Sayın Yoldaş Spassky:
Bobby Fischer ile yapmakta olduğunuz dünya satranç şampiyonluğu maçını büyük bir ilgi ile izliyorum. Satranç meraklısı değilim ve hatta oynamam da ve oyunun sadece temel kurallarını biliyorum. Ben mesleği romancı-felsefeci olan birisiyim.
Fakat televizyonda hamle hamle yeniden verilen bir oyununuzu izledim ve onları bir satranç oyuncusunun ihtiyaç duyduğu müthiş düşünce ve planlama karmaşıklığının gerçek bir ispatı olarak gördüm. Bu bir satranç oyuncusunun kaç şeyi aklında tutması gerektiğinin ,kaç şeyi entegre etmesi gerektiğinin,ne kadar ileriyi görmesi ve planlaması gerektiğinin bir ispatıydı. Sizin ve rakibinizin sıradışı bir entellektüel kapasiteye sahip olması aşikardı.
Sonra ,oyunun kendisinin ve oyuncuların zihni marifetinin onların uğraştıkları realitenin metafiziksel mutlaklığı sayesinde mümkün olduğunu fark ederek sarsıldım. Oyuna Kimlik Kanunu ve onun sonucu olan Nedensellik Kanunu hakimdir. Her şey olduğu gibidir: bir vezir bir vezirdir, bir fil bir fildir,ve her birinin yapabileceği hareketler onların niteliğiyle belirlenir: bir vezir doğrusal ya da diyagonal herhangi bir açık çizgide ilerler,bir piyon ilerleyemez;bir kale satranç tahtasının bir kenarından diğerine ilerler,bir piyon ilerleyemez,vs. Onların kimlikleri ve hareketlerinin kuralları sabittir – ve bu durum oyuncuların aklının karmaşık,uzun vadeli bir strateji geliştirmesini mümkün kılar,bu nedenle oyun sadece kişinin (ve rakibinin) marifetine bağlıdır.
Bu durum beni size sormam gereken bazı sorulara götürdü.
- İki saatlik beyin çatlatan bir emekten sonra – rakibinizi köşeye sıkıştırdığınız – kritik bir anda,bilinmeyen,keyfi bir kuvvet aniden diyelim rakibinizin filinin vezir gibi oynamasını sağlayacak şekilde oyunun kurallarını rakibinizin lehine değiştirmiş olsa,oynayabilir miydiniz? Oynayamaz mıydınız? Ancak gerçek hayatta,bu sizin ülkenizin kanunudur ve bu oynamak için değil, fakat yaşamak için sizin ülkenizin vatandaşlarının içinde bulunduğu durumdur.
-
Satrancın kuralları diyalektik bir realiteye uygun olacak şekilde zıtların bir araya gelebileceği şekilde yenilense,böylece kritik bir anda sizin veziriniz Beyaz’dan Siyah’a dönüp,rakibinizin veziri olsa ve sonra da her ikinize de ait olan Gri’ye dönse,oynayabilir miydiniz, oynayamaz mıydınız? Ancak gerçek dünyada,bu sizin vatandaşlarınızın kabul etmesi,içselleştirmesi ve onlarla yaşaması öğretilen realite görüşüdür.
-
Bir ekip halinde oynamak zorunda olsanız – yani kendi başına düşünmeniz ve oynamanız yasaklansa ve bir grup tavsiyeci ile değil fakat her hareketinizi oylamayla belirleyen bir takım ile birlikte oynamak zorunda olsanız- oynayabilir miydiniz? Bir şampiyon olarak takım içindeki en iyi beyin siz olacağınızdan,takımı sizin stratejinizin en iyi olduğuna ikna etmek için ne kadar çaba ve zaman harcamak zorunda kalırdınız? Başarmanız mümkün olur muydu? Eğer bazı faydacı,sadece içinde bulunduğu anı düşünen zihniyetler rakibinizin atını sizin üç hamle sonra şah mat olmanıza yol açma pahasına alsa ne yapardınız ? Devam edebilir miydiniz ? Ancak gerçek dünyada ,bu sizin ülkenizin teorik idealidir,ve bu ülkenizin (bir gün) bilimsel çalışma,sanayi üretimi ve insanoğlunun hayatta kalması için gereken herhangi bir diğer aktiviteyle uğraşmada önerdiği metottur.
- Hantal bir takım çalışma mekanizması söz konusu olsa ve hareketleriniz basitçe arkanızda duran – hiçbir şeyi açıklamayan veya tartışmayan,tek argümanı ve niteliği silahı olan bir kişi – tarafından sırtınıza dayalı bir silahla size dikte ettirilse,oynayabilir miydiniz? Oyuna devam etmeyi bir tarafa bırakın,başlayabilir miydiniz? Ancak gerçek dünyada,bu sizin ülkenizde insanların yaşadığı (ve öldüğü) uygulamadaki politikadır.
-
Oyunun kuralları farklılaştırılsa ve siz “proletaryacı” kurallarla oynarken rakibinizin “burjuva” kurallarla oynadığı,bir uluslararası Satranç Federasyonu profesyonel anlayış,ilgi ve yaklaşımından hoşlanır mıydınız,bu şartlarda oynayabilir miydiniz ? Böyle bir “çok kurallı” sistemin çoklu mantıkçılıktan daha saçma olduğunu mu söylerdiniz? Ancak gerçek dünyada, sizin ülkeniz diğer ülkelerin “burjuva” mantığı veya “Aryan” mantığı , ya da “üçüncü dünya” mantığı vs. izlediklerini iddia ederken kendisinin “proletarya” mantığı izlediğini ve küresel uyum ve anlayış peşinde koştuğunu ifade etmektedir.
-
Oyunun kuralları bir istisna ile bugünkü gibi kalsa,yani (kitleleri temsil ettikleri için) piyonlar daha etkili taşları (bireyleri) kurban verme pahasına korunmaları gereken en değerli ve en harcanamaz taşlar olarak ilan edilse,oynayabilir miydiniz ? Bu sorunun cevabının berabere olduğunu iddia edebilirsiniz,çünkü bu tür bir ahlak kuralını kabul eden sadece sizin ülkeniz değil tüm gerçek dünyadır.
-
Oyunun kuralları aynı kalsa fakat eşitlikçi prensibe uygun olarak ödüllerin dağıtımı değiştirilse,yani ödüller,onur ve ünvan,kazanana değil fakat kaybedene verilse,kazanmak bir bencillik belirtisi olarak kabul edilse ve kazanan,üstün bir zekaya sahip olması nedeniyle diğerlerine şans tanımak için bir yıl oyundan men etme cezasıyla cezalandırılsa,oyunu oynamaya dahi tenezzül eder miydiniz ? Siz ve rakibiniz kazanmak için değil fakat kaybetmek için oynamaya çalışır mıydı? Bu sizin aklınızı nasıl etkilerdi?
Bana cevap vermek zorunda değilsiniz,Yoldaş. Konuşma ve hatta bu gibi soruları düşünme özgürlüğüne dahi sahip değilsiniz ve ben de zaten cevapları biliyorum. Hayır,yukarıdaki şartların hiçbirirnin altında oyunu oynayamazsınız. Satranç dünyasına kaçmış olmanız bu tip olaylardan kaçmak içindir.
Evet, Yoldaş,satranç bir kaçıştır,realiteden bir kaçıştır. Satranç, yaşamaktan korkan ortalamanın üstünde zekaya sahip olan,fakat aklını meşgalesiz tutamayan ve onu gerçek olmayan bir şeye adamış olan ve böylece reddetmiş olduğu canlı dünyayı anlaşılması çok güç olduğu için başkalarına teslim etmiş bir insan için bir “çıkıştır.” Bir “uydurma oyun”dur.
Lütfen bunu bu tip oyunlara karşı olduğum şeklinde algılamayın: oyunlar insanın hayatında önemli bir yere sahiptir,gerekli olan dinlenmeyi sağlarlar ve satranç sürekli amaca yönelik çalışma baskısı altındaki insanlar için bu işi görür. Ayrıca, -spor yarışmaları gibi- bazı oyunlar bazı insan hünerlerinin bir mükemmellik seviyesine ulaştığını görme fırsatı sunar. Fakat,gerçek dünyada tekerlekli sandalye ile dolaşan bir dünya koşu şampiyonu hakkında ne düşünürsünüz? Ya da dört ayağı üzerinde emekleyen bir yüksek atlamacı hakkında? Siz satranç profesyonelleri insan marifetlerinin en üstünü olan entelektüel gücün ifadesi olarak algılanmaktasınız- ancak bu güç altmış-dört kareli satranç tahtasının sınırları ötesinde sizi terk eder ve aklı karışık, endişeli ve ilgisi dağılmış halde bırakır. Çünkü siz bilirsiniz,satranç tahtası bir eğitim alanı değil,gerçeğin yerine konan bir şeydir.
Yetenekli,erken gelişmiş bir genç kendini dünya karşısında sersemlemiş halde bulur: onun anlayamadığı insanlardır,onu korkutan insanların anlaşılmaz,çelişkili,dağınık davranışlarıdır. Doğru teşhis ettiği,fakat mücadele etmeyi tercih etmediği düşman insan irrasyonelliğidir. Aklının takdir edileceği bir sığınak arayarak geri çekilir,pes eder ve kaçar- ve satranç bubi tuzağına düşer.
Siz satranç profesyonelleri özel bir dünyada yaşıyorsunuz; emniyetli,korunan,düzenli bir dünyada. Bu dünyada varoluşun tüm önemli ve temel prensipleri öylesine açık ve sağlam yerleşmiştir ve uyulmaktadır ki onların farkında olmak zorunda bile değilsiniz.(Bunlar benim yedi sorumdaki prensiplerdir.)Bu prensiplerin oyununuz için ön şartlar olduğunu bilmezsiniz – ve siz onlarla karşılaştığınızda,realitede onları veya onların ihlallerini tanımak zorunda değilsiniz. Sizin dünyanızda,onlar hakkında endişelenmek zorunda değilsiniz,tek yapmanız gereken şey düşünmedir.
Düşünme işlemi insanoğlunun asıl hayatta kalma yoludur. Bu işlemi başarılı bir şekilde gerçekleştirmenin hazzı -kişinin kendi aklının faydasını yaşaması- insan için varolan hazların en önemlisidir, ve bu ister büyük,ister küçük herhangi bir zeka seviyesindeki insanların en derin ihtiyaçlarıdır.Bu nedenle, sizi satranca çeken şeyin ne olduğu anlaşılabilir: tüm gereksiz engellerden arınmış ve aklınızın gücünün muzafferane kullanımı dışında hiçbir şeyin önemli olmadığı bir dünya bulduğunuza inanıyorsunuz.Fakat bunu buldunuz mu Yoldaş?
Aritmetiğin aksine,satranç zihinsel çabanın temel eğilimi olan soyutluğu temsil etmez; onun zıddını temsil eder:zihinsel çabayı bir takım somut şeyler üzerinde odaklar ve bir aklın başka hiçbir şeye yeri kalmayacak şekilde karmaşık hesaplamalar yapmasını talep eder. Bir hareket ve mücadele illüzyonu yaratma yoluyla, satranç profesyonel oyuncunun aklını hayata karşı kritik olmayan,önem vermeyen bir pasifliğe indirger. Satranç,entelektüel çabanın motorunu yani “Ne için?” sorusunu ortadan kaldırır ve bir ölçüde korkutucu bir şey bırakır:amacından soyutlanmış entelektüel çaba.
Eğer -psikolojik veya varoluşsal nitelikteki belli sayıda sebepten dolayı-bir insan gerçek hayatın kendisine kapalı olduğuna,başaracak veya peşinde koşacak hiçbir şeye sahip olmadığına, hiçbir hareketin mümkün olmadığına inanmaya başlarsa,bu durumda satranç onun panzehiri olur, yani buna tamamen inanmayı ve hareketsiz durmayı reddeden kendi asi zihnini uyuşturma metodu olur. Yoldaş, satrancın sizin ülkenizde şu an ki rejimden önce ve sonra her zaman bu kadar popüler olmasının ve neden çok sayıda Amerikalı satranç ustasının olmamasının sebebi işte budur. Gördüğünüz gibi,bu ülkede insanlar hala hareket özgürlüğüne sahiptir.
Sizin ülkenizin liderleri bu şampiyonluk maçını bir ideolojik konu, Rusya ve Amerika arasında bir yarış olarak ilan ettiği için Bobby’nin kazanmasını istiyorum, tüm arkadaşlarımda böyle. Bu maçın ülkemizde beklenmeyen bir ilgi uyandırmasının sebebi Amerikan halkının,sizin ülkenizin saldırı,kışkırtma ve holigan küstahlık politikasına ve kendi hükümetimizin aşırı hoşgörülü ve aşırı nazik sabrına olan uzun süreli kızgınlığının ve öfkesinin sonucudur. Hepimiz yüzsüz,isimsiz kollektif yığınlar arasındaki (bize bir iyi-kötü mücadelesi yapan iki şövalyenin ortaçağ mücadelesine çok benzer gibi görünen) küresel çatışmalardan yorgun ve bıkkın olduğumuzdan,ülkemizde Sovyet Rusya’nın herhangi bir tarzda,herhangi bir bakımdan ve herhangi bir şekilde yenilgiye uğratılmasını görme yönünde yaygın bir arzu vardır.(Fakat tabii ki bu bir semboldür,siz şeytanın gönüllü bir savunucusu değilsiniz,belki de hepimizin bildiği gibi dünyanın geri kalanı olduğu gibi onun bir kurbanı durumundasınız.)
Ancak Bobby Fischer’in davranışı sembolizmi bozmaktadır; fakat bu bir satranç uzmanının aklı ile realite arasındaki çatışmanın açık bir örneğidir. Kendinden emin,disiplinli ve parlak olduğu aşikar olan bir oyuncu gerçek dünya ile uğraşmak zorunda kalınca çökmektedir. O bir çocuk gibi aksilikler yapmaktadır,anlaşmaları bozmaktadır,rasgele taleplerde bulunmaktadır ve bir lise turnuvasındaki satranç oyununda kendini diskalifiye edecek olan bir tarzda kapris tavırlarına girmektedir. Bu nedenle o gerçek dünyaya,kendisini ondan kaçırtan şeytanı yani irrasyonelliği getirmektedir. Bir mektup imzalamaktan,herhangi bir ciddi sorumluluk almaktan korkan,hayatını nasıl yaşayacağını öğrenmek için mistik bir mezhebin keyfi fermanlarının rehberliğini arayan bir adam,muhteşem,kendinden emin bir adam değil, fakat anlık kızgınlık ve belki de bir hainlik hissiyle hırpalanmış trajik derecede çaresiz bir kurbandır.
Fakat akıl prensiplerinin bir satranç tahtasının sınırları ötesinde uygulanamayacağını, onların sadece bir insan icadı olduğunu,dışarıdaki kaosa karşı yetersiz olduklarını,gerçek dünyada hiçbir şansları olmadığını söyleyebilirsiniz. Bu doğru olsa,hiçbirimiz hayatta kalmazdık ve hatta doğmazdık,çünkü insan türü uzun zaman önce yok olurdu. Eğer yukarıda bahsettiğim türden irrasyonel kurallar altında,insanlar bir oyun dahi oynayamazsa nasıl yaşayabilirler? Bir insan icadı olan – daha doğrusu insanın hatası olan – akıl değil,akıl dışılıktır.
Tabiat (realite) satranç kadar mutlakçıdır ve onun kuralları (kanunları) da o kadar çok (hatta daha fazla) değişmezdir – fakat onun kuralları ve kuralların uygulamaları çok,çok daha karmaşıktır ve insan tarafından keşfedilmek zorundadır. Ve tıpkı bir insanın satranç kurallarını ezberleyebileceği, fakat onları uygulamak için kendi aklını kullanmak zorunda olması gibi her insan tabiatın kurallarını uygulamak için,yani başarılı bir şekilde yaşamak için,kendi aklını kullanmak zorundadır.Uzun bir süre önce tüm ustaların büyük ustası bize tabiatın ve hayatın niteliklerinin temel prensiplerini vermiştir.Onun adı Aristo idi.
Aristo prensiplerine dayalı bir toplumda yaşasanız, satranca kaçmak ister miydiniz? Bu ülke, sizin aklınızın gücünü istediğiniz bir boyutta,sonuna kadar kullanabileceğiniz, başarılarınızın ödüllerini alacağınız ve akıl dışı olmayı tercih eden insanların sizi durdurmaya güçlerinin olmadığı ve kendilerinden başka kimseye zarar veremeyecekleri,kuralları nesnel,sıkı ve açık olan bir ülke olurdu. Böyle bir sosyal sistem geliştirilemez,diyorsunuz değil mi? Fakat o geliştirildi ve tam varoluş noktasına yaklaştı – sadece seviyesiz zihniyetler,silahları olan insanlar ve onların cadı doktorları insanların onu bilmesini istemediler. Ona Kapitalizm adı verilmiştir.
Fakat Yoldaş, bu konuda berabere kaldığımızı söyleyebilirsiniz: sizin ülkeniz bu kelimenin anlamını bilmez, ve bugün bizim ülkemizdeki çoğu insanda onu bilmez.
Saygılarımla
Ayn RAND ”
Çeviren Nejdet Kandemir
11 temmuz 1972’den 1 Eylül 1972’ye kadar süren Dünya Şampiyonluğu maçını Fischer 12,5’a 8,5 olarak Sapassky’i yenerek kazanmıştır. İlk oyunu siyahlarala oynayan Fischer kaybetmiştir, 2. oyuna da çıkmayınca onu da hükmen kaybetmiştir. O zamanın ABD hükümeti vaad edilen maddi ödülün verileceğini teyid edince çevresi Fischer’i lkna etmiştir. Toplam 21 oyunluk oyuna 2-0 mağlubiyetle başlıyan Fischer,3. oyunu kazanmış, 4.oyun berabere, 5.oyunu kazanarak eşitliği sağlamış ve 6.oyunda da 3,5-2,5 öne geçmiştir. 8,10,13 ve 21. oyunları da Fischer kazanmış, 11.oyunu Spassky kazanmış ve diğerleri berabere bitmiştir.
Benim Ayn Rand’a hak verdiğim bir yer var.” Evet, Yoldaş,satranç bir kaçıştır,realiteden bir kaçıştır. Satranç, yaşamaktan korkan ortalamanın üstünde zekaya sahip olan,fakat aklını meşgalesiz tutamayan ve onu gerçek olmayan bir şeye adamış olan ve böylece reddetmiş olduğu canlı dünyayı anlaşılması çok güç olduğu için başkalarına teslim etmiş bir insan için bir “çıkıştır.” Bir “uydurma oyun”dur.”
Müthiş zaman alan ve günümüzde görsel işitsel olmayan bir aktivite olduğu için milyonlarca satranççının olduğu bu dünyada ilk yüz sırada olamazsanız para kazanma şansınız çok azdır. Kapitalist sisteme uygun bir oyun veya spor değildir. Sürekli sponsor desteği gerekir. Sıcak iklimin oyunu değildir, yani insanlar plajda denize girerken satranç oynamaz, suğuk iklimlerde ve sessiz ortamlara daha uygun düşer.
Ülkemizdeki tüm satranç oynayanlara benim söylediğim bir öneri, buna harcayacakları zamanı bir yabancı dil öğrenmeye ver demektir. Yani bu işe ekonomik olarak asla bakmayın.
Ama; bu ömür boyu sürecek bir hobidir, en ucuzundan hem de. Tek kolla, tek bacakla, tek gözle, hatta kör olarak bile akıl sağlığınız yerinde olduğu müddetçe sürüdrebileceğiniz bir kralların oyunudur. Hiçbir zaman canınız sıkılmaz, heryerde kimseye muhtaç olmadan kendinizi satranç problemleri, etüd ve kombinezonları ile oyalayabilirsiniz.
5-10 yaş arası çocuklara öğretilmesini ben çok yararlı buluyorum. Yaratıcılığı, hayal gücünü, analiz yeteneğini, özgüveni arttırdığına inanıyorum. Elbette bu yaştaki çocuklara kaybetmesini de, mağlubiyeti hazm etmesini de bu oyun aracılığı ile öğretmek lazım. Ama dediğim gibi fazla abartmamalı çocukların dersleri herzaman daha önemli olmalı.
Maddi durumuzu iyi, benim çocuğumun ileride para kazanması için kendini fazla kasmasına ihtiyacı yok, sevdiği bir işi yapsın diyorsanız o zaman bırakın satrançla uğraşsın, ona en iyi satranç hocalarını tutun, beraber turnuvalara gidin.
Benim kızm 10 yaşında İstanbul ikincisi, Türkiye 7.si oldu; 12 yaşında İstanbul 3.ü oldu, ondan sonra da OKS, YGS ve LYS furyası bugün bitti. Derslerine ve hayatına bakış da çok yararlı oldu mu pek emin değilim, işte Baba olarak ben bildiğimi öğrettim diyorum. Herhalde bugünkü son sınavdan sonra ilk 35-45 bin arasında bir yerde olacak, yani küçük yaşta satranç oynadı diye de öyle çok zeki ve başarılı bir tip olmadı. Tırnaklarını da Vampirella gibi lacivert ojeli yaptı, ”sen misin GMilata laf çakan Kambur, al işte dilin kıçına kaçar böyle” der gibi ;-))
Tekrar konuya döneceğim.
Sağlıcakla kalın.
”Dilimin sınırları dünyamın sınırları anlamına gelir” (Wittgenstein)
Eski dünya şampiyonlarından Alekhine ilk sosyalist sistemden kaçan Rus dünya şampiyonudur. 1927’den 1945 yılındaki ölümüne kadar 2 yıl kaptırdığı ünvanını (1935-37 Max Euwe) korumuştur ve dünya şampiyonu olarak ölme şerefine büyük bir yoksulluk içinde Portekizde erişmiştir. Parasızlıktan cenazesi günlerce kaldırılamamıştır ancak daha sonraları Paris’e nakledilmiştir.
Aslında Spassky de sosyalist sisteme pek uyumlu bir satranççı değildi. İlk fırsatta bir Fransız’la evlenerek Fransız vatandaşı oldu ve kapitalist dünyaya kaçtı. İkinci Dünya Savaşı bitiminde yapılan dörtlü turnuvada Dünya Şampiyonu olan Botvinnik inanmış bir komünistti, Kasparaov dahil bir çok ünlü satranççı yetiştirmiştir. Daha sonra gelen Rus dünya şampiyonları, Smyslow, Tal, Petrosyan da komünist sistem ile uyumlu kaldılar. Spassky ise yaşlılığında bile Kasparov’a kan kusturan Petrosyan gibi bir devi indirerek dünya şampiyonu olmuştu. Ama Fischer; apayrı bir fenomendir. Dünya şampiyonluğu öncesi turnuvalarda tüm Rus ustalar kendi aralarında beraberlik yapıp yarımşar puan alarak turnuva aralarında dinlenme imkanı elde ederken o hepsini yenmek zorunda kalıyordu. Tek başına, sekundanı olmadan, yani o zaman ajurne olan ve ertesi güne ertelenen maçlar olduğunda oyuncu gider odasına istirahate çekilir, yardımcıları ertesi sabaha kadar yaptıkları analizleri ona gösterir ”hamle bu” derlerdi, oysa Fischer kendi analizini kendi yapmak zorundaydı. Bu şartlarda yaptığu dünya şampiyonluğu eleme maçlarında önce büyük kompozitör de olan Rus Mark Taimanov’u 5-0 ezdi. Taimanov bunun üzerine Komünist Partiden atıldı, tüm imtiyazları alındı, kolay değil soğuk savaş var ve bir Amerika’lı Rus’u eziyor. Ardından Danimarka’lı Bent Larsen Fischer’in kurbanı oldu, yine 5-0 ;-))
Fischer Yahudi asıllı bir Alman’dan doğma idi (yanılmıyorsam Almancada da Balıkçı veya balık demek) Küçük yaşta babasından ayrılan hemşire annesi ABD’ye iltica etti. Dikkat bu sıradan hemşire kadın 4 yabancı dil öğrenebilmiş zeki bir tipti ki, oğluna bayağı birşeyler aktarabilmiş. Okulda uyumsuz olan Fischer, basit bir değerlendirme sonucu üstün zekalı çıkınca, ailesi ve çevresi tarafından ” neyi seviyorsa onunla ilgilensin ” yaklaşımı ile satranca merak sardı. O da tek başına Rusça öğrendi ve o zamana kadar gelen tüm Rus büyük ustalarının oyunlarını inceledi. Zamanında tüm akranlarının önünde idi, hem bilgi hem de zeka olarak. Sapaskky’i yenmesi de doğal olan sonuçtur. Ve satrançtan profesyenel anlamda, kapitalist sistemde ilk defa devletten para alan kişi olmuştur.
Dünya şampiyonu olduktan sonra 1975 yılında Karpov’la ünvan maçı yapmadı, ortadan kayboldu, 12 eylül olaylarından sonra ABD’ye ” Haydut Devlet” deyince her yerde aranmaya başladı, Japonya’da yakalandı, ancak İzlanda (Dünya Şampiyonu olduğu ülke) ona sığınma hakkı tanıyınca ölünceye kadar orada yaşadı. Bu arada 1990’lı yıllarda Yugoslavya’da 5 milyon dolarlık maç yaptı, tekrar Spassky ile, yine kazandı. Bu da zaten bir anlamda başını belaya soktu, BM’nin amborgo koyduğu bir ülkede sportif faaliyet yapması illegal bulundu.
Gelecek sefere Ayn Rand’ın yazdıklarına döneceğim.
Sağlıcakla kalın.
”Dilimin sınırları dünyamın sınırları anlamına gelir” (Wittgenstein)
Ayn Rand; Agnostik bir aile ortamında oldukça iyi yetiştirilmiş, Nietzsche ile tanışabilme şansını yakalamış, eserlerinde onun felsefesini eleştirmiş ilginç ve önemli bir kişilik, keşke Berlin Duvarı’nın yıkılışını, SSCB’nin dağıldığını görebilseydi.
”Satranç meraklısı değilim ve hatta oynamam da ve oyunun sadece temel kurallarını biliyorum.”
Bence oyunun kurallarından fazlasını biliyor, satrancın kurallarını hayata uygulayabilen, uygulamaya çalışan gerçek bir satranççı olmuş, yalnızca satranç oyuncusu değil. Yirmi bir yaşında iken ABD’ye iltica etmesi de bence en kuvvetli hamlesi. Bazen düşünüyorum da Marx 1950’lerin,1980’lerin SSCB’sinde yaşasaydı o bile o ülkeden kaçmayı düşünebilirdi. 86’da Çernobil patlamış, proleterler kağıt maske ile nükleer reaktörü söndürmeye gidiyor…Nazım Hikmet’in bile ülkemizden kaçtığında acımasızca eleştirdiği bir ülke.
”1. İki saatlik beyin çatlatan bir emekten sonra – rakibinizi köşeye sıkıştırdığınız – kritik bir anda,bilinmeyen,keyfi bir kuvvet aniden diyelim rakibinizin filinin vezir gibi oynamasını sağlayacak şekilde oyunun kurallarını rakibinizin lehine değiştirmiş olsa,oynayabilir miydiniz? Oynayamaz mıydınız? Ancak gerçek hayatta,bu sizin ülkenizin kanunudur ve bu oynamak için değil, fakat yaşamak için sizin ülkenizin vatandaşlarının içinde bulunduğu durumdur.
Rand’ın burada belirttikleri de aslında günümüzün Türkiyesindeki koşullarla çok iyi örtüşmüyor mu? Yargı özelleşmiş, bir yalancı tanıkla yıllarca tutuklu kalıyorsunuz, ülke gençliği dindar ve kindar yetiştirilmek üzere evriliyor, türban diye kadına özgürlük söylemi şimdi kadın özgürlüğü olan bedenlerindeki fetusa ve doğum şekline müdahaleye geldi, ülkesini pazarlamakla mükellef bir başbakan, parasız eğitim isteyen, poşu takan gençler yıllarca hapis, ulusalcı yurtsever askerler hapis, halkın onbinlerce oyu ile seçilmiş milletvekilleri hapis, basılmamış yayımlanmamış kitaplar bomba, cemaat devleti kuşatmış…
Hitler ve Stalin yaşasaydı öğreneceği çok şey olurdu, özellikle şu son on yıllık Türkiye’den.
Sağlıcakla kalın.
”Dilimin sınırları dünyamın sınırları anlamına gelir” (Wittgenstein)
Seneler evvel bu yazıyı okumuştum. Sonuna kadar okumaya tekrar dayanamadım. Sonuçta “Kapitalizm iyi komünizm kötü ve umarım sen kaybedersin Spassky çünkü bireysellik daha önemlidir” demek istiyor.
Fischer maalesef bu maç esnasında delirmiş durumdaydı. Aslında satranç akıl sağlığını muhafaza etmesini sağlıyordu. Prof Adnan Ziyalar da zamanında psikiyatri hastalarını İstanbul Satranç Derneği’ne yollardı. Az çekmedik sayesinde…
Yazidaki “Kapitalizm iyi, Komunizm kotu” mesajini goremedim. Siz nasil gordunuz?
Elestiri rejime degil uygulamaydi bence. Insan haklarini hice sayan, insana deger vermeyen, anti demokratik, sacma sapan bir uygulamayi elestiriyordu ve hakli.
20 milyyon vatandasini sudan bahanelerle olume gonderen, cesitli cezalar veren bir Stalin’i hangi gerekce arkasina siginarak savunabiliriz?
Eski komunist yoneticilerin hepsi bugun buyuk patron odu. Aslinda o zaman da oyleydi.
Komunizm hic bir zaman uygulanmadi ama belki ilerde kendiliginden bir gecis olacaktir. Dayatmayla, zorbalikla, diktayla degil, olmasi gerektigi icin.
Yani Ayn Rand, komünizmi çok seviyor ve komünizmi değil ama komünizmi kötü uygulayanları eleştiriyor ve felsefesini de bunun üzerine kuruyor, öyle mi?
Eh sizin dedikleriniz de oraya varmıyor mu? Sonuçta komünizmi veya orada kömünizm adına ne yapılmışsa onları eleştiriyor. Biri size camı açar mısın deyince pencerenin içinden camı çıkarıp mı açmaya çalışıyorsunuz.
Veya “Dünyada gerçek islam yaşanmadığı gibi gerçek komünizm de bir türlü yaşanamıyor” diyelim rahatlayalım.
Sayin Satranc,
Ben nereden bilirim Ayn Rand’in komunizmi sevip sevmedigini? Oyle bir dusuncem olmadi.
Komunizmin icine eden bizzat Sovyetler olmustur.
Sizinle frekanslarimiz cok farkli, anlasmamiza olanak yok. En iyisi kapayalim
Selamlar
Yazmayi unuttum.
Ayn Randin yazisinda Komunizmden tek kelime bile edilmiyor. Elestiriler Komunizme degil, baskici tek parti diktatorluguneydi
Sayın Kardan Adam
Yazıda tek bir yerde bile “Baskıcı tek parti diktatörlüğü” lafı geçmiyor. Peki siz nerden bu sonuca vardınız? İkimiz de bir fikir yazısını okuyup kendimizce yorum yapıyoruz. İsterseniz o dönemdeki SSCB hükümetinin uygulamaları da diyebiliriz. Ama ona da biri hükümet değil bürokrasi sorundu diyebilir. Gereksiz yere bir tartışma oluyor.
Neden komünizm eleştirisi olarak algıladığım noktasına gelirsek. Spassky – Fischer maçı adeta komünizm ile kapitalizmin karşılaşması gibi görülmüştü. İki rejim de daha iyi insanlar yetiştirdiği iddiasındaydı. Bu yüzden de bu maç “Asrın Satranç Maçı” olarak anılmıştır.
Ayn Rand’in yazisinda yanlis bir sey var mi?
Yazdiklarinin tumu de dogru
Satranç nickli arkadaşın yazdığı doğru.. Ayn Rand okumayan bu durumu pék bilméz.. Kéndisi zéki bi kadındır.. Söylémék istédiklérini doğrudan déğil, öylé araya araya sıkıştırır.. Yukarıdaki yazıda da buna dair éléştiriléri var.. Örnéğin;
Burada Sosyalist ülkélérdéki kéyfi, ték véya bi iki adamın istédiği şékildé yaptığı ‘dévlét müdahalélériné’ atıfta bulunuyor.. Sosyal konularda da, ékonomik konularda da olabilir.. Zatén ‘sizin ülkénizdéki vatandaşların içindé bulunduğu durum’ dérkén bu tür bir müdahaléciliğé atıf yapıyor.
Diyaléktik kavramından bihabér olarak bi éléştiri yapmış.. Sosyalist téorilér bu kavrama çokça atıf yaptığı için, bunun o ülkéléré has bir şéy olarak düşünérék boş bi éléştiri yapıyor kéndincé.
Burada da ‘koléktivizm’é yönélik bi éléştiri var.. Biréysél olarak déğil dé, bir grup olarak, koléktif bir şékildé yapılan éylémlérin étkin olmayan, bir yérdé mutlaka tıkanan éylémlér olduğunu iddia édiyor.
Hantallıktan kasıt ağır bürokrasi, ték argumandan kasıt ülké siyasétinin ték idéoloji çérçévésindé şékillénmési, diğér idéolojilérin yasaklanması, silahlı kişidén kasıt da ülkénin bir dikta olarak yönétilmési vé bu diktanın tüm insanların aynı şékildé düşünmési için başlarının arkasına bi silah dayaması…
vs vs vs.. Diğér maddélér dé aynı tür éléştirilérlé dolu.
Hiç yazılmaması gereken bir mektup. Ne yani, rakibin filinin vezir gibi oynamasından ya da vezirin beyazdan siyaha dönüp rakibin veziri gibi oynamasından (öyle olduğunu da Ayn Rand iddia ediyor, gerçekten öyle olup olmadığını bilmiyoruz) Spassky mi sorumlu? Ve bu durumun Ayn Rand’ın hoşuna gitmemesi, Spassky’nin de bundan şikayetçi olduğunu mu gösteriyor? Hadi diyelim ki şikayetçi, bunu düzeltecek gücü var mı Spassky’nin?
Ayn Rand Spassky’nin yerinde olmak istemiyor. Peki Spassky’ye sormuşlar mı Ayn Rand’ın yerinde olmak isteyip istemediğini?
Ayn Rand’ın Spassky’den beklentisi (yapmasını istediği) nedir? Hiçbir beklentisi yoksa bu mektubun yazılış amacı nedir?
Satranç üzerinden rejim propagandası yapmak mı?
Eğer konu tavla olsaydı, bu propaganda “zarların atıldığında havada kalması, tavlanın içine düşmemesi” şeklindeki bir saçmalık üzerinden mi yapılacaktı?
Amacım herhangi bir rejimi övmek ya da yermek değil. Sadece bu mektubun saçma olduğunu düşünüyorum.
7 raund boyunca iplere yaslanan bir Ali ve aniden gelen bir kombinezon sonucu Foreman yerde nakavt. Bende bunu unutamıyorum. Holyfield ve Mike Tyson da ilginç bir maç yaptı, Tyson yediği dayağı hazmedemeyip Evander Holyfield’in ısırarak kulağını koparmıştı.
Xenix de beni her tartışmada haklıyor, kulağını ısırabilirim onun, şimdi aklıma geldi.
Ayn Rand cok kapsamli bir elestiri yapmis, irdelemek oldukca zor. Soylemek istedigini dolayli soylemek hemen herkesin yaptigi bir seydir, bunun elbette hepimiz farkindayiz.
Ekim devriminden sonra cok partili doneme gecildi ve mecliste sol partiler Bolsevikler ve Mensevikler (cogunluklar ve azinliklar) ikinci en guclu grubu olusturdu. Meclisteki gorusmelerin kavgaya donustugu bir oturumda sol milletvekilleri haric tum milletvekilleri, meclik birinci baskani da dahil, bu durumda calisilmaz diyerek salonu terkeder. Meclis ikinci baskani kursuye cikar ve oturuma yalniz sol partilerle devam eder.
– Birinci oneriyi oylariniza sunuyorum; hukumetin kurulmasi Bolsevik Partisine verilsin. Kabul edilir
– Ikinci oneriyi sunuyorum. Bolsevik partisi disinda kalan tum partiler kapatilsin. Kabul edilir.
Ve diktatorluk bir gecede ilan edilir, tum milletvekilleri tutuklanir.
Ve siyah vezir beyaz oldu, Bolsevik Partisi tek basina iktidara geldi. Halk onlari secmis secmemis, kimin umrunda? Zorla, kanla, bes para etmez adamlari tepelere cikarark varliklarini ancak 80 yila yakin surdurebildiler. 2. dunya savasi olmasaydi o kadar da surmezdi.
Su anda yasadigim ulkede 30 yillik ama yeni gorunuslu bir daire kiralamak istedim. Uyardilar: Komunizm doneminden kalma. Bunun anlami sudur: Estetik sifir, her sey bozuk, nereye elini atsan elinde kalir, her hafta tamir eksik olmaz, kullanissiz, igrenc, vs. Halbuki 130 yillik binalar sapasaglam ve cok guzel. Mecburen tuttum o evi, cirkinligi, kullanissizligi bir yana her gun bir seyini tamir ettiriyorum.
Bu bir rejim elestirisi degildir. Ben inanmis bir Komunistim ve gunun birinde mutlaka Komunizme kayacaktir dunya. Bugunku dunya duzeni daha bir sure egemenligini surdurecek, gelismeler o yonde. Ama sahtekarlikla iktidara gelen Bolsevik Partisinden herhalde insan onuru icin muhtesem eserler beklemiyordunuz degil mi? Iktidarini surdurebilmek icin her yapilana eyvallah diyecek alt tabakayi yukari cekti. Ne var ki ayaklar dusunemez, beyin ise kosamaz. Cikmaz buradaydi. Onlar ekip calismasi derken beyinlerin de kosmasini bekliyordu. Ayn Rand’in elestirisini bireysellikten yana, kollektivizme karsi olarak algilamadim, boyle algiladim.
Kardan Adami anliyorum , bunun icin bir miktar Rusya da yasamak yeterli .
Rusyada 86 oncesi rejimin +lari :
1- iyi tahsilli ,kulturlu saglikli bir nesil
2- okuyan insanlar
3- saglik ve sosyal esitlik
4- konut sorunu yok
5- genelde refah esitligi
– ler :
1- sahsi produktivite eksikligi ,-ozellikle endrustri ve teknikte- ( bilimsel , deneysel uc ornekler haric),
2- tabulara bagli olarak yaraticilikta kisirlik, pratik zekada gerileme
3- yaygin alkolizm
4- motivasyon eksikligi
‘Sizin ve rakibinizin sıradışı bir entellektüel kapasiteye sahip olması aşikardı.’
entelektüel olcak o bi kere.
Ha ama yurdum insanında moskof düşmanlığı mı, yoksa yunan düşmanlığı mı daha fazla derseniz..
O zaman da 1987 Avrupa basketbol şampiyonası finaline bakmak lazım.
Bendeniz iç anadolu’da bi yerlerdeydim.
Sovyetler Birliği’nin karşısındaysa Yunanistan vardı.
Karşılaşmayı babamla birlikte bir çay bahçesinde izledim.
O kısa boylu Nikos Galis basket buldukça..
Haci hoca tayfasından sakallı, takkeli, tespihli amcaların nasıl da kendinden geçtiğini unutamam:)
Fettoş’la Ali Nesin satran oynasa ve hep Fettoş kazansa ne hissederiz acaba?
Ya da daha kötüsü, Nihat Doğan Erdal İnönü’yü mat etse filan..
🙂
Hayatımda üç spor karşılaşması var, kederini unutamadığım..
Birincisi, 1986 dünya kupasında S.S.C.B’nin Belçika’ya 4-3 yenilerek elenmesi.. (yan hakem Amerikalıydı ve gereken ipneliği yaptı.. ki o yıl sovyetler, dünya kupasını kazanabilecek kadar iyi bir takıma ve yırtıcı bir oyun sistemine sahipti)
Bir diğeri 1988 Avrupa şampiyonası finalinde, S.S.C.B’nin Hollanda’ya 2-0 yenilerek Avrupa Şampiyonluğunu kaybetmesi.. (Hani şu Van Basten’in jeneriklik golü.. Sovyet kalesinde ise benim çocukluk kahramanım.. ya da; en güzel golleri yiyen kaleci Dassaev vardı)
Üçüncüsü ise yine 1986 yılında, İspanya’da düzenlenen dünya basketbol şampiyonası finalinde S.S.C.B basketbol takımının Amerika’ya kaybettiği karşılaşmaydı..
İspanya’daki bu final maçı muhteşemdi.. Belki de sovyetler birliği, tarihinde hiçbir deplasmanda görmediği kadar büyük ve çoşkulu bir taraftar kitlesinin desteğiyle oynamıştı. Sanki bütün İspanyol sosyalistleri ordaydı:)
Niye anlattım bunları derseniz..
Anlayan anlar:)
Bu mektup neden yazılmış?
Bu yazıyı yeni okudum…
ChessMoon’ giremeyince “satranç” kutusunu tıkladım ve yazı karşıma çıktı…
Mektubun sahibesi Ayn Rand’ın soyadı “Rant” olsa daha iyi yakışacakmış.:)
Şahıs ne satrançtan ne de sosyalizmden anladığı bir şey yok. Sovyetlerin yıkılması için elinden geleni ardına koymayan emperyalistler her türlü yalana, dolana, demogojiye başvurmuşlardı o yıllarda. Burada yapılan aynı şekilde domogojidir ve sosyalizmin kaba eleştirisidir. Kaba eleştirinin inceltilmiş halidir. Yani eleştiri ne denli ince olsa da eleştiri temaları daima kabaca ele alınan ve cahil kitlelere karşı kullanılan safsata temalardır.
Bu eleştiriye olanak sağlayan yanlışları da olmuştur sosyalizmin. Ancak o yanlışlar bir bütünü parçası ise eğer, bu parça bütünün kendisi değildir. Sosyalizm o yanlışlarını da aşabilecek olan bir sistemdir. Kapitalizm ile arasındaki fark da budur; Sosyalizm yanlışlarını aşmaya açıktır, kapitalizm ise toplumu yanlışlara mahkum eder! Kapitalizme göre “tanrı öyle yaratmıştır, doğa böyle işlemiştir, bilim de yerine göre öyle söylemektedir”… Oysa sosyalizm tüm doğmaları reddeder…
Satrançta taşların hareketlerinin kısıtlılığı ile sosyalizmin sözüm ona insanları sınırlamasını ve bireysel özgürlüğün yok olmasını özdeşleştirmiş hanım efendi… Ama kendisi “Satranç meraklısı değilim ve hatta oynamam da ve oyunun sadece temel kurallarını biliyorum. Ben mesleği romancı-felsefeci olan birisiyim.” derken satranççı olmadığını, felsefeci romancı olduğunu söylerken, acaba bu sınırlamayı kendisi de yapmış olmuyor mu?
E, biz de soralım, sen romancı felsefeci olarak Spassky gibi satranç oynayabilir miydin? Oynayamazdın. Senin hareketlerin sanki sınırsız mı? Ya da sen yemeğini ağzın dururken başka bir yerinle mi yiyordun? Yemeğini kıçınla yeme özgürlüğün nasıl bir özgürlüktür?! Ya da hangi oyun kuralsızdır insanlık tarihi boyunca da satrancın kurallarını “mutlak” olarak koyuyorsun? Kaldı ki satranç oyun kuralları da mutlak değildir. Taşların hareketleri de dahil olmak üzere değişmektedir. Ne varki hangi oyun olursa olsun, oynandığı zaman oyuna katılan oyuncular açısından kurallar mutlak uyulması gereken şeylerdir. Bunlardan kalkarak sosyalizmi katı ve değişmez kurallar silsilesi olarak göstermek kapitalizme ideolojik silah üretme çabasıdır. Kapitalizmin sözüm ona bireye verdiği özgürlük ve istediği gibi hareket edebilme hakkı, yine kapitalizm tarafından kullanılması engellenmiş haklardır. Sözde var olan ama pratikte kullanılamayan haklar…
Satranç taşları 5. YÜZYILDAKİ Hint ordusunun unsurlarının karakterize edilişidir… Hint ordusunda Filli kuvvetler savaş alanına köşelerden katılırmış örneğin. Bu yüzden satrançtaki fil olarak adlandırılan taş da çapraz olarak hareket eder… Kale denilen taşın düz gitme nedeni ise, kalenin o zamanlar savaş arabası olması, daha sonra savaş toplarına dönüşmesi nedeniyle arabanın ve top mermisinin düz gidişi nedeniyle dikey ve yatay yönlerde hareket etmesi gözetilmiştir. Yani gerçek yaşamdaki işlevleri ne ise ona uygun hareketler taşlara yüklenmiştir. Sınırlı oluşu bu yüzdendir. Bunun yaşama yansıması ise kim hangi yeteneğe sahipse o yeteneğine göre iş yapmasıdır. Bunun neresi mutlakçılık oluyor?
Ayn Rand acaba romancı ve felsefeci olarak “canım biraz başbakanlık koltuğunda oturmak istiyor” deyip de bunu yapabiliyor muydu?…
Aristo’dan az daha ileriye bakabilseydi, bu mektubu yazmazdı bu hanım efendi…
iki takım hayal ettim. ikisi de usta satranççılardan oluşuyor. tabii hepsinde bir üstad-ı azam satranççı var, ve çömezler var tabii. bunlar kapıştı diyelim. kim kazanır?
bana kalırsa en çok ihtimali konuşan ve en uyum içindeki takım önde bitirir. birbirinin zaaflarını bilen takım arkadaşları kaynaklarını çok daha eforlu engelleri aşmada kullanabilir. en ustası bile “hatalı olabilirim, fikir değiş tokuşu yapalım” demeyi biliyorsa o takım iş yapar.
yanlış hatırlamıyorsam öz be öz amerikan romancı steinbeck bitmeyen kavga romanında 11 adamın tek tek uğraşarak yapacağı basit hamaliye işini 10 adam kolektif yapabilir diyordu. ayn rand bundan hiç feyzalmış mıdır bilmem ama doğrudur. halde karpuz yükleyip boşaltan hamallar açısından fevkalade doğrudur. mesele tüm işleri tüm mesuliyetleri bu şekilde basitleştirebilmekte zaten. sosyalizmin iddiası buydu belki. ve tabii artı değerin paylaşılmasında cinlik yapılmaması gibi daha üst düzey düzenlemeler de öneriyordu ama ayn rand o kısımlara girmekten imtina eder.
bu arada ayn rand hakkında michael shermer bir kitabında bir şeyler yazmıştı. rand tarikatı gibi bir şeyden bahsediyor ve objektivizme güzel giydiriyordu. okuduğum o günden beridir bir defa ayn rand külliyatına el atasım gelmedi. okumadan saygımı yitirdim resmen.
bir de 3h hareketi diye bi grup herzevekil çıktı zamanında, ileri liberal hastalıktan muzdaripler. şu videolarını izledim:
ayn rand denen zattan iyice soğudum.
Başlığı şimdi gördüm. Mektubu daha önce okumuştum. Nefesimi tutup tekrar okudum ki yine aynı şeyleri düşündüm.
Rusya’da doğmuş Ekim devrimine tanık olmuş zeki bir kadın. Libertarianizmin babası, ekonomide hayli önemli yeri olan ve aynı zamanda Avusturya Okulu’nun kurucularından birisi olan Mises’in Rand’ı aleni etkisi altına aldığı belli. Ayn Rand, New York Üniversitesi’nde konuk öğretmen olarak görev yaptığı dönemde L.V. Mises’i dinlemiş ve fikirlerinden oldukça etkilenmiş sıkı bir liberaldir. Bu mektubu daha başka yazması beklenemezdi tabii ki. Yukarıda Satranç isimli arkadaş ve sonrasında benzer şeyler yazanlar haklılar. Rand okuyanlar veya dünya görüşü hakkında bilgisi olanlar, onun sosyalizmden hiç de feyiz almadığını bilir.
Ağır eleştiriyi hak eder bu mektup. Özellikle de sosyalizmi SSCB’ye mal edilmiş bir ideoloji gibi lanse etmesi zaten sosyalizmi pek de bilmediğini ortaya koyar. Yine de kendi siyasi kandadından ele alındığında, bu kuşağı da etkileyen geniş bir cenahın fikrini apaçık ortaya koyması açısından iyi yazılmış bir mektup bence. Hala da liberaller arasında yukarıda Rand’ın saydığı maddeler sıkıca savunulur. Dediğim gibi, başka türlüsü de beklenemezdi.