Siberpunk edebiyatı bize neon ışıkları altında çürüyen kentler, bedenine kablo takan yalnız insanlar ve devletlerden güçlü şirketler vaat etmişti. Geleceğin karanlık ama şık görüneceğini sanıyorduk. Oysa gelecek geldiğinde neon tabelaların yerini telefon ekranları, robot kolların yerini akıllı saatler aldı. Yağmur altında uçan otomobillerimiz yok; fakat market siparişimizi getiren kuryenin konumunu saniye saniye izleyebiliyoruz. Distopya, şaşırtıcı biçimde, oldukça kullanışlı bir arayüze sahip.
Siberpunkın temel formülü basitti: yüksek teknoloji, düşük yaşam standardı. Bugün cebimizde geçmiş yüzyılın devletlerinden daha büyük hesaplama gücü taşıyoruz; buna karşılık barınma, güvenceli çalışma ve boş zaman giderek ayrıcalığa dönüşüyor. İnsanlık Mars’a araç indirirken milyonlarca insan kirasını ödeyebilmek için birden fazla işte çalışıyor. Teknolojik ilerleme ile toplumsal ilerlemenin aynı şey olmadığı artık teorik bir tartışma değil, aylık banka ekstresidir.
Megakorporasyonların Sessiz İktidarı
Klasik siberpunk eserlerinde şirketler yalnızca ürün satmaz; kimliği, güvenliği ve gerçeği de yönetir. Günümüz platformları henüz özel ordularıyla sokaklarda dolaşmıyor olabilir, ancak ne göreceğimizi, kiminle konuşacağımızı ve hangi arzuların içimizde filizleneceğini büyük ölçüde belirliyor. Algoritma bizi zorla yönetmez; bizi bizden iyi tanıdığı iddiasıyla seçenekleri önceden sıralar. Böylece iktidar, buyurgan bir polis gibi değil, son derece yardımsever bir öneri sistemi gibi çalışır.
Bu düzenin hammaddesi veridir. Fotoğraflarımız, yürüyüş rotalarımız, uykusuz gecelerimiz ve ekranda bir saniye fazla durduğumuz görüntüler ekonomik değere çevrilir. Eskinin fabrikasında işçi mesai saatlerinde üretim yapardı; dijital fabrikada kullanıcı, dinlenirken bile üretir. Üstelik çoğu zaman bunun için ücret almak yerine abonelik öder. Siberpunk yazarlarının bile kıskanabileceği kadar zarif bir sömürü modelidir bu.
Protez Bedenlerden Protez Kimliklere
Siberpunk kahramanları bedenlerini mekanik parçalarla geliştirirdi. Biz ise kimliğimizi dijital protezlerle genişletiyoruz. Hafızamız bulutta, yön duygumuz navigasyonda, toplumsal onayımız bildirimlerde saklı. Telefon kaybolduğunda yalnızca cihaz değil, benliğimizin bir bölümü de kaybolmuş gibi hissediyoruz. Teknoloji artık kullandığımız bir araç olmaktan çıkıp dünyayı algıladığımız duyu organına dönüşüyor. Sorun makineleşmemiz değil; hangi makinenin parçası olduğumuzu unutabilmemizdir.
Bu sırada kentler de iki ayrı gerçekliğe bölünüyor. Bir kesim uzaktan çalışıyor, yapay zekâ ile verimliliğini artırıyor ve zamanı optimize ediyor. Başka bir kesim ise bu konforu mümkün kılmak için paket taşıyor, depolarda ürün ayıklıyor ya da görünmez içerik denetçiliği yapıyor. Aynı teknoloji birine özgürlük, diğerine kesintisiz performans ölçümü getiriyor. Gelecek herkese aynı anda gelmiyor; bazılarına premium üyelik, bazılarına vardiya bildirimi olarak ulaşıyor.
Distopyadan Çıkış Kapısı
Yine de siberpunk yalnızca karamsarlık değildir. Türün asi karakterleri, sistemin yenilmez olduğu yanılsamasını bozar. Bugün asıl mesele teknolojiyi reddetmek değil, onun mülkiyetini ve amacını sorgulamaktır. Veriler kime ait? Otomasyonun kazancı kimler arasında bölüşülüyor? Bir algoritmanın kararına itiraz edebiliyor muyuz? Teknoloji kamusal yarara yönelmediğinde ilerleme, yalnızca güçlülerin kapasitesini büyütür.
Modern dünyanın siberpunk oluşu, gökyüzünde hologram balinaların yüzmemesinden daha derin bir gerçektir. Gelecek estetik olarak değil, sınıfsal olarak siberpunktır. Çıkış yolu da cihazlarımızı pencereden atmak değil; teknolojik kudret ile insanca yaşam arasındaki kopukluğu siyasal bir mesele olarak görmektir. Aksi hâlde en gelişmiş yapay zekâlara sahip olurken en eski korkularla yaşamayı sürdüreceğiz: işsizlik, yalnızlık, güvencesizlik ve görünmez efendiler. Distopyanın fişini çekmek için önce onun kullanım koşullarını okumamız gerekiyor.
