Dinler, Bebekler ve Enazüççülük

İstatistiği bir performans sanatçısı gibi kullanmayı seven Hans Rosling geçenlerde bir TED konuşması yapmış, “Dinler ve Bebekler”. Maalesef İngilizce, ama takip edebilirseniz harcadığınız 13 dakikaya değer. Genel hatlarıyla özet geçeceğim:

Rosling’in kullandığı interaktif grafiği gönlünüzce şuradan manipüle edebilirsiniz.

Dünyanın bütün ülkelerinin son 60-70 yılına bakınca, dindar toplumlarda (ya da en azından, tek bir dinin nüfusun yarıdan fazlasını kapsadığı toplumlarda) çok-çocukluluğa doğru (aggregate) bir baskı olduğu şeklindeki önyargıyı yanlışlayıcı bir manzara çıkıyor. Aslında şöyle demek lazım: Doğu Dinleri olsun, Abrahamikler olsun, toplam doğurganlık hızını (kadın başına düşen çocuk sayısı) azaltıcı veya artırıcı faktörler arasında dindarlığın kayda değer bir yeri yok. Türümüz, toplaştıkları “ülke” denen sosyal uzayı birim olarak alırsak, özellikle İkinci Emperyalist Savaş’tan bugüne, kadın başına iki çocuk seviyesine doğru konsolide olmuş durumda. Gosling ayrıca, dünya nüfusunun artmasının bir sorun olmakla birlikte, artış hızının abartıldığına işaret ediyor: 2000’lerden beri, mevcut trend sürerse, dünya çocuk sayısında (2 milyar civarı) zirveye ulaştığımızı; 2100’e kadar bu sayının ciddi bir şekilde artmayacağını tartışmış. Geçen yıl 7 milyara ulaşan toplam dünya nüfusu da böylece 2100’e kadar 10 milyara ulaşacak. Çocuk sayısı artmazken bu artışın nereden kaynaklandığını da konuşmasının sonunda basitçe gösteriyor.

Türkiye’nin yörüngesi, ortalama bir başka Hristiyan veya Budist çoğunluklu ülkeninkinden çok farklı değil. 1953’ten (23 milyon nüfus, kişi başına 2.564 dolar gelir) başlayarak kadın başına 7 çocuktan 2010’da 2.1 (73 milyon nüfus, kişi başına 8.602 dolar gelir) seviyesine inilmiş:

Bu analizle muhabbet eden bir başka araştırma notuna referansla, Gosling’e düzeltme yapmamız lazım. Gosling’in küresel-toplaşık analizi, değerli olmakla birlikte, ülkeler içinde yüksek seviyede dindarlığın yüksek doğurganlık hızıyla ilişkisinin üstünü örtüyor. Örneğin ABD nüfusunda farklı cemaatlerin toplam doğurganlık hızına bakılırsa (tüm nüfus için 2.08):

ABD’de Müslümanlar ve Hispanik Katolikler “en az üç” hedefine daha yakınlar.

Almanya’da Hristiyan ve Müslüman nüfuslar (1975-2005 arası) karşılaştırıldığında:

AKP’nin iyi düşünülmemiş gibi duran “en az üç çocuk” ideolojisinin sosyal politika düzlemindeki etkisini henüz iyi bilemiyoruz (ölçmeye çalışan var mı). Bildiğimiz, hayra alamet olmayan proxyler: Kadın istihdamındaki kronik iyileşememe;[1] işgücüne katılımı destekleniyor gözüken genç kadınların beceri kazanma süreçlerinde eşitsiz konumlara ve çoğunlukla cinsiyetlendirilmiş mesleklere itilmesi;[2] çalışan ve çocuklu kadınları iş bırakmaya zorlayan çalışma koşulları (örn., işyerlerinin kreşi olmaması, çocuk bakım desteği vermemesi, doğum izninin uygulanmasındaki sorunlar, vs).[3]

Bütün dünya “peak child” (maksimum çocuk) seviyesine kalıcı (gibi gözüken) biçimde yerleşirken Türkiye’de (Gosling gibi toplamdaki etki üzerinden düşünürsek) dikdörtgenleşen nüfus piramidini çocuk sayısını artırarak değiştirmeye çalışmak, iyice totaliter uygulamalar devreye girmeyecekse, ulaşılabilir bir hedefe benzemiyor. Artması istenen çocuk sayısını kaldırabilecek bir sosyal refah reformu ve istihdam yaratma ufku da göremiyorum.

Temsilî bir örneklemde hanelerin çocuk sayıları, sınıf konumları ve siyasal parti bağlılıkları arasındaki ilişkilere bakabilseydik, yukarıda ABD ve Almanya’da gördüğümüz gibi cemaatler arasındaki doğurganlık farklılıklarının AKP’nin ne kadar işine yarayabileceğini kestirebilirdik. Bana çok açık gelen iki şey var: (1) “En az üç” kafasının (“demografik avantaj” retoriği) bütün Türkiye’yi ikna gibi bir amacının olmadığı; (2) hele kadınların hiç işine gelmediği.


NOTLAR

[1] Bak. Ayşe Buğra ve Burcu Yakut-Cakar (2010) “Structural Change, the Social Policy Environment and Female Employment in Turkey“, Development and Change 41 (3): 517–538.
[2] Bak. Fatoş Gökşen, Deniz Yükseker, Ayşe Alnıaçık ve Ünal Zenginobuz (2011) “Kız Teknik ve Meslek Liseleri Kapsamlı Değerlendirme Notu“, Koç Üniversitesi Sosyal Politika Merkezi, İstanbul.
[3] Bak. İpek İlkkaracan (2012) “Why so Few Women in the Labor Market in Turkey?“, Feminist Economics 18 (1): 1-37.

Alıntı; Dinler, Bebekler ve Enazüççülük

29 yorum “Dinler, Bebekler ve Enazüççülük”

  1. Sezaryene de karşıymış hadi kürtajı anladım.Dini mantığa uygun fakat sezaryene neden karşı? ne alaka?

    “Kürtaj konusuna da değinen Erdoğan, “Sezaryenle ilgili doğumlara karşı olan bir başbakanım. Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum. Buna kimsenin müsaade etme hakkı olmamalı. Ha anne karnında bir çocuğu öldürürsünüz ha doğduktan sonra öldürürsünüz. Hiçbir farkı yok” dedi.
    Başbakan Erdoğan, dünyada her yıl 5 yaş altında 5 milyon çocuğun yaşamını yitirdiğini belirterek, 101 milyon çocuğun ilkokul çağına bile ulaşamadığını söyledi. Temiz suya ulaşma imkanı bulunmayan, açlıkla mücadele eden, eğitim hakkı elinden alınmış çocukların sayısının azımsanamayacak düzeyde kalmaya devam ettiğine dikkati çeken Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Türkiye olarak, çocuklar konusunda da büyük bir hassasiyet içindeyiz. Çocukları çok seviyorum. Ben ülkemde en az 3 çocuk istiyorum. Çünkü genç dinamik bir nüfusa ihtiyacımız olduğunu biliyorum ve bu çalışmayı sürdürüyoruz.”

    link to siyaset.milliyet.com.tr

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  2. Niceliğin niteliğe dönüşeceğini sanıyor insan sayısı artınca.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  3. Bir de konuşmasında “sezaryen cinayettir” dedi ne sanıyorsa artık , “aha kadını da çocuğu da kestiler!” mi sanıyor ki 🙂

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  4. Kadınlara tecavüz edin suçlular yargılanmasın ama onların “zulmü” kadın bedenlerinde hüküm sürsün, sonra doğurdukları bebekler kız olursa 13 yaşında 25 adam daha parçalasın! oğlan olursa da alın askere egolarınız için, ölürse şehit olsun; askere gitmeyip düşüncelerini söylerse terörist…

    Bombalar deneyin üzerlerinde, paramparça bedenlerini toplasın anaları yerlerden, katiller özür dileyip kurtulsun; kadınların yaptığı kürtaj ‘günah’ olsun…

    Polisleriniz sokak ortalarında dövsün hamile kadınları, dövülerek düşürülen bebekler görev icabı olsun; kadınların yoksulluktan bakamayacağı için aldırdığı ceninler günah olsun….

    Hiç acımıyorsunuz kadınlara yaaa bütün bu muhabbetler eninde sonunda kadının bedenini deşiyor yaralarına dönüşüyor ve siz kadın bedeni üstünden politika gütmeye devam ediyorsunuz, yaptığınız siyasetin de erkekliğinizin de dili kopsun!..

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  5. “………..Dünya Sağlık Örgütü’nün dünyanın birçok ülkenin katılımıyla gerçekleştirildiği çalışmaların sonucunda, gereksiz sezaryen operasyonları yüzünden, gebeliğe bağlı komplikasyonların hatta ölüm riskinin arttığı ortaya konmuştur.

    Gerektiği zaman bir kurtarma operasyonu gibi sezaryene ihtiyacımız olabilir.

    Ancak

    sezaryen oranları;
    Dünya Sağlık Örgütü’nce önerilen %10-15 iken,
    ülkemizdeki gibi% 42, hatta büyük şehirler ve
    bazı özel hastanelerde % 80- 90‘lara ulaşması dehşet verici.

    Türkiye’deki oranlar Dünya Sağlık Örgütü tarafından önerilen oranların üç, dört katı…” (Dogal Dogum Klinigi)

    Ebeler sezaryenle doğuma karşı..

    “….Ebeler Derneği Yönetim Kurulu Başkan Yrd. Doç. Dr. Nazan Karahan, sezaryen yöntemiyle doğum oranının gelişmiş ülkelerde çok düşük olduğunu buna karşın ebelik sisteminin ise çok geliştiğini belirtti.

    Karahan,
    gebelik ve doğum alanında ebelerin varlığının yeniden kabul edilmesi gerektiğini söyledi.

    Karahan,
    “Gelişmiş ülkelerdeki ebeler gibi yetkin ve saygın bir çalışma ortamı için, doğru yerden başlamak önemli.

    Ülkemizin kadınları müdahalesiz, korkmadan, doğumu yaşamayı hak ediyor ve biz bunları sağlayabiliriz. Ebelik en eski ve kutsal bir meslek” diye konuştu….” (Medimagazin)

    slm.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  6. Ebubekir; sonuç olarak sezaryen cinayet mi? Bence orda ya bilgisizlik var ya da dil sürçmesi.

    Ve normal doğumla sezaryenin avantajları da dezavantajları da mevcut bunun kararını kadın vermeli.Normal doğuracak diye kullanılan yöntemlerle kafatası çatlayan, oksijensiz kalıp ömür boyu sipastik kalan, epilepsi olan çocuklar da var.

    Maliyeti yüksek olduğu için çıkarlar uğruna kullanılan sezaryen kötüdür kakadır diye ortaya çıkıp konuşan yard. doç. bilmemnelerin asıl mesajı çıkarları için doktorların önüne gelene sezaryen yapmasıdır.Ki bakın hastanelere sebepsiz kesilip biçilen çok hasta var sırf sezaryen sorunu değil bu bence denetim ve kalite standardı sorunu.

    Yine de ben karar vermeliyim çocuğu nasıl doğuracağıma ve hatta doğurup doğurmayacağıma da.
    Kürtaj günahtır cinayettir diye ortalarda bağıracaklarına gençlerin cinsellik konusunda eğitilmesi, istenemeyen gebeliklerin önüne geçilmesi için cehaletten kurtarılması gerekir.
    Hala hiç bir doğum kontrol yöntemini kullanmayıp geri çekme yöntemiyle korunan insanlar var.Bir kadının istemediği bir çocuğu doğurması kadar zor, ömründen ömür alan bir şey daha yoktur.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  7. mor,elbette sezaryen cinayet degil fakat ülkemiz de sezaryen oranlari,”..Dünya Sağlık Örgütü’nce önerilen %10-15..”in cok üzerinde oldugu bunun saglikli bir trend olmadigini da kabul etmek gerekiyor..

    hos dünya saglik örgütü calisanlari da cahil degil vardir bildikleri hatta sözü de var,”azi karar cogu zarar”

    🙂

    slm.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  8. sangre,george carlin´in espirilerine gülen yada gülme krizine girenler onu saglik bakani olarak görmek ister mi ?

    🙂

    slm.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  9. O değil de; ebubekir senin başbakana yalakalık için düştüğün durumlar george carlinin esprilerinden daha komik. Buna ne diyeceksin?

    Senden iyi savunma bakanı olurmuş. Ama “Tayyip Erdoğanı Savunma Bakanı”.

    )kapa parantez

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  10. “sangre,george carlin´in espirilerine gülen yada gülme krizine girenler onu saglik bakani olarak görmek ister mi ?”

    Kendimi onlardan biri olarak düşündüğümde, eğer kendisi yaşasaydı bırak sağlık bakanını kendisini başbakan olarak görmek isterdim.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  11. sangre,o sadece en iyi bildigi isi yapti dalgasini gecti yükünü vurdu gitti:) ayaklari yere basan bir öneri/alternatif´i varmiymis ben bilmiyorum da..

    hem,george carlin´in böyle bir ise (saglik bakani/basabakan) soyuncak kadar utopyaci biri oldugunu sanmiyorum..

    mesela,avusturalya da ateist bir basbakan varmis acep orda nasil uygulaniyor su george carlin´in
    ti´ye aldigi konular ?

    merak iste:)

    slm.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  12. Ayakları yere basan öneri çokk.. O referans aldığın WHO’nun (Dünya Sağlık Örgütü’nün) sitesi ayakları yere basan öneri ve alternatiflerle kaynıyor.. Calin’in önceki konuşmalarını da bildiğim için, bu önerileri benimsemesi abes olmaz.. Ama keşke yaşasaydı da sorsaydık, ”Kardeşim, tamam eleştiriyon da senin bir önerin var mı?” diye 🙂

    Neyse, ben başka bir alıntı asacağım konuya.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  13. Kadının rahmini “devlet gibi görmek”

    ALES sorusu yazdım, ÖSYM’ye yollayacağım:

    Başbakan Erdoğan’a göre Uludere’de “TSK görevini samimi şekilde” yapmıştır. Aynı politikacı, “her kürtaj bir Uludere’dir” demiş ve kürtajın cinayet olduğunu ifade etmiştir. Bu uslamlama modeline göre aşağıdaki çıkarımlardan hangileri doğrudur:

    -Ordu gerekirse Türk kadınının bacak arasını da korumalıdır.

    -Kürtaj samimi bir cinayettir.

    -Kürtajla alınan bir cenin, bombardımanda öldürülen 35 Kürtten daha çok mesele edilmelidir.


    James C. Scott, Devlet Gibi Görmek: İnsanlık Durumunu Geliştirmeye Yönelik Projeler Nasıl Başarısız Oldu? başlıklı çalışmasının hemen başında, en trajik toplumsal mühendislik örneklerinin şu dört unsurun birleşiminden doğduklarını tartışır:

    -Doğanın ve toplumun idarî düzen altına alınması.

    -Uç-modernist ideoloji: bilimsel ve teknik ilerleme, doğayı ehlileştirme ve halkın ihiyaçlarını karşılama hakkında kuvvetli bir özgüven.

    -Uç-modernist tasarımlarını somuta geçirmek için elindeki tüm baskı gücünü uygulamaya hazır bir otoriter devlet.

    -Bu planlara direnme kapasitesi olmayan, güçten düşmüş bir sivil toplum.


    1932′de İstatistik Genel Müdürlüğü, Mussolini’nin nüfus politikasını (politica demografica) açıklayan, İstatistik Konseyi üyesi Gaetano Zingali’nin yazdığı bir kitabı, “Nüfus Kemiyet ve Kemiyetçe İnkişafı İçin İtalya’da Alınan Tedbirler” başlığı ile çevirir. Örnek alınan çalışma, doğumların maksimizasyonu, ölümlerin minimizasyonunu temel almayı; bekârlığı ve düşük doğurganlığı lanetlemeyi; evlilik kurumunu güçlendirmeyi ve genel olarak toplumu sağlıklı kılmayı “nüfusun doğal hareketi” için esas alıyordu.[1]

    “1929′da 1529 sayılı Şose ve Köprüler Kanunu ile beşten fazla çocuğu olan ailelerin yol vergisinden istisna edilmeleri kabul edildi. 1930 yılında doğumları artırma ve kolaylaştırma görevi 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile Sağlık Bakanlığı’na verildi ve aynı kanunun “ilkaha mani veya çocuk düşürmeye vasıta olup sıhhat ve içtimai muavenet vekaletince tayin olunacak alat ve levazımın ithal ve satışı…” yasak edildi. Aynı kanun ile geniş ailelere (altı ve daha fazla çocuk sahibi) bir madalya verilmesi kararlaştırıldı. 1926 tarihli Türk Ceza Kanunu, kasten çocuk düşürmek ve düşürtmeyi suç olarak belirledi. Bu fiillerin cezaları 1936 ve 1953 yıllarında çıkarılan yeni yasaklarla daha da artırılmıştır. Ayrıca söz konusu maddeleri kapsamına alan Ceza Kanunu’nun ilgili faslının adı “Kasden Çocuk Düşürmek ve Düşürtmek Cürümleri” iken, 1936′da bu faslın adı “Irkın Tümlüğü ve Sağlığı Aleyhine Cürümler” olarak değiştirilmiştir.[2]”

    AKP’nin enazüççülük politikasını, Kemalist boş gösterenin doldurulduğu bir başka düzlem olarak düşünebiliriz.


    Kürtajla ilgili pronatalist/patriarkal disiplin rejiminin en erken inşasını biraz daha geriye giderek 19. yüzyıla götürebiliriz. Bu konuda Tuba Demirci ve Selçuk Akşin Somel’in enfes bir tarih makaleleri var.[3] Buradaki zahmetli arşiv çalışması, kürtajla ilgili biyopolitikanın ilk rasyonel biçimlenişini Kasım 1838′deki 2. Mahmud fermanına kadar götürüyor. Bu fermanla, kadın bedeni üzerindeki üreme ilintili disiplin, mikro-alanda şeriat hukukuna tâbi olmaktan çıkıp ilk kez seküler devlet politikasının bir parçası haline geliyor.

    Demirci ve Somel’in aktardıklarına göre (s. 388) ferman, ülke refahının (“ma’mûriyet ve âbâde-i memâlik”), içinde yaşayanların sayısına (“ahâlî ve ibâdın kesret ve vefreti”) bağlı olduğunu bildiriyor. Fermanda, insanların kendi soylarını zarardan korumasının (“zürriyetlerini telef ü hederden vikaye”) dini bir ödev (“farz-ı ayn”) olduğu; kürtajın Allah’ın takdirine aykırı olduğu vurgulanıyor. Kürtajın bir ruhun öldürülmesi gibi (“âdetâ ifnâ-yı nefs”) olduğu, bu eylemi yapanların ahirette cezalandırılacağı söyleniyor. Özetle bu “sapkın alışkanlık” (“âsâr-ı dalâl”) yasaklanıyor. Bu tarihten itibaren 1908′e kadar kürtaj çeşitli biçimlerde regüle edilmesi gereken bir pratik olarak çerçevelenmiş.


    İleri saralım hızla: Türkiye’de günümüzde kürtaj hakkını, 2827 Sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun düzenler.[4] 10 haftaya kadarki hamileliklerin hastanelere başvurularak sona erdirilmesi, darbe sonrası dönemin “nüfus planlaması” tertibatı içinde serbestleştirilir. (Evli kadınlarda kürtajın kocanın iznine bağlanmış olduğunu not edelim.) Yasa basında 1980′ler boyunca “Kürtaj Yasası” olarak anılır.

    Küpürler eşliğinde günümüze gelelim (Milliyet arşivi sağolsun).

    21 Ocak 1983: Yasa tasarısı Sağlık ve Sosyal İşler Komisyonunda şekilleniyor. [küpür]

    28 Ocak 1983: Adalet Komisyonunda patriarkanın iki kutbu karşı karşıya geliyor. Komisyonun kadın üyeleri, planlama yanlısı erkek üyelere desteklerini “kürtaj kadın hakkıdır” pozisyonu ile verince hiper-kemalist jinekolog Utkan Kocatürk şöyle itiraz ediyor: “Avrupa’da kızlar sabah kahvaltısından sonra evden çıkmadan önce mutlaka korunma hapı alırlar. O ülkelerde kızlık zarının kıymeti de çok azdır. Oysa bizde toplum değerleri çok farklıdır. Kürtajın kayıtsız şartsız serbest bırakılması toplumda yeni problemler yaratabilir. (…) Kürtaj kadının tabii hakkı sayılamaz. Neslin devam hakkı sadece kadına ait değildir.” [küpür]

    2 Şubat 1983: Sağlık ve Sosyal İşler Komisyonu sözcüsü Saim Feridun Güray eleştirilere cevap veriyor ve nüfus planlaması ihtiyacını savunuyor. 10 haftalık sınıra “din ulemasının da cevaz verdiğini” not ettikten sonra kürtajın iffete aykırı olmadığını ekliyor. (Emekli yargıç Güray’ın Kasım 1983 seçimlerinde MDP’nin Kocaeli milletvekili adayı olduğunu not edelim.) [küpür]

    10 Şubat 1983: Adalet Komisyonu’nun bir başka hiper-kemalisti Pulat Gözübüyük’ün (aynı zamanda 1960 cuntasında Adalet Bakanı idi) itirazına rağmen, Kenan Evren’in Ağrı’da yaptığı bir konuşma kendisine anımsatılıyor ve Komisyon yasa tasarısını kabul ediyor. [küpür]

    14-15 Nisan 1983: Cuntanın Danışma Meclisinde yasa tasarısıyla ilgili eğlenceli tartışmalar. Operatör doktor Zeki Çakmakçı lehte şunları söylüyor: ”Tasarı ne bekaretin kutsallığına dokunmaktadır ne de kız ve kadınlarımızın namusunu ayaklar altına almaktadır. Sadece istenmeyen gebeliklere tıbbi koşullarda son vermeyi öngörmektedir.” İhsan Göksel itirazında kürtajın serbest bırakılmasının “fuhuşu artıracağını” belirtirken Mardin üyesi Beşir Hamitoğulları “kürtaj ana rahmindeki bebe adayının katlidir, idamıdır” diyor. Hamitoğulları ertesi günkü tartışmalarda biraz daha ileri gidiyor: “Ana rahmi yol geçen hanı değildir. Kadın rahmi kalas veya kereste deposu değildir. İstenildiği zaman tahliye edilsin, istenildiği zaman yüklensin.” Buna rağmen DM tasarıyı kabul ediyor ve topu Milli Güvenlik Konseyi’ne gönderiyor. [küpür] [küpür]

    26 Mayıs 1983: MGK tasarıyı onaylıyor ve Nüfus Planlaması Hakkında Kanun ertesi gün Resmi Gazete’de yayımlanıyor.

    Eylül-Kasım 1983: 16 ilde kürtaj kliniklerinin kurulması, yıl sonuna kadar operasyonlara başlanıyor. [küpür]

    Ocak 1984: İlk kürtaj kuyrukları:

    21 Ağustos 1984: ANAP’ın ilk Sağlık Bakanı (kendisi maliyeciydi) Mehmet Aydın, devletlû pozisyonu sadeleştirmiş:

    Birkaç gün sonraki bir haberde “5 ayda 15 bin kadının” kürtaj yaptırdığı rapor edilmiş. [küpür]

    31 Ocak 1985: Milliyet, kapasitenin kürtaj talebini kaldıramadığını yazmış [küpür] ve korunma yöntemlerini öğrenerek kürtaj yaptırmak zorunda kalmayan “akıllı kadınları” fotoğraflamış. Medenîleştirebildiklerimizden misiniz:

    10 Kasım 1986: Üç yılda 250 bin kadının kürtaj yaptığı rapor edilmiş. “Bir paket pamuk 500 TL iken”, kürtaj masrafının 1.750 TL olması “sudan ucuz” olarak nitelendirilerek “kürtaj patlaması”nın nedenleri inceleniyor. Aktarılan istatistikler öğretici: Kadınların % 26.5′i, iki kez doğum yapmış olanlar, üçüncü doğumdan vazgeçmek üzere geliyorlar (doğum sayısı bazında en kalabalık kategori). Eğitim düzeyleri bazında: % 30.6′sının okuma-yazması yok, % 50.6′sı ilkokul mezunu. [küpür]

    27 Ekim 1987: Bir yıl sonraki haber, 1986′da verilen “250 bin kürtaj” haberiyle kıyaslanırsa, güvenilir değil. Kürtaj meselesinin gündemde kaldığını gösteriyor yine de:

    14 Ocak 1988: Yasanın 5. senesine girildiğinde, korunma yöntemlerinin kullanımının yeterince yaygınlaşmadığını, ucuz bir çözüm olarak kürtaja talebin giderek arttığını görüyoruz:

    1980′ler kapanırken kürtajın haber değeri de azalmış görünüyor. Yine de, çoğunlukla işçi sınıfından kadınların başvurmak zorunda kaldıkları bir yöntem olduğu düşünülebilir.

    AKP’nin kürtaj karşıtı söylemsel pozisyonu yeni bir haber değil. Mart 2004 yerel seçim çalışmalarında o sıralar “muhafazakâr demokratlık” kategorisini henüz tedavülden kaldırmamış olan parti, teşkilâtına 12 maddelik bir “muhafazakâr ilkeler” listesi dağıtmış. (Manifesto yazacaklara duyurulur.) Burada üçüncü madde şöyle:

    “Muhafazakârlık, ailenin korunması kaygısı ve toplumun dini hassasiyetlerini dikkate alarak, devletin kürtaj ve cinsiyet değiştirme ameliyatlarını desteklemesine karşıdır. Bu konudaki bireysel tercihlere karışmamakla birlikte destek de verilmemektedir. İnsan her konuda yetkin olmadığı için, konu kendi bedeni bile olsa sınırsız yetkiye sahip değildir. Siyasette devrime sıcak bakılmadığı gibi, bireysel yaşamda da geri dönüşü olmayan radikjal değişimlere sıcak bakılmaz.[küpür]”

    2009′da bir haberde, devlet hastanelerinde kadınlara kürtaj hakkının kullandırılmadığı, “özel hastanelerin de büyük bölümün dini ve etik gerekçelerle kürtaj yapmadıkları” aktarılmış.[pdf] Kürtaj yapan hastanelerde de, kadınlara evlilik cüzdanı sorma politikası peydah olmuş. Durumu (haberde yapıldığı gibi) “mahalle baskısı” pop-kavramı ile ancak yarım yamalak açıklayabiliriz. Aktarılanlar tutarlı ise, zaten Başbakan bu konuda dayılanmadan çok önce, adı konmamış, enformel bir sağlık politikasının devrede olduğu görülüyor.

    Enazüççülük ile birlikte düşünüldüğünde, hükümet kürtaj karşıtlığını görünür, somut politika sonuçları üretecek bir çizgiye taşımaya karar vermiş olabilir. (“Gereksiz sezaryenlere yaptırım” kararı jet hızıyla çıkmış.)

    Kuşkusuz, açılan bu yeni tartışmanın Amerikanesk “kültür savaşı” boyutu var. Zorunlu din dersi ve evrimden sonra post-Reagan Hristiyan köktencilerinin (ağırlıkla Evanjelik, ama hatırı sayılır dozda Katolik) kürtaj gündemini de Türkiye’ye taşımış oluyoruz. Bir açıdan “hakkında siyaset yapılabilir olan” şeylerin sınırlarını kültürel farklılık / yaşam tarzı ayrımı meselelerinin sis bulutuna gömmenin AKP için olduğu kadar, CHP için de faydası var. Zira burjuva siyaseti açısından, sınıf siyasetini mümkün mertebe gözlerden ırak yürütmek yeğdir.

    Ancak neoliberal biyopolitikayı, özellikle kadınlar söz konusu olduğunda, basit bir “oyalama siyaseti” olarak açıklayamayız. Sınıf ve toplumsal cinsiyet hiyerarşisinin “yeniden üretimi” ile ilgili araştırma birikimini tekrar masaya koymak ve AKP’nin otoriter politica demografica‘sını doğru çözümlemek lazım. Kanımca, Loïc Wacquant’ın neoliberal rejimde yoksulların disiplin altına alınma biçimleriyle ilgili analizleri (bak. Kent Paryaları) yol gösterici olabilir.


    NOTLAR

    [1] Ebru Özerk (2003) “Nüfus Politikaları ve Kadın Bedeni Üzerindeki Denetim“, Yükseklisans Tezi, Ankara Üniversitesi. Totaliter demografinin örgütlenmesi hakkında ayrıca: Carl Ipsen (2002) Dictating Demography: The Problem of Population in Fascist Italy, Cambridge University Press.
    [2] Özerk (2003), s. 72 (?).
    [3] “Women’s Bodies, Demography, and Public Health: Abortion Policy and Perspectives in the Ottoman Empire of the Nineteenth Century“, Journal of the History of Sexuality 17 (3): 377-420.
    [4] Bak. 27 Mayıs 1983 tarihli Resmi Gazete.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  14. acparantez,atatürk hayrani yalakacilarin eline kimse su dökemez..

    yalakalik yapacak olsaydim sahsa özel kanunla korunan atatürk´ü elestirmezdim (akp siyaset de yok iken de elestiriyordum) halbuse sonsuzus dahil hangi site de atatürk ilke ve inkilaplarini elestirdimse üzerime boca edilmeyen sifat kalmadi salya sümük sicratilan küfürler de cabasi..

    slm.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  15. Ben sezaryenle ilgili bir şey yazmadım.. Zaten bu sorun daha özel olarak Türkiye’nin bir sorunu.. Diğer ülkelerde bu oran ideal olana daha yakın.. Türkiye’de ise ideal olandan bir hayli yüksek.

    Sezaryen dinle ilgili bir konu da değil.. Ama ‘en az üççülük’ ve ‘kürtaj’ dinle ilgili konular.. Muhafazakar zihniyetin ‘kutsallık’ safsatasının bir ürünü olarak dikkat çekiyor.. Bu yüzden de tepki var.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  16. sangre,WHO´nun istedigi oran ayagi yere basan bir öneri o nedenle referans gösterdim..

    saglik bakanligi, türkiye de dünya standartlarin cok üzerinde olan sezaryen uygulamasini dünya saglik örgütünün ön gördügü ORAN seviyesine cekmek istiyor daha ne ?

    “….Doç. Dr. Bülent Urman, öncelikle “Normal doğum anne için iyidir, sezaryen bebek için iyidir” inanışının çok yanlış olduğunu dile getirdi ve sözlerine şöyle devam etti:

    “Bazı koşullarda normal doğum anne için çok zararlıdır ve sezaryen yapılması gerekir.

    Ama koşullar iyiyse normal doğum anne için elbette iyidir.

    Normal doğumda annenin iyileşme süreci çok daha hızlıdır. Karın içine girilmesi gerekmediği için, buna bağlı bir takım komplikasyonlar ortaya çıkmaz.

    Hastanede kalış süreci kısadır.
    Anne hastaneden daha çabuk çıkar, normal işine ve normal hayatına daha çabuk döner.
    Bebek için ise, eğer her şey yolunda gidiyorsa, normal doğumda hiçbir problem yaşanmaz. Sezaryen ancak gerektiği takdirde yapılmalıdır.

    Normal Doğumun Artıları

    • Doğum bittiği an her şey biter, komplikasyon görülme oranı çok düşüktür.
    • Doğum ağrıları, epidural anesteziyle giderilebilir.

    • Annenin iyileşme ve normal hayatına dönme süreci çok daha hızlıdır, hastanede kalış süresi kısadır.

    Sezaryen Doğum ise…

    Operasyon gerektirir,
    az da olsa enfeksiyon ve kanama riski taşır,
    kanama nedeniyle anneye kan verilmesi gerekebilir,
    ağrılar daha uzun sürer, yara yerinin iyileşmesi uzun zaman alır ve de gaz çıkartma sorunları yaşanır.

    Avantajı ise normal doğumun mümkün olmadığı bazı durumlarda anne ve bebek için hayat kurtarıcı olabilmesidir….”

    alintiladigin son makale ilginc tesekkürler..

    slm.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  17. ebubekirin yazdıklarına şaşırmamak lazım. Zamanında George Carlin için çakma ateist bile demiştir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  18. sangre,mesela almanya nüfusu yaslaniyor önlem olarak parasal destek gibi degisik tesvik paketleriyle genc nüfusu artirmaya calisiyor..

    paralel olarak farkli ülkelerden göcmen akisina izin veriyor örnegin alman asilli ruslari direk alman vatandasi yaparak taze kan ihtiyacini gidermeye calisiyor..

    dünya da yasanan nüfus problemleri karsisinda nüfus dengesizligi öyle hafife alinacak bir sorun degildir..

    sorumlu bir hükümet ülkesinde var olan veya olabilecek nüfus acigi karsisinda duyarsiz kalamaz bunu muhafazakarliga ve kutsalliga baglamak dogru degil..

    slm.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  19. Kurtaj hakkinda konusmak boyumu asar. Ama yaslanan nufus ile ilgili batida yasananlari kisaca ozetlemek isterim.

    On yil kadar once Italya bir nufus projeksiyonu yaparak onumuzdeki 25 yil icinde uretken genc nufusta 5 milyon azalma, yasli nufusta 5 milyon artis tahmini yapmisti. Sorun suydu: Aradaki 10 milyon nufusu nasil besleyecegiz nereden kaynak aktaracagiz?

    Onlem olarak (Italyan usulu, yavas yavas, alistira alistira) emeklilik yasi erkeklerde once 60 a, sonra 65 e cikarildi. Kadinlarda once 55 e, sonra 60 a cikarildi. Simdi 65 lerden soz edilmeye baslandi. Yaslilara yapilan saglik harcamalari azaltildi, vs.

    Sanirim benzeri bir durum Turkiye icin de gecerli.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  20. ANALİZ : ( Milliyet )

    Bu analizin konusu şu:

    Erdoğan, nüfus artışı konusundaki endişelerinde haklı mı haksız mı?

    1.5 milyonu aşan haftalık satışıyla dünyanın en saygın ekonomi-siyaset dergilerinden The Economist’in 29 Ekim 2009 sayısının kapak başlığı şöyleydi: Düşen Doğurganlık (Falling fertility).

    ALTIN ORAN NEDİR?

    Dünya nüfus artışının durma noktasına doğru yaklaştığı teorisini inceleyen dergi, özellikle gelişmiş ülkelerdeki kritik bir orana dikkat çekiyordu: Altın oran. Neydi bu altın oran?

    Nüfusun en azından sabit kalması için doğurganlık yaşındaki her kadının doğurması gereken çocuk sayısı.

    Nüfus uzmanlarına göre gelişmiş ülkelerde altın oranın 2.1 olması gerekiyor. Yani doğurgan her kadının 2.1 çocuk doğurması gerekiyor.

    Daha net ifadeyle her 100 kadının 210 çocuk.

    Bunu basitçe açarsak teori şu:
    Dünyada doğan her iki çocuktan biri kız biri erkek oluyor.
    Bu durumda doğan her kız çocuğun biri kız en az iki çocuk doğurması gerekiyor ki toplam nüfus aynı seviyede sürebilsin.

    Altın oranın 2 değil de 2.1 olmasının nedeni de şu:
    Olağandışı durumlar hariç 100 kadının doğuracağı 210 çocuğun 105’i kız oluyor.

    5 kız çocuğu ya doğurganlık yaşına gelmeden hayatını kaybediyor ya da genetik veya çevresel nedenlerle doğurganlık yeteneği kazanamıyor.

    Yani altın oran olan 2.1’in altına inilir ve doğurganlık trendi o şekilde devam ederse (ve ölüm oranı da aynı kalırsa) nüfus kaçınılmaz olarak azalıyor.

    (Ölüm oranı da düşerse, nüfus sabit kalıyor veya az da olsa artıyor ama ortalama yaş yükseliyor.)

    The Economist,
    az gelişmiş ülkelerde altın oranın 3’e kadar yükselmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Çünkü bu ülkelerde bebek ve çocuk yaşta ölüm oranları gelişmiş ülkelere göre çok yüksek.

    Dergi,
    dünyanın tamamının gelişmişlik durumu ve nüfus ortalamalarını hesap ederek dünya geneli için altın oranı 2.33 olarak hesaplıyor.

    Yani dünyadaki her 100 doğurgan kadının 233 çocuk doğurması gerektiğini belirtiyor.

    The Economist’in araştırmasında başka ilginç rakamlar da var:

    Kadın doğurganlığı kişi başına gelir 2 bin doları aştıktan sonra gerilemeye başlıyor.

    Kişi başına gelir 10 bin dolar civarına yükseldiği dönemde altın oran seviyesine kadar iniliyor.

    Yani nüfus ya sabit kalıyor, ya da çok düşük artışla yaşlanmaya başlıyor.

    Araştırmaya göre Britanya’da altın orana düşüş tam 130 yıl sürmüş.

    Ülkede kadın doğurganlığı 1800 yılında 5’ken 1930’da 2’ye düşmüş.

    Doğurgan kadın başına çocuk sayısının 5’ten 2’ye düşmesi Güney Kore’de sadece 20 yılda (1965’ten 1985’e) gerçekleşmiş.

    2009 verilerine göre az gelişmiş ülkelerde doğurgan kadın başına düşen çocuk sayısı 3. O kadınların annelerinin ise 6’şar çocuğu varmış.

    Bir ilginç rakam da İran’dan:
    İran’da 1984’te her doğurgan kadının 7 çocuğu varken 2009’da bu rakam 1.9. Tahran’da ise 1.5.

    Bu rakamlar zenginleşmenin yanı sıra sosyal hayattaki değişimlerin de doğum oranlarında etkili olduğunu gösteriyor.

    Gelelim bizdeki duruma ve Erdoğan’ın endişelerine…

    Bu tartışmalı konudaki en detaylı kaynak TÜİK’in 2008 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi ve Sağlık Araştırması.

    Araştırma 1990 yılı verilerinden başlıyor.

    1990 yılında kadın başına toplam doğurganlık hızı 2.93 çocuk.
    Kadın başına katkılı yenilenme hızı 1.43 kız çocuk.
    Net yenilenme hızı ise 1.32 kız çocuk.

    (Araştırmada bu sayının potansiyel doğurgan kadın sayısı mı, yoksa hayatta kalan kız çocuk sayısı mı olduğu belirtilmemiş)

    1990’da Türkiye’de toplam 1 milyon 329 bin bebek doğmuş.
    1 yaşına gelmeden ölen bebeklerin oranı binde 51.5.

    (1990 verilerine göre 68 bin 443 bebek). Bebek ölümleri dışında (çocuk-genç-yetişkin) 392 bin ölüm olmuş.

    Aynı yıl nüfus kabaca 870 bin artmış.

    Gelelim 2000’e…

    Kadın başına toplam doğurganlık hızı 10 yıl öncesine göre 2.93’ten 2.38’e gerilemiş.

    Kadın başına kız çocuğu sayısı 1.43’ten 1.16’ya, net kız çocuğu sayısı ise 1.32’den 1.11’e gerilemiş.

    2010’a baktığımızda gerilemenin sürdüğünü görüyoruz.

    Kadın başına çocuk sayısı bu kez 2.11’e düşüyor. Net kız çocuğu sayısı ise 1.01’e.

    Yukarıda The Economist’in bir tespitine yer vermiştik:
    Kişi başına gelir 10 bin dolar seviyesine geldiğinde doğurganlık hızı altın orana doğru geriliyor.

    2010 Türkiye’sinde kişi başına gelir 10 bin dolarlar civarında.
    Kadın başına çocuk sayısı da gelişmiş ülkeler için belirlenen 2.1’lik altın orana dramatik biçimde gerilemiş.

    (Çocuk ölümlerinde batı seviyesini henüz yakalayamadığımız için, gelinen seviye daha kritik)

    TÜİK’in projeksiyonu 2025’e kadar uzanıyor.
    Örneğin kadın başına çocuk sayısı 2010’daki 2.11’lik seviyesinden 2015’te 2.05’e,
    2020’de 2.01’e, 2025’te ise 1.97’ye geriliyor.

    Net yenilenme hızı yani kadın başına hayatta kalan veya doğurganlık yeteneğine sahip olabilecek kız çocuğu sayısı ise 2010’daki 1.01’den 2015’te 0.98’e,
    2020’de 0.97’ye, 2025’te ise 0.95’e geriliyor.

    Bir diğer tartışma konusu ise kürtaj.

    Bu alanda çok fazla veri yok.

    2008’de yine TÜİK’in yaptığı araştırmaya göre her 100 gebelikten 20.5’i canlı doğumla sonuçlanmıyor.

    Her 100 gebeliğin 10.5’i doğal nedenlerle, 10’u ise ailenin isteğiyle (yani kürtajla) sona erdiriliyor.

    TÜİK’e göre 2008’de canlı doğan bebek sayısı 1 milyon 273 bin.

    Kaba bir hesapla 100 gebelikten 80’inin canlı doğumla sonuçlandığını düşünürsek, yaklaşık 320 bin gebeliğin 160 bininin düşükle, diğer 160 bininin de kürtajla sonlandırıldığını söyleyebiliriz.

    (Kaba bir hesapla diyoruz çünkü 12 aylık bir periyodun hesabını 9 ay 10 günlük canlı doğumlar ve elbette daha kısa süren ve düşük ya da kürtajla sonlanan gebeliklerle yapmaya çalışıyoruz.)

    Tüm bu araştırmalar bize şu sonucu verebilir:

    Erdoğan nüfusun yaşlanmasından kaygılanmakta haklı.

    Kimimiz bu kaygıyı paylaşabiliriz, kimimiz ise “ne var bunda, zaten yeteri kadar kalabalığız, ülkenin kaynakları yetmiyor” diye itiraz edebiliriz.

    Ancak, şu andaki trend Türkiye’yi artış hızı alazan yaşlı nüfusa götürüyor.

    Kürtaj meselesine gelince…

    Rakamlar,
    o konudaki bir dayatmaya karşı çıkacak olanlara “Önce istenmeyen düşük, ölü doğum gibi vakaları en aza indirin.

    160 bin kürtaja karşı en az 160 bin düşük ve ölü doğum vakası var” gibi çok güçlü bir argüman veriyor.

    Bu argüman da sonuna kadar haklı…

    slm.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  21. Konunun ‘kutsallık’ kısmı bir çok defa işlendi zaten.. Eğer Carlin’in konuşmasını sonuna kadar dinlediyseniz, orada kürtajın bir tür ‘yaşam kutsallığına’ bağlandığını görürsünüz.. Muhafazakarların tanımı da buna dayanıyor.

    ‘En az üççülük’ konusundaki kutsallık ise, 2. alıntıladığım makalede geçiyor.. Mussolini döneminden alınan ve Cumhuriyet döneminde yürürlüğe konan yasalarda bu konu geçiyor.

    Esasen ‘kutsallık’ kavramının özü de ekonomiktir.. ‘Devletin kutsallığı, istikrarı, bekası’ gibi konuların altyapısının neye dayandığını biliyoruz.. Bu yüzden ayrıntıya girmeye gerek yok.

    Üretilen hasılanın insanların yaşlanmasından, genç istihdamın azalmasından dolayı düşmesi/azalması, insanlara yetmemesi gibi konularla da hiç mi hiç ilgilenmiyorum.. Çünkü çok iyi bildiğim bir şey var ki, günümüzde üretilen hasıla insanlara yeter de artar bile.. Ama hasılanın %80’inden fazlası ‘kutsal’ devletin arkasına sığınan bir asalak takımına gittiği için, ‘Efenim ekonomiyi canlandıracağız, bu yüzden nüfus diri kalması lazım’ gibi abuk subuk konuları bir kenara bırakıyorum.

    Bu yüzden kimse sözde ekonomik martavalları okumasın.

    Nüfusun yaşlanması, artmaması iyidir.. Daha fazla yoksul, açlık sınırında yaşayan insan yaratılmamış olur.. Zenginleri besleyen ekonomik büyüme yavaşlayabilir, bu normaldir.. Yapacak bir şey yok.

    Nüfusu arttırma politikası, istihdam yaratmak için uygulanan neoliberal bir politikadır.. Kaç tane yoksul, aç insan daha ortaya çıkacağını düşünmeden, zenginlerin emrinde daha fazla genç istihdam sağlamak için teşvik edilen bir politikadır.. İnsani yönden düşünen biri, bu tür bir politikaya destek vermez.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  22. George Carlinin söylediği her şeye katılıyorum. Ayrıca bu kürtaj meselesi Uludere gündemini değiştirmek amacıyla bilerek yapılmış bir başka çirkinliktir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  23. ahaha ebubekire bak ilkokul çocuğu gibi. ben yalakayım ama onlar da yalakalık yapıyor diye öğretmenine şikayet eden sinir uçları zıplamış çocuk gibi. en azından kabul etmen güzel yalakalığı.

    )kapa parantez

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.