Çıldırtan Diyaloglar

Diyalog 1 – Çıldırtan Diyaloglar

A- Savunulabilir ki ispatlanamaz olan şeyler yokturlar.
Ama çoğu insan bunu şöyle düşünür:
“İspatlanamaz olan şeyleri istediğimiz şekilde yorumlayabiliriz”

B- Ne gibi?

A- Örneğin ben bakmazken şu akvaryumdaki balık hala orada mıdır?

B- Elbette.

A- İşte bu senin yorumun. Sen bana ispatlayabilir misin bunu?

B- Hımmm. Belki…
Sen bakmadığın bir anda fotoğrafını çekerim onun.
Sen fotoğrafın çekildiğini görürsün ama balığı görmezsin.
Sonra beraberce filmi banyo ederiz ve onu görürsün.

A- Hımm. Olabilir. Belki bakmadığım bir tek anda balığın orada
olduğunu ispatlamış olabilirsin ama bu bakmadığım tüm
anlarda da orada olduğunu ispatlamaz.

B- Balığı videoya çekerim.

A- Video filminde sahneler arasında yani iki ekran taraması arasında
bir boşluk vardır, ya balık o anlarda yoksa.

B- Ama sen şimdi konuyu saptırıyorsun. Ona bakarsan balığa
baktığın anlar arasında da boşluk var. Çünkü gözünün algılama
hızı saniyede 20-25 kare.

A- Doğru. Ama bu sadece bir örnekti. Hem ben konuyu tümüyle
balık örneği üzerine kurmak istemedim. Ben ispatlanabilir
ve ispatlanamaz olan şeylerden söz ediyorum. Örneğin şimdi
ortaya çıktı ki balığa sürekli bakıyor olmamız onun sürekli
var olduğu anlamına gelmiyor.

B- Ya ne anlama geliyor. Sence balık saniyenin yirmide birinde
başka bir yere gidip geliyor olabilir mi?

A- Onun doğal yeteneklerini düşünürsek hayır.

B- Peki, başka ne olasılık var?

A- Hımm. Belki de televizyon görüntüsü örneğini ele alabiliriz.
Televizyonda iki görüntü arasında, saniyenin yirmide birinde
görüntü nereye gidip gelir?

B- Tabii ki hiçbir yere. Her görüntü ayrı ayrı taranarak oluşturulur.

A- Belki bizim balığımız da öyledir.

B- Nasıl yani?

A- Ayrı ayrı oluşturulmuştur.

B- Hey bu olmaz. Televizyondaki görüntünün iki karesi farklı iki
karedir. Biz burada tek ve aynı balıktan sözediyoruz.

A- Tek ve aynı balık olduğunu nerden bilebiliriz ki. Hem zamanın
bir anındaki balık zamanın bir sonraki anındaki balıkla aynı
olsaydı, zamanın geçmediğini en azından balık için geçmediğini
söyleyebilirdik.

B- Belki de zaman geçmiyordur.

C- Hey, bakın deminden beri sizi dinliyorum ama söyledikleriniz
oldukça saçma şeyler. Özellikle seninki. Ama sen de saçmalamaya
başlayınca nesnel gerçekliği kurtarmak adına birşeyler yapmaya
karar verdim.

B- Bak arkadaşım, ben saçmalamaya başlamadım, hem kimse
seni konuşmaya da davet etmedi.

A- Bence konuşmak istediği şeyler varsa konuşsun. Hem belki
tartışmamız daha çabuk biter.

B- İyi öyleyse. Ama şunu belirteyim ki ben belki de zaman
geçmiyordur diye laf olsun diye söylemiştim.

A- Belki laf olsun diye söyledin ama bana bir ilham verdin,
ispatlayabilir misin bana zamanın geçtiğini?

B- Haydaa! Şimdi sen ciddi misin?

A- Sen zamanın geçtiğini düşünürken ne kadar ciddiysen ben de
zamanın geçtiğinin ispatlanması konusunda o kadar ciddiyim.
Bu benim hakkım.

C- Yaa, bak arkadaşım. Zaman geçiyor, çünkü demin konuşuyorduk.
Bu iş bu kadar basittir. Demin konuşuyorduk ve hala konuşuyoruz.
Demek ki arada bir zaman süresi geçmiş.

A- Ben geçerken görmedim.

C- Ne demek ben geçerken görmedim.

A- Demem o ki, şimdi kalkıp kendimi çürütmek için sana yardımcı
olmayacağım. Yapabiliyorsan bunu kendin yapmalısın.

B- Deminki konuşmayı hatırlamıyor musun?

A- Diyelim ki hatırlıyorum. Bu neyi ispatlar?

C- Tabii ki konuşmanın olduğunu şaşkın!

A- İyi de, akşamki rüyamı da hatırlıyorum ama o olmamıştı.
Hem ayrıca gene olup da unuttuğum o kadar çok şey var ki,
hafızama bırakın kesin ve %100 güvenmeyi, belki de
hiç güvenmemeliyim.

B- İyi de onu hatırlaman onun olduğunu gösterir.

A- Ya yanlış hatırlıyorsam.

B- O zaman bile bir şey olmuştur, fakat sen yanlış hatırlarsın.

A- Peki, olmuş olması da yanlış hatırlanamaz mı?

C- Bir hatırlama varsa şu anda olmamış ve geçmişte olmuş
bir “şey” vardır. Bu da zamanın geçtiğini ispatlar.

A- İyi ama ben şu anda geçmişte olmuş varsaydığım bir şeyin
hayalini kurmuş olabilirim.

B- Şu andan bahsetmen bile zamanın varlığını gösterir, zamanın
var oluşu ise zamanın geçişidir şüphesiz.

A- Şüpheli…

B- Ne şüpheli?

A- Tabii ki zamanın geçtiği. Zamanın geçmesi iki an arasındaki
değişimle tanımlanabilir. Tek bir an, şu an, bunu ispatlamaz.

C- Peki sen hiç bilmediğin, tatmadığın birşeyin nasıl hayalini kuruyorsun?

A- Aslına bakarsanız hayal diye düşündüklerim, gerçek diye sandığım
şeyleri taklit etmiyor. Şimdi ben buraya bir çizgi çizebilirim
ve bu daha önce hiç çizmeyi bilmediğim bir çizgi şekli olabilir.
Hem hayal niye gerçeği taklit etsin veya ona bağımlı olsun, bu
hep gerçek vardır ama hayal yoktur düşüncesinden kaynaklanıyor.
Kim ispat edebilir bana gerçeğin var ve hayalin yok olduğunu?
Belki de gerçek hayali taklit ediyor ve ona bağımlı!?

C- Sen daha önce yüzlerce kez çizgi çizdin. Bu kavramı biliyorsun. Hem
elini rastgele hareket ettirsen bile daha önce çizmediğin bir çizgi ortaya
çıkardı. Ayrıca çizdiğin bir çizginin aynısını bile çizmek istesen
bunu beceremezdin bence. Çünkü tıpatıp aynı olmazdı.

A- Niye bu yolu zorlayayım ki? Neden ben bilmediğim bir şeyin ya da
yaklaşık olarak bilmediğim, hiç bilmediğim bir şeyin hayalini
kuramaz mışım?

C- Kuramazsın çünkü bir başlangıç ve dayanak noktan olmaz. Hayaller
bile birşeylere dayanmak zorundadır.

A- Dayanmak zorunda olduğunu ispat edebilir misin?

B- Neden hep biz birşeyler ispat etmek zorundayız. Sen hiçbir
şeyi kanıtlamaya çalışmıyorsun, herşeyi çürütmeye çalışıyorsun.
Kanıtlamak zordur, çürütmek kolay.

A- Neden kanıtlamak zor olsun çürütmek kolay. Çürütülemeyecek
şekilde kanıtla, kanıtlayabiliyorsan. İkinin iki olduğunu kanıtlamak
kolaydır, çürütmek zor. Hem ben ispatlanamazlık üzerinde
duruyorum. Söylediğim şeylerin ispatlanabilir olduğunu savunan sizsiniz.

B- İkinin iki olduğu sadece bir kabuldür. Bu kabulle başladıktan sonra
nasıl çürütülebilir ki, zaten kabul ederek başlıyorsun. Hem ikiyi
kavramsal olarak biz yarattık, iki iki’den başka ne olabilir ki?

A- Üç olabilir.

C- Karşı çıkmak uğruna tutarsız oluyorsun. Bu saçmalığı daha ne
kadar sürdürebilirsin ki… Karşı çıktığın şeylere içten içe
inanmıyorsun. Yoksa bizim aramızda anlamlı bir şekilde varlığını
sürdüremezdin, etrafındaki insanlarla uyumlu ya da yarı uyumlu(!)
ilişkiler kuramazdın.

A- Üstünlüğü ele geçirdiğini sanıyorsun değil mi? Yanında senin gibi
konuşan beş kişi daha olsa bahse girerim kendinden daha emin
olurdun. Ya yüz kişi olsa veya yüz bin? O zaman benim
haklı olabilme olasılığımı düşünmeye bile değmezdi. Benim amacım
haklı çıkmak değildir, yanımda kimseler olmuş veya olmamış
farketmez. Benim gücüm kendimden gelmez. Ben gerçeği
arıyorum. Yolumu aydınlatan onun ışığıdır. Sahte olanın
desteğe ve yandaşa ihtiyacı vardır, sürekli kendisinin
onaylanmasına ihtiyacı vardır. Gerçek ise tek başına
bile olsa eninde sonunda galip gelecektir. Şimdi anlıyor musun
gerçeği arayan bir kişi ile onun etrafındaki gerçeği aramayan
bir grup ya da bir yığın insan arasındaki uyumlu ya da
yarı uyumlu ilişkileri? Bu ilişkiler uyumsuz bile düşse sence
kim ya da kimler, kime ya da kimlere ayak uydurmalıdır.
Görünüşte hep şöyle olmuştur ki; çoğunluk güçlü ve haklıdır.
Oysa onların gücü sahtenin gücü de olabilir. Ama bu güç
aynı karanlığın üstüne ışık düştüğünde hiç var olmamış
gibi yok olması gibi yok olabilir gerçek ortaya çıktığında.

C- Gerçek uğruna uzun bir söylev çekiyorsun. Ama bir saattir
gerçeğin gerçekliğini kabul etmiyorsun. Bunu bizim mi söylememiz
lazım. Kendi konuştuklarının farkında değilsin. Söylediklerinin
toplamda iler tutar bir yanı yok.

13 yorum “Çıldırtan Diyaloglar”

  1. Diyalog 2- Bütünlüğün Peşinde

    E- Adanmış ve kutsanmış bir sevgi
    Böyle bir sevgili
    Belki bir şeylere yardımcı olurdu
    Ama farkına vardım ki
    Ben bütünlüğümün peşindeyim

    Bütün düşünceler yanlıştır
    Şimdiye kadarki ve bundan sonraki

    Gerçeği onların içinde arama !

    “Gerçeğe, sonsuza ulaşmak imkansızdır”
    Sadece bir düşüncedir
    Onu tanı, kabul et ve aş.
    F- Seninle konuşmak hoşuma gidiyor E. Fakat…
    Bu noktada “fakat” la başlayan bir söz söylemem
    gerektiğini hissettiğim için öyle yazdım. Fakat gerçekten
    “fakat” la başlayan ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Hımm,
    galiba oldu…

    E- Sözlerin bana erinç veriyor sevgili F.
    Biliyorum ki duygular ve düşünceler, sevgi ve bilgelik
    birbirinin tersi ve bütünleyicisidir zihin ve beden gibi.
    Daha doğrusu beden ve zihin. Ve gene bilirim ki
    elde etmek ve istemek de böyledir. İstediğimizi elde
    edemeyiz. Kutuplaşmak bir yayı germek gibidir.
    Aslında yay iki tarafa doğru da gerilir. Bir şey
    isteriz ve tersini elde ederiz. Sanırım yaşamdaki
    doyumsuzluğumuzun sebebi de budur. Biz bu mekanizmanın
    nasıl işlediğini bilmeyiz.

    F- Nasıl yani, hep istediğimizin tersini mi elde ederiz ?

    E- Aslında elde ettiklerimiz yani olan, gerçekleşen şeyler
    düşüncelerimizin ürünüdürler. Düşünceler sınırsız zihin
    (ışık) okyanusunun yüzeyindeki dalgacıkları biçimlendirirler.
    Bizim tanıdığımız, bildiğimiz, deneyimlediğimiz
    ve içinde yaşadığımız evren bu dalgalar, girdaplar,
    sapmalar veya sonlulardır. Fakat isteklerimizi duygularımız
    belirler. İsteğimiz veya sevgimiz yani duygularımız
    düşüncelerimizle uyumlu değildir. Olamaz da. Çünkü onlar
    aynı paranın iki yüzü gibi ters ama bütünleşiktirler.
    Bir şey isteriz ama aynı zamanda onun olmayacağını
    düşünürüz. Bu kaçınılmazdır. Sonuçta istediğimiz şeyler
    olmaz ve istemediğimiz şeyler olur. Çünkü öyle
    düşünürüz.

    F- Ama bu çok kötü. Yani yapabileceğimiz hiçbir şey yok.

    E- Evet bu bir gitar telini çekmek gibidir, bırakınca
    öbür tarafa gidecektir. Sonra yine diğer tarafa, ta ki
    durana kadar.

    F- O zaman bundan bir kurtuluş yok.

    E- “Kurtulmak” ve “kurtuluşun olmayışı” kendi başına
    var olamayan düşüncelerdir. Herbirinin kendi zıttına
    ihtiyacı vardır. Onun için düşünceler kendi başlarına
    gerçeği anlatamaz ve gerçek değillerdir.
    Yani bir kurtuluşun olmayışı da, kurtuluşun oluşu kadar
    yanlış ve gerçek dışıdır. Aynı bu noktada bunların yanlış
    ve gerçek dışı olduğunu söylemenin yanlış ve gerçek dışı
    olduğunu anlamak gibi. Bu böyle sonsuza kadar
    gider. Sonsuzu anlatmak için elimizde kullanabileceğimiz
    sadece sonlular vardır anlamlı ve tanımlı olarak. Fakat
    sonsuz sonlularla anlatılamaz. Aslında hiç (zaman içinde)
    anlatılamaz. Öte yandan o anlatılmaya ihtiyaç duymayacak
    kadar açık ve ortada birşeydir. Anlatma yöntemleri dahil,
    herşeye, her varlık ve konuya kendisinden daha yakındır.

    F- Seni anlar gibiyim fakat madem hem kurtuluş var
    hem de yok niye ben sadece birisini görüyorum.

    E- Çünkü kurtulmak istiyorsun. Kurtulunacak bir şey
    olmadığını gördüğünde kurtulmak istemeyeceksin ve
    düşüncelerin de kurtuluşun olmadığı yönünde
    kutuplaşmayacak. Hatta kurtulmak istemediğin zaman
    kurtulmuş olduğunu deneyimleyeceksin.

    F- Emin misin ?

    E- Emin olmayı istemek hiç işime gelmez. Çünkü o zaman
    belirsizliği ve eminsizliği yaşarım. Oysa
    şimdi emin olmayı istemiyorum, belirsiz ve sonsuz
    olanı istiyorum ve düşüncelerim bana kesin ve
    açık deneyimler sunuyorlar. Tabii ben bunu da
    istemiyorum.

    F- O zaman sanki bir çıkış görüyorum. Yani biz ne
    olmasını istiyorsak, onu değil tersini istemeliyiz.
    Böylelikle o şey olur. Öyle değil mi?

    E- Tabii bu mümkün olurdu. Eğer yeterince yapma gücün,
    iraden ve kutuplaşma yeteneğin olsaydı.

    F- Bu ne demek şimdi? Bir şeyin olması için
    tersini istemem yeterli olmalı, senin dediklerine
    göre.

    E- Dostum anlamalısın ki birşeyler istemek ve
    istemeye devam etmek açıkça gösterir ki sen bütün
    değilsin. Yani istemek veya odaklanmak yani sonluya
    dönüştürmek bütünlüğünün sadece bir yüzüdür. Diğer
    tarafta ise istememek, sınırsız olmak, kendine yeter
    ve doyumlu olmak vardır. Bütünlüğün bu ikisini de
    kapsar ve bütün olduğunda dışında bir şey yoktur
    istenecek veya yapacak veya olan. Tüm ikiliklerin
    ötesinde ve aynı zamanda berisinde olursun. Sözcükler
    ve düşünceler oraya ulaşamaz. Onun için onu tanımlamaya
    çalışan sözcüklere devam etmenin anlamı pek yok.
    Burada anlatmaya çalıştığım şey şu; sen sürekli
    “birşeyler istemeyi ve tersine sahip olmayı” istersen
    elde edeceğin deneyim, yani gerçekleşecek olan şey bunu
    beceremeyişin olacaktır yani tersi olacak ve sen birşeyler
    isteyemeyip, tersine de sahip olamayacaksın. Çünkü istememenin
    ne demek olduğunu bilmiyorsun. İstememeyi duygu
    olarak bilmediğin içindir ki zaten “istemek”
    düşünce ve ışık olarak gerçekleşemiyor. Yani aslında
    istemeyi de bilmiyorsun. Buna ise istemenin, iradenin
    veya kutuplaşmanın eksikliği diyebiliriz.
    İstemeyi gerçekleştirebilmek için istememe duygusunu
    körüklemek gerekecektir. Yani bütünlüğünün iki yanını da
    düşünmek zorundasın…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  2. Diyalog 3- Bütünlüğün Peşinde 2 -Amaç/Araç, Neden/sonuç


    E – Varlıklar bir şeyi bir başka şey için yaparlar. Bu nedenledir ki
    nedenler ve sonuçlarla bağlanmış durumdadırlar. Oysa herşey
    kendi kendinin nedeni ve sonucudur.

    Bir amaca ulaşmak
    için başka şeyleri araç olarak kullanmak gerçeğin pek
    bütünlük taşımayan bir algılanışıdır.

    F – İyi de nedensel ilişkiler hep karşımıza çıkan şeylerdir. Ve bu
    tür ilişkileri bilmek bazı şeyleri elde etmek açısından yararlı
    olabilir.

    E – Bu şekilde sahip olmak bütünlük taşımaz ve gerçekte hiçbir
    şeydir. Çünkü sahip olmaya çalıştığımız şey tek yönlü ele
    alınmıştır sadece amaç olarak. Oysa o aynı zamanda araçtır.
    Veya şöyle de diyebiliriz : “İkisi de değildir”. Aslında
    herşey kendi başına bir bütündür ve her olay tüm zamanları,
    her varlık tüm mekanları içinde barındırır.
    Biz onları sadece amaç veya sadece araç olarak
    alırsak onlar gerçek değildirler ve gerçek olmayan
    bir şeyin ne olduğunun önemi yoktur.

    F – Bence fazla soyut söylediklerin ve gerçek yaşamda uygulanabilir
    tarzda konuşmuyorsun. Söylediğin şeyler ilginç ama
    yaşamda karşılaştığımız şeyler değil.

    E – Okuma-yazma öğrenmek için uğraşmış olmasaydın, karşılaştığın
    şeyleri okumak veya istediğin şeyleri yazmak da
    yaşamda karşılaştığın şeylerden olmayacaktı.

    F – Ama gene de çevremde bunları yapabilen bir kitle olacaktı.

    E – Yine var fakat küçük ve dağınık bir kitle. Kitlelerden
    konuşacaksak normal dağılım grafiğini gözönüne getirmeliyiz.
    Çan eğrisinin en büyük kitlesi olağan veya sıradan
    kitle olarak düşünülebilir. Bu asıl yemektir ama
    ne tadı vardır ne de tuzu. Bunun dışındaki küçük
    kitleler ise baharat ve sosturlar. Yemeği değiştirenler
    onlardır.

    F – Neden sonuç ilişkisinin varolmadığını mı söylemek istiyorsun.

    E – Hayır söylemek istediğim sadece neden ve sonuçlarla
    işleyen bir evren tasarlamanın kısır, tek yönlü ve
    bütünlükten uzak oluşu. Bütünlüğü ve dengeyi gözönüne
    aldığımızda herşey kendi kendinin nedeni ve sonucu
    olur aynı zamanda.
    Yani varlıklar hem diğer tüm varlıklara bağlı
    olmalı hem de tümüyle kendi başına yeter ve bağımsız.

    F – Bu nasıl mümkün olabilir ki ?

    E – Sonlu bir evrende mümkün olamaz. Zaten
    “mümkün olamayış” / “mümkün oluş” ya da
    olanaksızlık/olanaklılık gene sonlu/sonsuz ‘un bir
    özelliğidir. Sonlu da hiçbir şey mümkün
    değildir; Olanaklar, olasılıklar, yaşam, evren,
    bilinç, hareket… Sonsuz da ise herşey mümkündür.
    Ve o zaman gerçek ve hayal aynı şey olur.
    Bir noktanın içine sonsuz bir evren sığdırmak
    veya n-boyutlu cisimler, değişken-süreksiz
    varlıklar/yokluklar mümkündür hayalde…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  3. Diyalog 4- Bütünlüğün Peşinde 3 -Uygulamalar

    I – Bir öğreti sadece öğreti olarak kalırsa insanın yaşamına ne
    katabilir ki ? Bunlar sadece düşüncelerdir. Gerçek ise düşüncelerin
    arasında bir başka düşünce değildir.

    G – Sana katılıyorum. Ama ayrıca biliyorum ki bildiğim bütün
    şeyler düşüncelerdir.

    I – Aklın düşüncelerden ötesini kavrayamaz ama bedenin onları
    deneyimleyebilir gene de.

    G – Bedenim onları nasıl deneyimleyebilir ?

    I – Bedenin onları zaten sürekli olarak deneyimlemektedir. Hiçbir
    duyumsaman tarif edilebilir değildir. Biz sadece diğer insanların
    da benzer algılara sahip oldukları varsayımından hareketle
    duyumsamalarımız üzerine konuşabiliyoruz. Birbirimizi
    anladığımızı varsayarak …
    Hepimizin görünüşte beş standart duyusu var. O zaman
    şeylerin rengi, yemeklerin tadı veya dokunma da benzer
    olmalıdır. Ama bu sadece varsayımdır. Kimse kimsenin nasıl
    algıladığını bilemez.

    G – Ama o zaman nesnel bir dünya tanımı olmaz. Tüm algılarımız
    duyularımıza dayanıyorsa ve bunlar da başkaları
    tarafından bilinemezse, herkes kendi öznel dünyasında
    oturmaktadır.

    I – Evet öyledir. Benim bildiğim dünya, bilinemez olan
    dünyanın, benim tarafımdan yapılmış bir yorumudur.
    Herkes kendi yorumunu yapar, bu nedenle kendi
    dünyasında yaşar. O dünyayı o yaratmıştır ve
    öldüğünde de bütün dünya yok olacaktır.

    G – Sanki o zaman insanlar yapayalnız kendi dünyalarında.

    I – İşin gerçeği bu. Onlar gerçekten yapayalnızdırlar. Çünkü
    başka dünyalar ve başka varlıklar olup olmadığını
    anlamalarının hiçbir yolu yoktur.
    Başka varlıklar görürler kendi dünyalarında. Ama
    bu onların var olduğunu göstermez. Başka varlıkları
    beş duyu dışında hissedemezler. Hissetseler bile bu anda
    başka varlık yoktur, çünkü onu ancak “Ben” olarak
    hissedebilirler.

    G – Ama zaten herşeyi beş duyuyla algılamaktadırlar. Peki
    başka varlıklar ile kendisi arasındaki fark ne ?

    I – Varlık kendisini beş duyu ile algılamaz sadece. Tüm
    beş duyusu da bloke olmuş birisinde hala bir “Ben”
    duygusu bulunur ki buna altıncı duyu diyebiliriz.

    G – Nasıl bir şeydir bu altıncı duyu ?

    I – Hissetmek gibi bir şeydir. Herkeste vardır ama farklı
    oranlarda gelişmiştir. Aslında diğer beş duyu da farklı
    oranlarda gelişir.

    G – Peki neden bunlar farklı oranlarda gelişir.

    I – Buna bizim ilgimiz, sevgimiz, dikkatimizi yönelttiğimiz nokta
    yani özgür irademiz sebep olur.
    Bizim bir dikkat noktamız vardır. Bu bizim dikkat sarf
    ettiğimiz şeyin üzerine giden ve onun şeklini alan ve ona
    nüfuz eden bir şeydir. Ve dikkat noktamız nereye giderse
    serbest akan enerjilerimiz de oraya gider. Bunlar çok
    hafif, uçucu, seyyal enerji akışkanlarıdır. Hepsinden
    daha seyyal olan ise dikkat noktasının ya da özgür
    iradenin kendisidir. Böyle olmasaydı o herşeye nüfuz
    edemezdi ve enerjileri yönlendiremezdi.

    G – Bu dikkat noktasının nasıl bir şey olduğunu anlamadım.

    I – Bak algılanabilir olan sadece değişimdir. Biz dikkat
    noktasını normalde dururken algılayamayız. Ama örneğin
    genelde, bir yere baktığımızda dikkat noktamız oraya
    yönlenir. Ayrıca tüm algılamalarımız dikkat noktası sayesinde
    olur. Dikkatimiz başka yerdeyken sesleri duymayız,
    gözümüz açık olsa bile önümüzdekileri görmeyiz.

    G – Böyle şeyler yaşadım ama bunları önemsememiştim. Ve hiç
    bu şekilde yorumlamadım. Ama eğer söylediğin şekilde ise
    bu dikkat noktası bizim dışarıyla olan tek bağlantı
    noktamız ve çok önemli.

    I – O sadece dışarıyla değil içeriyle de olan tek bağlantı
    noktamızdır. Dikkat noktamız aslında özgür irademizdir.
    “Ben” in kullanabileceği en güçlü, aslında tek alettir.
    O her yere konumlanabilir. Sadece fiziksel üçüncü
    düzeye değil, duygu/düşüncelerin dördüncü derece
    uzayında, düşüncelerin zihinsel beşinci uzayında
    veya inançların ruhsal altıncı uzayında. Tabii bunlara
    ikinci derece yaşam enerjileri uzayını da katabiliriz.
    Onu kullanmayı öğrenmek insanın gidebileceği yolun
    tamamını kapsar. Çünkü o tüm seçimlerimizi yapmamızı
    sağlayan şeydir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  4. Diyalog 5 – Bütünlüğün Peşinde 4 – Gerçek, Soyut ve Somut

    O – İnsanlarda farkında olmadıkları ön tanımlamalar vardır. Onlar bazı ön tanımlar ya da inançlar sayesindedir ki baktıkları herşeyi bunlara uygun şekilde yeniden tanımlarlar.

    P – Yeniden tanımlamaktan kastın nedir ?

    O – Ön tanımlar yani inançlar şeylerin tanımlanabilirliğinin sınırlarını çizer. Yani sen bir arabaya baktığında bir araba görürsün. Aslında cümle şöyle olmalıydı; sen şurada duran şeye baktığında bir araba görürsün.

    P – Ne yani o bir araba değil midir ?

    O – O senin tanımlaman gereği bir araba olmuştur ve senin için bir arabadır. Daha açıkçası sen o şeyi sadece bir araba olarak görebilme yeteneğindesin. Çünkü ön tanımlarının çizdiği çerçeve daha fazlasına izin vermiyor.

    P – Yani bunu bir araba haricinde bir şey olarak görmek mümkün müdür ?

    O – Elbette, deliler bu aynı şeye bakar ve herbiri farklı bir şey görür.

    P – Ama onların aklı başında değil ki. Hem herbirinin farklı bir şey gördüğünü sen nereden bilebilirsin ?

    O – Aslında aklı başında insanları da seçebilirdim. Ama birarada yaşayan insanlar çeşitli ilişkilerinde anlaşılabilir olmak için farkında olmadan benzer ön tanımlar edinmişlerdir. İşin kötü tarafı edindikleri ön tanımlamalar takımının tek mantıklı takım olduğu ve diğerlerinin işe yaramaz ve mantıksız olduğunu da bir ön tanım olarak kendi ön tanımlamalarına katmışlardır. Böyle olunca ön tanımlamaların değişebilirliği veya başka bir tanımlamalar grubunun da mantıklı olabileceğinin denenmesi kısır döngüye giriyor. Ve varlık önündeki oynanabilir parametreleri birer sabit sanarak oldukça yüzeysel yaşamlar yaşayıp duruyor.

    P – Ama senin bu önümüzde duran şeyin araba haricinde bir şey olabileceğini söylemen gerçekten mantıksız.

    O – Burada iki kavram kullandın: Gerçekten ve mantıksız. Önce ikincisinden başlayalım. Mantık nedir ? Mantık bir sistemin bütünlüğüdür. Eğer bir sistem bazı şeyleri kapsayamıyor veya gözardı ediyorsa zaten bütün değil demektir. Ve herşeyi kapsarsa bütündür ama o zaman da “Herşey mantıklıdır” demekten başka çaremiz kalmaz. Yani ya herşey mantıklıdır veya şeylerde mantık aramaya gerek yoktur. İkisi de aynı kapıya çıkar. Şimdiki mantık sistemimiz bütün değildir ve şeyleri bu sistemin filtresinden geçirmenin gereği yoktur.

    P – Ama o zaman herşey birbirine karışır. Ne mantıklıdır, ne mantıksız, hangisi hayal ve hangisi gerçek; insan nasıl ayırtedebilir ?

    O – İnsan bunları ayırtetmeli midir, dahası zaten edebilir mi ? Şimdi birincisine geldik: Gerçek nedir ? İnsanlar binlerce yıl onu aradılar. Kimi umutsuzluğa düştü, kimi bulduğunu sandı, kimiyse bulduktan sonra bile aramaya devam etti hem de bulduğunu bilerek…

    P – Yani sen şimdi bana gerçeğin ne olduğunu söyleyebileceğini mi söylüyorsun ?

    O – Bunun gibi bir şey. Ama ben sana gerçeğin ne ve nasıl olduğunu söyledikten sonra bile sen gerçek hakkında daha fazla şey biliyor olmayacaksın. Tıpkı benim gibi…

    P – Bunu anladığımı sanmıyorum. Sözün pek anlamlı değil. Sen gerçeği biliyorsun, bana söyleyeceksin ve ben gene de biliyor olmayacağım. Öyleyse sen de biliyor sayılmazsın.

    O – Ben gerçeği biliyorum demedim. Çünkü o sabit bir şey değil belki de. Sana söyleyeceğim de onun ne olduğu değildir, daha çok onun hakkında bir şeydir.

    P – Eh, söyle o zaman.

    O – Önce bir soru sormak istiyorum: Somut şeyler mi daha önemlidir yoksa soyut şeyler mi ?

    P – Iıı, sanırım somut şeyler.

    O – Aslında hiç de sanmıyorsun. Ben bu soruyu sorana kadar çok fazla emindin. Hala da öylesin. Çünkü bu bütün insanların kafasındaki bir ön tanımdır. Ve aslına bakarsan sırf bu ön tanım bilinç ile bilinçaltı arasında bekçilik yapıp geçişi engellemektedir.

    P – Ama zaten somut şeylerin daha önemli olduğu açık değil mi ? Somut şeyler elle tutulur ve hayatımızı daha direkt olarak etkileyen şeylerdir. Soyut şeyler ise ele gelmez, uçucu şeylerdir.

    O – Ama senin insan mekanizmanın tüm davranışlarını inanç, istek, duygu ve düşünce dediğin o uçucu ele gelmez soyut şeyler belirliyor.

    P – Bak hiç böyle düşünmemiştim.

    O – Çoğu insan da bu çok açık gerçeğin farkında değildir. Soyut şeyler somut şeylerden önemlidir, çünkü onları yönetirler. Soyut şeyler olmasaydı insanın taştan farkı kalmazdı; duygusuz ve düşüncesiz bir varlık…

    P – Tamam soyut şeyler daha önemli olsun, bu neyi değiştirir ki ?

    O – Tahmin bile edemeyeceğin kadar çok şeyi. Tüm mantık sistemimiz bu yanlış ön tanım üstüne kurulmuştur. Mantık sistemimiz üst üste duran konserve kutuları dağı ise bu ön tanım en alt kattır. Ve bu katı yerinden oynatırsan tüm dağ yıkılır.

    P – Bana o kadar önemliymiş gibi gelmiyor !?

    O – Sözlerim sana abartılmış gibi gelebilir. Bak biraz inceleyelim. Gerçek mi yoksa hayal mi daha soyuttur ?

    P – Aman tanrım. Yani hayal gerçekten daha önemli oluyor.

    O – Evet. Gerçek mi yoksa hayal mi daha gerçektir sorusuna bu durumda hayal daha hayaldir şeklinde cevap vermemiz uygun olurdu.

    P – Ama nasıl olur bu çok saçma.

    O – Evet, doğrusu saçma. Ama senin için saçma.

    P – Ne demek, niye sadece benim için saçma.

    O – Çünkü sen bunun saçma olduğunu düşünüyorsun.

    P – Ne yani benim için saçma da diğerleri için saçma değil mi sanki ? Saçmaysa saçmadır, saçma değilse saçma değildir bu kadar basit.

    O – Bu kadar basit değil işte. Sen ve senin gibi düşünen herkes için saçma. Ama senin gibi düşünmeyenler içinse değil.

    P – Olur mu, gerçeklik benim ve başkalarının düşüncelerine göre eğilip bükülür mü ?

    O – Neden olmasın ? Siz gerçekliği somut katı ve değişmez olarak tasarlıyorsunuz sevgili P. Böylelikle sizin gerçekliğiniz de beklentilerinize uygun olarak somut, katı ve değişmez olarak gerçekleşiyor.

    P – Ama benim düşüncelerim gerçekliği nasıl değiştirebilir ?

    O – Bal gibi de değiştirebilir. Herhangi bir şeyin düşüncesi o şeyin kendisinden daha soyuttur. Ve soyut şeyler somut şeyleri yönetirler. Bu nedenle her ne hakkında ne düşünürseniz, düşünceniz o şeyi etkiler, değiştirir.

    P – Yani gerçeklik üzerine düşüncem, gerçekliğin kendisinden daha soyut olduğu için…

    O – Tastamam öyle.

    P – O zaman gerçek üzerine olan düşüncem de gerçeğin gerçekte ne olduğundan daha önemlidir.

    O – Veya daha gerçektir, ya da daha hayal veya soyut mu demeli bilemiyorum ama doğru söylediniz. Oldukça hızlı ilerliyorsunuz sevgili P.

    P – Ama bu çok sarsıcı bir düşünce. Öyleyse binlerce yıldır onca insan bunu mu aradı ?

    O – Bence bu düşünceyi küçümsemek için acele etmeyin. Size göre insanlar gerçeği ararken bunu bulunca hayal kırıklığına mı uğramalılar. Bulunabilecek bundan daha güzel, daha fazla özgürlük verici, daha fazla sevgi ve ışık dolu bir şey bulabilir misiniz ?

    P – Hımmm, bilemiyorum. Ben gerçeği hep…

    O – Biliyorum siz gerçeği hep daha somut ve bulunca sizi direkt göklere ulaştıran, her istediğinize sahip olmanızı sağlayan, sanırım daha basit bir şey olarak gördünüz. Ama öte yandan biliyordunuz ki böyle bir şeye sahip olsanız bile tatmin olmayacaktınız. Sanki bir şeye sahip olmanız onun aradığınız gerçek olmadığının ispatı gibiydi. O ulaşılmaz kalmalıydı. Ama yine de onun dibinizde olduğunu bilir gibiydiniz. Sanki o içinizde bilmediğiniz bir yerdeydi de gene de onun için yanıp tutuşmaya devam ediyordunuz.

    P – Düşüncelerimi çok güzel açıkladınız.

    O – Evet böyle düşündüğünüzü tahmin etmek zor değil. Çünkü gerçek üzerine düşünceleriniz böyle olduğu için, o sizin için ulaşılmaz olarak kaldı.

    P – Ya sizin için nasıl ?

    O – O benim için sonsuz gibidir. Şuracıkta ve sonsuz ötede. Ona ulaşmak imkansızdır ama ulaşmaya çalışmak da gereksizdir. Aynı zamanda onu aramamak da olanaksızdır. Aslında bunu konuşmak konuyu tek yönlü çalışan zihnimiz için sadece anlamsızlaştırıyor. Söyleyebileceğim tek şey benim gerçek üzerine olan düşüncemin gerçekte gerçekten daha gerçek olduğudur. Bu bağlamda gerçek; herşeyi mümkün kılan sınırsız bir özgür irade sunan bir kaynaktan başka bir şey değildir. Belki de yapılması gereken onun ne olduğunu araştırmaktan çok sunduğu sonsuz fırsatların tadına varmaktır. Ki böylelikle de onun ne olduğunu araştırmış oluruz gene. Fakat bu dışarıdan bir gözlem yerine, doğrudan deneyim yoluyla bilgilenmedir.

    P – Yani tüm yaşamımızın ve varoluşumuzun amacının bu araştırma olduğunu mu söylüyorsunuz ?

    O – Aslında varoluşumuzun hem amacının hem de kendisinin bu süreç olduğunu düşünüyorum. Bu sürecin dışında ne varoluş ne amaç ne de aranılan gerçek var.

    P – Yani süreç herşeydir mi demek istiyorsunuz ?

    O – Hem herşeydir hem de değil. Söylemek istediğim herşeyin sonsuz bir bütünlük içinde olduğudur. Bu bütün sonsuz parçadan oluşur ve her parça bütünlüğün yine kendisidir. Hiç bir şey daha önemli veya daha büyük değildir. Çünkü her parça gene sonsuz parçadan oluşur ve kendisi de sonsuz parçadan oluşan bir bütünlüğün bir parçasıdır. Yani herşey hem parçadır hem de bütün. Hiçbiri tek başına sadece parça ya da sadece bütün değildir. Hiyerarşi yoktur, herşey eşittir. Bu nedenle herhangi bir parça/bütünün gözardı edilmesi mümkün değildir. İki ayna arasında cismin sonsuz görüntü oluşturup, sonra cisim alınınca hiç görüntü kalmaması gibidir.

    P – Ama ben bir bütünün parçasıysam kendim de sonsuz parçadan oluşsam bile bir hiyerarşi vardır.

    O – Doğru, yukarıya ve aşağıya doğru sonlu sayıda atlamalarla yapılan karşılaştırmalarda bir hiyerarşi vardır. Ama sistemi sonsuz bir bütünlük olarak ele aldığınızda yoktur. Asıl güzellikte burada ya. Yani hem hiyerarşi var hem de yok…

    P – Yine de ben böyle kurulan bir ön tanımlamalar sisteminin bana ne kazandıracağından emin değilim. Düşüncelerim bir şeyin ne olduğunu etkiliyorsa, onları kontrol etmem gerekir diye düşünüyorum. Yoksa kötü şeyler düşünebilirim ve dahası başıma aslında var olmayabilecek felaketler getirebilirim.

    O – Doğru, bu ön tanımlamalar, insana basit, güvenilir ve zevkli, doyumlu gerçeğini vermiyor. Bu gerçek felaketler ya da mucizeler doğurabilir. Bu sana kalmış. Seçim senindir. Ama şunu unutma ki, başka hiçbir gerçek seni bu kadar (kendini hapsedecek ve mahvedecek kadar) özgür kılmaz. Buradaki gerçek o kadar senindir, senle beraberdir ve sen’dir ki, onu anladığın vakit “Gerçek ben’im” diyebilirsin. Başka hiçbir gerçek sana bunu vermez, ona ulaştığın vakit bile senin dışında kalır.
    Aslında bu gerçek çok soyuttur ve diğer tüm gerçeklikleri kapsamaktadır. Biz başka gerçeklikleri yaşarken de yürürlükte olan asıl odur.
    Aynı zamanda bu gerçek sonsuzdur. Senin onun hakkındaki düşüncen onu daha soyut hale getirir. Bu onun orjinalini değiştirmez belki ama senin yaşadığın gerçeği değiştirir. Ve tekrar düşündüğünde hem o, hem de bulunduğun gerçeklik değişmiştir.

    P – Ben de onu merak ediyorum. O zaman şeylerin ve gerçeğin orjinali nedir ? Onun hakkındaki düşünceler onu değiştiriyor ama o kendi başına nedir ? Kökü ve başlangıcı nedir ?

    O – İşte bu düşünüş gene eski tanımlamaların ürünü. Onun orjinali kendi başına yoktur, hiçbirşeydir. O şey daha somuttan türeyerek aşağıdan başlayıp var olmamıştır. O şey daha soyuttan aşağılara inerek var olmuştur. Yani varolan şeyler yokluktan, hiçlikten başlayarak (en soyuttan) varolurlar. En soyut şey sonsuz ve sıfırdır. Yani herşey ve hiçbirşey. Varlık ve yokluk. Doluluk ve boşluk. Sonsuz’la sıfır arasında sadece bakış açısı farkı vardır ve tek önemli olan şey de budur. Varlıkların gelişmelerinin bütün amacı doğru bakış açısını kazanabilmektir. Sonsuz aynı zamanda sıfır olduğunu bilendir. Sıfır ise aynı zamanda sonsuz olduğunu bilmeyendir. Varlıklar sıfır olarak işe başlarlar ve sonsuz olmaya giderler.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  5. Diyalog 6- Bütünlüğün Peşinde 5 -Uygulamalar 2 -Sessizliğe Uzanış


    P – Geçen gün O’yla bir görüşmem oldu. Onu tanıyor musunuz?

    I – Evet, arkadaşımdır.

    P – Soyut ve somut üzerine bir şeyler anlattı ki anlamak çok güç.

    I – Tabii ki güç. Çünkü bu konu için “anlamak güç” düşüncesini
    üretiyorsunuz.

    P – Ama anlamıyorum.

    I – Bu anlaşılacak bir şey olduğunu varsaymanızdandır.

    Hem anlaşılacak bir şey olduğunu hem de anlamanın güç olduğunu
    düşünüyorsunuz. Aslında ikisini birden kontrol etmeye
    hakkınız yok. Birini yapmasanız bir sorun kalmaz.

    P – İyi de anlaşılacak bir şey yoksa bunu anlamak nasıl
    güç olur?

    I – Zaten anlaşılacak bir şey olmadığı için güç olur.
    Anlaşılacak bir şey olsaydı, onu anlamak bir dereceye kadar
    daha kolay olabilirdi.

    P – Peki nasıl anlaşılacak bir şey olmadığını söylersiniz?

    I – Basbayağı söylerim. Böyle söylemek doğru değil tümüyle
    ama mümkün. Yani anlaşılacak bir şey olmadığını varsaymak
    ve bunu deneyimle doğrulamak mümkündür.

    P – Siz teorinin pratiğe döküldüğü zaman faydalı olacağına
    inanan birisiniz. Ama söyledikleriniz uygulanabilir şeyler
    değil.

    I – Birçok insan bir konuyu anlamayınca, bu anlamayışınını
    nasıl ifade edeceğini bilemez (zaten konuyu anlamamıştır)
    ve karşısındaki kişiyi doğru olmayan bir suçlamayla
    etkilemeye çalışır. Halbuki konu bu değildir. Asıl sorun
    konuyu kişinin anlamak isteyip istememesidir.

    P – Şu anda benim yaptığım bu mu?

    J – Bence de bu …

    P – Sizinle tanışmış mıydık?

    J – Ben J, konuşmanızı bir süredir izliyorum. Ve I’nın
    öğretileri ile ilgileniyorum.

    I – Şey, benimkiler pek öğreti sayılmaz. Benimkiler sadece birer
    uygulama. Ben onlardan etkilenmiş ve kendimi araştırmaya
    başlamış bir kişiyim yalnızca.

    P – Uygulamalar konusuyla ben de ilgileniyorum. Sevgili I,
    bu konuda bir yazınızı okudum fakat en ilginç yerinde
    yazı bitiyordu. Şu “dikkat noktası” dediğiniz şeyin
    kullanımıyla ilgili kısımda.

    I – “Dikkat noktası” sizin yabancı olduğunuz bir şey değil.
    Onu bilmediğiniz bir şey sanmayın ve öyle bahsetmeyin.
    Her gün belki bin kez onu kullanırsınız. Aslında onu
    kullanmadan hiçbir şey yapamazsınız. O sizin bilinç noktanızdır.
    Ve bilinçli olduğunuz bütün durumların içinde vardır.
    Yani siz varsanız o da vardır. Fakat siz ona ve onun
    farklı kullanımlarına o kadar aşinasınızdır ki onu
    eyleminden (algılama) soyutlayarak düşünmemiş ve
    isimlendirmemişsinizdir.

    P – İyi de bu nokta nasıl kullanılır?

    I – Her zaman kullandığınız gibi; ilgi göstererek, iradeyi
    yönlendirerek …

    P – O zaman ne farkı var bunun şimdiye kadar yaptıklarımdan?

    I – Farkı şu ki şimdiye kadar dikkat noktanızı kullanırken
    onu kullandığınızın farkında değildiniz. Yani o sizin
    bilinç noktanızken; bilinçli olduğunuzun bilincinde
    olmadan yaşıyordunuz. Diğer bir deyişle farkındalığınız
    yoktu. Aslında bunu şöyle söylemek gerekir: “farkında
    olduğunuzun farkında” değildiniz. Çünkü insan sürekli
    bir şeylerin farkındadır, ama farkındalığın odak
    noktasının değil.

    P – İyi de bunun sonucu nedir?

    I – Farkındalık kendi kaynağına yönelince dikkat noktası
    algılanabilir hale gelir.

    P – Ama bu nasıl olabilir? O zaten şeyleri algılayan nokta
    değil midir? Kendi kendisini nasıl algılar?

    I – İyi bir noktayı yakaladınız. Normalde insanın onun
    farkında olmamasının sebebi de budur. Ama sanki
    burada devreye ikinci bir dikkat noktası girer ve
    birinciyi algılamamızı sağlar. Fakat ikinci gene
    algılanamaz olarak kalır.

    P – Peki algıladık diyelim. Sonra ne olacak?

    I – Bu dikkat noktası vücut üzerinde herhangi bir noktaya
    odaklandırılabilir ve böylelikle zihinsel madde olan
    ışığın o noktadaki konsantrasyonu arttırılabilir.

    P – Işık derken neyi kastediyorsunuz?

    I – Onun için “enerji” terimini de kullanabiliriz.

    P – Peki enerji niye o noktada yoğunlaşır?

    I – Dikkat noktamız doğal çekici ve yön belirleyicidir
    enerjilerimiz için. Böyle olması iyi ve gereklidir. Yoksa
    bir konuyla ilgilenmek üzere konsantre olduğumuzda gerekli
    enerjiyi nereden bulurduk? İnsanlar bilirler ki dikkat
    noktasını bir yerde sabitleyerek çalışmak yani bir konu
    üzerinde konsantre olmak o işi yapmayı kolaylaştırmaktadır.
    Fakat bunun sebepleri üzerinde pek düşünmemişlerdir.

    P – Yani varlığın tüm enerjileri o noktaya yöneldiği için mi
    böyle olur demek istiyorsunuz?

    I – Evet.

    P – Ama bahsettiğiniz konularda insanlar bilinçsizcede olsa dikkat
    noktalarını kullanmışlardır. Bilinçli uygulama için henüz
    bir şey söylemiş değilsiniz.

    I – Bunun farkındayım. Ama bilinçli uygulamadan bahsetmeden önce
    bir kavramın açıklığa kavuşturulması gerekiyor.

    P – Nedir?

    I – Varlığın kullandığı beden.

    P – Yani varlığın kendisi.

    I – Bedenin varlığın kendisi olduğunu varsaymak çok basite
    kaçmak olur. Görünüşte varlık bedenle özdeşleşir ve hatta
    bunu öyle sıkıca yapar ki bedenin yapamayacağı soyut
    duygu ve düşüncelerini de beyin aktivitesi olarak yorumlar.
    Peki beyin bunların hepsini yapsın diyelim. Fakat o bir
    “Ben duygusu” yaratabilir mi? Ben duygusu gene herkeste
    olan ama üzerinde pek az düşünülmüş bir şeydir. Yani
    tersi teoride; beyni, benliğin vücudu kontrol ettiği bir
    kumanda merkezi olarak almak mümkündür. Bunu da kendi
    başına iddia etmeyeceğim. Benim asıl ilgilendiğim
    bedenin çok yönlü olarak anlaşılmasıdır.

    P – Çok yönlü anlaşılmak mı? Neyi kastediyorsunuz?

    I – Bedeni ilk olarak zamanda ve mekanda yer edinmemizi
    ve sayesinde deneyimler yaşamamızı sağlayan malzeme
    olarak görebiliriz. Bu her insanın kendi bedeni üzerine
    olan düşüncelerinin genel bir ifadesidir.

    P – Sanırım başka bir yön daha görüyorsunuz.

    I – Evet. Görünmeyen bir yön. Daha doğrusu beş duyuya
    algılanamaz olan ama dikkat noktasının direkt ve bilinçli
    kullanımıyla ulaşılabilir olan bir yön. Demek istediğim ;
    farkında olmadığımız bir bedenimiz daha var.

    P – Bir bedenimiz daha mı var? Bir bedenimiz daha olacak
    ve biz onun farkında olmayacağız, bu mümkün mü?

    I – Evet, pekala mümkün. Buna enerji beden de diyebiliriz. Bu
    beden düşük enerji seviyelerinde ve dikkat derecesi
    kullanımında bilinçlenmeden ya da ustalaşmadan kişinin
    farkındalık alanına girmiyor ve pasif kalıyor.

    P – Peki nerede bu beden?

    I – Birinci, bildiğiniz bedenle tam çakışmış durumda ve
    aynı şekilde onunla.

    P – İlginç. Eğer doğruysa çok ilginç olurdu. Ama yine de
    bu durumun ne işe yarayacağını pek anlamış değilim.

    I – Bu ikinci bedeni enerji merkezlerini de içeren bir harita
    olarak görebilirsiniz. Varlık sebebiniz sizi yaratırken,
    yanınıza bir de harita vermiş, tüm yolculuğunuzu içeren.
    Yani içine bırakıldığınız labirentin haritasını yine içinizde
    taşıyorsunuz. Labirentten çıkış ise enerji merkezlerinin
    kullanımının doğru anlaşılmasında yatar. Enerji merkezlerinin
    anlaşılmasında ise sessizlik baş rolü oynar…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  6. Diyalog 7- Günlerin Ardından

    U – Burada küçük bir konuşma için toplandık. Düzenleyenler
    isim olarak “Öğretiye Giriş”i seçti. Tabii ki bana ne isim
    verelim diye sordular, fakat ben isimsiz olmasını istedim.
    Şunu anlamalısınız ki isimler insanların şeyleri tasnif
    etmesinin ve çoğu durumda sadece isim vererek, bu ismi
    hatırlayarak, bir grup, tip veya tarz ismi altına koyarak
    o şeyi anladığını sanmasının aracıdır. Oysa gerçekte “anlayış”
    isimsizdir ve isme ihtiyaç duymaz. Anladığınız bir şey için
    isimler gereksiz eklerdir. Ve eğer bir isme ihtiyaç duyuyorsanız
    o şeyi anlamamışsınız demektir.

    K – Ama isimler şeyleri anlatmanın iyi bir yolu.

    U – Bayım “şeyler” asla anlatılabilir değildir. Hiçbir şey
    tanımlanamaz, çözümlenemez. Bütün tanımlar gene tanımsız
    kalacak olan başka “şeyler”le yapılır. Ve bu sonsuza
    kadar gider. Bana insanı anlatmaya çalışsanız yaptığınız
    her tanım,tanımlanması gereken daha fazla “şeyi” ortaya
    çıkarır. Örneğin: “İnsan kolları, bacakları, gövdesi ve
    başı olan; duygu ve düşüncelerine göre hayatını yönlendiren
    bir varlıktır” derseniz, ben size “kolun”, “bacağın”,
    “gövdenin”, “başın”, ” duygunun”, “düşüncenin”, “hayatın”,
    yönlendirmenin” ve “varlığın” ne olduğunu soracağım.
    Görülmesi gereken şu ki insan tüm bu “şeyleri” içinde
    barındıran bütünlüktür. O piramidin en tepesi gibidir,
    altında ise diğer şeyler. Sadece piramidin en tepesi
    bütün piramidi tanımlayabilir. Ve piramidin altındakiler
    yani yüksekliği sonsuzdur.

    K – Öyleyse söyler misiniz, biz ve siz neden hala isimleri
    kullanıyoruz?

    U – İsimleri, sadece anlatılamaz olan “şeyleri” birbirimize
    hatırlatmak için kullanıyoruz. Günlük dil insanlar
    arasında iletişim sağlamak için yeterli görünüyor çünkü
    insanlar genellikle benzer deneyimlere sahiptirler.
    Benim bir köre renkleri anlatmam bu dil ile mümkün
    değildir. Çünkü kör eğer doğuştan körse renkleri görmenin
    yaşantısını, tadını, deneyimini bilmiyordur. Bilmediği
    bu şeyin anısına da sahip değildir. Bu nedenle yeşil
    dediğimde bir şeyi hatırlayamaz.

    L – Yani biz sadece hatırlayarak mı iletişim kuruyoruz?

    U – Böyle de denebilir. Dil veya isimler esas değildir.
    “Şeyler”in kavramsal algılanmasının anısına sahip olmak
    esastır. İnsanlar bunun pek az farkındadırlar. Onlara
    yeni bir şeyden bahsettiğiniz zaman onu eski bildikleri
    şeylere göre anlamaya çalışırlar. Halbuki bu yeni bir
    şeydir ve eski şeyler cinsinden tanımlanamaz.
    Sonunda geri çekilir ve “haa aydınlanma”, “evet,
    meditasyondan bahsediyorsunuz”, “kundalini?!” gibi
    isimler koyarak o şeyi bildiklerini varsayarlar.
    Bu ise bana göre biraz daha ölmek veya biraz
    daha az gerçek olmak demektir. Çünkü yaşamak
    öğrenmektir. Öğrenmeyi yaşam için ekstra bir şey
    olarak görmeyin. O yaşamın temel taşıdır, kendisidir.
    Artık öğrenmiyorsanız,artık yaşamıyorsunuz veya
    daha az gerçeksiniz demektir. İnsanlar da zaten
    bu yüzden ölürler; artık öğrenemedikleri için …

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  7. Diyalog 8- Günlerin Ardından 2 –Tanımlamalar

    U – Sevgili arkadaşlar, ilk konuşmamızın ardından gelen istekler
    üzerine bir dizi söyleşi düzenlemeye karar verdik.
    Hatırlanmak ve çağırılmak üzere de bir isim koyduk:
    “Günlerin Ardından”. Dikkat ederseniz bu isim burada
    konuşulanları hatırlatmak veya özetlemek için değildir. Bunu
    geçen konuşmamızda açıklamıştım. Burada konuşulanları isimden
    bağımsız bir şekilde algılamalı ve anlamalısınız. İsim sadece
    gereksiz bir etiket olmalı.
    Bugünkü ufak söyleşimizin konusu tanımlamalar. Öncelikle
    size sormak istiyorum. Bu size ne anlatıyor?

    M – Ne bize ne anlatıyor?

    U – Yani alt konu başlığımız: Tanımlamalar …

    M – Şey bu oldukça kısa ve ne kastettiğinizi anlamak zor.

    U – Olsun.

    M – Sanırım birçok düzeyden cevap verilebilir.

    U – Herhangi bir düzeyi seçin ve başlayın.

    M – Aklıma ilk gelen matematikteki tanımlamalardır. Bunlar kesin
    ve değişmez olarak sunulurlar. Bir de şey var. Biz günlük
    hayatta örneğin bi cismi veya bir insanı tarif ederiz
    başka birisine. Sanırım bunlar da tanımlamalardır ama
    daha çok öznel ve kesin olmayan bir nitelik taşırlar.
    Çünkü bizim bir şekilde tarif ettiğimiz bir şeyi bir
    başkası başka şekilde tarif edebilir.

    U – Sanırım bu iki tanımlama çeşidi arasında bir fark
    daha var. Matematiksel tanımlamalar saf soyuttur.
    Yani bir nesneye ihtiyaç duymazlar. Onlar biz onları
    tanımladığımız anda var olurlar ve o tanımı kabul ettiğimiz
    sürece devam ederler. Fakat bir cismi veya bir insanı
    tanımladığımızda ise durum değişiktir. Tanımımız soyuttur ve
    somut, kendi başına var olan bir cismi ya da “şeyi”
    anlatır. Bizim tanımımız o şeyi anlatmak için mükemmel
    değildir ve hep anlatamadığı yönler vardır.

    D – Sanırım “şeylerin” tanımlanamazlığından bahsediyorsunuz.
    Geçen konuşmanızdaki gibi …

    U – Evet. Fakat bunun neden böyle olduğunu hiç düşündünüz mü?

    D – Öncelikle şunu söylemek isterim ki ben bu fikrinize pek
    katılmıyorum. “Şeyler” bana tanımlanamaz görünmüyorlar.
    Çünkü, bir “şeyleri” gördüğümde onları tanıyorum ve
    diğer şeylerden ayırt edebiliyorum. Örneğin bu bir
    kitaptır, şu da bir pencere …

    U – Haksız olduğunuz söylenemez. Siz onları şüphesiz tanıyorsunuz.
    Fakat tümüyle tanıyor musunuz?

    D – Ne demek istiyorsunuz?

    U – Demek istediğim şu: Bu size göre bir kitaptır ve diğer
    birçok kişiye göre … Peki bu sadece bir kitap mıdır
    ve dahası kitap nedir? Yani siz biliyorsunuz ama eksik
    biliyorsunuz. Eksik bilginizi tam sanmak ise yanlış bilmeye
    neden olur. Belki kendi başına yanlış olan bir şey yoktur
    ama eksik olanı tam sanmak yanlıştır. Bunun sebebi yani
    bir şeyi tam bilemeyişimizin sebebi ise onun sonsuz
    tanımdan oluşmasıdır. Biz ancak sonlu sayıda tanımlamayı
    bilebiliriz.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  8. Diyalog 9- Günlerin Ardından 3 -Şeylerin Önemi

    U – Bugünkü konu başlığımız “Şeylerin Önemi”. Peki bu size
    ne anlatıyor?

    K – Neden konulara hep o konunun bizim için ne anlama
    geldiğinden bahsederek başlıyorsunuz?

    U – Çünkü bunu bilmek benim için önemli. Yani sizin bakış
    açınızı anlamak … Dikkat ederseniz burada bir şeyin benim
    için bu anda önemli oluşundan bahsettim. Bu tam da
    konumuzla ilgili. Sizin için bu söyleşiler önemli mi?

    L – Şimdi bir şeyin önemli olduğunu söylerken o şeyin diğer
    şeylere oranla daha önemli olduğunu söylemek isteriz.

    K – Tabii bir de kategoriler ve hiyerarşiler var. Biri için çayı
    iki şekerle içmek de önemlidir ama bir yakınının ölümü
    daha önemlidir.

    U – Bir de fazla önemsediğimiz şeyler vardır. Bir şeyi
    başarmak gibi…

    L – Evet, böyle şeyler olur.

    U – Sizce neden ben bu tür şeyler için “fazla önemsemek”
    terimini kullandım? Bu gerçekten ayrı bir tür mü? Ve ben
    bu terimi kullanmakta haklı mıyım?

    L – Yani bu soru şunu mu soruyor: Bazı şeyleri gereğinden
    fazla önemseriz. Böyle mi ve neden?

    U – Evet…

    L – Bazı bakış açılarından bakıldığında şeylerin anlam ve
    öneminin genelde onlara verdiğimiz kadar gözükmediğini
    kabul edebilirim. En basitinden şunu alalım : bazıları
    hayatını bir senet gibi yaşar, bazılarıysa açık çek…
    Ama şu var: Neyi kaybetmekten korkuyoruz, sahip olduğumuz
    ya da sahip olduğumuzu sandığımız? Bir şiirden alıntı
    yaparsam: “Neyimiz vardı ki kaybetmekten korkalım”
    Bana sorarsanız sahip olmak kavramı tümüyle bir hayal,
    kullanım iznine sahip olmakla o şeye sahip olmak aynı
    şey değildir. Şimdi sahip olduğum sonsuza kadar benimdir,
    bir zaman sonra kaybedeceğim ise gerçek anlamda hiç
    benim olmamıştır. Bizim kargaşamız tek bir yaşamı
    kendi içinde bütünlük taşıyan bir şey varsaymamız. Yaşam
    bitiyor, film sona eriyor, öyleyse film boyunca o şeye
    sahiptik; biz ve o yok olana kadar diye düşünüyoruz.
    Kiracılıkla ev sahipliğini karıştırıyoruz.

    U – Evet, güzel bir yaklaşım. Burada indirgenmiş önemin bakış
    açısını iyi bir şekilde anlattın. Bunun tam tersi durumda
    yani yükseltgenmiş önemde ise biz bir şeye o kadar önem
    yükleriz ki o bir süre için bize herşey’miş gibi,
    herşey ona bağlıymış gibi gözükmeye başlar. Bu durumda
    ise yapmak istediğimiz şeyle kendimiz arasına farkında
    olmadan bir duvar öreriz. O şeyi yapmak zordur, normal
    ve olağan bir şey değildir çünkü. Onu alır
    ulaşamayacağımız bir yere koyarız. Ama bilmeyiz ki o
    ulaşamayacağımız yere onu koymak için bir şekilde oraya
    çıkmış olmamız lazım gelir. Sonra duvarı yıkmak,
    zor yere çıkmak için uğraşır, kendimizce onu hak
    etmeye çalışır veya direkt vazgeçeriz. Böylece o çok
    önemli şeyin önem derecesini karşılayacak kadar
    çaba harcar ve kendimizi önemli hissederiz. Sonuçta
    o şeyle aramızdaki önem farkı sıfır olur ve onu
    elde ederiz. Oysa biz ona o önemi yüklemeden önce de
    fark sıfırdı. Söyleyin, başkaları sizin ‘şeylerinize’
    önem yükleyebilir mi yoksa siz onların değer yargılarını
    farkında olmadan ediniyor musunuz ? Ve eğer onlar yükleyemezse
    sizden başka yükleyebilecek varlık var mıdır ? Ve son olarak
    bunu yapmak gerekli midir ?

    L – Konuşma tarzınız bir mantıksal çerçeve içindeki bütün
    olası durumları değerlendirdiği için dikkate değer
    nitelikte. “Fakat gerçekte günlük yaşamda …” diye
    başlayan bir konuşma yapmayacağım elbette. Bu günlük
    yaşam ve teorik yüksek bulutlar; güneş ve
    gezegenler diye ayrım yapanlar için, sistemin
    bütünlüğünü dikkatsizlik ve istekler yüzünden geri
    plana atmayanlar için değil…
    Öyleyse ne diyeceğim diye merak ediyorsunuz belki. Bu
    konunun şu aşamada tam da anlamlılık sınırında olduğunu
    söyleyecektim. Sevgili U güçlü cümlelerle ilerleyerek
    yeni anlamlar yarattı bu sınırda ve sınır genişledi.
    Ve başka biri aynı şekilde karşıt görüşü savunarak
    ilerleyebilir ve böylece başlayan bir tartışma bin
    yıl sürebilir ve hiçbir yere de varmaz.

    U – Ya da daha doğrusu milyon yere varır ama hiçbiri
    diğerine daha baskın değildir. Ve olması da gerekmez.
    Size şöyle bir örnek vereyim. Biz karanlık bir alanda
    ilerlemekteyiz. Ufak bir bölgeyi aydınlatabilme olanağımız
    vardır ve çok yavaş ilerleme yapabiliyoruzdur. Yeni
    bir cisimle karşılaşırız, örneğin bir masa. Daha doğrusu
    onun önce ufak bir kısmını görürüz. Diyelim ki sol üst ön
    tarafını. Ama bilmeyiz onun ne olduğunu. Hatta düşünün ki
    hiç masa görmemiş bir vahşi olalım. O zaman onun o an için
    gördüğümüz sol üst ön yanını cismin bütününü kapsayan bir
    özellikmiş gibi savunmayacak mıydık zihinsel uzayımızda
    giderken onunla karşılaşsak. Burada cisimler anlamsız
    maddelerden, zihinsel uzayımızda da maddesiz kavram ve
    anlamlardan oluşmuştur. Veya denebilir ki oranın maddesi de
    odur. Böylelikle zihinsel uzaylarında o yeni ‘masa’ olan
    ama bilinmeyen cisimle ilgilenenler onu tanımlama gayreti
    içine girerler. Fakat algı ve anlayışları onu bütünsel
    olarak kavramaya yetmediği için bazıları onun sol üst ön
    uzamında bulunan anlam ve kavramları düşünsel olarak belirtir
    ve savunurken kimi ön, kimi arka, kimi sol, kimi de sağ yan
    olduğunu söyleyeceklerdir masanın. Bunların hangisi yanlıştır,
    hepsi masayı tanımlama girişimleridir. Hiçbiri diğerine baskın
    çıkmayacak ama masa gitgide daha çok aydınlanacaktır
    ta ki onun masa olduğu anlaşılana kadar. O zaman keşifçiler
    zihinsel uzaylarında keşfe devam edeceklerdir. Bu süreç fiziksel
    uzaydakinden çok çok daha uzun sürecektir. Böylelikle uzun bir
    belirsizlik ve tartışma dönemi yaşanacaktır. Ama sanmayasınız ki
    tamam masa artık bitti denebilir veya keşifçilerin hepsi aynı
    bakış açısıyla tartışmayı terkeder. Varlık olmak demek bakış
    açısına sahip olmak demektir. Onlar gene de masanın bir yönüne
    önem verebilirler veya önem gösterdikleri şey masanın hiçbir
    yönünün daha baskın olmadığı olabilir. Ama onun bütünselliğini
    görmüşlerdir artık. Solu olup sağı olmayan, önü olup arkası
    olmayan, yukarısı gerçek ve doğru, aşağısı sahte ve yalan
    masalar düşleyip savunmayacaklardır. Yaptıkları seçimin
    sadece kendi kişisel seçimleri olduğunu anlayıp masayı masa
    olarak bırakacaklardır…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  9. Diyalog 10 – Bütünlüğün Peşinde 6 – Bir’in Hikayesi 5 – Seçim ve Dünyalar


    L – Beni Bir’in hikayesi serisinden yolladılar, varsa bir fincan umut, güzellik ve zerafet rica ediyoruz.

    O – Olmaz mı, olmazsa ölmez mi, ölmezse doğmaz mı? Buyur istediğin tarafından iç kaynağın. Senin o.

    L – Şimdi ben sonsuzun içindeyim ya, ve sonsuz bölünemez bir bütünlük ya, öyleyse sonsuzum ya…

    O – Eee…

    L – Ben var ya çok kötü bir sonsuzum… Ühüüü…

    O – Niye ki

    L – Yaw sonsuzum ama hayatımda tek kalem oynatamıyorum, hiçbirşeyi değiştiremiyorum. Ben ne biçim bir sonsuzum.

    O – Bu biçim bir sonsuzsun.

    L – Olur mu böyle sonsuzluk

    O – Neden olmasın, bu da olası bir durum, ve sonsuzluk tüm durumları kapsar.

    L – Ama hiç gücüm yok

    O – Hayır gücün vardı, hala da var. Gücün seçiminin içinde gizliydi. Sen bunu seçtin.

    L – Seçim nerde, nerde benim dünyalar yaratabilecek kadar engin gücüm, kendi acılarımdan başka bir şey göremiyorum.

    O – Gücünü görmek mi istiyorsun? Etrafına bak. Bu dünyayı sen yarattın.

    L – Aman ne komik. Farkında olmadan dünya yaratıyorum ve onun içine hapsediyorum kendimi.

    O – Hay Allah, bana inanmıyorsun. Bak senin gördüğün dünyayı ben bilmiyorum. Sadece sen biliyorsun. Kendi öznel dünyan. Kim yaratmış olabilir ki başka. Ben yaratmadım, o kesin…

    L – Ben dünyamda yalnız değilim ki dostum. Benim dünyamda bi dünya dolusu, insan, nesne, kavram var. Ben istesem bile bunları yaratamam. Kendim, olmak istediğim şeyi olmaya çalışsam bile yüzbin farklı sebeple engellenirim.

    O – Yani yüzbin farklı sebeple engellendiğin bir dünyayı seçersin.

    L – Benim bir şey seçtiğim falan yok. Tek bir dünya var, ve bu dünya milyarlarca insanın hayalini birbiriyle çakışmadan gerçekleştirebilmek için çok küçük.

    O – Yani sonsuzluk bile bunu karşılayamaz diyorsun.

    L – Bunun sonsuzlukla ilgisi yok. Biz dünyada, katı somut bir gerçekliğin içinde, oldukça kısıtlı şartlar altında yaşıyoruz. Sonsuzluk istediği kadar ahkam kesebilir bulunduğu yerden. Bunun bana ne faydası var?

    O – Yaşadığın kısıtlı gerçekliğin sonsuzluktan daha yakın olduğunu düşünüyorsun kendine. Ve birinci derece etkili olduğunu. Sana sonsuzdan daha yakın olan bir şey olabilir mi? Sen her şeyden önce sonsuza aitsin, onun sana ait olduğu gibi…

    L – Söyle o zaman, nasıl gerçekleştirecek sonsuz, milyarlarca insanın çakışan isteklerini

    O – Herkes aynı dünyada yaşamıyor.

    L – Ne demek herkes aynı dünyada yaşamıyor?

    O – Sonsuzlukta sonsuz alternatif dünya var. İstediğini seçebilirsin.

    L – Nasıl yani?

    O – Senin şu an ne istiyorsan, onun zaten gerçekleşmiş olduğu bir dünya da var.

    L – Peki ben niye orada değilim.

    O – Oradasın da aynı zamanda.

    L – Hangisi gerçek ben. Buradaki mi, oradaki mi?

    O – İkisi de. Sonsuzlukta sonsuz olası durumu içeren sonsuz dünya olduğu gibi. Sonsuz tane de ‘sen’ var. Her biri farklı dünyalarda yaşayan.

    L – O halde ben neyim. Kimim? Hay Allah, kafamı karıştırıyorsun.

    O – Sen bir seçimsin. Özgür iradenin odaklandığı noktalardan biri.

    L – Bu nasıl mümkün olabilir. Ben nasıl hepsi birden olabilirim. Nasıl, anlamıyorum.

    O – Sonsuz olası dünya var, hepsi bir arada varolan. Sen bu dünyalarda sonsuz farklı roldesin. Tam şu anda seçimin sonsuz farklı yöne doğru dallanabilir. Sen seçiminin sonucunu akan zaman ve deneyimler olarak yaşıyorsun. Ama tüm seçimler ve tüm deneyimler ‘zaten’ var. Tüm sonsuz seçimlerin dünyasında, bir peynirin içinde ilerleyen bir kurtçuk gibisin.

    L – Peki ya alternatif benler. Ya diğer insanlar?

    O – Söylemeyi unuttum, peynirin her tarafı dolu. Tüm alternatifler canlı. Hepsi yaşıyor.

    L – Yani bunu bırakmam ve diğerini almam, birinin yaşamasını diğerinin ölmesini sağlamıyor.

    O – Hayır, hepsi her zaman canlı. Sen sadece bir seçimsin.

    L – Kimin seçimi?

    O – Sonsuzluğun sonsuz seçiminden biri. Ama bu senin bakış açından böyle. Aslında sonsuz ayrı seçim de şu an yaşıyor. Sen bunlardan birisin.

    L – O halde ben seçmiyorum. Önüme ne gelirse onu yaşayacağım.

    O – Hayır dedik ya sen sonsuzsun diye. Seçim senin. Sen bir seçim noktasısın. Kendi seçiminin varlığısın. Seçtiğin şeyi yaşıyorsun.

    L – Neyi seçeceğim, sadece benim isteklerimin tatmin olduğu bir dünyayı mı? Ben krallar gibi yaşayacağım diğerleri acı çekecek.

    O – Neden böyle olması gerektiğini düşünüyorsun.

    L – Herkes nasıl aynı anda tatmin olsun. Bu imkansız, kaynaklar sınırlı.

    O – Sonsuzluk için böyle bir sınır mı olduğunu düşünüyorsun?

    L – Bilmiyorum ama bana imkansız geliyor.

    O – Sonsuz için imkansız yoktur biliyorsun.

    L – O halde bu nasıl mümkün olabilir ki?

    O – Olmasına izin vererek, onu seçerek. Bir şeye imkansız demek, sonsuzluğu kendi aklınla sınırlamaktan başka nedir ki? Ve neye yarar bu?

    L – Bak şimdi, galiba anlatamıyorum. Şimdi bak ben burada yaşayan, böyle bir işte çalışan biriyim ve astronot olmak istiyorum.

    O – Ol, tutan mı var, senin astronot olduğun, aya gittiğin, marsa gittiğin, ve gidemeyip öldüğün tüm gerçeklikler zaten tam şu anda aktif. Sonsuzluğun içinde. Seçim noktanı bu gerçekliklere kaydırarak olmayan bir şeyi oldurmuş olmuyorsun. Onlar zaten var. Sadece sen onlardan birini yaşamıyorsun.

    L – Hımmm, ben hem hepsiyim hem de onlardan biriyim ha. Farzet ki bunu kabul etmiş olayım, peki ya diğer insanlar, onlar için bu nasıl çözümlenebilir. Onların da istekleri var, ya herkes astronot olmak istiyorsa, bütün dünya uzaya mı taşınacak.

    O – İmkansız mı? Unutma bu sözcüğü söylerken daha dikkatli olmak lazım. Tüm dünya uzaya taşınabilir. Bu imkanlı, ama olması şart değil.

    L – Ya ne olacak?

    O – Bu sana bağlı. Sen sadece herkesin astronot olmak istediği bir gerçeklikte mutlu olacaksan…

    L – Saçmalama yaw. Bu iş artık benim seçimlerimden çıktı. Herkes adına karar veremem.

    O – Gene unutuyorsun, herkesin astronot olduğu bir gerçeklik ‘zaten’ var. Sorun senin onu seçmek isteyip istememen.

    L – Ama ben başkalarının özgür iradeleriyle nasıl oynayabilirim. Nasıl herkes astronot olabilir, bu saçma.

    O – Unutma sen bir seçim noktasısın, seçtiğin gerçeklikte karşılaştığın herkes de, o gerçekliği seçtikleri için orada olacak. Senin sonsuz gerçeklikte sonsuz kopyan olduğu gibi, onların da var. Orada olmak istemeyen, orayı seçmeyen birini zorla oraya getirmiş değilsin.

    L – Yani onlar da herkesin astronot olduğu bir gerçekliği mi istemişler?

    O – Tastamam öyle.

    L – Peki nasıl oluyor bu iş ya. Ben buradayım. Öbür sonsuz gerçeklikteki kopyalarımın içi boş mu?

    O – Senin açından bu tezahür etmiş gerçeklik, diğerleri ise potansiyel olarak duruyor. Diğer gerçekliklerdeki bir sen olarak bakarsak onunki tezahür etmiş, seninki potansiyel. Sen bir seçim noktasısın, bunlardan birisin ve her an olan seçimler dolayısıyla bir an sonra bir diğerisin. Sen bu benliklerin üzerinde kayan bir nokta gibisin. Hiçbiri sen değilsin, sen her birini aydınlatan ve hayata geçiren bir ışık gibisin.

    L – O zaman ‘ben’ dediğim şeyin diğer insanlardan farkı ne? Benim ışık noktam, kendi ‘ben’lerim üzerinde kaymak zorunda mı? Başka birinin üzerinden geçersem o mu olurum?

    O – Aslında evet. Senin olası sonsuz seçim alternatiflerin arasında başkası olmak da var. Aynı beden üzerinden seçebileceklerinin sayısı sonsuz ama şu an gördüğün başka biri de olmayı seçebilirdin, ve bu sefer seçeneklerin sonsuz farklı beden üzerinden sonsuz farklı seçime doğru da gidebilirdi. Tam şu an.

    L – Nasıl yani başkasının bedeninden mi bakacağım dünyaya.

    O – Bu bir seçenek. Başkasının bedeninden kendi kişiliğinle bakmak. Veya başka bir seçenek, başkasının bedeninden başkasının kişiliğiyle bakmak.

    L – Ama bu son söylediğin başkası olmak demek?

    O – Ona ‘ben’ demekten başka şansın var mı? Nereden, kim olarak bakarsan bak, kendine ‘ben’ diyeceksin. Ve sen, o olacaksın.

    L – Bu iş iyice garipleşmeye başladı. Ben nasıl başkası olurum, başkası olursam ne olurum, bu başkasının özgür iradesine müdahale olmaz mı, ben kimim ya da neyim?

    O – Sen başkasısın.

    L – Komik olmaya çalışıyor olabilirsin. Ama bu anlamama yardımcı olmuyor.

    O – Gördüğün tüm bu insanlar, kendi başlarına var gözüküyorlar öyle değil mi?

    L – Ne yani yoklar mı?

    O – Hayır, yoklar.

    L – Aman ne güzel. Hepsi bana mı bağlı, ben yok olursam yok mu olacaklar?

    O – Evet, bu senin seçimin.

    L – O zaman ölenlerin ardından dünyanın yok olması gerekiyordu?

    O – Onlar senin dünyanda, senin seçiminde öldüler. Olası sonsuz gerçeklikte birden öldüklerini düşünmüyorsun ya. Onların yaşamaya devam ettiği bir gerçeklik ‘mutlaka’ var. Ama bu senin seçimin değildi.

    L – Sanki onları ben öldürmüşüm gibi konuşuyorsun. İnsanlar ölmek zorunda. Doğar, yaşar ve ölürüz. Bunun bir zamanı vardır. Kimse sonsuza kadar yaşayamaz.

    O – Seçimini açık bir şekilde ifade ettin.

    L – Sen bir hainsin.

    O – Şimdi de, seçimini, kendini bundan dolayı suçluluk duyması gereken, acı çeken bir sen olarak yapıyorsun.

    L – Ya ne yapmalıydım. Sanki başka bir şeyi seçebilir mişim ama yapmamışım gibi konuşuyorsun. Sanki beni suçlar gibisin.

    O – Seni suçlamam mümkün mü? Benim gerçekliğimde, senin böyle olmanı ben seçmedim mi? Nasıl kendi seçimimden dolayı seni suçlayabilirim?

    L – O halde beni niye böyle seçtin. Lütfen acımı dindir, beni öyle seç.

    O – Saçmalama. Senin adına senin seçimlerini yapamam. Eğer sen ‘var’san, kendi seçimlerini yapmak zorundasın. Senin seçimini benim değiştirmemi istiyorsan, kendi gerçekliğinde senin seçimini değiştiren bir beni seç.

    L – İyice bokunu çıkarmaya başladın.

    O – Eğer o kadar dolambaçlı yapmak istemiyorsan direkt kendi gerçekliğinde seçimini yap. Karşında gene seçtiğin gibi konuşan bir ben bulacaksın. Ben duruma uyarım.

    L – Tabii ben senin duruma uyduğun bir gerçekliği seçersem.

    O – Evet, aynen öyle.

    L – Beynim kafatasımın tepesine çarpmak üzere. Böyle düşünebilmek için yıkmam gereken o kadar çok duvar var ki…

    O – Duvarları seçmek ya da seçmemek, işte bütün mesele bu.

    L – Anlamıyorsun… Duvarlar var zaten, her taraf zorluk, acı, keder dolu… Ve sen kalkıp bırak bunları diyorsun. Boşver düşünme insanların çektikleri acıları vs. Bunu yapamam.

    O – İyi yapma, o zaman. Kederlerinden memnunsun yani.

    L – Olay sadece benim kederlerim olsa sorun değil. İste ve bırakayım. Ben başkalarının acılarına duyarsız kalmayı seçmek istemiyorum.

    O – Başkalarının acılar yaşadığı gerçeklikler seçiyorsun ve sonra da o acılara duyarsız kalmamayı. Başkalarını gerçekten düşünüyorsan, onların mutlu olduğu gerçeklikler seçsene.

    L – Söylediğin kadar basit değil. Söylediğin şeyi seçmem insanların bu gerçeklikte acı çekmelerini engellemeyecek.

    O – Bu gerçeklik budur, bunu değiştiremezsin. Sonsuzlukta olası tüm gerçeklikler her an mevcut olmak zorunda. En acısından en mutlusuna her şey sürekli var. Varoluşun başlangıcından beri, sonsuzlukta bir an bile tüm seçeneklerin her an hazır olmadığı bir durum olmadı. Hepsi her zaman var. Hepsi senin seçimin için var. Herhangi bir gerçekliği sonsuzluktan silemezsin, onu eksiltemez, bozamaz, değiştiremezsin. Tüm sahneler her an var. Tüm roller her an yaşıyor. Sadece senin seçimin sana ait. İstediğini seçme hakkın var, kendi adına. Hangi gerçekliği seçersen seç, orada karşılaşacağın varlıklar kendi seçimleriyle oradalar. Onlar adına bir şeyi değiştiremezsin.

    L – Off, nasıl olur, sen boşver onları diyorsun, bırak çukurda kalsınlar…

    O – Kaç kişiyi çıkardın çukurdan, kaç kişiyi çıkarmayı seçtin. İstiyorsan çıkar tabii, bu senin seçimin. İster çukura inerek çıkar, ister bir ip at yukarıdan. Ama ne yaparsan yap, bu senin seçimin olacak, sen ve dünyandakiler adına.

    L – Madem dünyamdakiler aslında önemli değiller, madem kurtarmak da mümkün değil. O zaman onlara zarar vermekten ne alıkoyabilir beni. Onlar var mı, yok mu? Benim insanlarım onlar. Ne istersem yapabilirim onlara.

    O – Şimdi de kurtarıcıdan, zorbaya mı geçtik. Ben kurtaramazsın demedim, kurtarmaya çalışma da demedim. İstediğini seçebilirsin. Ve şimdi de zorba olursam ne olur diyorsun. Sevemedik vuralım bari gibi.

    L – Ya sadece öylesine söylemiştim, madem ki sınırsız düşünüyoruz.

    O – Bir zorba olmak da senin seçimin olurdu. Dünyandaki insanlara kötü davranmak. Ama bir düşün bakalım bu insanlar kim? Senin dünyanın dışında varlar mı?

    L – Onları benim gördüğüm gibi gören yok, olsa bile bilemem. Ben aslında ikinci bir varlık var mı ona bile emin değilim? Nerden, kimden baksam dünyaya tek bir şeyim ben.

    O – Evet, tek bir şey ve tek bir seçim noktası. Senin dünyanda başka seçim noktaları yok. Aslında dünyanda ne/kim varsa, hepsi aynı seçimi yaptıkları için oradalar. Senden bağımsız varolsalar da olmasalar da, hala tek bir seçim var. Senin seçiminin onların seçimi ile üst üste bindiği bir dünya bu. Kendine ‘ben’ dediğin , şeyin de ‘onlar’ dediğin şeyden farkı yok. Çünkü aslında tek bir seçimin bileşenlerisiniz hepiniz. Sen/ben/o yok, tüm sonsuz varlığın seçimleriyle bulundukları ortak dünya/evren var. Olası sonsuz alternatif evrenden biri olarak. Yaşayan şey siz değilsiniz, seçim. Ben dediğin şey kendi seçimi sonucu, seçiminin parçası oldu.

    L – Yani ben…, nasıl yani? Neyim?

    O – Sen bir seçim noktasısın, seçtiğin seçimin dünyasının tamamısın. Kime ne zorbalık yapmak istesen kendine yapmış olursun. Çünkü o seçimde senden başka bir şey yok.

    L – Peki ya diğerleri?

    O – Onlar için de aynı şey geçerli. Eğer varsalar, onlar da o seçimin tamamı.

    L – O zaman ne yapmalıyım? Pollyanna’cılık mı oynayayım. Gözümün önündeki kederli dünyaya sanki öyle değillermiş gibi mi bakayım?

    O – Sana ne yapman gerektiğini söyleyebileceğim bir gerçekliği mi seçiyorsun? Sen bilirsin. Ben diyorum ki seçim senin. Zaten başka da bir şeyin yok. Neyi seçmek istediğine karar ver. İyilik de kötülük de her zaman olacak. Bu dünyadan silmeye çalışsan sonsuz evrenin bir yerinde mutlaka kalacak, o zaman da gözden uzak olan rahatsız etmiyor mu diyeceksin. Unutma bulunduğun evrenin tamamı senin seçimin, sadece yakın yerler değil.

    L – Ya ne yapayım, filtrelerimi sadece iyi/güzel/mutlu şeyleri algılayacak şekilde mi ayarlayayım, her kötü olayın iyi yönünü mü arayayım. Güzelliklere gözlerimi açarak, çirkinliklere kısarak mı bakayım?

    O – Düşün herkes iyilik/güzelliklere bakıyor olsa, herkes sağlıklı, mutlu doyumlu olsa, kim ne kötülük yapmak ister? Ama herkes seçimleri sonucu kötü şeylere bakıyorlarsa, görecekleri ‘kötü’den başka ne olabilir? Herkesin elbirliğiyle kötüye bakması onu iyi yapar mı, yoksa dünyayı ve insanları kötü, yaşamı zor bir kabus olarak görmelerine mi yol açar?

    L – Ne yani, ohh iyiye bakıyoruz, yaşam ne güzel diye, gemisini kurtaran kaptan’ı mı oynayalım. Ne kadar yapay bir yaşam olur bu…

    O – Yapay seçimler ve gerçek seçimler yoktur, sadece seçimler vardır. Sen iyi ve güzele bak, karşına biri çıktığında ona iyilik yapmak istemek senin için zorlama bir seçim olmayacak, doğal bir akış da olabilir. Oysa sadece kötüye bakıyorsan, karşındaki kişiye bakıp olasılıkla şöyle diyeceksin: “Dünya zaten adil bir yer değil, benim derdim bana yeter, herkese yardım edemem, bu kişi de kendi payına düşeni yaşıyor, yapacak bir şey yok.” Kötüye bakınca daha mı çok yardım ettin şimdi yani…

    L – Önce kendim çukurdan çıkmalıyım ki, başkalarına yardım edebileyim.

    O – Ki, bunu herkes yaparsa yardım edilecek bir kişi bile kalmaz.

    L – Peki ya diğerini herkes yaparsa…

    O – O zaman birbirine yardım edeceğim diye çukurlara doluşan ve bekleşen insanlarla dolar dünya…

    L – O zaman seçim benim.

    O – Seçim sensin.

    L – Benim bunu yapacak gücüm gerçekten var mı?

    O – Senin gücün şu anki gördüğünü/deneyimlediğini ‘gerçek’ yapmak üzere harcanıyor. Gücünü görmek istiyorsan etrafına bak. Sen bunu ‘gerçek’ yapmaktan vazgeçtiğin an hiçbiri devam edemez. Tüm dünyayı şu anki haliyle ayakta tutmak için tüm gücünü harcıyorsun. Dünya/sonsuzluk, senin inandığın gibi somut ve katı olmak zorunda bile değil. Bu senin seçimin.

    L – Şu an ki gerçeklik uğruna harcanmış, kurban edilmiş bir özgür irade.

    O – Seçim her an senin.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  10. Diyalog 6 , Castaneda’nın anlattığı şeyler aslında.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  11. Aslına bakılırsa diğerleri de öyleymiş.

    Gerçi epey eksik ve yetersiz gibi ama yine de bir özet olmuş gibi bazı konularda.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  12. rnd yazdiklarin sadece ilginc degil cok daha fazlasi.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  13. Dinci filmler olur hani..

    Bi de ateist figür.

    Sonna bi üstad gelir.

    Ve ateist’in ağzından sordurulan o möthiş! soruları yanıtlar ya usuldan..

    Yaaa..

    Nasıl da bozulur ate kardeş, di mi ama?

    Çöker gider, mantık biter.

    Yıllarım, ama yıllarım!!..

    ..boşa harcamışım meğar!:)

    Ve yönetmenin istenci daha da yüksekse..

    O anda iman eder!

    He he:)

    Neydi sahi, balığı videoya alırken telefon muydu çalan?

    Postulaya devam.

    🙂

    not: kıymet bilmek’le postulalıştırmak bir değildir.

    Israrla değildir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.