Dillerin ortaya çıkışı

İnsanlar ne zaman ve nerede dil denen iletişim şekline sahip oldular? veya dili geliştirdiler. Bu konuda bu sitede birçok yazı yazdım. Fakat tartışmakta fayda var, zira kesinlik kazanmış ve herkesçe kabul görmüş bir konu değildir.

Öncelikle şu tabloyu incelemenizi rica edeceğim:

http://www.sonsuz.us/node/787

Bu tabloya göre kuzey yarı kürede konuşulan birçok dilin kökeninde Asya kıtasında yaşamış olan halkın dili bulunuyor. Bu dile ben Ön-Türkçe diyorum. sabepleri var da ondan.

  1. Bu dil tek heceli idi. İlk dilin henüz gramer denen sentaks yapısına sahip olmadığını kabul edersek, tek heceli olması gayet doğaldır. Çünkü tek hece ile belli kavramlar kısa ve kolay aktarılabilir. Ayrıntılı cümle kurmaya gerek yoktur.
  2. Bu dil yansımalı sözcükler içeriyordu. Yani, o dönemin insanları doğada duydukları sesleri taklit ederek tek heceli sesler üretiyorlardı.

  3. Bu dil farklı bölgelerden gelmiş insanların karşılıklı iletişim kurma ihtiyacından doğmuştu. Çünkü Orta Asya bölgesine gelenler hem güney-batıdan hem de güney-doğudan o bölgelere ulaşmışlardı.

Peki, kanıtın nedir? diye sorarsanız, kanıtım genetik bulgulardır. Yapılan kromozm genetik araştırmaları bu savı destekler durumdadır.
Neden ön-Türkçe? diye sorarsanız, bu dildeki birçok kök sözcük halen Tütkçe’de varlıklarını sürdürüyorlar da ondan. Bu kök sözcükleri birçok farklı dilde bulmak ve izlerini sürmek mümkündür.

Bu dil ne zaman gelişti? diye sorarsanız, yaklaşık 30.000 yıl önce derim. Kanıtı da ilk kültürel buluntuların yaklaşık 30.000 yıl önceye dayandıklar bilindiğidir. Kültür derken heykelcikler ve kayalara, mağara içlerine yapılmış resimleri kastediyorum.

22 yorum “Dillerin ortaya çıkışı”

  1. Türkçe eskiden, ilk konuşulduğu tarih öncesi dönemlerde, tek heceli bir dildi. Yani pek çok kavramı tek heceli sözcüklerle ifade edebiliyordu. Bu tek heceli sözcüklere “kök” sözcükler diyebiliriz. Esas kavram bu kök sözcükte bulunmaktadır. Çeşitli haller ve durumlar bu kök sözcük değiştirilmeden eklemelerle meydana getirilir. Örnek olarak SU sözcüğünü ele alalım. Sulu, suda, susuz, suyu, suyun, susamak, sulandırmak, sulamak ……vs şekiller hep ‘su’ kök sözcüğüne eklemelerle oluşturulur. Bu tür dillere ‘eklemeli’ (aglutinant) diller denir.

    Eklemeli dillerin çıkış bölgesi Asya’dır. Türkçe, Korece, Moğolca, Japonca ve daha birçok Asya dili eklemeli dillerdir. Hind-Avrupa ve Sami dilleri ise bükümlü dillerdir. Zira bu dillerde asıl kök sözcük aynen kalmaz. Cümle içinde değişikliğe uğrar. Çince de tek heceli bir dildir. Her sözcük hiç şekil değiştirmeden aynen söylendiği gibi, o sözcükle ilgili haller ve durumlar da ayrı birer sözcük olarak ifade bulur. Bu bakımdan, en eski dillerin Asya’da tek heceli diller olarak ortaya çıktıklarını söylemek mümkündür sanırım.
    

    Batılı dilciler (Fransızlar, Almanlar, İngilizler ve diğerleri) kendi dillerinde bir sözcüğün kökenini aradıklarında Latince veya Yunanca bir sözcük bulduklarında orada dururlar. Daha geriye gidip “bu sözcük Latinceye veya Yunancaya nasıl girmiş? Hangi dilden etkilenmiş veya alıntılanmış?” sorusunu hiç sormazlar. Zira fazla karıştırmak işlerine gelmez. Alttan bir Asya dili çıkacağını bilirler. Korkuları da boş değildir zaten. Gerçekten de pek çok Latince sözcük Etrüskçeden alıntıdır ve pek çok Yunanca sözcük Anadolu’ya yerleşmiş eski Türk topluluklarının dilinden alıntıdır.

    Bükümlü diller tesadüfen bükümlü olmamışlardır. Asıl temeli oluşturan kök sözcükler kasten, kök ile ilişki kaybolsun diye, bükülüp bozulmuşlardır. Nedeni ise apaçıktır. Eğer siz yeni bir ulus oluşturuyorsanız yeni ve kendinize ait bir dil sahibi de olmak istersiniz. Yapacağınız şey ise ata dilini eğip bükmek ve böylece yepyeni bir dil üretmiş GİBİ görünmektir. Örneğin. Portekizce bundan 200 yıl önce yoktu. Portekizde kullanılan dil İspanyolca idi. Ne zaman ki Portekiz deniz ticareti ile zenginledi, işte o zaman kendine has bir dil sahibi olmak istedi. Böylece farklı Portekiz dili ortaya çıktı. Bugün İspanyolca bilseniz dahi Portekizce anlamazsınız. Zira her ikisi de bükümlü dillerdir. Ama Portekizce açıkça İspanyolcanın bükülmüş halidir. Eski Yunan da deniz ticareti ile zenginleşince kendi dilini üretti. Yani eklemeli bir Asya dilinden eğip büktü. Sami dilleri de aynı durumdadırlar. Hem Arapça hem de İbranice bükümlü dillerdir. Bunlar bir kök dilden türemiş zaman içinde kendi olgunluğuna erişmiş dillerdir. Amaç, o dili bu dili küçümsemek değil sadece Tarihi gerçekleri doğru saptamaktan ibarettir.

    Batılı dilcilerin pek ilgilenmedikleri bir diğer dil de Maya dilidir. Eğer Maya dilini eski haliyle tanısalar Maya yazısını (hiyerogliflerini) de kolaylıkla çözebilirler. Ama eklemeli diller onların kendi dilleri olmadığından önem de vermezler. Hemen hemen tüm eski Amerika kıtası uluslarının dilleri eklemeli dillerdir. Hepsi de Asya’dan Amerika kıtasına eskiden göç etmişlerdir. Hepsinde de Türkçe kök sözcüklere rastlamak mümkündür.

    Örneğin Maya dilinde güneşe KİNİÇ denir. K’nın G’ye dönüşümü göz önüne alındığında Kiniç ile Güneş’in aynı sözcük oldukları görülür. Ayrıca Kuzey Amerika bir dil gurubu ATAPASKAN veya Ata-Başkan dil gurubu olarak bilinir. Son Maya kralının adı da Ata-Hualpa idi. Hualpa sözünde ben Hu-Alp (Yüce) kavramını görüyorum. Kuzey Amerikada yaşayan ve halen varlığını sürdüren bir diğer gurubun adı ANASAZI’dır. Bu sözü de Ana-sözü yani Anadil olarak anlamak oldukça doğal bir açıklamadır.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  2. Japonca genelde dilciler tarafından yalıtık bir dil olarak kabul edilir. Aynen Sümerce gibi. Oysaki Japonca Asya kökenli bir Altay dilidir.

    Eski Asya kültüründe KAM’ların çok özel kişiler oldukları ve ruhlar alemine seyahat edebildikleri (uçtukları) bilinmektedir. Aslı KAM olan Türkçe sözcük batıya Şaman olarak geçmiştir. Bizde hem KAM hem de ŞAMAN sözü kullanılmaktadır. Japonca Tanrıya KAMİ denir. Kamlar genellikle geceleri ayinler yaptıklarından ve ateş etrafında dans ederek ruhlarla iletişime girdiklerinden KAM ile AY arasında yakın bir ilişki vardır. Bu ilişki göz önüne alınırsa AİNU adı aslında AY-IN (Aya ait) Türkçe bir sözcük olması kuvvetle muhtemeldir. Aynu denen halk Japon adalarında bugün Japon denen halktan çok önce Asya’dan göç etmişlerdir.

    Japonların asıl dini de Şinto olup tamamen eski şaman geleneklerine dayanmaktadır.

    Japonca TEN ‘gök, uzay’ demektir. Burada yine TAN kök sözcüğü ile olan ilişkiyi görmekteyiz. TENÇİ daha geniş bir anlamda ‘evren, kozmos’ demektir. TENNÖ ise ‘imparator, kral’ demektir. Japonların kendi krallarına “Güneşin oğlu” dediklerine bakılırsa TEN-NÖ aynı AY-NU gibi ‘göğe ait, göksel’ anlamı bulunmaktadır. Türkçe asıllı takı –IN, -NU, -NÖ şekillerine dönüştüğünü görüyoruz. Japon bayrağının beyaz üzerine kırmızı bir yuvarlak olduğunu ve bu yuvarlağın güneşi simgelediğini hatırlayalım. Türk bayrağında da göksel ay ile yıldız bulunmaktadır.

    Sizlere birkaç Japonca sözcük ile Türkçe anlamlarını yazıyorum. Bu çarpıcı örnekler iki dilin ortak bir kök dilden türediklerini göstermektedir. Parantez içinde olan Türkçesidir.

    İİ (iyi)
    ANE (abla)
    SUİ (Meyve suyu, öz su)
    KURO (kara)
    TEPPEN (tepe)
    TANE (tohum, tane)
    YAKU (yak, pişir)
    YORU (yürü, gel)
    TATAKU (dayak, savaş)
    YAMA (yamaç, dağ)
    YOKU (hasis)
    ŞAŞİ (şaşı)
    TE (el)

    Daha pek çok örnek vardır. yer kıtlığından bunlarla yetiniyorum.

    Bu son TE sözcüğü üzerinde duralım. Japonca TE (el) Aynu dilinde TE “tek” demektir. Gerçekten de ‘tek olanı’ göstermek için ya el kaldırılır veya işaret parmağı gösterilir. Yukarı doğru kaldırılmış el aynı zamanda birliğin işareti ve göstergesidir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  3. Ön Türk boyları yöneticilerine OKH diyorlardı. Ancak, dil sürekli gelişen ve yaşayan bir yapı olduğundan, zaman içinde ‘yetişkin savaşçı kişi’ için kullanılan ‘OKH’ sadece silahının adı oldu. Böylece ucu sivri, ince uzun, yay ile fırlatılan sopaya OK dendi ve yöneticilere aynı kandan olduğunu belirten bir isim verildi : KHANGAN.

    KHAN sözü bizim bildiğimiz kırmızı ‘kan’ olup sondaki –GAN eki ‘ait’ veya ‘aileden’, ‘ortak kan bağı olan’ anlamını içeriyor. KHAN zamanla KAGAN, HAKAN ve HAN şekillerine dönüştü. Batıya göç eden OK boyları bu ünvanları kullanıyorlardı. Kurdukları yeni yerleşim bölgelerinde bu unvan, biraz değişerek, yönetici ünvanı oldu. İsveççe krala KUNG, Almanca KÖNİG, İngilizce KİNG  denmesi ön Türkler sayesindedir. Çinde ise kral veya imparator için HUANG ve WANG denir. Buradaki dönüşüm KHANGAN, HANGAN, HUANG, WANG. Slavca ise KNEZ sözü vardır. 
    
    Bu dillerde –GAN takısı da kendi başına bir sözcük olarak varlığını sürdürdü. Latince GENESİS (ortak bir kan bağından türeyiş), İngilizce GENETİCS (Ortak kan bağını araştıran biyoloji bilimi) ve Gene (canlılarda ortak özellikleri sağlayan yapı) sözleri hep GAN veya GEN sözünden türer. 
    

    KHANGAN’ların yetkileri vardı. Yönetici ve kral idiler. Onların bu ‘yapabilme’ özellikleri Türkçede ‘yetki takısı’ olarak halen varlığını sürdürmektedir. Örnekler : Yapışkan, Konuşkan, Değişken, Girişken, Dövüşken …vs sözcüklerindeki –ken/kan bu tür bir yetki ve ‘yapabilme özelliği’ içerir. Eski kültür tamamen soyut kavramlara ve manevi güçlere önem verdiğinden ‘yapabilmek’ fiziksel düzeyde başarıdan ziyade ‘ruhsal’ iletişim kurmak yeteneği olarak görülüyordu. Bu bakımdan ilk yöneticiler erkek değil dişi idiler. Onların çocuk yapma yetenekleri vardı. Onların manevi güçlerle iletişim kurma yetenekleri erkeklerden fazla idi. İlk tanrılar aslında birer Tanrıça idi. Türklerin ilk Tanrıçası ‘TUR-ANA” idi. Anadoluda ilk Tanrıçalardan biri Kybele, Sümerde İşkur veya İştar, Mısırda İsis hep Asya kökenli tanrıçalarıdır.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  4. “Batılı dilciler (Fransızlar, Almanlar, İngilizler ve diğerleri) kendi dillerinde bir sözcüğün kökenini aradıklarında Latince veya Yunanca bir sözcük bulduklarında orada dururlar.”

    Batılıların bu konularda Şoven yaklaştıklarını kabul ediyorum. Her daim kendi lehlerine eğip bükmeyi, üstüne basıp kimse görmeden almayı yapıyorlar. Bu kabul.
    Tüm dillerin birbirini sözcük transferi anlamında etkilediğini de kabul ediyorum.
    Ancak her hangi bir topluluğun bir başka dili alıp da kendine göre eğip bükerek yeni bir dil yaratabileceğini kabul etmiyorum. Bu çok zorlama olur. hani bizim “Osmanlıca” dediğimiz dil gibi bir zorlama. Osmanlıca bir dil midir yoksa bir tür saray argosu mudur, buna da bakmak gerek.

    Dildeki farklılığın farklı coğrafyalarda, doğal ortamdan gelen (duyulan) farklı seslere, beslenme kaynaklarındaki farlılıklara, beslenme kaynaklarının farklı oluşu nedeniyle farklı gelişen farklı üretim ilişkilerine dayandığını düşünüyorum.
    Bahsettiğim bu unsurların benzerliği ise, benzer seslerle üretilmiş, anlam olarak da benzer sözcüklerin, bir başka diğer benzeme nedenlerini oluşturur. Yani her benzerliğin nedeni, o sözücüğün, benzeyen dile, diğer benzerinden girdiği anlamına gelmez. Bunun bir çok nedeni olasıdır…

    Türkçe açısından sevimli bir yazı olmuş. Ancak bazı savlar zorlama geldi bana. Örneğin Portekizce… Bilmediğim için bir şey diyemiyeceğim ama melez halkların böylesi farklılaşmaları olası mıdır bakmak gerek. Portekizliler melez midir? Aynı kökten gelen iki dilin birleşerek yeni bir dil geliştirip sonradan kendi kökenindeki her iki dile de yabancılaşması söz konusu olabilir. Söz gelimi şimdi bir Kazak ile bir Türk dilini kaynaştıran bir toplumsal olay gelişse, bu kaynaşmadan doğan dili daha sonra ne Türk ne de Kazak sanırım anlayamaz. Böyle bir durum olabilir. Ancak Kazakça ile Türkçenin kökence kaynaşma zemini vardır. Peki Şimdi Almanlar gelse, Türkçeyi kendine göre bükebilir mi? Almanca ile Türkçe yeni bir dil kurabilir mi? Bence hayır… Bir argo oluşturabilir, ama dil asla…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  5. Bükümlü dillerin eklemeli dillerden türetildiler ama acaba nasıl?
    Bu konuda ‘hiç’ denecek kadar az araştırma yapılmıştır. Nedeni ise böyle bir dönüşüme inanan dilcilerin olmayışındandır. “Nasıl olur da bükümlü diller olan Hind-Avrupa ve Sami dilleri, eklemeli diller olan Ural-Altay dillerinden türesin. Hiç böyle bir şey olur mu? Olsa olsa tersi olması lazım.” Şeklinde bir düşünceye sahiptirler. Bizim dilciler de bu konuda pek cesur olmadıklarından yaptıkları araştırmalar ya çok cılız olmuş veya hiç olmamıştır. H. Aktaş da olsa olsa yeni bir diyalekt oluşur dil oluşmaz diyor.

    Benim bu konuda bir fikrim var. Sizlere birkaç örnek sunacağım. Ön-Türkçe'den oluşan dilleri geliştirenler temelde iki kural kullandılar.
    


    1. Sözcüklerin cümle içindeki yerlerini değiştirerek ifade şeklini (gramer yapısnı) değiştirmek.
    2. Eklemeli ata dildeki takıları sözcük önüne alarak yeni bir sözcük GİBİ kullanmak.

    Örneğin, “ben ata biniyorum” derken “ben var binmek ata” denebilirdi. Böylece sondaki eylem belirten fiil hep cümle ortasına çekilerek eyleme (fiile) öncelik tanınmış oluyordu . ‘Eylem önemlidir’ mantığı ile girişken bir ulus olduklarını da belirtmiş oluyorlardı. ‘Ben ata biniyorum’ demek olan İngilizcede “I am riding a horse” cümlesine göz atalım. ‘riding’ fiili attan önce konmuştur. Burada Kural 1 kullanılmıştır. Ayrıca, “a horse” derken ‘at-a’ daki –a takısı başa alınmıştır. AT-A’da A-(horse) şekline dönüşmüştür (Kural 2). Bunun gibi birçok örnek verilebilir.

    Bu türden Altay dillerindeki takıları sözcük sonundan sözcük başına getirerek yeni bir dil oluşturdular.  İşte birkaç örnek:
    
    Fransızcada “Si il cours” ‘koşarsa’ demektir. ‘-sa’ takısı başa alınıp ‘si’ olmuştur. 
    

    İngilizce “Why did he come?” ‘neden geldi?’ Burada da geçmiş zamanı belirten ‘-di’ takısı öne alınıp ‘did’ olmuştur.

    İngilizce “on the table” ‘masanın üstünde’ demektir. ‘-nın’ takısı ‘on’ olarak değişip başa alındığı görülüyor.

    Almancadaki “der, die, das” sözcükleri de benzer bir bükümden elde edilmiştir. “Der Tisch” ‘masadır’ şeklinde –dırder olup öne geçmiştir. “Die Frau” ‘kadın-dır’ ve “Das Haus” ‘ev-dir’ şekillerinde dirdie veya das dönüşümleri bulunur.

    İngilizcedeki “in” (içinde) demektir. Dikkat edilirse Türkçe İÇ-İN-DE derken üç hece kullanılıyor. Birincisi yer belirten dışa karşı İÇ dir. İkincisi ‘İN’ eylem belirtiyor (inmek). Üçüncüsü ‘DE’ durum belirtiyor. Yani ‘içinde’ derken ‘içe in ve dur’ emri var. DE öne alınıp ‘The’ olmuştur. DE, THE dönüşümü ve İN (inmek) eyleminden bağımsız İN sözcüğü oluşturulmuştur. “Kurt in’i” de ayrı bir göstergedir.

    THE sözünün oluşumunda bir diğer yol, Almanca aracılığı ile, Türkçe -DIR ve –DİR takıları İngilizceye DİR, DİE, THE şekline girmiş olabilir.

    Arapçadaki ‘EL’ aynen İspanyolcaya ‘el’ olarak ve Fransızcaya ‘LE’, ‘LA’ olarak geçmiştir. Aslı Altay dillerindeki –LI / Lİ, -EL / -LE takılarıdır. Eski Sümer’de ve Mısır’da her şehir bir tanrıya / tanrıçaya adanmıştı.  Örneğin, İSİS tanrıçasına ait şehirde bulunan her kişi ve eşya ‘İsisili’ olduğundan sondaki ‘-li’ takısı başa alınıp İL / EL sonraları da LE / LA şekillerine dönüşmüştür. Türkçede –EL takısını hala görmekteyiz. Örnekler : Yer-el, Gün-cel, Gök-sel, Tüm-el, Tük-el, Çep-el (çepelli arpa)..vs. Bu örnekler eski sözcükler olmayabilir ama –EL takısı eskidir. Hepsi de –EL takısını almakla ‘AİT’ anlamını kazanmışlardır. Ayrıca, -LE / -LA takıları da Türkçede bol kullanılır. “Bir eyleme AİT ol” anlamında kullanılırlar. Örnekler : Gür-le, Giz-le, Par-la, Yağ-la, Bel-le, Bağ-la, Dağ-la...vs.
    
    Türkçedeki ‘geniş zaman’ takısı (gider, koşar, yapar, yazar...vs) –ER / -AR takıları aynen bükümlü dillerde kalmışlardır. Almanca ‘schreiber’ (yazar), ‘macher’ (yapar, yapıcı), leufer (koşucu. koşar)
    

    İngilizce ‘runner’ (koşar, koşucu), ‘builder’ (inşaat yapan, yapar), ‘turner’ (çevirir, çevirici), ‘talker’ (konuşkan, konuşur)…vs. Ancak, eylemin kendisi ‘eylem yapıcı’ya dönüşmüştür.

    Latince “ne” kök sözüğü hem soru adılıdır hem de “nasıl, ne biçim” anlamlarını taşır. Orhun yazıtlarında “neçük, negüle, neke, nençe” (nasıl, ne biçim, neden ne kadar) demektir. Türkçede ön takı olan ne, Latincede sona alınmıştır. Latince “venisti-ne” (geldin-mi?), “vidisti-ne” (gittin-mi?). biz de “geldin mi ne?” deriz. Latince “neque venit neque me vidit” (ne geldi ne de beni gördü). Burada ‘Neque’ aslında NE-Kİ demektir (ne ki geldi ne ki beni gördü).

    Türkçe kök sözcük olan ‘Kİ / KA’ hecesi Latincede şu şekillere dönüşmüştür:

    KİM, QUİS (kim)
    KANGI (ne), QUİD (ne)
    KANDA (nerede, ne zaman), QUANDO (ne zaman)
    KAÇ, QUOT (ne kadar)

    Fransızca QUAND (ne zaman), İtalyanca QUANTO (ne kadar), Fransızca COMPTER (saymak), İngilizce COMPUTER (bilgi sayar).

    Japonca soru adılı ‘KA’ dır ve sözcük sonuna eklenir. Örnekler: ‘Arimas-ka?’ (Varmı-ki?), ‘Kimas-ka?’ (Geldimi-ki?). Bu soru şeklinin de ön Türkçeden kaynaklandığı görülmektedir. Türkçe şekiller: ‘Kaçan’ (ne zaman), ‘Kaç kata’ (kaç kere), ‘Kayu’ (Hangi), ‘Kança’ (nereye).

    Daha önce de sözünü etmiştim. Türkçedeki –IZ takısı çoğul belirtir (koşarız, gideriz, alırız, koruruz ....vs). Bu takı başa alınıp ayrı bir sözcük olmuştur. İngilizcede US (biz) sözcüğü -IZ / -UZ takısından dönüştürülmüştür. Almanca ‘biz’ UNS demektir.
    

    Türkçe karşılaştırma takısı –DAN / -DEN İngilizceye THAN olarak geçmiş olması mümkündür. “Mehmet is taller than Ali” (Mehmet Ali’den uzundur) derken her iki kural kullanılmış oluyor. Türkçede cümle sonuna gelen ‘uzun’ ortaya alınırken –DEN takısı THAN olarak bağımsız, yeni bir sözcük GİBİ kullanılıyor ve öne alınıyor.

    Türkçenin bir lehçesinde ise ‘yaparız’ yerine ‘yaparıh’ denir. Örnekler: Alırıh, koşarıh, giderih, bakarıh....vs. Bu –IH takısı Almancada İCH olmuştur ve anlamı ‘ben’ dir. Çoğulun tekil’e dönüşü önemli kişilerin kendilerini çoğul olarak tanımlamalarından kaynaklanır.
    
    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  6. Adem nası bir dille geldi o zaman yeryüzüne ve bu tek heceli bi dil miydi mesela.. hani gramersiz filan? Ve aynı zamanda ilk peygamber olduğu için, alınan ilk vahiyler de böyle gramersiz ve tek heceli miydi yani, ve böyle mi konuştu Habil’le Kabil vesaire? (hani ilk suç, aile-kardeş hukuku bileşenli konular filan?)

    Yine aynı soru işte; nası gidiyo diyorum hepsi bi arada sayın Bilgisev?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  7. Kutsal kitaplarda yazanlardır ve beni bağlamaz. Adem ilk gelen insan mıydı? Buna inanan saflardan değilim. Eğer sen inanıyorsan dil konusunu inananlara sor. Benim yaklaşımım belli bir dönemde belli bir yerde insanların iletişim kurmak için geliştirdikleri dili incelemek ve gelişimi izlemektir. Saçma sorulara zaman ayıramam, kusura bakma.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  8. Saçma mı?:)

    Siz tanrıya ve O’nun son gönderdiği peygambere ve kitaba inanmıyor musunuz şimdi?

    Pardon, inanmadığınızı bilsem böyle sorular sormazdım elbette. Keşke daha önce söyleseydiniz de ben de böyle gereksiz şeylerle yormasaydım sizi, talihsizlik olmuş hakkaten.

    E ben de ali k ya sorayım bari, onun bu bağlamda diyecekleri vardır belki.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  9. Sümerce günümüzden 5,000 yıl önce tüm Mezopotamya’da ve Anadolu’da çok uzun yüzyıllar boyu hem konuşulmuş hem de yazılmıştır. Bu dilde de birçok Türkçe sözcük bulmak mümkündür. İşte birkaç örnek:

    SÜMERCE (TÜRKÇE)

    Adda (ata), Ama (anne, ana), Aga (yönetici, ağa),
    An (tan, gök), Anu (Gök Tanrı), Ar (er, şeref),
    As (tek, biricik), Bab (baba) , Dingir (Tengri),
    E (ev), Kıya (kıyı), Es (esmek), Gisko (şişko),
    Dim (dik), De (demek), Duru (durmak),
    Kur (dağ, kurgan), Kusu (koşmak),
    Güles (güleç), Bur (delik, burgu), Bal (balta),
    Bar (barla/parla), Us (us), İb (ip), Alım (alımlı),
    Ulu (ulu), Utu (güneş Tanrı, Ot-O), Kup (git, kop)
    Gim (kim), Ir (er), Odun (odun, Ot-un).

    Bu örneklere ilaveten iki özel isim vereyim. Biri Sümer kralı ‘Urunkaganı’ bu isim açıkça Urun-Kağanı, yani Ur şehrinin kağanı (hakanı) anlamını taşıyor. Sümerde Uruk adlı bir şehrin bulunduğu biliniyor. ‘Urmak’ Türkçe yerleşmek, yere vurmak, anlamlarını taşır ve Uruk ‘yerleşik, belli bir yere vurulmuş olan’ demek olmaktadır.

    Diğer örnek Gılgamış adıdır. Gılgamış destanını herkes duymuştur sanırım. Bu isim Akıl-gamış, bilgeleşmiş, uslu-akıllı olmuş anlamlarını taşır. K’dan G’ye dönüşümle aKıl-gamış veya aGılgamış ve okunurken baştaki A sesi düşmüştür. Nedeni ise Sümer çivi yazısının sadece sessiz harflerle (Arapça ve İbranice gibi) yazılmış olmasıdır. “G” harfi aslen bir hece olup “AG” veya “OG” olması kuvvetle mümkündür.

    “Ak”, “Ok”, “Oğ” ve “Ağ” heceleri ön-Türkçe’de hep yüksekte duran, yükselen, yöneten anlamlarını içeren birer sözcük olmuştur. Nitekim, “Akıl” sözü de ‘yükselen’, ‘yüksek düşünen’ anlamlarını içerir.

    Geçmiş zaman takısı olan ‘-mış’ hiç şüphe yok ki çok eski kökenli bir Türkçe şekildir. Japoncada geçmiş zaman takısı ‘-maşita’ olup açıkça ‘-mıştı’ (yapmıştı, almıştı, yazmıştı…vs) şekli ile ilişkilidir.

    Hititlerin Sümerlerin bir kolu ve devamı oldukları kanısına sahibim. Batılı dilciler Hitit’çeyi bir Hind-Avrupa dili olarak ilan etmişlerdir. Ancak sözcük ve cümle yapısı incelendiğinde Hititçe ile Türkçe ve Sümercenin ilişkili oldukları ortaya çıkmaktadır. İşte birkaç Hititçe sözcük:

    ER (asker), ERİN (askere ait, subay)
    EN-ERİN (en asker, askerlerin kumandanı)
    EN-KARAŞ (ordu kumandanı, en kırlaşmış, en yaşlı)
    EN-ANŞE-KURRAMIŞ (atların kumandanı) yani en öne kurulmuş. Atlılar hızlı olduklarından ordunun önünde giderler. Türkçe ‘önde’ sözünün Hitit’çe karşılığı ‘anşe’ olmaktadır.
    ERİN HABİRU (yaklaşan, beri gelen, yabancı subay).

    Hitit halkıyla aynı dönemde yaşamış olan bir diğer Anadolu halkı Hurri halkıdır. Hurri dili ne Hind-Avrupa ne de Sami dil guruplarına ait olmadığı biliniyor. Takılı bir dil olan Hurri’ce Altay dil gurubunun özelliklerini taşır. Hurri dilinin en önemli belgesi M.Ö. 1380-1350 yıllarında hüküm sürmüş kral Tuşratta’nın Mısır kralı 3. Amenofis’e yazmış olduğu mektuptur. Bu mektuba benzer birçok belge Hitit krallığının merkezi Hatuşa’da, Mari ve Ugarit’te bulunmuştur.

    Günümüzden yaklaşık 3500 – 4000 yıl önce Türkçe ‘ER’ sözü kullanılmıştır. Bu kök sözcük ‘erkek’ ve ‘er kişi’ olarak halen varlığını sürdürüyor. Yunanca tanrı adı olan ‘Eros’ erkek güzelliğini simgeliyordu. Almanca ‘Herr’ (bay) sözü de ER kök sözcüğünden türer. Ayrıca ‘Hermes’ adında de ER kökü bulunur. Hermes gizli öğreti okulu kurmuştu. ‘Hermetik’ (hava almayan, kapalı) sözü de Hermes’ten türer. Demek ki eski dönemlerde ön Türk töre ve adetlerini gizli bir şekilde öğreten ‘Er kişiler’ vardı. Daha sonraları ‘Alp erenler’ (yüce ermiş savaşçı kişiler) bu geleneği sürdürmüşlerdir. ‘Ermiş’ sözünün bir mertebeye ulaşmış, manevi olarak yücelmiş, erkek kişilere verilen bir unvan olduğu anlaşılıyor.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  10. Öyle oyunlar oynuyorsun ki bir türlü yanıtlasam tuzak var, diğer türlü yanıtlasam tuzak var. Ama, sen giderken ben geliyordum. Sen gene git bu tür soruları başkalarına sor.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  11. Valla bu soruların hiçbirinde tuzak filan yok, gayet de açık ve net sorular.

    Böyle mi diyorum cevap vermiyorsun, sembolik mi diyorum cevap vermiyorsun, nasıl diyorum cevap vermiyorsun, bak tarihle-antropolojiyle uyuşmuyor diyorum cevap vermiyorsun, e sonra da tuzak soru vs.. İyiyimiş valla.

    Evet evet, dedim ya, bilge olan sizlerdiniz zaten ve biz hiç olamadık. Siz doğrucuydunuz her zaman ve biz hep yalancıydık. Siz gördünüz hep ve biz hiç göremedik, siz bildiniz biz bilemedik. Hala da siz hala da siz.

    E bi tuzakçılığımız eksikti, sağolasın onu da iliştirdiniz.

    Nası bi yense bu maşallah, kırk kol içinde kırılır da birbirine değmeden kaynar. Artık esnetilmiş sarı inekten tut da kuantum bilgeliğine kadar yolu var. Normaldir gitmeler gelmeler.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  12. Sayın Bilgisev,
    Verdiğiniz bilgilerin bir kısmını geçmişte ben de okudum. Güzel şeyler. Heyacan veren şeyler. Kimi zaman sözcüklerin tarihi bilinse insanlıktarihi de açıklanabilir derim. Şu an kullanmakta olduğumuz bir sözcüğün “ç-evrimsel” süreçlerini bilebildiğimizde, sözcüğün doğduğu tarihi dönemler hakkında bize kimi gizleri bağışlayabilir. Bu durumda diğer alanlardaki kimi araştırmalara önemli katkılar sağlar.
    Ama umarım tüm dillerin Türkçeden doğduğu noktasına gitmeyeceksiniz. Daha sonra da aslında tüm dünyanın Türk olduğunu savlayabilecek denli argümanlar üretilebilir buradan. Bu tehlikeli bir yaklaşım olur. Keza Türkçenin esasen tanrının dili olduğunu da savlayabilirler. Biraz uğraşınca Arapçanın da Türkçeden eğrilip büküldüğünü kanıtlarsınız ama bu kanıtlama değil, kanırtlama olur.

    Hayır, Sizin böyle yapmakta olduğunuzu söylemiyorum, ama sanki söylemin amacı böyle bir noktaya taşınıp orada kendine bir “yurt tutma” eğilimi taşıyor gibi görünüyor…

    Dünyadaki tüm insanların dilinin ağzında olduğu,
    Dünyada tüm insanların ufak tefek farklılıklara rağmen aynı hançereye sahip olduğu,
    Dünyadaki tüm insanların benzer beslenme kaynakları olduğu
    Dünyadaki tüm insanların üretim yaptığı
    Tüm insanların alet yaptığı
    Tüm insanların coğrafi farklara rağmen yeryüzünde yaşadığı
    İnsanların düşündüğü… Bunlar unutuluyor… Bunların insanı ortaklaştıran özellikleri… Bunların aynı seslerin üretim nedeni olabileceği, aynı seslerin aynı anlamları yüklenebileceği yazılarınızda göz önüne alınmıyor gibi…

    Söz gelimi “er” sözcüğünün “Herr” sözcüğüne yataklık yapabileceğini söylüyorsunuz da, “er” sözcüğünün “Herr” sözcüğünden doğabileceğini söylemiyorsunuz. Ya da er sözcüğünün seslerinin açıkladığı anlamın Asya’daki sesi ve nesnesi “er” olur da Avrupa’daki sesi ve nesnesi niye “er” olmasın? Bu maddenin kendini tarifi olarak niye benzeşmesin? her ikiseslenişin sahibi de insan ve her iki insan da aynı nesneye(ne ise ne’ye) bakarak üretime yöneliyor…

    Kısaca ortak yanları unutup, “sahip” yanları daha öne çıkarıyor söyleminiz…
    Bu sözlerim kesin bir itirazdan ziyade, dikkat çekme çabasıdır… Saygılar…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  13. diyorsun ki: “Söz gelimi “er” sözcüğünün “Herr” sözcüğüne yataklık yapabileceğini söylüyorsunuz da, “er” sözcüğünün “Herr” sözcüğünden doğabileceğini söylemiyorsunuz. Ya da er sözcüğünün seslerinin açıkladığı anlamın Asya’daki sesi ve nesnesi “er” olur da Avrupa’daki sesi ve nesnesi niye “er” olmasın?”

    Sebebi basit, bundan 5.000 yıl önce Sümer dilinde Ir / Er vardı ve Sümer dili ile Türkçe arasında büyük benzerlikler var. Eğer Almanca’da aynı benzerlikleri bulsalar darhal Sümerce Hint-Avrupa dilidir, diye ilan ederlerdi.

    Nitekim Hitit dilinde Çek dilci Horzny iki kelimedem bu tür bir yargıya vardı. Bunlar “Ezzan” ve “Wadar”. Horzny dedi ki, “Almanca Essen “yemek” demek, Hitit’çe Ezzan yemek demek. Almanca Wasser “su” demek, Hititçe “Wadar” su demek. Şu halde Hitit dili İndo-Germen dilidir”.

    Bunu duyan Avrupalı dilciler derhal Hititçe’nin ilk Hint-Avrupa dili olduğunu ilan ettiler. “Tamam bulduk” diye sevindiler. Oysaki “Ezzan” eğer yemek değil de ağız demek ise Türkçe “ezen” (çene, ağız) bire bir uyuşuyor. Ama bu konuya kimse değinmez. Wadar ise pekala “Su-dur” olabilir. Çünkü W (double U) çift U olup UU şeklinde uzadığında SU sözü ile uyuşuyor. “-dar” takısı ise yine Türkçe “-dır” takısı oluyor.

    Fakat tüm bu ilişkilere rağmen benim amacım ırkçı, şoven, bağnaz olmak değil, aksine unutulmuş bir tarihi gerçeği su yüzüne çıkarıp tartışmak. ben dilci değilim. Bu bakımdan ileri sürdüğüm fikirleri kesin gerçek olarak değil de, sadece tartışılması gereken düşünce ve yaklaşımlar olarak görüyorum.

    Bilimin metodu, kesin kabulller iddia etmek yerine tartışıp kanıtlar aramak ve ortak yönlerdeki benzerlikleri ortaya çıkarmaktır. Yapmaya çalıştığım bundan ibarettir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  14. Kadim toplumlar anaerkil idiler. Bu bakımdan toplumda kadınlara büyük önem veriliyordu eski dönemlerde. Hitit dilinde AMA-DINGIR ‘Tanrı Anası’ demekti. AMA (ana) hem Sümer dilinde hem Hitit dilinde ve tüm ön Türk kültürünün yayıldığı bölgelerde kullanılmıştır. Türklerin ilk Tanrıçası ‘TUR-ANA” idi. Turan sözü oradan gelmektedir.

    Sümerde İŞKUR veya İştar, Mısırda İsis hep ön Türk tanrıçalarıdır. Bunlar gök cisimleri ile ilişkili tanrıçalardı. Örneğin İştar (ışık saçan, ışıktar) olup Farsça –TAR takısını almıştır. Bu sözden ‘sitare’ (yıldız), Almanca ‘stern’, İngilizce ‘star’, Fransızca ‘astre’ sözcükleri türemiştir. Sümerce ‘İş-kur’ sözü ise ön Türkçe olup ‘yüce ışık, yüksek ışık’ demektir. Keza, Mısırın en yüce Tanrıçası AMON ‘güneş ana’ olup Ama-On sözcüklerinin birleşiminden oluşmuştur. ON kök sözcüğü “evren” veya “maddi çevre” anlamında olup Yunancaya “onto” (madde) olarak geçmiştir.

    M.Ö. 1360 larda Akhenaton ATON dinini kabul etmiş ve güneşin kutsallığına ayinler düzenlemiştir. ATON sözü de ATA-ON sözcüklerinden türemiş olabilir. Bu konuda:

    link to sonsuz.us

    yazıya bakmanızı öneririm.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  15. Amazonlar M.Ö. 1500’lerden M.Ö. 200’lere kadar Ege denizinin çeşitli adalarına yerleşmiş kadın savaşçılar idi. Ata binerler, adalarına erkekleri sokmazlardı. Yılda bir kez erkeklerle ilişkiye girerler ve sadece kız çocukların yaşamalarına izin verirlerdi. Onların dili Çuvaş dili olduğu ve Çuvaş dilinin bir Türkçe kolu olduğu biliniyor.

    Amazonlar Middilli ve Limni adalarında yaşıyorlardı ve Lesbiyen sözü de (Limni / Lesbos adalı) Amazonlardan günümüze kadar gelmiştir. Amazon sözünü AMA-AS-ON diye ayırdığımızda açıkça “Asyalı Evrensel Analar” anlamı çıkıyor. Bu sözcüklerin her üçü de Ön-Türkçe kök sözcüklerdir. AS sözünün Asya yerine geçtiğini Azeri ve Az-er-bay-can sözlerinden anlıyoruz. Azeri (Asyalı erkek, er) demek oluyor.

    Nitekim Amazonlar da kuzey Karadenizde de şehirler kurmuşlardır. Kurdukları bir diğer şehir İzmir şehridir. İzmir’in asıl adı HIR-ANA idi ve Çuvaşça HIR kız demektir. Şu Çuvaş ata sözünden anlıyoruz.

    Amişne pıh ta hırne ıl. (Anasına bak da kızını al)
    Burada Amişne “anasına”, pıh “bak”, hırne “kızını” ıl “al” demektir. Açıkça HIR sözünün KIZ olduğu bellidir. Şu halde HIR-ANA ==> ZMİRNA ==> İZMİR dönüşümleri de açıklanmış oluyor.

    HIR-ANA bugünkü Türkçe anlamı ile “Kız ana” yani bakire demek oluyor. Amazonların da çoğunlukla bakire oldukları ve özellikle yönetici kadınların erkeklerden uzak durdukları biliniyor.

    İzmirin güneyindeki Efes şehrinin tanrıçası olan Artemis aslında bir amazon olması kuvvetle muhtemeldir. Zira Artemis de ANTE-MİZ (anamız, annemiz) olması mümkündür. Nitekim Türkmen dilinde Ante “anne” demektir. İngilizcedeki “aunt” (hala veya teyze) veya fransızcadaki “tante” (hala,teyze), almanca “tante” (hala,teyze) aynı sözden türemiş olabilir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  16. Anlattığınız şeyler çok ilginç.

    Ancak, dillerin bir egemen unsur tarafından kasten değiştirilebileceğini hiç sanmıyorum. Yazılı tarihte veya efsanelerde, “Bundan sonra kelimelerin sonundaki ekleri başa alıp öyle konuşacaksınız.” diyen ve bunu da başarabilen bir otoritenin izleri var mı? Böyle bir şey bana hiç de mümkünmüş gibi gelmiyor.

    Diller arasında bir bağlantı yoktur demiyorum, ama bir başkalaşım olmuşsa bile bu zorla meydana gelebilecek bir şey değildir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  17. Dillerin değişimini kimler yapmıştır? sorusuna kasin kanıt getirmek kolay değildir. Ama, büyük ihtimal belli bir dönemde yazı yazan az olduğundan ve yazı yazmayı bilenler sadece rahipler (scribe/yazıcı) olduğundan, bu dönüşümün onlar tarafından yapıldığını ileri sürebiliriz.

    Tevrat’ın Tekvin (Yaradılış) bölümünde şöyle yazıyor:

    “Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı. Rab: “Tek bir halk olup aynı dili konuşarak düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar. Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki, birbirlerini anlamasınlar.“ dedi”

    Dilleri karıştıranlar acaba Rab mı? yoksa rahipler mi? Mantıken yaratıcı olan Rab kendi yarattıklarının dillerini karıştırıp onların birbirlerini anlayamaz hale düşmelerini, ve dolayısıyla harp edip birbirlerini öldürmelerini ister mi? zaten İbranice Rabbi sözü rahip demektir ve Rab sözünden türer.

    Rahipler her zaman toplumun söz sahibi, güçlü ve yetkili bir kesimi olmuşlardır. Bu bakımdan bunu yapmaları da pekala akla yakın geliyor. Bu konuda Umberto Eco’nun bir kitabı var. Gülün Adı (The name of the rose) o kitapta bu konu işleniyor. Gerçi konu roman halinde anlatılıyor ama tarihi bazı gerçeklere de dayandığı kesindir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  18. Babil kulesi hakkında bilgi Tevrat’ın Genesis bölümünde (11/1-9) şöyle veriliyor:

    Sonra, “Kendimize bir kent kuralım” dediler, “Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.”

    Bu kuleye Babil kulesi denmesinin nedeni o bölgede Babil, Asur, Akat gibi şehir devletlerinin bulunuşudur. Nitekim Babil adı Akat dilinde BAB-İLİ demek oluyor. Sonradan Arapçaya BAB = Kapı olarak giriyor. Yani Babil = Kapısı olan il demek oluyor. İL sözünün bölge, şehir anlamını içeren Türkçe bir sözcük oluşu, tüm bu şehirlerde kullanılan dilin Sümer dili olduğu anlaşılıyor. Babil kulesi de Babillilere ait olmayıp tümüyle bir Sümer eseridir. Kanıtı da adından geliyor. Kulenin asıl adı : E-TEMEN-AN-Kİ

    Bu ismi de şu siteden okuyabilirsiniz:
    link to livius.org

    SÜMER dilinde E = Ev, TEMEN = Temel, AN = Gök ve -Kİ = Ait oluyor. Bu sözcükleri biraraya getirince “Yerin ve Göğün temel evi” ortaya çıkıyor. Bu ingilizce sitede aynen şu yazıyor:

    “Etemenanki: name of the large temple tower in Babylon, also known as the Tower of Babel. Its Sumerian name E-temen-an-ki means “House of the foundation of heaven on earth“.

    Tüm sözcükler bugünkü Türkçe ile anlaşılabilir durumda. AN gök ve ANU gök tanrı oluyor Sümerler için. Şu halde “Anunaki” de doğrudan Türkçe anlam kazanıyor ve “Anu-nınki” (Anu’ya ait olan) demek oluyor.

    Aradan 5,000 yıl geçmiş ama biz halen Sümerce anlıyoruz. Bu da mı tesadüf?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  19. jedilost:
    “Ancak, dillerin bir egemen unsur tarafından kasten değiştirilebileceğini hiç sanmıyorum. Yazılı tarihte veya efsanelerde, “Bundan sonra kelimelerin sonundaki ekleri başa alıp öyle konuşacaksınız.” diyen ve bunu da başarabilen bir otoritenin izleri var mı? Böyle bir şey bana hiç de mümkünmüş gibi gelmiyor”

    Arkadaşımızın buradaki “tırnak içi” vurgusunda gerçekleşen eklemeli dillerin eklerinin başa ve öne geçme olayı her hangi bir zorlama olayı ile değil, bizzat dilin kendi pratiği içerisinde olası görünmektedir, olmaktadır…

    Örneğin dilin kendi gramatiği içerisinde kurallı bir tümce “devrik” dediğimiz tarzda söylenebilir. Tümcenin zaman içerisinde devrik şekli dili kullanan topluluk tarafından meşrulaştırılır, kurallı halinin yerine kullanılır duruma geçer. Daha sonra bu devrik kullanım süresi içerisinde, tümcenin içerdiği sözcükler arasında birleşik sözcükler türer ki, bu birleşme tümcenin ilk halindeki sözcük diziminin tersi olarak dizim oluşturur. Sonra bu bileşik sözcük kendi handikaplarından; istenmeyen ağırlıklarından kurtulmak için, kimi seslerini atar. Ses düşümleri gerçekleşir. Aynı olay, aynı dil ailesinin bir diğer boyunda karallı tümcenin kurala uygun kullanımı süresinde ortaya çıkar. Sonra bunlar tekrar karşılaşırlar ve farklı ses dizimi ile aynı anlamı açıkladıklarını görürler ve yeniden bir ortaklaşma süreci başlar. “Dil canlı bir yapıdır” sözü bunun açıklamasıdır… Böylece, eklerin de sözcüklerden evrildiğini göz önüne aldığımızda, ortaya çıkan yeni sözcükte ekler yer değiştirmiş olur… Bu tümce kullanımından gelen bir farklılaşma iken, sözcüğün de ses ve seslek dizimi olduğunu göz önüne alırsanız, tek bir sözcük içerisinde bile seslerin zaman içerisinde yer değiştirdiğine tanık olunmaktadır.

    Ancak arkadaşımızın zorlama yapılamayacağı bölümüne ben hala katılıyorum. Yani her hangi bir insan topluluğunun başka bir dili kendine göre eğip bükerek yeni bir dil oluşturamayacağını düşünüyorum. Sözcükleri katıp uydurabilir. Ancak en dipteki ana yapının bozulamayacağını, bu yapının soyun kendi fiziki koşullarına göre şekillendiğini düşünüyorum… Bu yapı ölür yok olur ama boyun eğmez!… Bir arada yaşar, taviz verir ama tamamen eğilmektense yok olmayıtercih eder…

    Bilgisev arkadaşın düşüncelerinde sorulması gereken sorulardan biri şu olmalıdır:
    -Yeryüzünde insan denen canlı tek bir bölgede, aynı fiziki koşullar içerisinde mi oluşmuştur ve diğer bölgelere tek bir kaynaktan mı dağılmıştır?
    Sanırım bunu kanıtlayacak bilgi yoktur. Burada ya insanın Adem ile Havva’dan geldiğini kabul edecek ve (gamaro’nun açtırmaya çalıştığı gibi…) daha yaratılışta tek dil olduğunu söyleyeceksiniz, ya da evrim teorisinin kabulleri doğrultusunda, insanın bir yerden değil, bir kaç(?) bölgede birden ortaya çıkmış olabileceğini, bu durumda da farklı farklı dillerin doğmuş olduğunu kabul edeceksiniz.

    İşin ilginç tarafı şudur ki, sizler insanın tek atadan, tek noktadan dünyaya yayıldığını, tek bir dilden diğer dillerin doğduğunu söyleseniz bile, burada fiziki koşullardaki farklılıkların, dilleri farklılaştırdığını kabul etmek zorunda kalacaksınız. Coğrafi farkların, iklim farklarının, doğal ortamdaki doğal ses farklarının, üretim ilişkilerindeki farklılıkların kültürü ve bu arada dili doğrudan belirlediğini kabul etmek zorunda kalacaksınız. Yani yeryüzüne insan soyu tek bir dille indirilmiş olsa bile bu dil kendini koruyamayacak, bölge bölge farklılaşmak zorunda kalacaktır. Çünkü “İnsanlar yaşadıkları gibi düşünürler”…

    Tekliği savlayanlar daha sonra ırk farklarını açıklarken de aynı sorunlarla karşılaşacaktır.
    Dolayısıyla, teklik iflas eder…
    Bir diğer taraftan dilin gelişmeye, bir iletişim aracı olarak işlevselleşmeye başladığı tarihlerde( bu tarih tespit edilebilmiş midir?) dünya üzerinde insan nüfusu acaba ne kadardı? Bu nüfusun ne kadarı hangi bölgelerde yaşıyordu?
    Sözcük sayısı bir kaç yüz sözcüğü geçmeyen diller ile yüzbinlere varan sözcüğe sahip dillerin aralarındaki bu farkın nedeni nedir?

    İşte bu son soruda “tarihsel süreç” denilen, “üretim ilişkileri” denen sürecin belirleyiciliğini ve dil açısından “doğurganlığını” göreceksiniz.

    Örneğin dünya nüfusunun 100 BİN kişi olduğu bir dönem var mıdır? Varsa bu dönemde kaç farklı kabile vardır? Kaç ayrı dil vardır? Ya da bu insanların hepsi aynı dili mi konuşuyordu?

    İlk dillerin ses yapılarının(türleri, tonları) birbirine yakın olması güçlü bir olasılıktır. Çünkü hepsi de doğayı; doğadaki sesleri taklit ile başlamıştır. Bu bir çok noktada ortak ses demek iken bir çok noktada da farklı ses demektir. Bir çok noktada ortak sözcük dizimi demekken, bir çok noktada farklı sözcük dizimi demektir. Örneğin “Arslan” sözcüğü Türkçede Arslan iken İngilizce’de “lion” demektir. Her iki sözcük te incelendiğinde doğadaki canlının çıkardığı seslerin birinden birinin ya da bir kaçının taklit edildiğini görebilirsiniz. İngilizler gürleyen sesi, Türkler “harlayan ya da hırlayan” sesi taklit etmiştir. Ya da gürlemeyi İngilizler O sesi ile Türkler A sesi ile taklit etmişlerdir. Ortak yanlarına bakarak insan topluluklarının aynı ataya bağlanması olası değildir. Bu tür ortaklıklar her zaman bulunabilir. Bunların soy, boy, dil ortaklığı olmadığı açıktır. Bu yeryüzü ortaklığıdır… Aynı zamanda yeryüzü farklılığı…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  20. Tüm dünya dilleri kasti bir şakilde belli kurallara dayanarak değiştirildi şeklindeki bir iddiayı kabul etmek oldukça zordur. Bu bakımdan sizlerin itirazlarınızı anlıyor ve karşı çıkmıyorum. Her ne kadar yerel bir durum olsa da verdiğim örnekler ilginç bazı ilişkileri ortaya çıkarıyor. Bu ilişkiler özellikle Hint-Avrupa dillerinin çıkışı ile belirgin hale geliyorlar.

    Diğer dillerde bu tür değişimler pek yok. Şu halde diğer dillerin oluşumu daha akla yakın sistematik ilişkiler halinde dilciler tarafından ortaya konuyor. Örneğin,
    Amerikalı bir dilci olan Edward Wajda, kuzey doğu Asya dilleri ile Amerika yerli dilleri arasında sistematik birçok ilişkiyi ortaya koydu. 27 Mart 2008 tarihli Science Magazine dergisinde şu ifadeler var:

    Now Vajda, a linguist at Western Washington University in Bellingham, has demonstrated the first solid connection between Native American languages and those spoken by north Asians who came across the Bering Strait some 12,000 years ago.

    Çevirisi: Batı Washington Üniversitesinden Vajda, yerli Amerikan dilleri ile 12,000 yıl önce Bering boğazı üzerinden gelmiş olan Kuzey Asya’lıların konuştukları diller arasında ilk olarak sağlam ilişkiyi ortaya koymuştur.

    Burada sağlam ilişki derken dilcilerin kabul edebileceği türden ilişkiler söz konusu. Yani, Asya halkı 12,000 yıl önce -belki de daha önce- kuzey Amerikaya geçmişlerdir. Bu yayılım her yöne doğru olmuş ve Mezopotamya’daki Sümer dili de bunun bir diğer kanıtıdır. Fakat ne yazık ki, bizim dilcilerimiz Vajda gibi sağlam ilişkileri ortaya koyacak çalışmalar yapmıyorlar.

    Benim bu çalışma ve gayretlerim de sağlam ilişki sınıfına girmez. sadece amatör iyi niyet gayretleri olup daha kapsamlı çalışmaları teşvik etmek amaçlıdır. Zaten Vajda da kendi makalesinde: “ses ve anlam benzerliği içeren sözcükler varsa bu dillerin aynı kökten geldiklerine kanıt olmaz. Ancak daha derin araştırma yapılması için ilk anlamlı adım olabilir” diyor.

    Kendi ifadesi şöyle: “An unordered list of look-alike vocabulary or a few typological parallels cannot be used as the basis for concluding that languages are genetically related, although, as Lyle Campbell (1997 and elsewhere) and other historical linguists have repeatedly stated, such preliminaries might be helpful in determining where to begin serious comparative linguist work.”

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  21. “Batı Washington Üniversitesinden Vajda, yerli Amerikan dilleri ile 12,000 yıl önce Bering boğazı üzerinden gelmiş olan Kuzey Asya’lıların konuştukları diller arasında ilk olarak sağlam ilişkiyi ortaya koymuştur.”

    Evet benim okuduğum kaynakta Berring boğazının o tarihlerde zaman zaman donduğu yazıyordu. (Belki hala donuyordur, bilmiyorum). Boğazın donması olayı önemli, çünkü o dönemin teknolojik olanakları ile iki kıta arası geçiş olanağı yoktur ve bu durumu yanıtlaması bakımından boğazın donduğu bilgisi önemlidir. Çünkü boğaz iki kıta arası 100 km. genişliğe sahip olduğu yazılmaktadır. İnsanlar bu mesafeyi yüzerek geçemezlerdi. Ayrıca deniz üstünden bu mesafedeki bir nokta görülemeyeceği için, karşıda bir yerde başka bir ülke olduğu bilgisi de yoktur ki, niye atlasınlar denize? O dönemler kayık, tekne falan icat edildiğini sanmıyorum. Acaba insanlara karşı kıyı hakkında bilgi doğuran ne idi? Burası araştırılabilir ve yorum üretilebilir. Ancak boğazın donması sayesinde iki kıta arası geçişler olduğu kesin görünmektedir.

    Çünkü Amerika yerlileri olarak bilinen Kızılderililerin bazı boylarının dillerinde yaklaşık 300 sözcük Türkçe ile ortaktır. O tarihler için 300 sözcük neredeyse %100’lük dil birliği demektir. Bu denli dil birliği ancak ve ancak aynı soy-boy-kabile-klan içerisinde doğmuş olmaktan kaynaklanabilir. Yani bir dil alış verişi, sözcük transferi değil, dil bölünmesidir ve bu bölünmeye “mitoz dil bölünmesidir” diyebiliriz… Asyada oluşan bir insan soyunun geliştirdiği dil, soyun bir boyu ile Amerika’ya geçmiştir…

    Eğer bir 20.000 yıl sonra insanlık bugünkü bazı bilgileri diyelimki yitirdi, olur ya olmadık şeyler oldu ve bir anda kaybettik hafızamızı, konuştuğumuz dil ile Amerikan ingilizcesi arasında benzerlikler bulacağımız kesindir. Çünkü ozamana değin, Kızılderililer de Asya’dan getirdikleri belki de bizim Amerika’da bıraktığımız sözcükleri Amerikan ingilizcesine monte etmiş olacaklar… Sonra günümüzden 20.000 yıl sonrasında sonsuz.us sitesinde Bilgisev arkadaşımız, İngilizce ile Türkçe arasındaki benzerlikleri bulacak… Ben de “iyiki bu sonsuz.us var” diyeceğim…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.