı çekmektedir. Buna karşın felsefe tarihinde bedene yönelik bu olumsuz yaklaşıma, başta “Stoacılık” ile “Spinozacılık” olmak üzere çeşitli felsefe öğretilerinde kesin çizgilerle karşı çıkıldığı, zihin ile beden ayrımının bütünüyle yadsındığı, zihin ile bedenin birbiriyle özdeşleştirecek denli yakın bir ilişki içinde kavrandıkları da görülmektedir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  11. “yaratılış kanunlrından bahsediyorum..
    tabi durum içinde tabii enerjitel sirkülasyon içinda mahiyeti olan her şeyin ruhu vardır..taşın bu sirkülasyon içinde bir mahiyeti vardır..çünkü,belli atomlardan müteşekkildirler..
    fakat insan yapısı teknolojiler bu sirkülasyonun dışında olduğu için ,ruh sahibidir denemez..”

    yaratılış kanunu?
    enerjitel?
    atomları olanın ruhu vardır ama insan yapısı teknolojilerin atomları yok mudur da ruhu yoktur?

    xenix: Takiplerim

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  12. tabi enerjiden bahsediyorum,mekanik enerjidendeğil..mekanik enerji bir türevdir..yapılmış enerjidir..tabiat ilişkilerinden kotarılmıştır..meseleyi aslına icra etmek gerekir,saf atoma,yada atomik birleşimlere..otobüs-masa-veya oluşturulmuş yiyecekler,üretilmiş enerji mamulleridir,aslı orijini kendi değildir..yayılan enerjide saf-original enerji değildir..
    bu konuda Ahmet Hulusinin “ENERJİ”tarifine bakalım;

    “Allah”‘ın “kudret” vasfının kuvveden fiile çıkması hâlindeki adı…

    Allahın Zâtına göre sonradan yaratılmış…

    İlahî kudretin algılanışı…

    “Nur”

    Melekî Güç

    Hayatiyetin cevheri…

    “Ruh”(Geçtiğimiz asırlardaki adı)

    “Dehr”

    “Nefs-i Küll”

    Kozmik Bilinç

    “Evren” adı altındaki yapıda, kendi sistemini uygulamakta olan “Kozmik Bilinç”(Tümel Akıl)…

    “Kozmik Bilinç”in(“Tümel Akıl”ın) hayâlinde bir şeyi var ettiği anda, hayâl âleminde açığa çıkan güç-Kudret sıfatı…

    “Madde”yi oluşturan atomların özüne, derinliğine inersek, en alt boyutta karşımıza çıkan şey…

    Kâinatı oluşturan cevher…(Yoğunlaşarak Kâinatı oluşturan Allah’ın Kudret sıfatı)

    Varlığını “Allah’ın Kudreti oluşturan, bu boyuttaki yapısı itibariyle bölünmez, parçalanmaz, sonsuz-sınırsız güç…

    Boyut boyut yoğunlaşarak, kabul edilen bir biçimde, değişik varlıklar suretinde algılayıcılarca değerlendirilmekte; ve böylece de çokluk görüntüsü veren hayatiyet-Meleki güç…

    Anne karnındaki cenine 120. Günde özden dışa doğru diye tanımlamağa çalışacağımız bir boyutsal geçişle ulaşarak o birimde, “Ruh-u izâfi”yi yani “birim ruhunu=ruhu insanî”yi meydana getiren “Nefs-i Küll”ün Kudreti…

    enerjitel;saf haldeki-tabii-yayılan saran enerji sirkülasyonu
    yaratılş kanunları uzun bir konu;bu konuda ilhami güler hocanın, konularına göre kuran kitabının
    yaratma
    tabiat
    tabiatın insanın hizmetine verilmesi
    v.s….sistematik olarak bakınız..

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  13. Yıllardır fizik okurum. Ayrıca normal bir lisans öğrencisinin bilgisinden çok daha fazlasına sahibim. Ama enerjinin ne olduğu konusunda bu kadar karışık bir tanım okumamıştım.

    Önce bakın şu başlığı bir okuyun. Enerji’nin ne olduğu hakkında ortak bir düşünceye varalım sonra devam ederiz.
    link to sonsuz.us

    xenix: Takiplerim

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  14. Cennete gideceğim ayağına bunca zırva ile çevresindekilere böyle bir eziyet zerkleme serbestiliğinin nedensel kaynaklarından bahsetsek…

    …ha?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  15. Madde”yi oluşturan atomların özüne, derinliğine inersek, en alt boyutta karşımıza çıkan şey…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  16. yapay enerji ile tabii enerji arasındaki fark nedir?
    saf-pür enerji ile mekanik enerji ;kosmos içinde hangi durumda kesişir?
    bir fizikçi olmanız hasebiyle soruyorum..

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  17. “yapay enerji ile tabii enerji arasındaki fark nedir?”

    Her hangi bir fark yoktur. Taşın da, taştan yapılmış heykelin de enerjisi aynıdır. İnsan yapısı veya doğa yapısı ayırmanın bir anlamı yok. İnsan da doğanın bir parçası ayrı bir varlık değil.

    “saf-pür enerji ile mekanik enerji ;kosmos içinde hangi durumda kesişir?”

    İşin özünde ikisi de titreşimdir.

    Gamaronun öz ve görünüş yazısı epey doyurucu. Beden yoksa ruh da yoktur. Veya madde yoksa ilişki de yoktur.

    xenix: Takiplerim

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  18. Sayın Ali K,

    “Kozmik Bilinç” demişsiniz. Evrensel yasalara bakarak evrensel özü belirlemek, insan davranışlarını bu evrensel öze göre yorumlamak yanlıştır. Diğer bir değişle sadece aşkın bir tanrı değil, sizin varmaya çalıştığınız panteistik bir görüş bile hatalıdır.

    Yanlış kurduğunuz bir neden sonuç ilişkisi var. Ortak bir cevher olduğu için mi tanrı var, yoksa tanrı olduğu için mi ortak bir cevher var. Felsefede konu tanrı olunca genellikle ikincisi geçerlidir. Tanrı, inananlar için, kabul edilen bir önsavdır. Örneğini Descartes’da bile görebilirsiniz.

    Husserl’dan bahsetmişsiniz bi başka yazınızda, çok güzel. Nötrleme demişsiniz, daha da güzel. Nötr algı durumunu bir düşünün. Tanrı, o zaman bir ön kabul olmaktan çıkar. Ön kabul olmaktan çıktığı anda, hayat yolu uçurum kenarında bir patika olur. Çünkü artık hiç gelmeyecek Godot’yu beklemeye gerek yoktur. Ve nihilizm kaçınılmazdır.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  19. bütünleşemeyen bütünlük ve
    Godotu Beklerken benim yazılar değildir..
    ben http://www.rebeze.com.sitesinde görüşlerimi açıklıyorum.
    analiz yapmak için görüşleri verdim.
    beni panteist olarak nitelemenide dogru bulmadım.
    belki panenteist olarak muhammed ikbal ve ali şeriatide görülen tanım daha uygun düşebilir..
    birde ali şeriatide varlık-insan-tarih algısı konulu;varlık-insan-tarih-tabiat -din ,konulu yazıda panteist olmadığımı anlayabilirsiniz..

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  20. Aşağıdaki yazıyı ansiklopedik olarak aldım…istifadenize sunulur;

    Panenteizmin Kavramsal Açıklaması

    Panenteizm, panteizmin “Her şey Tanrı’dır.” şeklindeki ifadesini “Her şey Tanrı’dadır.”a dönüştürmüştür. Bu düşünceyi savunanlara göre her şey Allah’tadır. Ancak her şey Allah’ta mevcut olmakla birlikte bu her şeyde uluhiyetin varolduğundan söz edilemez. Tanrı alemin dışında bir aşkınlığa sahiptir, onunla birlikteyken. Hem zamanın içindedir hem dışında; hem değişendir hem de değişmeyen. Mehmet Aydın’ın ifadeleri ile bu söylenenler bağlamında panteizmde çift kutuplu ulûhiyet anlayışı ortaya çıkmaktadır.

    “Sözgelişi, süreç (proses) felsefesinden yola çıkan düşünürlerin uluhiyet anlayışları genellikle zaman zaman ‘çift kutuplu deizm’ veya ‘diyalektik teizm’ gibi terimlerle adlandırılmaktadır. Özellikle bu son iki terim “pan-enteizm” terimi ile “panteizm” teriminin yazılışlarından dolayı birbirine karıştırılması yüzünden tercih edilmektedir.”Bu bağlamda panenteizm Tanrı’yı soyut, mutlak ve değişmez gibi yönleriyle evrenin üstünde, somut, göreli ve değişen yönleri ile de evrenin içinde görür.

    Spinoza’nın kavramsal çerçevesini dikkate aldığımızda onun felsefesinin yanlış kavramsal çerçeveye oturtulduğunu açıkça göreceğiz.

    Spinoza Panteist midir Yoksa Panenteist midir?

    1- Öncelikle Spinoza’nın, “kendi cinsinde sonlu” kavramına bakalım. Dikkat çekici bir biçimde Spinoza Etika’ya başlarken ilk önce zorunlu varlıktan, kendi kendisinin nedeni olan varlıktan bahseder daha sonra kendi cinsinde sonlu kavramından bahseder. Şimdi bu tanıma bakalım:

    “Sınırlı olan, yani kendisiyle aynı tabiatta başka bir şeyle sınırlanabilen bir şeye kendi cinsinde sonlu diyorum. Diyelim, cisim kendi cinsinde sınırlıdır, çünkü biz her hangi cismi tasarlarsak, tasarladığımızdan daha büyük cisim birinci cisimle aynı tabiatta olduğu için, cismin kendi cinsinde sonlu olduğunu söylemek doğrudur. Nitekim bir düşünce başka bir düşünce ile sınırlandırılmıştır. Fakat cisim düşünce ile ve düşünce de cisimle sınırlandırılmamıştır.”

    Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere, cisimsel olan düşünceyi, düşünsel olan maddeyi etkileyemez. Dolayısıyla varlığı bunlardan herhangi birine indirgemek Spinoza felsefesinde mümkün değildir. Yani buradan tabiat eşittir Tanrı gibi bir sonuç çıkarmak mümkün değildir. Böyle bir tezi savunmak indirgemeci anlayışı savunmak olacaktır. Ve bu kendi cinsinde sonlu tanımına aykırı, yani Spinoza’nın anlayışına aykırı bir tutum benimsenmiş olacaktır. Bu anlayışın sonucunda varlığı açıklamak için bunlardan biri kullanılmak zorunda kalınacaktır ki, bu da yanlış bir anlayışa götürecektir. Çünkü bu ikisi birbirine indirgenemez.

    2- İkinci olarak Spinoza cevherin sıfatlarının sonsuz sayıda olduğunu söylüyor. Yani varlık sınırlı değildir ve bizim bilmediğimiz şekillerde var olmaya devam eder. Tanrının sonsuz sayıda ve sınırlandırılamayan niteliklerini panteist diyerek sınır ve son konulmuş oluyor ki bu Spinoza felsefesinin özüne aykırıdır. Onu sadece tabiatla özdeşleştirmek, sonsuzluk anlayışına ters düşer. Çünkü böylece Tanrının özellikleri belirlenmiş ve sınırlandırılmış olur. Bu anlayışın sonucunda varlık, dolayısıyla Tanrı maddi olanla açıklanmaya başlanır ki, bu Spinoza felsefesinin iflasıdır. O bütünlüklü bir açıdan, bütün nitelikleri kapsayacak bir şekilde Tanrıyı ortaya koymuştur, bunlardan herhangi birinin tekeline bırakmamıştır.

    Spinoza maddi olanın Tanrı’nın bir özelliği olduğunu söylüyor; ancak, maddi olmanın Tanrı ile aynı şey olmadığını akabinde dile getirir. Ancak maddi olanın, her şey gibi, Tanrıda olduğunu vurgular ve bunun altını çizer.

    Bununla birlikte Tanrının sırf düşünsel bir şey olmadığını da vurgular. Eğer sırf tinsel olsaydı, gerçekliğin ispatı mümkün olmayacaktı. Onun varlığının gerçekliği söz konusu olmayabilirdi. Ayrıca maddi olanın da devreye girmesiyle onun gücü, görünüşü ortaya çıkmıştır.

    3- Belki de onun panenteist olduğuna kanıt olarak öne sürülebilmesini sağlayan argüman 15.önermeden kaynaklıdır. Bu önermeye bakalım:

    “Varolan her şey Tanrıda vardır ve Tanrı olmadan hiçbir şey var olamaz ve tasarlanamaz.”

    Burada varolan her şey Tanrıdır demez, varolan her şey Tanrıdadır, der. Buradaki ayrım çok önemlidir. İstese, bilinçli bir şekilde bunu derdi. Ancak böyle bir şeyi iddia etmenin sonunda Tanrıya sınır koymuş olacağının farkındadır. Ayrıca Spinoza böylelikle cevherin/ Tanrının dışındakilerin ona bağlı olduğunu da dile getirmiş olur. Bunu şurada da görmekteyiz.

    “…Tanrı dışındaki bir şey, varolmak için yalnızca Tanrı’nın yani cevherin yardımına, istemine gereksinim duyar.”

    Spinoza Tanrı’nın gücü ya da hakikati derken kullandığı aynı mantıksal dille doğanın yasalarından söz edişini akılda bulundurmak gerekir. Doğada Tanrı’nın evrensel (tümel) yasalarını izlemeyen hiçbir şey olamaz. Bu düşünce, Tanrı’nın gücü ya da hakikati ile doğanın yasaları arasında oldukça yakın bir ilişki olabileceği fikrini uyandırıyor.

    Bundan sonra Spinoza’nın şu düşüncesi de panenteist olduğunu desteklemektedir:

    4- Tanrının özü varlığı kuşatır ancak varolanların tümünün varlığı Tanrının özünü kuşatmaz.

    Bu düşüncenin sonucu olarak, Tanrı varolanların hepsinin toplamından daha farklı bir şeydir, diyebiliriz. Varolanlar, onun özünden çıkmakla beraber, onu tümüyle yansıtmaz. Varlık zaten Tanrının modusları, tavırları, görünüşleridir. Varlıkla Tanrı’yı aynı tutmak mümkün değildir. Dolayısıyla Tanrı tabiattır demek (yani panteisttir) demek tümüyle eksik ve yanlış değerlendirilmesidir.

    5- “… Tanrı ile meydana gelen şeyler arasında gerek öz gerek varlık bakımından fark olmalıdır: çünkü her eser, kendi nedeninden, şüphesiz ona bağlı olması bakımından ayrılır.”

    Buradan da anlaşılacağı üzere Tanrı ile yarattıkları aynı şey değildir. Bu ayrım çok önemlidir. Çünkü varlıkla Tanrının aynı şey olmadığını çok net bir şekilde vurgulamaktadır. Zaten varlık onun tavırlarıdır, yani onun yansıması, görünüşüdür ama yine de tam anlamıyla o değildir. Varlık onun özünü yansıtır, ancak Tanrının kendisi, Tanrının tabiatı ile aynı şey değildir.

    Tavırlar teorisinde gördüğümüz gibi, sonlu tavırların olması durumu vardır. Bunlar Tanrının özünü yansıtan şeylerdir. Ancak tümüyle Tanrının tabiatı değillerdir. Burada sonlu olan bir şey olmasının ulaştırdığı sonuç Tanrının aşkınsal olduğudur. O hem her şey ondadır ancak o bütün bu şeylerden daha fazladır. Ayrıca o kendi kanunlarına tabiidir, yoksa başka bir şeye, yarattıklarına tabii değildir.

    6- Bir diğer husus, Spinoza varlığı sonsuz bir aklın tasarımı olduğunu dile getirmesidir. Yani bu dünya bir tasarımdır. Sonsuz bir aklın tasarımı; yoksa bilinçsizce bir oluşum yoktur. Kendi kendini belirler, kendini oluşturur. Bu durumda onu tabiatla aynı tutmak onu bu özellikten mahrum etmektir.

    7- Ayrıca bilgi teorisinde göreceğimiz gibi “tikellerin Tanrı’ca bilinmesi” vardır ki bu panteist anlayışla uyuşmaz. Panteist telakki içerisinde yer almaz. Çünkü burada Tanrı bir şahsiyet kazanmış olacaktır.

    Bu verilerden hareketle Spinoza’ya panteist demek mümkün değildir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  21. Ali K.

    Spinoza Panteist midir Yoksa Panenteist midir

    Yaklaşık 3 yıl önce “değildir” demiştik:

    Bakmak istersen : link to sonsuz.us

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.