Bir zamanlar zaman yoktu =), mekan da yoktu. Sadece sonsuzluk vardı. Bir zamanlar, Bir’in zamanları idi. Sonsuz ve sınırsız olan belirsizdi de. Sınırları olmadığı için dışı yoktu. O ilksel şeydi. Sonsuz olan herşeyi bilir değil mi? Çünkü sonsuz bilince sahiptir. Ama o bilmiyordu. En azından bir şeyi bilmiyordu. Sonsuz bilince sahip olmamanın ne demek olduğunu bilmiyordu. Sonluluğu bilmiyordu. Farkındalığı bilmiyordu. Bilgi denebilecek hiçbir şeyi bilmiyordu. Çünkü bilgi bir şeyin diğer şeyden farklarına dairdir. Ama henüz ‘şey’ler yoktu. Sonsuz bilince sahipti ama hiçbir şey bilmiyordu. Çünkü zaten henüz bilinebilecek hiçbir şey yoktu…
O zaman deneyimlenemez olan sonsuzluğundan, deneyimlenebilir olan sonluluğa bir yol açmaya karar verdi. Daha karar verdiği anda sonlu olarak deneyimleme fırsatına sahip olabileceği sonsuz alternatif deneyimin neler olabileceğini biliyordu. Ve her türlü senaryonun sonucunu da. Ama senaryonun içinde olmak başka bir şeydi. Bir yerin haritasını bilmek başkadır. Yollarında gezmek başka…
O zaman uzay ve zamanı var etmeye karar verdi. Onları iki şekilde birleştirdi. Uzay/zaman ve zaman/uzay diye. Uzay/zaman (birim zaman başına düşen uzay) varlıkların deneyim alanı olacaktı. Burada sonsuz uzay ve üstünde akıp gidilen bir zaman vardı. Zaman/uzay (birim uzay başına düşen zaman) da ise durum tersi idi. Tüm zamanlar aynı anda mevcuttu ama burada da uzay oldukça sabit bir nokta gibi idi.
Deneyimlemek için bunu isteyen varlıklara yani sonlulara ihtiyaç vardı. Herşeyi kendi sonsuzluğu içerisinde bilmek ve belirlemek, o şeyi deneyimlemek değildi. O halde deneyimleyebilmek için ‘özgür irade’ ye ihtiyaç vardı. Bu birlikten ilk sapma idi. Kendini bilmek için kendinden sapan ve ne olmadığından yola çıkarak ne olduğunu anlayan. Aslında hem olduğu hem olmadığı şeylerdi, olması olası tüm şeyler ve olabildiğini gördüğüne göre olduğu şeylerdi de.
Olabildiğince çok deneyimin işlenebilmesi için kendi sonsuzluğunu bölüp sınırlamak istedi. Ama gördü ki bölündükçe azalan bir şey değildi o. İkiye bölündüğünde ilk boyutu yaratmış olduğunu gördü. Bir çizgi üzerinde sağa ve sola uzanan iki ayrı sonsuz gibi duruyordu şimdi. Tekrar bölündüğünde bir boyut daha ortaya çıkmak zorunda kaldı. Çünkü 3 sonsuz tek boyuta sığmıyordu. Bölündükçe bölündü. Baktı ki sonsuzluğundan kurtulmak mümkün değil. Bölündükçe her seferinde yeni boyutlara taştığını gördü. Boyutların uçları hep açıktı. Bu da onu hala bütün ve tek sonsuz olarak tutan şeydi.
Bu arada farketti ki, özgür iradeye sahip varlıklar yaratacaksak kendi içimizden, bunların gerçekten özgür olabilmeleri için işe sıfırdan başlamaları gerekirdi. Sonsuz olduğunu bilen bir varlık nasıl sonluymuş gibi davranıp duyumsayabilirdi ki. Deneyimler gerçek olmalıydı ki tadı çıksın. İşte bunu nasıl yapacaktı. Hem sonlu hem sonsuz. Kendini sonlu sanan sonsuz parçaları.
Bir yandan bölünmeye devam ederken, kafasını =)) bu sorular kurcalamaktaydı işte. Öyle bir deneyim alanı tasarlamalıydı ki, bilinenle bilinmeyen arasında mükemmel bir denge olmalıydı. Bölünme giderek hızlanırken ve yeni boyutlar ortaya çıkarken gördü ki, giderek daha çok etrafı çevrelenmiş sonsuzluklar oluşuyor. Ve bunların ortaya çıkış ve kendinden fışkırış hızı arttıkça kendi sonsuz bilincinden o oranda az pay alıyorlar. O zaman bunları kendine bağlayan bağlantıyı uzun ve ince tutarsam eğer bilinçlerini sınırlayabilirim dedi. O zaman gerçekten sıfırdan başlarlar ve seçme özgürlüğüne sahip olurlar. Bakalım ne olacak =)
Ve sonsuz tane sonlu ortaya çıktı. Tabii bunlar görünüşte sonlu idiler. Herbiri kendi etrafı sınırlandırılmış varlıklarının bir noktasında sonsuzla olan ince uzun bağlantıyı (uzun ince bir yoldayız =) koruyorlardı. Sonlu gözüken ile sonsuz arasındaki bu bağ onların ruhları idi. Sonlu ve sonsuz arasında gidip gelen, iletişimi sağlayan bir mekik. Tek bir ağacın yaprakları gibiydiler. Hepsi kökten besleniyorlar, ama diğer yapraklar onlara yeterince farklı bir varlık olarak gözükebiliyordu. Ama henüz uzay/zaman’da değildiler. Deneyimlerin başlayabilmesi için acaba daha neler yapsam diye düşünmekteydi sonsuz.
Özgür irade tamam ama bu iş biraz riskli. Bunlar (hangi bunlar =) özgür olacak istediklerini yapacak, yaratacaklar. Buna bir kural koymak lazım. Ama öyle bir kural olmalı ki, kısıtlayıcı da olmamalı. Hah tamam buldum. Bunlar sadece ‘sevgi’ ile yaratabilsinler. Onlara güç veren tek şey bu olsun. Birlikten ikinci sapma da böylece ortaya çıkmış oldu. Artık varlıklar deneyimlere başlayabilirdi. Başlayabilir miydi? Hiç sanmıyorum. Çünkü onları varedecek malzeme yoktu henüz. O zaman da üçüncü sapma olan ‘ışık’ ortaya çıkmak durumunda kaldı. İşte bütün malzeme bu idi. Maddenin en kaba hallerinden en süptil hallerine kadar ve enerjiye kadar herşey bu ışığa çeşitli dönme ve titreşimin eklenmesi ile mümkün olabiliyordu. Oyun havuzumuzdaki kumlar da hazır olduğuna göre deneyimler artık başlayabilirdi.
Önce tüm malzemeyi tek bir noktada topladı ve sonra büyük bir buuumm!! İşte sonsuzumuzun ilk kalp atışı. Zaman ve uzay başlıyor sonsuzlukta. Varolan herşey ondan bir parça ve kopmaz bir bağ var aralarında. Ve bağ olduğu sürece aslında hepsi tek parça. Tek parça olana ne denir? Parça da denmez ki artık. Neyse bütündü onlar işte. Onlar deneyimleyecek, sonsuz deneyimleyecek. Zaten ikisi aynı şey değil mi?
Herşey merkezin etrafında dönerken ve büyürken kendilerinin ilk farkına varanlar galaksileri oluşturdular. Ve kendi galaksilerini yönetmeye başladılar. Daha önce sonsuzun onlara yaptığını bu sefer onlar yapıyordu. Yaratmanın sonu yoktu sanki. Kendilerini sonsuza bölüyorlardı. Parçalarının benliklerinde yeni deneyimlere yol alıyorlardı. Sonsuza ulaşan taşmalı ve fışkırmalıydı sanki. Kendi evreninde kendi kurallarıyla oynamaya başlamalıydı.
Güneşler kendi sistemlerindekilerin benliklerinde yaşarken (tabii ki aslında yaşayan hep tek sonsuz idi) giderek nasıl bir oyun alanı olması gerektiği daha açık hale geliyordu.
Bir’in Hikayesi 2
“Işık olsun” dedi ve ışık oldu. Tamam ışık oldu da, bunu bir sisteme oturtmak lazım diye düşünmüştü tabii ki sonsuz, sonsuzlukta zaman başlamadan önce. Sonsuzluğa uzanan 7 katlı bir yapı yapayım dedi. Yaptı da. Ve tüm malzeme ışık olduğu için varoluşun tüm yapısı ve gelişimi 7 katlı oluverdi bir anda. Bir yaratılıştan öbürüne 7 ana yoğunluk derecesi her varlıkta 7 ana enerji merkezi. 7 ana varlık seviyesi ve bu varlıkların içinde aslen sonsuz olan ama içinde bulunduğu malzemenin varlık seviyesiyle özdeşleşen sonsuz.
Neydi bu 7 katlı yapı. Bir şeyi ‘sonsuz’ yapacak da, sonuçta sonlu bir şey çıkacak. Hiç sanmıyorum. Bunda da sonsuz bir sistem yapayım demişti sonsuz kendi kendine. Nasıl olsun nasıl olsun? Tamam her katın yine 7 alt katı olsun. Ve her alt katın yine 7 alt alt katı olsun. Ve onlarında 7’şer alt alt alt katları. Gitsin bu da böyle sonsuza. Kime? Yani bana =)
Eee, alt katlar tamam da, mikronun mikrosuna kadar ıcığını cıcığını çıkardık sayılır. Ama ya makronun makrosu? Ne olsun, ne olsun? Hah tamam. Her yedili kat grubu (ki buna oktav denebilir) bir üst oktavın yalnızca bir tek katı olsun. Yani üst katı. Ve bu üst katlardan kaç tane var? Tabii ki 7 tane. Öyleyse bu 7 üst kat gene bir üst oktavın tek bir katı olamazlar mı? Olmazlar mı? Niye olmasınlar dedi ve oldu. Ee böylece makroya doğru da sonsuza kadar gitti oktavlar. Gitti de çok iyi oldu sanki. Kaybolduk resmen. Acil olarak bana bir mikroskop bir de makroskop lazım. Nerden başlayacam abi, sabit bir nokta yok, referansım kayboldu. Referansımı kaybedince asabileşiyorum. Bari sonsuza bir reverans yapıp, sakinleşeyim =)
Bak güzel kardeşim, dedi sonsuz. Sen işte şurdan başlayacaksın. Ben büyük bir patlama yapıcam. Sen sıfırdan ele alıcan işi. O senin oktavın olacak. Bir yaratılış, bir oktav. Her şey saçılacak ve sonra tekrar birleşecek. Sonra düşünüp taşınacam zamanın dışında. Deneyimler nasıl olmuş güzel olmuş mu? Ona göre önlem alıcaz yaw. Yeterince güzel, renkli ve çeşitli deneyim olmamışsa oyunun kurallarıyla biraz oynarım sonraki yaratılışta. Sonra darılmaca falan yok…
Sonuçta her şey ve her bir varlık bir oktav olmadı mı? Oldu. Ve onun sonsuza kadar alt oktavları, ve yine sonsuza kadar üst oktavları. Oktav aslında sekizlik gibi bir şey demek. Ama bizim oktavlarımızda 7 kat var. Öyle çünkü sekizinci kat sonsuzluk katı ve bir sonraki oktavın birinci katı. Bir ve sekiz, başlangıç ve varılmayan son. Alfa ve omega. Baştan ve sondan kuşatmış kendini sonsuz. (Sanki ortadan kuşatmamış. Alt oktavların 8’leri yani 1’leri ne güne duruyor. Oktav, oktav, oktav, boşuna yan yatmış 8 şeklinde değilmiş sonsuz. ‘oo’ )
Her varlık bir oktav mı sadece? Kendi içinde gene sonsuz alt oktavı barındırmıyor mu? Barındırıyor. Öyleyse koyduk sonsuzu varlığın içine.
Ehem, ehem. Daha düşünecek çok şey vardı. Tamam 7 kat olsun. Ama niye 7 kat olsun. Ne işe yarasın bu katlar. Varlıktaki 7 ana enerji merkezi ne işe yarasın? (Tabii oktavların sonsuza gitmeleri yüzünden gene her enerji merkezinin 7 alt merkezi ve onların da 7 alt alt merkezi olmalıydı, yine sonsuza kadar…) Neydi, ne değildi, nasıldı ve niyeydi? Al sana bir oyun daha. Oyun içinde oyun ve onun içinde oyunlar. Gene sonsuza kadar… Hangisi en ana/baba oyun. Salıverildiğimiz şimdiki yaratılış da başka bir oyunun parçası olmasın? Bilmem, ne anlarım ben =)
İnsan (sonsuz =) sıkılmamak için bu kadar da çok şey üretir mi? Pes valla. Resmen sıkıcı olmaya başladı olay =) Acı bize, bir şeyleri de sonlu yap… (Gerek yok, öyle bir yapıcam ki, siz her şeyi sonlu zannedeceksiniz zaten =) Tamam, tamam. Yaw, yapabilsem yapmaz mıydım? Yapamıyorum işte. Olmuyor. Gerçekten sonlu bir şey üretemiyorum. Kendimin dışına çıkamıyorum. Kapsayamadığım ayrık bişi yapamıyorum. Ühü ühü… İlla yüzüme mi vurmanız lazım (-Ahh !! (yüze vurma sesi) =))
Bir’in Hikayesi 3
Toprak, su, hava ve ateş’in dansı başladı birinci derecede. Aynı zamanda katıların, sıvıların, gazların ve enerjinin prototiplerinin dansıydı bu. Ama sanmayın ki bunlar maddeseldi. Çünkü henüz hiçbir şey şekillenmemişti. Tüm bu şekilsiz özler yaşam için fırsatlar sunarak ikinci dereceye ‘madde’ sağladılar.
Bir aynı zamanda sekizdi. Bir önceki formsuz sonsuzluk bir sonraki yaratılış için formları oluşturarak hammaddeyi sağlıyordu. Yukarıda ve aşağıda. Başta ve sonda. Ortası açık/anlaşılır gibi gözüken şeyin başı ve sonu gizemle örtülü idi. Belirişler ve kayboluşlar…
Bu bir’in hikayesi, aynı zamanda birinin hikayesi. Hangi birinin? Herhangi birinin. Herşey ve hiçbirşey olan herhangi birinin. Ona kısaca ‘biri’ veya ‘birisi’ diyebiliriz. İçindeki ‘bir’i görebiliyor musunuz =)
İşte bu biri var ya. İkinci yoğunluk derecesinde mineral, bitki ve hayvan olmayı öğrendi. Bu çok kısa ya da kolay bir süreç değildi. Her derecenin öğrenilmesi gereken bir dersi vardı. Kendilerinin farkına varmaya çalışan akıl/beden bileşimleri milyarlarca yıl kendi ruhlarını aradılar. Ve benlik bilincini kazandıklarında, kendilerinin farkına vardıklarında hep orada olan ruhu gördüler ve akıl/beden/ruh bileşimleri oldular. Yani insan. Daha doğrusu ‘dünya’ denen bu gezegende buna insan dedik biz. Nasıl göründüğü ve neye benzediğinden çok benlik bilinci taşıyıp etrafıyla bu bilinçle ilişki kurması idi esas olan. Neyse kolaylık açısından insan diyelim buna biz gene. Üçüncü derecenin varlığı… Ve bu insanlar uzun zaman düşündüler bazan, insan nedir diye, hayvanlardan farkı ne diye. 3 ile 2 arasındaki fark kadardı fark. Bir’di. (Bir demek için hiç’bir’ fırsatı da kaçırmıyorum bakıyorum =)
Bu birilerinden bazıları insanın düşünen hayvan olduğunu düşündüler. Bazıları da düşünüyorsam öyleyse varım dediler. (Hayvanlar buna alınmış olabilir) Bazıları da kalkıp çeşitlemeler/şekerlemeler ürettiler:
Tabii hayvanların o kadar uzun boylu düşündüklerini sanmıyorum. Acaba hayvanlar birşeyler ‘sanıyorlar mıdır’? Sanmıyorum. (Sanmıyor olmam sanamayacağımı göstermez tabii ki. İstersem sanabilirim =) Sanayağ gibi bir şey oldu bu ya, zihnim yağlanmadan/sanlanmadan bu konuyu kapatsam iyi olacak… =)
Fark gözle göründüğünden büyüktü. Dünyaya, dünyadaki insanın sınırlarına ve egemenliğine, onu nasıl işlediğine ve işleme becerisine (sonuç kötü bile olsa) bakarsanız farkı görmek daha kolay olabilir. Aslında mineral, bitki ve hayvanın ikinci derecede bulunduğuna ve insanın üçüncü derecede bulunduğuna bakarsak şöyle bir sonuç çıkıyor: Bir insan ile bir hayvan arasındaki fark aslında bir hayvan ile mineral arasındaki farktan daha fazla olmalı idi. Peki neyi kaybettik biz. Neden hayvan bilincine bu kadar yakın seyrediyoruz. Mutlaka unuttuğumuz, kaybettiğimiz, kullanmadığımız bir potansiyel olmalı. Durun anlatıcam. Acıklı bir hikaye. Birileri ikinci bölümün sonunda ‘ruh’ u bulmuştu ya. Aslında buldu ve kaybetti. Tabii bunu anlatabilmek için biraz daha gerilere gitmek lazım. İnsanın ‘insan’ olarak yaşadığı zamanlara…
İlk başta bir gaz ve toz bulutu vardı… Hımm, galiba biraz fazla başa sardım. Bu kadara gerek yok.
Bir zamanlar ölüm yoktu. Ölüm ne kelime. Kokusu bile yoktu. Ama aslında vardı da üçüncü derecedeki perde yoktu. Ve insanlar tüm geçmiş yaşamlarını biliyor, hatırlıyorlardı. Böyle olunca da insanlar ölse bile gerçek anlamda bir ölüm olmadığını biliyorlardı. Peki nasıl yaşıyorlardı. Tek fark bu muydu. Hayır. Bu farkların en küçüğü idi.
Bir zamanlar insanlar ‘yaşıyorlardı’. Bizim düşsel diyebileceğimiz kadar güzel yaşıyorlardı. Henüz ‘kötü’ keşfedilmemişti/yaratılmamıştı. Daha doğrusu ‘kötü olabilme’ seçimi insanlara sunulmamıştı. Her varlık kendine ve diğerlerine baktığında yaratanı görüyordu. Her varlık yaratandı ve hiçbir varlık diğerlerinden daha fazla yaratan değildi. Böylelikle tüm deneyimler bu bilincin ışığı ile yıkanıyordu. Her deneyim aslında yaratanın deneyimiydi. Her varlık yaratan ile aralarındaki bağın kuvvetle farkındaydı. Ve bu sayede bizim için mükemmel ötesi uygarlıklar/teknolojiler yaşandı geçti. Bu bağın farkında olan varlık, sonsuzdan gelen sürekli bir ilham potansiyeliyle dolu olduğu için, düşündüklerini/istediklerini gerçekleştirebilmenin yolları çok genişti. Böyle bir durumda insan nasıl ‘kötü’ olabilirdi. Herkes doygun ve doyumlu idi.
Eh, herşey güzelse sorun ne? İki tür sorun vardı. Bir tanesi yaratan olduğunu ve herşeyin yaratan olduğunu, herşeyin tek bir şey olduğunu bilmek ‘kötü’ olmayı olanaksızlaştırıyordu. Bu ise varlıklara/varlıklarına, özgür bir irade ve özgür bir seçim ortamı sunmak isteyen güneşler/logoslar için gerçek bir sorundu. Özgürlüğün olmaması ikinci tür sorunu da beraberinde getiriyordu. Yaşanan deneyimler hep iyi ve güzeldi. Sadece iyi ve güzel. Bu da tek renkli bir ortam yaratıyordu. Tabii bunun getirdiği başka şeyler de vardı…
Bir’in Hikayesi 4
‘İyi’ ve ‘kötü’. İnsanlığın en eski mitlerinden biri. Aynı zamanda yaşama yeni başlayan birinin ilk kavramsallaştırmalarından. İki zıt kutup. Pozitif ve negatif. Aynı, bir motoru çalıştıracak elektriğin iki zıt kutbu gibi. Neydi bunlar…
Üçüncü yoğunluk derecesinin sonunda yol ikiye ayrılmaktaydı. Pozitif ve negatif. Evreni döndüren zıt kutuplar. Kutuplar yoksa hareket de yok, deneyim de yok.
Biri ışık yayan, diğeri kendisi için toplayan iki kutup. Biri sadece kendisi için varolmayı seviyor, diğeri ise başkalarıyla birlikte varolmayı. Biri parçalayıp ayırırken, diğeri toplayıp birleştiriyor. Biri başkalarını kendi amaçları için kullanırken, diğeri başkalarının amaçlarına gönüllü hizmetkar.
Derler ki, işin ilginç yanı ya pozitif ya da negatif olacaksınız dördüncü dereceye geçmek için. Ve belki de cennet ve cehennem de burada başlar. Çünkü yollar ayrıldığı gibi gezegenler de ayrılmıştır artık. Bu neden gerekliydi? Dinleyelim bakalım neler söyler hikayeci…
On binlerce yıllık bir hikaye bu. İyi ve kötünün içiçe yaşadığı, karma bir dünyanın bitmez çağları. Ne yıkımlar olmuştur tarihin bilinmeyen sayfalarında ve ne eziyetler çekmiştir insanlar.
Böyle bir dünyada iyi olmak kolay bir şey midir? Bırakın iyi olmayı, birazcık etrafa gülümserseniz, biri mutlaka mutluluğunuzdan faydalanmak ister. Sokakta yürürken bile saf ve masum olamazsınız, kimse izin vermez buna. “Lütfen maskenizi takınız, yoksa biz sizi istismar edecek, size ‘hayır’ dedirtecek bir yol bulmasını biliriz.”
Bir ‘iyi’, bir ‘kötü’ ile nasıl baş edebilir? Onun yöntemleri ile mi? Peki o zaman ona benzemeye başlamaz mı? Ne zaman kendi istediği gibi yaşayacak ‘iyi’?
Ve ‘kötü’ olmak kolaydır ‘iyi’lerin olduğu bir yerde. Ezilecek varlıklar vardır ve hazırdır çünkü. Koyun onları salt kendi gibilerin olduğu bir yere. Hayat aniden zorlaşır onlar için.
İşte dedim ya cennet ve cehennem burda başlar. ‘Kötü’ ler kendi seçimleriyle çekişme ve savaşın, ayrılık ve mücadelenin bitmediği bir dünyaya göç ederler. ‘İyi’ ler ise birleşme ve paylaşmanın, anlayış/sevgi ve mutluluğun dünyasına. Orayı cennet de, cehennem de yapan kendileridir. Olan tek şey ‘iyi’ ve ‘kötü’ nün artık birarada, içiçe olmamasıdır. Her varlık kendi kutbundan olanlarla biraradadır artık. Ve her kutup kendini böylelikle son haddine kadar geliştirebilir.
Tamam geliştirebilir de biter mi, kutuplar arası mücadele. Henüz değil. Evrende oynanacak başka roller vardır. Varlıklar kendi kutuplarında birer grup oluştururlar artık. Gruplar oluşur, çünkü gruptaki tüm varlıklar amaç ve niyette birleşmişlerdir. Her bir gezegen tek bir canlı varlık gibi bilinç kazanır. Ve bu bilincin içinde olan varlıklar aynı bilinci paylaşırlar, yaşarlar, hissederler. Toplumsal bellek bileşimlerinin zamanlarıdır bunlar. Ve düşünceler ‘şey’ lerdir artık. Bizim gibi sorunları yoktur, yaşamı sürdürmek için. Hayatta tutmak zorunda oldukları bir bedenden öteye geçmiştir artık bakış açıları.
Ya ne yaparlar? ‘İyi’ ve ‘kötü’ nün savaşı burada biter mi? Ne yazık ki bitmez. Yollar tekrar altıncı derecede birleşene kadar da bitmeyecektir.
İçinde biraz sümer mitolojisi biraz da uzakdoğu panteizm anlayışı var yazıların.
Çoğuna katılıyorum, fakat en iyi göstergenin veya kanıtın “nitelik” olduğunu düşünüyorum. Hatta nasıl söyleyeyim, düşünmüyorum biliyorum.
Bir derken…
İlk bir iki paragrafı okudum da the one’ı falan mı çevirmeye çalışılıyor hangi bir bu. tek denilseymiş daha doğru olurmuş sanki hatta tek bir.
Neyin yazısı bu? Kutsal metinlerin yetersiz kaldığı noktalar mı var? Tasavvuf mu?
Bir olan ‘sonsuz’. İki tane sonsuz olamayacağı için sonsuz bir. Mantığın bir kısmı “sonsuzluk üzerine” konusunda var.
Neyin yazısı bu? Hikaye.
Kaan Onay’la bi tanışıklığın var mı rnd?
Sence 🙂
Ben bir noktadan kopuk ve rastgele başlamıyorum. Tüm mantık dizgesini izleyebilirsin istersen.
ol’an değil de olan yazdığına göre farklı gibisiniz.
Ama hikaye yazmak için daha erken gibi. Okumaya devam etmen lazım bence.. mesela Cantor falan sana iyi gider.
Cantor’un hataları var (buradaki sonsuzluk konusunda verdiğim linkin 10 küsur sayfalarında incelemiştim birkaçını), zaten sonsuzluk hakkında sanıldığı kadar fazla birşey söylememiş. Tek çeşit bir sonsuzluk olabileceğini dahi anlamamış. Zaten kafayı da yemiş sonra. Neyse.
Sizi hep çabuk karara varır gördüm, benim kaç yıldır bunları düşündüğümü/okuduğumu/yazdığımı (ve tartıştığımı) bilmeniz zor. Çoğu 10-15 yıllık bu yazıların. Ki yazdığımda da üstünde kaç yıldır düşünüyordum kimbilir. Vardır bir 10-15 yıl da oradan.
Burada biraz hızlı tartışıyorum, çünkü çoğu sıkıcı benim için. Artık yüz bin kere tartıştığım şeyler durumunda. Diğer sitede daha uzun/detaylı tartışılmış hallerini bulabilirsiniz.
Bense herşeyi niye bu kadar ağır yapıyorum diye çoğu sefer kendime kızıyorum.
Cantor bir filozof değil dikkatinizi çekerim. Filozofları herkes eleştirebilir demiyorum, ama Cantor bir filozof bile değil. “Materyalizmin çok yanlışları var” belki dersiniz ama trigonometriye katılmıyorum kadar gülünç bir cümle çok azdır.
Şu cümleyi…
… yazdıktan sonra 10-15 yıl ve üstüne bi 10-15 yıl daha, anlamını bir anda kaybediyor.
Bertrand Russell’ın burada birçok sefer atıfta bulunduğum bir sözü varya hani: “Akıllılar hep kuşku içindeyken aptallar küstahça kendinden emindir.”
Seni ezmeye çalışmıyorum, küçümsemiyorum veya canım sıkıldı ve uğraşacak birini arıyorum da hedefime seni almadım. Yalnızca yorumlarına cevap veriyorum. Sen yazdıkça ben tanımaya devam edeceğim. Gerçek tutumun nedir bilmiyorum, belki alıntıladığım özdeyişten haberdarsındır, tarif edilen duruma düşmekten kaçındığını biliyorum. Ama dikkatli ol… dikkatli ol. Bu elbette bir tehdit değil.
Cantor’un teoremleri çok aşağılarda bodrum katın altında temelde bir yerlerde bunu dikkatine sunmaya çalışıyorum. Cantor.. tabii.. belki yanılmış da olabilir, ama düşünmeye başlamadan önce yargıya kimler varmalı bir bunu bilmek lazım. İnsanlar herbi şeyin felsefesini yapmaya pek bi meraklı.
Evet, benim felsefe de böyle.
Bu tip söylemle birini ezemezsiniz zaten, isteseniz bile. Ezmek için ‘kişi’ hakkında prematüre fikir yürütmek yerine söylediği ‘düşünceler’ hakkında fikir üretmek gerekir (mesela ben sizin yerinizde olsam bunları yazmak yerine gidip Cantor’un teoremleri üzerine yazdıklarımı okurdum önce bir. Okudunuz mu bilmiyorum).
Yani tam tersi, bunları söyleme cesaretiniz bana tecrübesizliğiniz hakkında fikir veriyor. (Bu arada ben de sizi ezmeye çalışmıyorum ama, “1-2 ezmeye çalışmıyorum” muhabbetine de verilebilecek başka karşılık bulamadım, kusura bakmayın)
Valla Cantor hakkındaki yazılarınız nerededir bilmiyorum. Ama link falan da vermeyin, işin aslı şurada yazdıklarınız beni acaba o konuda da ne düşünüyorsunuz diye meraklandırmıyor. Durum bu.
Ben gündüz bu başlığı görmemişim..
Ana metni az önce okudum, altındakileri henüz okumadım.
Sonra “hür irade’yi görünce..
Güldüm:)
Malum, diğer başlıkta yazdıklarım..
Aslında ben de bazı şeyleri yüzlerce kez düşünmekten sıkılabiliyorum.
Ama bazen, yeri gelir ve neşeyle birleşirse, yeniden dil’lendiriyorum.
O zaman sıkılmıyorum, keyif alıyorum.
Neydi hakikat?
Tümdengelim ve sezgi.
🙂
kaç yüzyıldır sahi..
O kadar tümdengeldi ve o kadar sezdi ki..
Yine de BİR türlü bilemedi, yeniden yenilendi.
Yeniden yenilendi.
Eee..
Boru değil; Tümdengelim ve sezgi..
Hakikatin biricik kriteri.
Gel gör ki ama;
Thomas Aquinus kadar Pasteur ve başkaları.. dna’yı bile bilemedi.
Ah sahi..
Onlar bilgiden sayılmazdı..
Di mi?
🙂
Ne hikmetse yani;
İster en kralından gel tüm’ün, ister 99 oktan sezgi..
Basamak şart sanki.
Vay anasına sayın seyirciler..
rnd bunu her yerde yazma
Şimdi ben, biraz da rnd’nin hoşgörüsüne sığınarak desem ki;
Otuz yılını boşa harcamışsın filan..
E düşünce işte!
Ve lütfen bunun böyle olmadığını bana ispatlasa? (en azından anlatmaya çalışsa)
Amma bir şartla..
Maddeye, ve onunla ilgili herşeye (deneye, gözleme, veriye, vesiareye) sığınılmayacak anadınmı.
Peki ya neyle?
Elbette kavramlarla:)
Asıl soru şu aslında;
Bir düşüncenin saçma* olduğu nasıl kanıtlanır?
🙂
Nervus probandi.
Çok geç Toro, yazmamak için de, okumak için de…
Gamaro, burayı anlamlandırmak için, sonsuzluk üzerine’yi okumak gerek, burası ayrıntı. Tümdengelim yok aslında, tüm’e varış ve oradan geliş var. Bu arada ‘yumuşak determinizm’ için beklenmektesin, buraya yazacak vaktin varsa oraya da vardır değil mi? Hem iyi bilen 3-5-10 cümlede derdini anlatabilir, az bilen çok uzatır. Merak etme içinde sağlam argüman varsa bana 3-5 cümle de yeter.
Neredeyse bütün büyük buluşlarda sezginin parmağı vardır.
‘Saçmalık’ da işe yararlıkla/yaramazlıkla açıklanabilir. Neden maddeye/deneye yanaşamayayım ki, gayet bilimsel çalışırım. Kendimi ve hayatımı laboratuvar olarak kullanırım. Salt işe yaramaz düşünce ile ömür bitiremem. Her düşünce kendini deneyde ispatlamalı.
Tüme gidip geliyor valla, yavrum benim. Tümdengelim ve tümegidim ne demek rnd… (Bence bilmiyor)
Bence bilmiyor, amaç sadece düzeltmek olsun işte. “tümevarım” denseydi, tümevarış yok aslında öyle gidip geliyoruz işte diyecekti. Google’ın azizliğine uğrayıp yolu buraya düşen, gnostik-teorisyen(xin de olur) başka bir üyemiz olursa bence bununla ilgili bir deney yapmalıyız. Özellikle xenix’ten istiyorum, bunu sınayabileceğimiz bir deney tasarla abi.
rnd yazdiklarini ilginc buldum . Ezberlenmemis ve kendine ozgu. Gerci biraz masalsi bir anlatim olsada ilginc ..
Bizim bir “Kuri” vardı. İncecik zayıf yapılı olduğundan “Kuru” demişler önce sonra sevimli hale getirmek için “Kuri”ye dönüşmüş lakabı. O böyle durumlarda şöyle derdi:
“Hüsn-ü kuruntularınızı gerçeğin yerine koymayınız”.
🙂
Birinci metini okurken karşılaştığım “sanki”li tespitlerden(!) sonra bir de “Deneyimler gerçek olmalıydı ki tadı çıksın.” şeklindeki tümceyi görünce diğerlerini okumadım… Okumayı da düşünmüyorum…
Okumaya yacanan birine cevap yazmaya yacanmak da benim seçimim olsun.
Maalesef tartışmak bu değil arkadaşlar (bunu genel olarak söylüyorum). Düşünceyi bir adım ilerletmek, ortaya iki laf atıp rahatlamaktan daha çekici geldiği zaman bana seslenirsiniz.
Nette, öğrenmek/öğretmek, anlamak/anlatmak, düşünmek/düşündürmek dışındaki faaliyetlere ayırabileceğim/ayırmak istediğim zaman ve enerji kısıtlı maalesef. Biz sıkılmadan ancak böyle tartışabiliyoruz derseniz, o da sizin seçiminiz (bunu da genel söylüyorum).
Ayrıntıda neler yazdığımı, neler bildiğimi merak eden felsefeekibi.com forumundan okur. Burayı da orada sonsuz sanırım 2007’de sonsuzus nickiyle üye idi. O zamanlardan bu yana biliyor sayılırım. Sadece üye olmamışım. Dediğim gibi zaman ve enerjimi çok fazla bölmemek için.
Size iyi günler ve mutlu bir hayat diliyorum.
Hiç şaşırmadım.
Tahmin ettiğim gibi savunu;
-Sevgili gamaro, tümden gelim diye bişii yok aslında..
-Ya ne var?
-Tüme varım ve ordan gelim.
🙂
Şimdi bunun adı çapraz gidim olsaydı, o da öyle olmazdı kesin.
Önce bölüyom abii, sonna kesirlisiyle çarpıyom, zig-zag dönüş aslında.
Düşüncem geldi durumları..
Sahi, zamanı yaratmaya ne zaman karar verdi?
🙂
Bana bak..
Ahmet’i Aslı zannediyon, bi de üstüne orospu diyon.
Ben Ahmet’i anlatsam ne, anlatmasam ne.
Kütük orda.
Senin neyi bilmediğini görüyorum rnd.
Bildiğini sandığın şeyin ne olmadığını da.
Ve tarihsiz kavramlarınla nasıl salladığını da.
Ve bunun için zaten, ruh’a geleceğini de bildim.
Hür iradene güldüm.
Ahlak’ını zaten, çoktan gördük dün.
Ve verdiğin linke yönelik soruyu nasıl dışladığını da.
Neydi?
Ayrı konular efenim onlar..
Ayrı mayrı değil sonsuzcan, hepsi bir.
🙂
Onun için;
Öyle bekleniyorsunuz, yok iyi bilen az 3-5 argüman neyim yapma.
Keyfim için yazarım ben, kainatı nasıl çözdüğümü! (haşa) haykırmak için filan değil.
Böyle hatalar yapmaktan rabbime sığınırım:)
30 senede iki tane kitap okuyamadın mı?
Heryerde yazar halbuse.
Bunların üstüne diyalektik metafizik demek oluyor.
Ben şu şekilde düşünüyorum, daha önceden gamaro da dile getirmişti. Birlik-bütünlük-teklik vs gibi yarı tasavvufi yarı panteistik kavramlar aşkın bir tanrıyı baz alan modernite öncesi(hala süregelse bile) tanrı anlayışının sınıf atlamış versiyonudur.
Sonuçta, özneler-nesneler olmadan tanrı da olmaz. E ne diye onu taşeron olarak kullanıyoruz? Bizzat bizim altımızda maaşlı çalışsın, biz de ona sonsuz, tek düşünce falan diyelim.
Bak tarihsel maddecilik :)))
Anladığım kadarıyla rnd bu sonsuzluğa tanrı demiyor. Tanrı bile bu sonsuzluğun içinde bir düşünce, bizlerin yarattığı bir düşünce diyor. Bu noktada belki panteizmden ayrılıyor diyebiliriz.
Uzakdoğu Tao felsefesi.
Tabi..
Zaman da düşüncenin içindedir kesin.
🙂
Rnd onca metni yazacağına sadece ATEŞTEN GELDİK deseydi daha inandırıcı bir metne imza atmış olurdu.
Özellikle karanlık ortaçağda bu düşünce çok revaçtaydı ve simyacılar harıl harıl bunun üzerine felsefe! yapmakla meşguldu. İşin içine ejderhayı (SALAMANDER) soktukları bölümler oldukça okunasıdır.
Ben Rnd’ye tüyo vereyim:
Salamander içinde soğuk ateşi tutan canlıdır. (Ejderha) Ateş kendi içindeyken zararsızdır. Ne zamanki içindeki ateş dışarıya çıkar, artık sıcaktır. (İç dünya, dış dünya) Simyacı toprağı günlerce eritirerek bu durumu simüle eder. Sonunda kalan tuzdur.
Sonra kavramlardan kelimelere bir yolculuk başlar: sol -> sel -> solitude (Toprak-Tuz-Yalnızlık) İngilizce yazınca da oluyor : Sol-Salt-Solitude… Buradan tanrının sonsuz yalnızlığına gönderme yaparlar. İnsan da tanrının yansıması olarak bu kaderi paylaşandır. Çünkü ölecektir. (Tasavvufta : Tozdan geldin toza döneceksin)
Fakat görüleceği üzere bu metinde bir iç ve bir dış var. Hani şövalyelerin armalarında ejderha vardır ya, nedeni; iç dünyalarında munis, dış dünyalarında savaşçı olduklarının açıklamasıdır.
Modern felsefe, iç ve dışla ilgilenir. Fakat aynı anda…
Boş boş konuşuyorsun gamaro birşey anlatmıyorsun işin gücün boş boş yazmak sonsuza kadar sus bence.
Francisco Varela, Harward’dan doktoralı bir biologdur. Şili’den Tibet’e yolculuk yaptıktan sonra kendini bu tip felsefelere adamıştır: Batılı bilimadamlarıyla budist öğrencilerin dialoglarının simüle edildiği akıl ve yaşam enstitüsünün kurucularındandır.
Diyor ki: Bilinç (Farkındalık) içe ait bir konu değildir. “Arayüze”, içle dış arasındaki yüzey temasına ait bir konudur.
Bu yorum “Düşünen Töz” gibi standart fikri çökertmeye yöneliktir. İçle dış arasındaki düğümlenmiş bağdır. Öznenin kesin bir şekilde töz olmaması olgusunun yerine oturduğunu söyleyebiliriz.
Ben hemen sölim: İç ve dış’ın bu birlikteliği o garip “sonsuzluk” fikrini de bir paralaks olarak yerine oturtuyor. Bir gerçeklik olarak değil…
İlginçtir, Gaston Bachelard’da aynı fikirde: İçerisi ile Dışarının Dialektiği’nde neredeyse aynı fikirdedir.
(oturup yazmam lazım)
Bak yau..
Daha ne anlatmak gerekiyor acaba?
Ölüp gelenler acayip bilgi getiriyolarmış ha!.. Filan mı?
🙂
Ya da keşfettim!
Neyi?
Sonsuzluk iki değilmiş abii..
Hadi len, kaçmış peki?
Bir..
🙂
Canım misafirim, sen herşeyden önce bayanlara karşı nasıl davranman gerektiği konusunda biraz eğitim al bence, taman mı?
Hem böyle höykürcen sus-pus bilmem ne!..hem de hadi diycen..hadi hadi diye tuttrucan.
Bak çok net söyliim;
Hayatta yapmam!:)
Bilakis, komplimanda bulunman gerekirdi..
Hatta karar verdim.
Bundan sonra kompliman yapmayana bişey anlatmaycam!
Len hiç güleceğim yoktu valla, muahahahaha:)
Üstad yine yapmış yazacağını, eline sağlık:)
Bilinç için de birşeyler eklemek mümkün olmakla birlikte, ama öncelikle, hali hazırda “sonsuzluk” demişken..
Ben de küçük bir katkı mahiyetinde, bilimlerin sınıflandırmasına dair bir görüşü aktarayım.
Efenim şu;
“Teknik bilimler (tıp ve tarim dahil) tabiat bilimleri ve sosyal bilimler arasında, matematik tabiat bilimleri ile felsefe arasında, matematik mantık ise bu ikisinin sınırları arasında yer alır.”
Teeee, 150 yıl önce söylenmiş ha..
Öhm, saygılar:)
Önce yoktu, sonra yoktu;
zaman hiç başlamadı ve hiç bitmedi;
olmaya devam etmek ya da olmaya devam ediyor, Akan- genişleyen zaman- akan genişleyen- çarpan-devinen varoluş(/bilinç/bilinci), kalp atımı benzeri ritimlilik; enerjinin boşlukta sonsuz devinimi;
öncesi ve sonrası yok, varolmanın öncesi ve sonrası yok, var olma önceli ve sonralı değildir, başlamadı ve bitmeyecek; öylece var , sadece kendiliğinden öylece var; doğal olarak; var-dı demek bile bi di’li geçmişle onu geçmişe hapseder; varoluş sadece olmaya devam ediyor-şimdi-şimdi de;
bi baş arıyorsunuz, bi baş arayan bi son bulur; Her şey her an olmaya devam eder ve olur; sonsuz varoluş-sonsuz evren-sonsuz genişleyen varoluş
bir çemberde-dairede ya da genişleyen bi dairede baş ve son yoktur; zaman bi ölçüm aracıdır ya da yanılgıdır, göreye göre bi ölçüm aracıdır;
Sonsuzluk başlamaz-başlayamaz;, başlangıçsızca vardır; Sonsuz olması onun aynı zamanda başlangıçsız-öncesiz ve ilksiz olmasıdır; böyle olarak var olmasıdır;
Sonsuzluk başlangıçta olamaz-sonsuzluk bölünemez, sonsuz sonsuzdur ya da sonsuzca sonsuzdur, sadece sonsuzdur,
Hiç birimiz geçmiş ve gelecek deneyimlemedik, Şimdi deneyimledik ve şimdi deneyimliyoruz; Geçmiş ve gelecek diye bi şey yoktur ya da her ikisi ya da her üçü şimdidedir; Zaman ucu açık bi doğru ya da çizgi değildir; Zamanın başı sonuna bağlıdır-ilişiktir, Nereden bölerseniz orası birbirine göre baş ve son olur-olabilir; Zamanın öncesi olmaz, Öncesi olanın sonu olur; Sonluluk ya da yoklukluğun-salt mutlak yokluğun hafızası yoktur; Yutulup kaybolmuş bi karanlığın ya da yokluğun geleceğimisiniz ya da geçmişi;
En azından şunu düşünün, mutlak kaybolmuş ve yokolmuş bi varlık yani yokluk, oonun geçmişi ve hafızası olabilir misiniz?
Denemeler, deneyişler, karalamalar;
(başlığın ve içeriğin çağrıştırması üzerine-) düşünsel çıkarımsamalar sağlamak amacıyla-umuduyla karalanmış deneysel yazımlardır;
(doğru-yanlış, saçmasapan vb. her şey olabilir-sadece düşünsel denemeler ve açılımlardır, tartışma-çekişme-polemik unsuru olarak görülmemesini-alınmamasını rica ederiz;)
Varlığı bi başlamaya koyuyoruz, konumlandrıyoruz;
Varlığın başlaması için bi öncesi ya da öncesinde bi varsızlığı-hiçliği-yokluğu-boşluğu-bilinmezliği olması gerekir; ki başlayan her şey biter; Başlangıcın bi öncesi olması gerekir, Başlangıç öncesinde varlığın formu neydi? Varlık olabilir bilinç mi? Varlıklık potansiyeli taşıyan bilinç mi? sonsuz bilinç mi?
Kendi varsızlığına bitiştirilmiş varlık, kendi yokluğuna uzantılanmış bi varlık mı? Varlığı, (kendisinin) varsızlığı ya da yokluğu mu kuşatıyor; Varlık kümesi varlık kümesi ve kendi içinde sonsuz mu değil mi?; Bilincin hayalinde-düşünde-düşününde ürettiği varlık mı? Görüntüler varlığı mı?
Varolan herhangi şeyin yokolması (ki aslında biçim ve form değiştirmesi) varlıkın(salt varolmanın) yokolumu-bitimi ya da sonu değildir, Tüm varolan yokolabilir ki aslında varlık yokolmamış ve son bulmamıştır-/(varlık içindeki biçimini değiştirmiştir-yokluk olarak ya da saf bilgi ve bilinç olarak mutlak sonsuz bilince-öze geri dönmüştür); Bu durumda varolan=varlık değildir;
Yokluk bi başlangıçtı varlık mı oldu? Varlığın yokluğu-varsızğı vardı, varlık mı başladı? varlık mı oldu? Varlık kendi varsızlığı içine mi girdi? dışına mı çıktı-taştı;? Varlık kendi varsızlığı sonrasına mı doğdu? Varsızlığı ucuna mı uzantılandı?
Bi şey başlamalıysa başlamadan önceki hali nedir? Önceki halinde kendi yoksuzluğu-olmasızlığı olabilir mi?
Sonuç;
Sonsuz potansiyel bilinç ya da zekayız; Görüntüler-evrenler-devinenler-ilüzyon ya da yanılsamalar ya da öğrenmeler-keşfetmeler her şey olabilirler ve bitebilirler ya da değişebilirler, yani aslında yokta olabilirler ancak tüm bunlar mutlak bilincin ya da saf zekanın yokolması ya da bitmesi sonu değildir; Varoluşa ilişkin gözlemler bilincin doğasına-öze ya da özün öz niteliğine ilişkin gözlemler değildir ya da olmayabilir;
Kendinden sonsuz deneyim-görüntü biçim yaratabilen sonsuz zeka ya da sonsuz us ya da sonsuz bilinç-akıl her ne diyorsak; Her şey içinde sonsuz biçimde özgür ve özgün biçimde orataya çıkabilir,
sonsuz( bitmez-yitmez-olan, bitmeyecek ve yokolmayacak olan, bitmemiş ve yokolmamış olan, aslında başlamamışta olan-)