Fikirlerin Doğal Seçilimi: Bilimsel Teoriler Neden Ölür?

Bir bilimsel teori doğar, rakipleriyle mücadele eder, çevresine uyum sağlamaya çalışır ve bazen sessizce fosil kayıtlarına karışır. Bu betimleme yalnızca şiirsel bir benzetme değildir. Evrimsel epistemoloji, bilginin gelişimini canlıların evrimine benzer bir süreç olarak ele alır: Fikirler çeşitlenir, sınanır, elenir ve başarılı olanlar bir süreliğine hayatta kalır. Buradaki önemli ifade bir süreliğinedir. Çünkü bilim mezarlığı, zamanında yenilmez sanılan teorilerle doludur.

Teorilerin pençeleri ve kamuflajları

Canlıların doğada karşılaştığı seçilim baskısının bilimdeki karşılığı deneyler, gözlemler, mantıksal tutarlılık ve açıklama gücüdür. Bir teori yalnızca güzel olduğu için yaşayamaz; gerçekliğin sert kayalarına çarptığında dağılmaması gerekir. Karl Popper’ın yanlışlanabilirlik ilkesi bu mücadeleyi keskinleştirir: Bilimsel teori, kendisini öldürebilecek bir sınamaya açık olmalıdır. Hiçbir koşulda yenilmeyen fikir güçlü değil, zırhının içine saklanmış demektir.

Fakat benzetmeyi fazla ileri götürmemek gerekir. Teoriler DNA taşımaz, laboratuvarda eş aramaz ve kendi başlarına çoğalmaz. Onları üreten, değiştiren ve savunan insanlardır. Bu nedenle bilimsel seçilim yalnızca doğanın hakemliğinde gerçekleşmez; üniversiteler, dergiler, fonlar, siyasi iklimler ve akademik itibar da sahadadır. Bazen iyi uyum sağlayan teori, gerçeğe en yakın olan değil, dönemin kurumlarına en kolay yerleşendir. Tavus kuşunun kuyruğu nasıl hayatta kalma bakımından tuhaf ama eş seçimi bakımından başarılıysa, bazı teoriler de açıklayıcılıklarından çok entelektüel cazibeleri sayesinde yayılabilir.

Gerçek mi kazanır, en uyumlu olan mı?

İşte meselenin karanlık ormanı burada başlar. Eğer teoriler seçilerek hayatta kalıyorsa, kazanan teori doğru mudur, yoksa yalnızca mevcut koşullara daha mı uygundur? Newton fiziği yüzyıllarca olağanüstü başarılıydı. Einstein geldiğinde Newton bütünüyle çöpe atılmadı; geçerli olduğu alanın sınırları ortaya çıktı. Demek ki bilimsel evrim, eski türlerin daima yok olması gibi işlemez. Bazı teoriler daha geniş bir kuramın içinde, belirli koşullarda yaşamayı sürdürür. Newton hâlâ köprü kurar; Einstein ise evrenin dokusunu büker.

Thomas Kuhn’un paradigma kavramı da seçilimin yalnızca tek tek teoriler arasında yaşanmadığını gösterir. Bazen bütün düşünme ekosistemi değişir. Eski sorular önemini kaybeder, yeni ölçüm araçları belirir ve daha önce anlamsız görünen veriler konuşmaya başlar. Böyle dönemlerde bilim, düzgün basamaklarla yükselen sakin bir merdivenden çok, kabuk değiştiren bir canlıya benzer. Devrim, yalnızca yeni bir cevap değil, neyin soru sayılacağının yeniden belirlenmesidir.

Bilginin savaşçısı olmak

Evrimsel epistemolojinin bize verdiği en değerli ders, inançlarımızı kimliğimizin zırhına dönüştürmemektir. Zihin, sevdiği fikri korumak için kanıtları eğip bükmeye yatkındır. Gerçek düşünsel cesaret ise bir teoriyi sonsuza dek savunmak değil, yenilgiyi hak ettiğinde onu bırakabilmektir. Bilge kişi fikirlerini çocukları gibi sevmez; onları keşif birlikleri gibi gönderir. Bazıları geri dönmez, bazıları yaralı döner, bazıları ise bilinmeyen bir bölgenin haritasını getirir.

Bilim bu yüzden kesin doğrular deposundan çok, hataları ayıklayan kolektif bir mekanizmadır. Hayatta kalan teori kutsal değildir; yalnızca henüz daha iyi bir rakiple karşılaşmamıştır. Bu bakış, kuşkuculuğu umutsuzluğa değil uyanıklığa dönüştürür. Bilgi ilerliyorsa bunun nedeni insanın yanılmaz olması değil, yanılgılarının ölmesine izin verebilmesidir. Belki de zihinsel evrimin en yüksek aşaması, haklı çıkma arzusundan vazgeçip gerçeğin bizi değiştirmesine razı olmaktır.

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.