Sabah metroya biniyorsun. Karşındaki adam telefonuna bakıyor, yanındaki kadın dalgın, kapının önündeki genç ise yolu tıkıyor. Zihin hemen rolleri dağıtıyor: engel, dekor, gürültü kaynağı, müşteri, takipçi, rakip. Sen başrolsün; diğerleri senaryoya hizmet ettiği ölçüde anlamlı. İnternet kültürü bu algıya çarpıcı bir ad verdi: NPC sendromu. Video oyunlarındaki “non-player character”lardan ödünç alınan bu ifade, gerçek bir klinik tanı değil. Yine de çağımızın psikolojik iklimini anlatan güçlü bir metafor.
Başrol Olma Sarhoşluğu
İnsan dünyayı kaçınılmaz olarak kendi gözlerinden görür. Acıyı kendi sinir sistemimizde hisseder, anıları kendi hikâyemize dizeriz. Bu nedenle benmerkezcilik yalnızca ahlaki bir kusur değil, bilincin başlangıç ayarıdır. Sorun, başlangıç ayarını nihai hakikat sanınca ortaya çıkar. Başkasının da çocukluğu, utançları, borçları, gizli yetenekleri ve gece yarısı korkuları olduğunu unutmak kolaydır. Çünkü bütün bunlar ekranda görünmez; görünen yalnızca bizimle temas eden yüzeydir.
Dijital platformlar bu yanılsamayı güçlendirir. Bir parmak hareketiyle insanları susturur, engeller, eşleştirir veya eleriz. Algoritmalar bize tercihlerimize göre düzenlenmiş bir evren sunar. Böylece gerçeklik, kişiselleştirilmiş bir menüye dönüşür. Karşımıza çıkan kişi ilgimizi çekmiyorsa kaydırırız; fikri bizi rahatsız ediyorsa “bot”, “koyun” ya da “NPC” ilan ederiz. Etiket, merakın yerine geçer. İnsan karmaşıklığını tek kelimeye sıkıştırmak zihinsel enerji tasarrufu sağlar, fakat bunun faturası empatiye çıkar.
Jung’un Gölgesi Ekrana Girince
Jungiyen açıdan bakıldığında NPC suçlaması çoğu zaman bir yansıtma olabilir. Kendi mekanikliğimizi görmek istemediğimizde başkalarını mekanik ilan ederiz. Her sabah aynı uygulamaları açan, aynı öfkelere tıklayan, aynı onay döngüsünde dolaşan biz değilmişiz gibi davranırız. “Onlar programlanmış” demek, kendi görünmez komutlarımızla yüzleşmekten daha rahattır. Oysa aile beklentileri, statü arzusu, korkular ve algoritmalar hepimizin davranışına kod parçaları ekler. Savaşçı zihin önce dışarıdaki kuklaları değil, içerideki ipleri arar.
Toplumsal izolasyon da bu algıyı besler. İnsanlarla uzun, zahmetli ve dönüşüme açık ilişkiler kurmadığımızda onları veri noktaları üzerinden tanırız: profil fotoğrafı, meslek, siyasi görüş, beğeni sayısı. Temas azaldıkça stereotip büyür. Stereotip büyüdükçe temas daha da zorlaşır. Böylece yalnızlık yalnızca çevremizde insan bulunmaması değil, bulunan insanların iç dünyasına erişememe hâline gelir. Kalabalık içinde yapayalnız kalmanın modern formülü budur.
Gerçek Oyuncu Kim?
İşin ironik tarafı şudur: Başkalarını figüran gören kişi özgürleşmez; aksine kendi hikâyesinin tutsağı olur. Çünkü her karşılaşmayı mevcut senaryosunu doğrulamak için kullanır. Garson yavaşsa dünya saygısızdır, arkadaş geç cevap verdiyse kimse güvenilir değildir, yabancı farklı düşünüyorsa insanlar aptaldır. Gerçeklik artık keşfedilecek bir alan değil, egonun mahkemesine delil taşıyan bir memurdur.
Bu döngüyü kırmak romantik bir “herkesi sev” çağrısı gerektirmez. Daha zor ve daha dürüst bir pratik yeterlidir: Bir anlığına karşındaki kişinin senden bağımsız bir merkez olduğunu kabul etmek. Konuşurken cevabını hazırlamak yerine dinlemek, hizmet aldığın kişiye adıyla hitap etmek, anlaşmazlıkta “Bu insan hangi korkuyu koruyor?” diye sormak küçük ama radikal hamlelerdir. Empati, sürekli onay vermek değil; başka bir bilincin gerçekliğini teslim etmektir.
Belki de olgunluk, başrol olmadığımızı öğrenmek değildir. Kendi hayatımızın başrolüyken milyarlarca başka hikâyede yan karakter olduğumuzu kavramaktır. Dünya tek oyunculu bir oyun değil; senaryosu yazılırken oynanan devasa bir ortak yapımdır. Karşındaki insan dekor olmayabilir. Hatta tam sen onu önemsiz sanırken, kendi hikâyesinin en çetin bölümünden geçiyor olabilir. Asıl soru şu: Çevrendekiler NPC mi, yoksa sen merak etme yeteneğini mi kaybettin?
