İNSAN NASIL İNSAN OLDU ?

İnsan var oluşu, yani insanın öncüllerinin insana dönüşmesi, evrimselden çok, olağanüstü koşulların zorlamasıyla gerçekleşen devrimsel bir olaydır. Bu olay Rift vadisinde gerçekleşti. İnsanın öncüllerine ait fosiller, çoğunlukla Rift vadisinde bulundu. 8-10 milyon yıl önce bu vadi çöktü ve su baskınına uğrayan primat ya yok olacaktı ya da olağanüstü şartlara uyum sağlayıp neslini sürdürecekti.

İnsan nasıl insan oldu sorusunun yanıtını verebilmek için, aşağıdaki soruların yanıtlanması gerekir;

1-Neden ayağa kalktı? Doğal seçme sonucu mu, yoksa yaşamsal bir zorunluluktan mı?

2-Neden bir ikisi dışında bütün Australopithecus ve Hominid fosilleri Rift vadisinde bulundu?

3-Neden dört-beş milyon yıl önce belden aşağısı insanımsı, belden yukarısı primatımsıdır? Ve belden aşağısı ne zaman insanımsı olmaya başlamıştır veya olmaya zorlanmıştır?

4-Neden en son kafatası hacminde giderek artan bir büyüme başlamıştır? Bu kafatası hacimleri farklı insansılar ayrı ayrı birer tür müdürler ve neden yok olmuşlardır?

5-Bir şempanze embriyosunu insan uterusuna koysak buradan doğum sağlasak sonuç ne olur?

Rift vadisinde bulunan Australopithecus ve Hominid fosillerinin şifreleri çözüldüğünde bu soruların yanıtı oradadır. Ve aslında bu fosillerin beden(iskelet) dili bize bu soruların cevabını vermektedir.

Bu yazıda insan sözcüğü ile akıllı canlı olan çağdaş modern insan kastedilmektedir. İnsanın akıllı canlı oluşu ile ayağa kalkma arasında bir ilişki olduğu antropoloji bilimi tarafından öngörülmüştür (k:1, 5, 9, 10, 11). Fakat ayağa kalkma olgusunun nasıl ve ne şekilde işlev gördüğü halen tartışılmaktadır. Ayağa kalktığı için elleri boş kalmış ve ellerini kullanarak beynini geliştirmiştir tezi vardır (k:7, 8, 10, 13). Ama şu andaki şempanzelerin ellerini kullanma süreleri, süre/gün olarak modern insanın ellerini kullanma sürelerinden fazladır. Birbirlerinin parazitlerini temizlerler, meyve yerler, çekirdek kırarlar, yaprak ve kabuk yerler, termit avlarlar; bunların hepsi elle yapılır. Kaldı ki aynı türden eşzamanlı ayrıldığımız öngörülüyor; biz ellerimizi kullanarak akıllı canlı olduk da onlar neden ellerini kullanarak akıllı canlı olamadılar?

Sonuç olarak, akıllı canlı olma nedeni ayağa kalkmakta aranmalı, ama elleri boş kaldı gibi zayıf argümanlarla savunulmamalıdır.

Üç Tez

Bu konuda üç tez var. Birincisi, tropik yağmur ormanlarında yaşayan şempanzeyle ortak atamız olan primat tropik ormanları yağmalayıp bitirdiğinde savana açık alanlarında kaldığı için avcılarını kollamak ve kendini savunmak üzere ayağa kalktığı görüşüdür (k:1,13,14). Bu çok zayıf bir iddiadır. Ayrıca bazı australopithecus fosillerinin bulunduğu yer katmanlarının ormanlık alan kalıntıları olduğu bilimsel analizler sonucu anlaşılmaktadır. Bu canlıların ormanlık bir alanda yaşadığının kanıtı olmalıdır, bu olgu savana tezini çürütmektedir. Benzer fiziksel yapıdaki başka canlılar da ayağa kalkmalıydı, neden kalkmadı? Yazının ilerleyen bölümlerinde anlatılacağı gibi, insanın geliştiği primat çok özel bir dönemeçten geçmiş ve o nedenle ayağa kalkmak zorunda kalmıştır. Ayrıca neden sadece o yöredeki yağmur ormanları yağmalanmış, Afrika Ekvator bölgesindeki diğer yağmur ormanları yağmalanmamıştır? Bu soru da yanıtlanacaktır.

İkincisi, Afrika’nın sıcak güneşinden vücudunu korumak üzere ayağa kalktığı… Bu sayede vücuduna gelen güneş ışınlarının dik değil de eğik gelmesini sağladığı ve bunun sonunda kızgın Afrika güneşinden korunduğu savıdır (i:1,8,14,22). Eğer böyle olsaydı filler ayağa kalkardı, kanguru şimdi modern insan gibi dimdik yürüyordu.

Üçüncüsü, ayağa kalkma sonucu olarak kafasının yerden yükseldiği, bunun sonucu olarak Afrika meltemi sayesinde beynini soğuttuğu iddiası vardır (i:7,8,9). Ayağa kalkınca kafanın yerden yüksekliği en fazla 40-50 cm fark eder. Bunun sonucunda Afrika melteminin beynin ısısını düşüreceği savı pek güçlü bir sav değildir.

Peki, Neden Ayağa Kalktı?

İnsansı fosillerin çok büyük bir oranda, bir iki istisna hariç, hep Rift vadisinde bulunmasının bir nedeni olması gerekir. Bu istisnaların da, ayağa kalkma olayından sonra, insansıların bir şekilde erozyon veya başka bir jeolojik olay sonucu Rift vadisinin dışına çıkmış olmasıyla açıklanabilir.

Günümüzden 8-10milyon yıl önce dünyanın önemli çöküntü vadilerinden biri olan Doğu Afrika’daki Rift vadisinin, üstündeki yağmur ormanları, hayvan ve bitki örtüleriyle birlikte çöktüğü bilinmektedir (i:10,13). Bu çöküntünün öyle bir kritik yeri olmalı ki, belki Olduvai boğazı, belki başka bir yer, bu yerdeki ağaçlar üstünde yaşayan ortak atamız primat bir anlamda mahsur kalmış olmalı. Rift vadisinin özelliğinden dolayı, yağmur sularının tahliye olamadığı söylenebilir. Bu arada çökmeden dolayı yer altı sularının da yeryüzüne çıktığı düşünülürse, çöküntünün içinde uzun süreli ve kalıcı bir su varlığından bahsedebiliriz. Zaten şu anda Rift vadisi içinde çoğunlukla sodalı göller var. Büyük bir kesim de, kurumuş göl çökeltisidir.

Şu görüşü ileri sürüyorum:

Aslında insanın, insan olma özelliği kazanma sürecinin de (evriminin) kendine has olması gerekir. Çünkü insan bir yana diğer canlılar bir yana gibi düşünülebilir, dolayısıyla insanın evrimleşme sürecinin de çok kendine özgü olması gerektiği düşünülebilir. Australopithecusların geliştiği primatın, olağanüstü bir doğa olayından, koşullardan geçmiş olması gerekiyor. İnsanın öncülü, doğal seçimle, evrimleşerek değil, olağanüstü bir zorlamayla, bir devrim yaparak insana dönüşmüş olmalıdır.

Ağaçta yaşayan bir canlı olan öncülümüz, belirli bir süre ormandaki yiyecek stokunu bitirinceye kadar bu duruma direnmiş olmalı. Su içmek için de aşağı inmesi zaten gereklidir. Belirli bir direnç noktasından sonra ormandaki yaşam stokları azalınca, yüz binlerce yıl içinde, aşağıya inme zorunluluğu doğmuş olmalı. İnsansı maymun fosillerinin bulunduğu katmanların sualtı çökeltileri olmasını (i:4,7,10), canlıların su içinde kaldığının göstergesi olarak kabul edebiliriz. Ağaç üzerinde yaşamayan, boyu kısa veya sürüngen canlılar suda boğulmuş olmalı. Bu sayede sular, özelikle balıklar için çok zengin bir besi ortamı oluşturmuştur.

Öncülümüz balıkla beslenerek protein rejimine girmiştir. Eliyle balık yakalamıştır bu balık yakalama sırasında tabii ki boğulmamak için ayağa kalkmıştır. Balıktan başka yenecek hiçbir şeyin olmadığı, içinde bulunulan konum gereği başka besin maddesi bulma olanaksızlığından dolayı elle balık yakalayarak geçirilmiş 4-5milyon yıl düşünün. Bu canlı elle balık yakalayarak ve suda boğulmamak için ayağa kalkarak yaşamını sürdürebilmiş ve 4-5 milyon yıl süren bu yaşam biçiminden sonra belden aşağısı insanımsı olmuştur. Darvin de, bu protein rejiminden bahseder (k:10). Göğsüne kadar derinlikteki bir suda yürümek için ayağa kalkmak zorunluluğu vardır. Günümüzde şempanze ve orangutanların su içinde, karaya kıyasla daha dik durduklarını ve yürüdüklerini görürüz. Bu arada günümüzden 4-5milyon yıl önceye gelindiğinde belden yukarısı ağaçta yaşamaya uygun primat, belden aşağısı; pelvis kemiği, bacak kemikleri, diz kapağı açısı ve ayakları insansı olan Australopithecus afarensisin (i:7,24) anlaşılması kolaylaşıyor. Australopithecus afarensisin ataları gündüzleri yerde su içinde dik yürüyerek, geceler ağaçta yaşamışlardır. Australopithecus afarensisin romatoit artirit olması suda yaşamanın sonucudur. Ayrıca bulunan on üç kişilik afarensis ailesinin paleoantropologlar tarafından suda boğulmuş olabileceklerinin öne sürülmesi, bu canlıların suda yaşadığını düşündürmelidir. Bu şekilde yaşanan 4-5milyon yıl içinde, bu primatların belden aşağısı insansı hale gelmiştir.

Derinliği yarım metreyle bir metre arasında değişen bir tatlı su gölü üretelim. Bu göl ve civarında bir canlının yaşamını sürdürebilmesi için göldeki balıklar dışında yiyebileceği hiç bir şey olmasın. Gecelerini geçirmek üzere üstünde meyve, yaprak ve ağaç kabuğu olmayan ölü ağaç kütükleri bulunsun. Böyle bir idealize ortam küremizin üzerinde de pek çok yerde var. Suni olarak da oluşturulabilir. Balık oluşmasını da dışarıdan sürekli destekleyelim.

Bu ortama bir şempanze grubunu koyalım bin yıl sürecek bir deney yapalım. Belki bu kadar beklemeye bile gerek kalmayabilir.5-6 nesil sonra bu şempanzelerin nasıl ayağa kalkmak zorunda kalacaklarını, elleriyle balık yakaladıklarını görebileceğiz. Küremizde bir yığın canlının balıkla beslendiğini biliyoruz. Körfez ülkelerinde develerin kurutulmuş balık yediğini de biliyoruz. Bu sürecin belirli aşamasından sonra doğacak yavruların önce yüzlerinin annelerin bacaklarına dönük, daha sonra yüzlerinin annelerinin sırtına dönük (insan gibi) doğacaklarını gözlemleyebileceğiz. Bu arada kafatası hacmindeki büyümeleri gözlemleyebileceğiz.

Belden aşağısı tamamen insansı olup, iki ayak üzerinde yürüme rahatlığı sağlanınca ve de ayak başparmağı artık ağaç dallarını kavrayamaz şekilde insansı olunca, bir primat gibi ağaç üstünde yaşama kolaylığı bitmiştir. Belden aşağısının insansı oluşu belden yukarısını da insansı olmaya zorlamıştır.
İnsan gibi, ayaklarını yana açmadan, sendelemeden rahatça iki ayaküstünde yürüyen bir şempanze düşünün. Bu canlının yürürken düşmemesi için ağırlık merkezinin pelvis dışına çıkmaması lazım, aksi halde yürüyüş sırasında adım atarken tek ayaküstünde kalma anlarında yere düşecektir. Dolayısı ile yere düşmemek için belden yukarısını dik tutmak zorunluluğu hissedecektir.

Gövdeyi dik tutmayı beceremeseydi, bu canlı türünü sürdüremez ve yok olurdu. Yani belden aşağısı insansı olan bir canlının belden yukarısının da insansı olması, doğa yasaları gereğidir. Nitekim olması gereken olmuş 8-10milyon gibi bir süre içinde modern insan oluşmuştur. Ağacı terk edince, dallarda hareket etmeye çok uygun olan eller ve parmak şekillerine gerek kalmamıştır.

Gövdedeki Değişim

İki ayaklılık oturunca belden yukarısının iki ayaklı yürüyüşe uyarlanması için ağırlık merkezinin pelvis kemiğinin ve diz kapağının dışına taşmaması gerekmektedir. Bütün bunların gereği olarak belden yukarısının insanlaşması, konik olan göğüs kafesinin daralmaya başlayıp modern insandaki silindirik biçimi alması gerekmiştir (İ:14,15). Australopithecusun çömlek karınlılığı ve bele yakın kaburga çapı da daralmak zorundadır. Australopithecusun göğüs kafesi koniktir ve karın bölgesinde çömlek karınlılığın oluşmasını sağlamaktadır (İ:20).

Hâlbuki insanda bele yakın kaburga kafes çapı daralmıştır, çömlek karınlılık bitmiştir. Bunun sonucunda Australopithecusun rahmindeki yavrunun pozisyonu ve durumu değişmeye başlamıştır. Bunu hızlandırılmış bir film gibi düşünür ve belden yukarısının 5derecelik açılarla dikleşmesini resmedersek, rahimdeki yavrunun durumundaki değişikliği daha iyi anlarız.

Gövde her 5-10 derece dikleştiğinde,doğan yavrunun kafatası şekli ve beyin sığası değişir.Eğer 4-5 milyon yıldan bu yana doğan bütün Australopithecusların fosilleri bulunmuş olsa,hem gövde dikliği hem göğüs kafesi daralması (silindirikleşmesi) ve kafatası hacmindeki büyüme çok net olarak görülürdü.Bulunan fosillerin sayılarının çok az olmasına rağmen beyin sığalarının 350-400, 450-500, …, 600-700, …1000-1300 cc’ye derece derece yükseldiği görülmektedir.

Bir Deney Düşünelim

Bunun kanıtlanabilirliği açısından bir deney önermek gerekirse, döllenmiş bir şempanze yumurtasını insan rahmine emplante etsek ve doğum sağlasak, buradan doğan şempanzenin yumurta ve spermini tekrar dölleyip gene insan rahminde üretsek, insan rahminden doğmuş dişi ve erkek şempanzelerin yumurta ve spermlerini birleştirip tekrar insan rahmine emplante etsek ve bu işlemi sonsuz kere tekrarlasak, hızlandırılmış bir Australopithecus’tan Homosapiens’e bir gidiş hali izleriz. İnsan rahmi son şeklini aldığı için 4-5milyon yıl önce olduğu gibi 350cc’den birkaç cc fazla gibi yavaş bir seyir izleyemeyiz.
Çünkü 4-5milyon yıl önce rahminde kendisini dik duruşa uyarlıyordu ve Australopithecus’la modern insan arası bir yerdeydi, hatta yolun başlangıcındaydı.

İnsan rahminde fetüsün kafasının yuvarlaklaşması doğrultusunda bir baskı vardır. Bu anlamda çene geri itilmekte, çene geri itildiği için burun öne çıkmakta, çeneler dikdörtgen şeklinden ovalliğe dönmektedir. İngilizcesi chin olan bizim alt çene dediğimiz çenemiz ortaya çıkmaktadır. Bunun insan canlısına hiçbir faydası yoktur. Yani bu doğal seçilim yoluyla elde edilmiş bir özellik değildir. Sadece yüzün önden geriye doğru itilmesi sonucu oluşuyor. Muhtemelen insan rahminden doğan şempanze yavrusunun da bu anlamda çenesi ileri çıkık olacak, burun kemiği ortaya çıkacak, diş dizilimi dikdörtgenlikten oval şekle dönecektir.

İnsan Yavrusunun Özelliği

İnsan yavrusu hiçbir canlı ya da hiçbir memelide olmadığı gibi tamamıyla çaresiz doğuyor. Kafasını taşıyamıyor. Bütün bunların nedeni, ayağa kalkmaktan dolayı karın bölgesinin daralmış olması, iç organlara, rahme ve dolayısı ile fetüse az yer kalmasıdır. İnsanın gebelik süresinin azlığını düşünelim. İnsan yavrusu diğer bütün memelilerde olduğu gibi gelişimini tamamlayıp doğmuyor. Çünkü insan yavrusu gelişimini tamamlamadan dışarı atılmaktadır

İnsan rahminin bu kendine özgülüğünün biricik ve tek oluşunun bir kanıtı, yavrunun sırtı anneye dönük doğmasıdır.(İ:18). Memeli balıklar ve kanguru hariç düğer tüm memeliler yüzleri anneye dönük doğar (İ:18.20). Kanguru iki ayaklı da olsa bu üreme biçimiyle akıllı canlı olamaz. İnsan rahmine emplante ettiğimiz şempanze de insan yavrusu gibi sırtı taşıyıcı anneye dönük doğacak, insan yavrusu gibi tamamıyla aciz olacak, bıngıldağı olacaktır.

Bütün bunların sebebi insan rahminin mekanizmaları ve işleyiş biçimidir. İnsandan başka hiçbir memeli kafatası kemikleri birleşmemiş yani insan gibi bıngıldaklı doğmaz. Aslında insanında böyle doğmaması gerekir. Bunun nedeni ayağa kalkmadır, yavrunun rahminde yerleşme ve oluşum sırasındaki biçimleridir.

İnsan dışında memeli yavruları kafaları doğum kanalına yakın, gövdeleri rahmin geniş tarafına yerleşiktir. İnsanda ise yavrunun kafası rahmin geniş tarafında gövdesi dar tarafında yani doğum kanalına yakın tarafındadır. Bunun nedeni gövde dikleşmesinin belirli bir düzeyinden sonra, rahimdeki insan yavrusu yer çekimi yasaları gereği rahimdeki orijinal ve genel (bütün gebelik süresince kafa doğum kanalı tarafında gövde rahmin geniş tarafında bulunma durumu) pozisyonunu bozup tam yüz seksen derecelik bir dönüş yapmıştır. Buna akıl taklası (Salto Intelligente) diyebiliriz. Çünkü bu takla sonucudur ki, insan yavrusunun rahimdeki pozisyonunu tamamen kendine özgü bir hale getirmiş, bütün memeliler bir yana insan bir yana sonucunu oluşturmuştur. Bunun sonucu olarak da insan akıllı canlı haline gelmiştir.

Doğuma iki ay kala insan yavrusu ters döner ve başı doğum kanalına yaklaşır. Australopithecus’ların yüzlerinin annelerinin bacağına dönük doğdukları paleoantropologlar tarafından söylenmektedir. Bunun nedeni de ayağa kalkmanın belirli bir düzeyinden sonra yapılan bu Salto Intelligente’nin kafatasını büyütmesi sonucu yavru artık yüzü anneye dönük doğamamaktadır, çünkü bu arada gövde dikleşmesi sonucu doğum kanalında da şu andaki modern insana doğru giden değişiklikler oluşmaya başlamıştır. Ve yavrular dikleşmenin bu döneminde yüzleri anne bacağına dönük doğmaya başlamışlardır, başka türlü doğamadıkları için. Dikleşmenin daha ileriki aşamalarında yavrular artık modern insanda olduğu gibi yüzleri annenin sırtına dönük doğmaya başlamışlardır. Olasıdır ki bu ilk ters doğanlar doğum sırasında çok zorluklar yaşamışlardır, belki yavruların hayatta kalma oranı çok düşmüş olabilir. Ama hayatta kalmayı becerebildiği içinde bu canlı bu güne dek evrimleşmiş ve son şeklini almıştır. Australopithecus boisai ve Australopithecus robüstus’un kafataslarının üstündeki sagittal crest denilen çıkıntıların doğum sırasında annenin pubic symphysis (pelvis kemiğinin ön bağlantı yeri)ni yırtmış olabilir ve kafatası doğum sırasında o aralığa sıkışmış olabilir, kafatası üstündeki o çıkıntılarda bu nedenle oluşmuş olabilir. Çünkü daha sonra o çıkıntılar görülmemektedir. Bu Australopithecusların homo cinsi olup olmadıkları tartışılmaktadır yani Australopithecusun son dönemleridirler, homo cinsinin de ilk başlangıcıdırlar. Gövde dikleşmesinin belirli düzeyinden sonra yavrunun anneye sırtı dönük doğma(doğabilme) zorunluluğu oluşmuştur, bu düzeyden sonra sırtı anneye dönük doğanlarda sıçramalı bir kafatası büyümesi başlamıştır bundan sonradakilerde homo cinsidirler. Bu olgu primattan insana doğru yürüyüşün doğum sürecindeki ara aşama olduğunun ifadesidir. Hatta paleantropoloji bilimi Australopithecus’ların doğum sırasında birbirlerinden yardım alıp almadıklarını sorgulamaktadır (İ:18).İnsan rahminin kafatasının yuvarlaklaşması, foramen magnumun öne doğru gelmesi doğrultusunda bir baskısı vardır. Ayrıca insan gibi tam dik duruşa uyarlanmış bir canlının kafatasını bu iskelet üzerinde dengeli bir şekilde taşıyabilmesi için foramen magnumun öne gelmesi, kafatasının yuvarlaklaşması gerekmektedir. Bu oluşum dik duruş tamamlanınca bitmiştir. Bundan sonra beyin büyümesi de bitmiştir. Zaten kafatası büyümesi bunun sonucu olarak beyin büyümesi gövde dikleşmesinin belirli bir derecesinden sonra başlamış, gövde dikleşmesi bittikten sonrada bitmiştir.

İnsana Götürdü

Sonuç olarak gövde dikleşmesi başladıktan sonra göğüs kafesindeki daralma ve silindirikleşmenin sonucunda rahimde ve rahimdeki fetüste başlayan değişmeler bu canlıyı insana götürdü. Sahelantropus tchadensis, Orrorin tugenensis’i doğurmuştur; Orrorin tugenensis, Ardipithecus ramidus’u; Ardipithecus ramidus, Australopithecus anamensis’i; Australopithecus anamensis, Australopithecus afarensis’i; Australopithecus afarensis, Australopithecus africanus’u; Australopithecus africanus, Homo habilis’i; Homo habilis, Homo erectus’u; Homo erectus, Homo sapiens’i doğurmuştur. Burada, ara türler olarak ya da ara cinsler olarak tartışılan bazı tür cinsleri sıralamadım. Paleantropoloji bilimi bunları ayrı ayrı türler olarak kabul ettiği için neden bu kadar çok tür üretildiği ve neden bunların yok olduğu sorusuna yanıt arıyor fakat bulamıyor (İ:5). Hâlbuki gövdenin dikleşmesi ve rahmin bu dikliğe uyum sağlama sürecinde yapılan doğumlar sonucunda, her insansı kendinden kafatası sığası olarak bir büyüğünü doğurdu.

Gövde dikleşmesi başladığında rahimdeki yavruların kafataslarında büyüme başlamıştır.4-5 milyon yıl süren bu gövde dikleşmesi sürecinde her anne kafatası hacmi kendinden büyük bir yavru doğurmuştur. Bazı paleoantropologlar bu kafatası hacmi birbirinden farklı insansıları ayrı tür kabul etme eğilimindedir. Hâlbuki gövde dikleşmesi süreci devam ettiği sürece kafatası büyümeleri devam etmiştir, gövde dikleşmesi tamamlanınca kafatası büyümesi bitmiştir. Bu gövde dikliğinin tamamlanmış haline İngilizcede ”fully upright posture” denilmektedir. Şu andaki insan tam bu pozisyondadır ve kafatası büyümesi bitmiştir.

Bu bir büyük beyin sığalı yavru doğurma süreci, iskeletin ayaktan başa kadar dik duruşa uyarlanması bitinceye kadar devam etti. Şu andaki modern insan dik duruşa tam uyarlıdır, belki ufak tefek uyarlanışlarımız devam etmektedir. Ve iskelet şeklimiz milyonlarca yıl içinde genetik kodumuzda kayıt olduğu için insan kendi türünü üretmektedir.

Ama genel iskelet şekli her türlü ihtiyacına cevap vermektedir. İnsanların sürat koşusu yaparken kollarını sallamaları, beyin motor merkezinde halen dört ayaklılık programının devam ettiği biçiminde yorumlanabilir.

Örneğin bacağı diz kapağının biraz üstünden kesilmiş bir kedi koşarken ayağı sağlammış gibi aynı programda koşar. Bu tür belki bazı yazılımlarımız henüz güncellenmemiştir ama iskelet halimiz tam dik duruşun en ideal şeklidir.
Hangi kara canlısını iki ayaküstünde yürütürseniz yürütün, sonuçta iskeletin alacağı şekil insan iskelet şeklidir. Belki fili ayağa kaldırsanız boyutları elbette devasa olacaktır; ama genel iskelet şekli insanınki gibi olmak zorundadır.
Yerçekimi ve fizik yasaları gereği bu böyledir. Ayağa kalkmanın akıllı canlı üretmesi için üreme biçiminin insanınki gibi olmak zorunluluğu vardır. Örneğin kanguruyu ayağa kaldırsanız modern insan gibi tam dik duruşlu yapsanız akıllı canlı üretemez, çünkü üreme biçimi bunu üretmeye uygun değildir.

Neden Suda Yaşayan Bir Akıllı Canlı (Günümüz İnsanı) Yoktur?

Suda yaşayan, suda soluyan, yaşamak için oksijenini sudan alan, okyanuslardaki yeraltı madenlerini çıkarıp işleyen piramitler inşa eden bir canlı yoktur? İnsan aklı ve hayal gücü denizkızı mitolojisini üretmiştir. Eğer yunuslar, balinalar denizlerin veya okyanusların dibinde yere basarak insan gibi yürüselerdi ve dik dursalardı, onların da yavruları bir AKIL TAKLASI (solta intelligente) atardı ve akıllı canlı olurdu. Suda yaşayan her canlı yatay olarak yaşadığı için, fizik yasaları gereği yatay yaşamak zorunda oldukları için, akıllı canlı üretememişlerdir. Birçok kara canlısının denizaslanı, denizatı, suaygırı, vs. gibi suda yaşayan denkleri var, neden insanın olmasın? İnsanın suda denkliğinin olmamasının nedeni suda yaşayan memelilerin dik yürüyerek yaşayamamalarıdır.

İnsanda Kafatası (Beyin Dokusu) Büyümesi Devam Ediyor Mu? Durmuş Mu? Neden?

Günümüzden 8-10 milyon yıl önce çöken doğu Afrika’daki Rift vadisinin belirli bir yerinde bir anlamda mahsur kalan, bir şekilde tuzağa düşen şempanzeyle ortak atamız olan primat yaşamını ve neslini sürdürebilmek için tatlı suda balık avlamak ve bu şekilde yaşamını ve türünü sürdürmek zorunda kalmıştır. Bu arada suda boğulmamak için kafasını su dışında tutmak zorunda kalmıştır ve dolayısıyla farkında olmadan ayağa kalkmıştır. İçinde bulunduğu suların bazı bölümlerinin yeraltı kaplıca suları olduğunu düşünebiliriz, günümüzde olduğu gibi Rift vadisindeki tektonik çökmelerden dolayı yeraltı suları yeryüzüne çıkmıştır. Bu tür sularda geçirilen 4-5 milyon yıl bu primatın belden aşağısını insansı hale getirmiştir. Belki belden aşağı iskeletinin(pelvis, bacak ve ayak kemikleri) insansı olmasında bu sıcak kaplıca sularının da etkisi olduğu düşünülebilir. İnsan vücudunun 4-5 milyon yıl süresince su içinde kalması tüysüzlüğün sebebi diye düşünülmelidir. Çünkü suda yaşayan canlıların tüyleri yoktur, kafası su içinde kalmadığı için (boğulma riskinden dolayı) tüylüdür.
Belden aşağısını insansı hale getiren bu 4-5 milyon yıllık süreç içerisinde kafatası(beyin dokusu) neden büyümeye başlamamıştır? Neyi beklemiştir?
Belden aşağısı insansı olduktan sonra ki tuzağa düşeli 4-5 milyon yıl olmuştur, vadide meydana gelen erozyonlar sayesinde vadiden çıkmış olabilir. Fakat ayak başparmağı insansı olup kavrama yeteneğini yitirdiği için ağaçlarda bir primat gibi kolay hareket yeteneğini yitirmiştir ve belden aşağısı terresteriel(yerci), belden yukarısı da arborial (ağaççı) olmuştur, yerde yaşamak zorunda kalmıştır. Bu iskelet yapısının yaşamını ve neslini sürdürme açısından riskli olduğu anlaşılmalıdır. Belden yukarısının da insansı olması gerekir ki kolay yürüyebilsin, kolay koşabilsin. Yani o iskelet yapısı yaşam için bir dezavantaj teşkil etmektedir. Ayrıca fizik yasaları gereği belden yukarısının belden aşağısına uyması yani aynı günümüz insanının iskelet yapısı gibi olması zorunluluğu vardır. Australopithecus fosillerinin belden eğriliği(bir anlamda belden bükülmüş kambur bir insan gibi oldukları) anlaşılamamaktadır. Bir canlının ağırlık aksının ayak alanları dışına çıkmaması gerekir. Aksi halde avcısından kaçarken, avlanırken zorluk çekecek, yaşamını sürdürmekte sorunları olacaktır. Bu nedenle gövde derece derece dikleşmeye ve günümüz insanınınki gibi ideal iki ayaklı iskelet olma yoluna çıkmıştır. Doğal olarak primatlardaki çömlek karınlılığın sona ermesi gerekmiştir. Kaburga kafesi primatlardaki konik yapıdan insanlardaki silindirik yapıya dönüşmeye başlamıştır. Bu arada yaşam sürmekte, yavrular doğmakta, nesiller devam etmektedir. Tek yavrulayan memelilerin(ikiz, üçüzler istisnadır) uterusundaki embriyoların kafaları doğum kanalına yakın, bedenlerinin arka kısmı ise armut biçimindeki uterusun geniş tarafındadır. Öyle yerleşirler, öyle gelişirler ve öyle yüzleri annelerinin karınlarına dönük olarak doğarlar. Bu, şempanze dâhil günümüz primatlarında böyledir. İnsanda ise tam tersidir. Bu bir tek insana özgüdür, embriyonun kafası armut biçimindeki uterusun geniş tarafında, bedeninin alt tarafı ise doğum kanalına yakın dar tarafındadır. İnsan embriyosu doğuma iki ay kala baş aşağı döner ve öyle doğar.

Bu neden böyle olmuştur?

Belden aşağısı 4-5 milyon yıl süren özel şartlardan dolayı insansı hale gelen Australopithecus’un, belden yukarısı fizik yasaları ve yaşamını sürdürme avantajı olarak dikleşmeye başlamıştır. Aynı zamanda göğüs kafesi daralmaya başlamıştır. Bu dikleşmenin ve daralmanın öyle bir noktası vardır ki, uterustaki embriyonun duruş biçimi değişmeye başlamıştır.Paleoantropoloji bilimi Australopithecusların yüzlerinin annelerinin bir bacağına dönük doğduğunu söylemektedir.Bu primattan insana gidişin bir ara aşamasıdır.Yani modern insanda olduğu gibi yüzü annenin sırtına dönük doğma süreci başlamıştır.Gövde dikleşmesinin ve kaburga daralması ve silindirikleşmesinin gitmek üzere yola çıktığı şekil, modern insan şeklidir.Bu modern insana gidiş yolculuğunun belirli bir aşamasından sonra uterustaki embriyo 180 derecelik bir takla atmak zorunda kalmıştır.Bunun nedeni yer çekimi,gövde dikliği ve karın bölgesinin daralmasıdır.Ben buna AKIL TAKLASI (salto intelligente) diyorum.Bu akıl taklasından sonra kafatası(beyin dokusu) büyümesi başlamıştır.Australopithecuslardaki 350cc-400cc,450cc-500cc,…600cc-700cc’lik kafatası(beyin dokusu) çeşitliliğinin ve giderek büyümenin nedeni bu akıl taklasıdır.Gövde dikleşip, kaburga silindirikleşip, karın bölgesi daraldıkça kafatasındaki(beyin dokusu) büyüme devam etmiştir.Ta ki;gövde dikleşmesi tamamlanıncaya kadar. Günümüzde gövde dikleşmesinin tamamlandığını kabul edersek kafatası büyümesinin de bittiğini kabul edebiliriz. Bu gövde dikleşmesi sırasında her Australopithecus kendisinden kafatası hacmi biraz büyük bir yavru doğurmuştur.Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz:akıllı canlı olma yolculuğu ayağa kalkan bir primatla değil,annesinin rahminde 180 derecelik AKIL TAKLASI (salto intelligente) atan embriyoyla başlamıştır.

Oktay Kaynak

KAYNAKLAR: Kitaplar(K);
1-Göl İnsanları Richard LEAKEY-Roger LEWIN;
2-Çıplak Maymun Desmond MORRIS;
3-Hayvanların Sessiz Dünyası Marian Stamp DAWKINS;
4-İnsan Üstüne Bir Deneme Ernst CASSIER;
5-İnsan Türünün Kökeni Ve Gelişimi V.P ALEKSEYEV;
6-Genetik Prof. Dr.Emine BİLGE;
7-İnsanın Ataları L.S.B. LEAKEY;
8-Doğanın İnsanlaşması Serol TEBER;
9-İnsan Nasıl İnsan Oldu M.İLİN-E.SEGAL;
10-Türlerin Kökeni Charles DARWIN;
11-Davranışlarımızın Kökeni Serol TEBER;
12-Aklın Tarih Öncesi Steven MITHEN;
13-Modern İnsanın Kökeni Roger LEWIN;
14-Tarih Öncesi İnsan Robert J.BRAIDWOOD
İNTERNET KAYNAKLARI(i)
1-Biology human Evolution in the yahoo;
2-Antropological links;
3-Ucla&Beyond,
4-Human Evolution The Fosil Evidence 3D;
5-Hominid Species;
6-The Hunterian Museum and Art Gallery;
7-Long Foreground-Species Timeline-Australopithecus afarensis;
8-Hominid Evolution Survey;
9-Wiley InterScience Journal Abstract;
10-Re of Canyons Grand and Imagınary;
11-Science Daily Modern Humans;
12-L’Habitat Du Chimpanze;
13-Higbeam Encyclopedia-search results for Rift Valley;
14-Hominid Evolution and Development;
15-Natural History Magazine;
16-Project MUSE;
17-Uterina Anomalies;
18-Evolution of Human Birth;
19-BBC-Science&Nature Animals;
20-Chimp Fetus;
21-The Cave of Chauvet-Pont-d’Arc;
22-Becaming Human Paleantropology,Evolution and Human Origins;
23-Secrect of The Dead;
24-Lunatics,Lucy and a little book for the school library;
25-BBC NEWS Science-Nature Upright walking began in trees.

60 yorum “İNSAN NASIL İNSAN OLDU ?”

  1. Oktay Kaynak’ın bu hipotezini dün kendisinden dinlemiş oldum. Epey ilgimi çekti ve makul geldi. Ayrıca kendisi çok espritüel bir bilim adamı kimliğine sahip.



    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  2. hmmm bu yazı benim için iyi olmuş. insan denen varlığa kafayı takmışken:P okur okur okurum artık:) sağolasın sonsuzcum…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  3. biliyorsunuz ilk insana dair veriler afrika kıtasında bulunmuştur. Ozamanlarda Afrikanın büyük bölümü ağaçlarla kaplıydı. Sonra bir kuraklık veya afet sonucu ne olduğunu tam bilmiyorum bu ağaçlar yok oldular. ağaçların yerini kısa boylu çalı ve otlar aldı ve ağaçlarda yaşayan ve korunan primatlar korunmasız hale geldi üstüne kısa boylu çalılar yırtıcaların saklanmasını kolaylaştırıyordu. E doğal olarak bu primat kendini korumak, tehlikeleri otların üstünden görebilmek için ayağa kalktı. Ayağa kalkınca eller boşta kaldı ve bu ellerin boşta kalıp iş yapmaya başlamasıyla bu canlının zekasında bir fırlama oluyor. Şimdi yazıya bir göz attımda sanırım benim bu söylediklerim oradada yazıyor. İnsanoğluna şöyle bir bakınca aslında hala çokta ilerlemiş göremiyorum kendimi, insanlığı hala şempanzelere veya köpeklere benzeyen taraflarımız var sadece şu son yüzyılda bilim kendini göstermeye başladı. Daha çok yeniyiz daha çok baştayız aslında yeni başlıyoruz insan dediğimiz varlığa yaklaşmaya başladık daha dün basit motor prensibini keşfediyorduk bugünse uzaya roketler fırlatıyoruz arada çokta büyük bir zaman yok bir yüzyıldan daha az var. Yeni başladık sonumuz ne olur acaba.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  4. Resimler eklenmiş yeni haline bir göz atabilirsiniz.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  5. Ben oktay kaynak ın şu “akıl taklası ” dediği şeyde takıldım ya da tam anlamadım.İnsanın daha akıllı olması,beyin büyüklüğü ya da rahim içindeki konumunamı bağlanıyor?

    Ayrıca beyin büyüklüğünün h.sapiense kadar giderek arttığını aynı zamanda insan zekasının da geliştiğini biliyoruz. Bu iki şey arasında doğrudan bir bağlantı varmıdır?Beyin büyüklüğü zekanın bir göstergesi olabilir mi?Çünkü insan en büyük beyinli canlı değil.Zeka gelişiminin iki ayak üstüne kalkmayla bir ilgisi olduğu kesin gibi,ben daha çok alet kullanmanın zeka üzerinde çok etkili olduğunu düşünmüşümdür.
    Tabi paleontoloji ve antropoloji hakkında yeterli bilgim olmadığından bilimsel yorum yapamıyorum.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  6. ‘İnsan Yavrusunun Özelliği
    İnsan yavrusu hiçbir canlı ya da hiçbir memelide olmadığı gibi tamamıyla çaresiz doğuyor. Kafasını taşıyamıyor. Bütün bunların nedeni, ayağa kalkmaktan dolayı karın bölgesinin daralmış olması, iç organlara, rahme ve dolayısı ile fetüse az yer kalmasıdır. İnsanın gebelik süresinin azlığını düşünelim. İnsan yavrusu diğer bütün memelilerde olduğu gibi gelişimini tamamlayıp doğmuyor. Çünkü insan yavrusu gelişimini tamamlamadan dışarı atılmaktadır.’

    Yukarıdaki yaklaşım bilimsel değil…

    Doğum eylemini başlatan nedenlerin neden olduğu kesin olarak bilinmemektedir; fakat gebeliğin doğumla sonlanmasında etkili olduğu düşünülen bazı teoriler vardır. Bu teorileri şöyle sıralayabiliriz:

    1-Uterusun gerilme teorisi: Gebeliğin son haftalarında uterusun genişlemesi durur. Buna karşın fetüsün büyümesi devam eder. Bu durumda intrauterin tazyik artar ve uyarılarla uterus kontrakte olur yani kasılır.

    2-Progesteron eksikliği teorisi: Miadına yaklaşmış gebelikler de, progesteron seviyesinde gerileme meydana gelmiştir. Bu durum, uterus kontraksiyonlarının başlamasına neden olur.

    3-Mekanik iritasyon teorisi: Başın pelvis kanalına girip angaje olması, alt segment üzerine basınç yapmasına neden olmaktadır. Bu saınç nedeniyle kontraksiyonlar başlamış olur.

    4-Oksitosin teorisi: Gebeliğin sonunda plasenta oksitokinaz enzimini yeterince salgılayamaz. Bu nedenle uterusun kasılmasını sağlayan oksitosin hormonu açığa çıkar. Arkasından kontraksiyonlar başlar.

    5-Plasentanın yaşlanma teorisi: Uterus içi basınç arttığı için, oksijen seviyesinde azalma olur. Buna bağlı olarak plasentada yaşlanmalar görülür. Plasenta, salgılaması gereken hormonları yeterince salgılayamadığı için, kontraksiyonların başlamasına neden olur.

    6-Fetal adrenal salınımı teorisi: Fetal adrenallerden salgılanan kortizonun, kontraksiyonlara başlamasında rol oynadığı düşünülmektedir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  7. Bilimsel demek; aksi ispatlanabilir, deneylenebilir, gözlemlenebilir demektir. Bu yüzden paragraf bilimseldir. Siz sanırım “doğru değil” demek istediniz.

    Bunun da cevabını Oktay beyin vermesi daha uygun olur. Kendisi sitemize üye oldu.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  8. ‘Bir Deney Düşünelim

    Bunun kanıtlanabilirliği açısından bir deney önermek gerekirse, döllenmiş bir şempanze yumurtasını insan rahmine emplante etsek ve doğum sağlasak, buradan doğan şempanzenin yumurta ve spermini tekrar dölleyip gene insan rahminde üretsek, insan rahminden doğmuş dişi ve erkek şempanzelerin yumurta ve spermlerini birleştirip tekrar insan rahmine emplante etsek ve bu işlemi sonsuz kere tekrarlasak, hızlandırılmış bir Australopithecus’tan Homosapiens’e bir gidiş hali izleriz. İnsan rahmi son şeklini aldığı için 4-5milyon yıl önce olduğu gibi 350cc’den birkaç cc fazla gibi yavaş bir seyir izleyemeyiz.
    Çünkü 4-5milyon yıl önce rahminde kendisini dik duruşa uyarlıyordu ve Australopithecus’la modern insan arası bir yerdeydi, hatta yolun başlangıcındaydı.

    İnsan rahminde fetüsün kafasının yuvarlaklaşması doğrultusunda bir baskı vardır. Bu anlamda çene geri itilmekte, çene geri itildiği için burun öne çıkmakta, çeneler dikdörtgen şeklinden ovalliğe dönmektedir. İngilizcesi chin olan bizim alt çene dediğimiz çenemiz ortaya çıkmaktadır. Bunun insan canlısına hiçbir faydası yoktur. Yani bu doğal seçilim yoluyla elde edilmiş bir özellik değildir. Sadece yüzün önden geriye doğru itilmesi sonucu oluşuyor. Muhtemelen insan rahminden doğan şempanze yavrusunun da bu anlamda çenesi ileri çıkık olacak, burun kemiği ortaya çıkacak, diş dizilimi dikdörtgenlikten oval şekle dönecektir.’

    Oktay bey uğrarsa bu sorularla da ilgilenebilir mi?

    1-Böyle bir deney var mı?
    2-Farklı türler arasında embriyo nakli yapıldı mı? Oluşan yeni tür(varsa) fertil mi?
    3-Fetüsün, kafatası, yüz ve çene şeklini oluşumda genetik kodların rolü ne kadar etkili? Peki prematüre doğan bebekler…
    4-Yabancı türe ait embriyo, uterusa implantasyonu ve moleküler farklılıktan kaynaklanan uyumsuzluk nasıl aşılacak?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  9. İlginç bir yaklaşım. Eğer insanın tek noktadan çıkışını kabul edeceksek mantıklı görünüyor. Fakat türleşme benzer olarak farklı yerlerde de başlamış olabilir.

    )kapa parantez

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  10. “1- Böyle bir deney var mı?”

    En azından vakumla çekilen bebeklerin kafasında ki sivrilik uzun süre hatta kalıcı olanlar bile olabiliyor. Bu çok kısa süre olmasına rağmen şekillendirme de oldukça etkin. Rahimde oluşan baskı ise çok daha uzun süreli.


    (Konuya yeni videolar ekledim. Fırsat buldukça cevaplandırmaya çalışacağım sorularınızı.)

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  11. 1) Yani insan dediğimiz hayvanın akıla dair araçlarının gelişimi fiziksel evrimiyle mi bağlantılı?

    2) Ayağa kalkmak istemesi ‘aşağılık kompleksi’ nin bu hayvanın varoluşundan gelen eksikliği olduğunu gösterir mi acaba?

    3) Bu hayvanımızın kafası ne kadar büyük olursa olsun, içindeki işlemcinin yüksek potansiyele sahip olabilmesi yetenek geliştirmesiyle ilgili değil midir? Ya da bu daha akla yatkın bir veri değilmidir hayvanımızla ilgili. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

    Ben bu soruları birde Claude Levi – Strauss’a sorsam nasıl olur? ( siz bu adamı önerirmisiniz, yok önermezseniz neden önermediğinizi söyleyebilirmisiniz ) Levi’nin adını kaynakçada göremedimde. (belki internet kaynaklarında adı geçiyordur) Umarım bu STRAUSS amcaya olan ilgilimi fark etmişsinizdir ve burada kendisinin makalelerine de rastlarız. Kitap alacak param yok, yoksa ben yapardım valla.

    Not: Elinin boş kalması …. Bu süper bi espri olmuş.:)) Ama epey salladı zihnimi. Acaba bütün bu saçmalık bir ‘sıkıntı’ veya ‘ne yapsak, ne yapsak’ ya da ‘oyalanacak bişeyler bulmalı’ itkisinden mi türedi?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  12. İnsanın, düşünceyle olan ilişkişsinin ne olduğunu da bilmek gerekiyor gibi. Şimdi ayağa kalktıktan önceki haliyle düşünürsek canlıyı, ayağa kalkmadan önce ayağa kalktıktan sonraki algılayışı biçiminin değiştiğini söylediğimizde aynı zamanda şunu demiş oluyoruz sanki; O zihininin araçlarını kullanabildiğinde ayağa kalkmış durumdaydı dolayısıyla ayağa kalkmadığında zihinsel araçlarını kullanabilmek anlamında bir ihtiyaç içinde değildi. Ama bu canlının, salt ayağa kalktıktan sonra çok ciddi bir dönüşüm olan akıl taklasını yaşadığını söyleyemeyiz. Çünkü var olan potansiyel ayağa kalktıktan sonraki sürece bağlanacak kadar önemsiz görünmüyor. Yani algı ve duyulardan ve tuhaf tuhaf adlandırmalardan ibaret olan insanın, ayağa kalkmadan önce de duyuyor, görüyor ve düşünüyor olduğunu anlamak yanlış mı olur?

    Valla bişey bilmiyorum sadece bilmek istiyorum. Umarım sorabiliyorumdur. 🙂

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  13. İlk yazının daha güncel hali aşağıdadır. Zaman bulduğumda bazı kısımları yukarıya ekleyeceğim.

    İnsan Evriminde Dik Duruşun ve Beyin Büyümesinin Nasıl Gerçekleştiğine Dair Yeni Bir Hipotez

    Günümüzden 10milyon yıl öncesine kadar arborial olan öncülümüz primat,ağaç yaşamını sürdürmekteydi. 8-10milyon yıl öncesinde,doğu Afrika da rift vadisinin oluşmasına neden olan tektonik hareketlerin başlamasıyla,ekolojik çevre ve beslenme koşulları tamamen değişip,altüst olmuştur.Neredeyse bütün rift boyunca çökmeler olmuş,yer altı suları yeryüzüne çıkmış,depremler ,volkanlar ve bu volkanların neden olduğu orman yangınları ekolojik çevreyi ve beslenme koşullarını tamamen değiştirmiştir.Vadide,uzun süreli su varlığı olduğu bilinmektedir.

    Canlılığın en önemli üç parametresi;beslenme,barınma ve avcılara karşı savunmadır.Bunları çözümlediği zaman bir canlı yaşamını ve neslini sürdürülebilir.Bu büyük doğal felaketten bir şekilde sağ çıkan öncülümüz arborial primat,uzun süreli su varlığı nedeniyle çözümü suda aramıştır diye düşünülmelidir.Sığ sularda,su ürünleriyle suda yürüyerek ve solunum yapabilmek için kafasını su dışında tutarak beslenmesini sağlamıştır.Belki,geceleri üstünde yenecek kabuk dahi bulunmayan;hatta yarı yanık ağaç kütükleri üstünde geçirmiştir.Çeşitli su ürünleri,kabuklular ve balıkla tanışmış olma olasılığı yüksektir.Sığ sularda iki ayak üstünde yürüyerek,toplayıcılık ve avcılık yaptığı düşünülmelidir;buna dayanak olarak Nature Conservancy And The Greath Ape Trust kuruluşundan Dr. Erik Meijaard, Borneo adasında defalarca uzun kuyruklu makakların elleriyle balık avladıklarını gözlemleyip,International Journal Of Primatology dergisinin

    06/10/2008 tarihli sayısında yayınladığı makalesi gösterilebilir.

    4-5 milyon yıl semi arborial-semi aquatic olarak geçirilmiştir.Buna kanıt olarak:

    1-Rift vadisinin ya göl ya da kurumuş göl dibi sedimentleri ile dolu olması

    2-Australopithecus afarensisin,romatoid artrid olması

    3-13 bireyden oluşan australopithecus afarensis ailesinin suda boğulmuş olabileceği savı

    4-Gövdemizin tüysüz,kafamızın su dışında kaldığı için tüylü olması,
    Darwin;Bay Belt adlı araştırmacının tüylerimizi parazitlerimizden kurtulmak için döktük tezine karşı, tropik ülkelerde yaşayan pek çok dört ayaklıdan hiçbiri aynı tepkiyi göstermemiştir diye karşı çıkmıştır.Ayrıca tropik bölgelerde vücut ısımızı ayarlamak için tüylerimizi döktük diye düşünsek de;kafamız sürekli güneş ışınlarına maruz kalmasına rağmen kıllıdır,buda bir paradokstur demiştir.(İnsanın Türeyişi).Gövdenin suda kalması,kafanın da nefes alma zorunluluğundan dolayı su dışında tutulması gövdenin tüysüz,kafanın tüylü olmasını açıklamaktadır.

    5- Canlılar vücut ısılarını genel olarak ya tüy yada deri altı yağ dokusuyla stabil ederler.Karadan denize geçmiş yunus ve balinaların kaybettikleri tüyler yerine,deri altı yağ dokuları oluşturarak vücut ısılarını dengeledikleri bilinir.Bizimde deri altı yağ dokularımız,bu suda geçirilmiş 3-4 milyon yıllık dönemin sonucudur.

    6-Laetoli ayak izleri,yan yana yürüyen iki australopithecus’un ayak izleridir.Bu izlerin çıkabilmesi için lavın taze ama soğumuş olması gerekir.Buda ancak suda olur,bu ayak izleri göle yeni dökülmüş bir volkanik materyal üzerindedir diye düşünülmelidir.

    İki ayak üzerinde yürüyebilmeyi kolaylaştırması açısından,suyun gövdeye verdiği desteği de unutmamak gerekir.
    Suda ayağa kalkma önermesini sınamak istersek:

    Bir şempanze kolonisinin içinde rahatça yaşayabileceği büyüklükte,şempanzelerin ayağa kalkmasını zorunlu kılacak derinlikte,üzerinde geceleyebilecekleri çıplak ağaç kütükleri bulunan,bir tatlı su gölü oluşturalım.Gölün ortasına sallar üstünde muz ve benzeri meyveler koyalım.Bu,şempanzeleri suda ayağa kalkarak muza doğru yürümeye zorlayacaktır.Daha sonra gölde kurbağa,yengeç ,balık,vs. yetiştirelim.En sevdikleri balığı tespit edelim ve şempanzelerin balıkla buluşmasını sağlayalım. Bu deneyi 4-5 nesil sürdürürsek şempanzelerin su ürünleriyle beslenmek ve yaşamlarını,nesillerini sürdürmek için ayağa kalktıklarını,gövdeleri suda kafaları su dışında beslenme sorunlarını çözdüklerini ve gövdede tüysüzleşme başlangıcını gözlemleyebileceğiz.

    Günümüzden 4-5 milyon yıl öncesine gelindiğinde;ayak başparmağı ağaç dallarını kavrama yeteneğini yitirip,omur-femur açısı 180o’e doğru dikleşmeye başladığı için,ağaçta hareket yeteneğini büyük oranda kaybetmiştir.Yani semiaquatic-semiterresterial dönem başlamıştır.Belden aşağısı insansı olunca,belden yukarısı da insansı olmaya zorlanır çünkü;iki taşıyıcılı bir iskelet sistemi ancak günümüz insanınınki gibi olabilirse,bir canlının yaşamını sürdürmesini sağlayabilir.Taşıyıcı iskeletin ağırlık aksı ayak taban alanları içinde olmak zorundadır. Bunu sağlayabilmek için gövde dikleşmeli ,kaburga silindirikleşmeli,kafa gövdenin üstünde günümüz insanınınki gibi oturmalıdır. Bu sonuca ulaşmak üzere belden yukarısı derece,derece dikleşmeye başlamıştır. Bu dikleşme ve omur femur açısı australopithecus fosillerinde anlaşılamamakta ve 4-5 milyon yıl iki ayaklıyız,iki ayak üstünde yürüyoruz;peki neden kafatasımızda büyüme yok sorusu sorulmaktadır.Gövde dikleşmesinin belirli bir aşamasında,rahimdeki yavrunun pozisyonu bozulmuş,bütün memelilerdekinin aksine ,australopithecus embriyosu 180olik bir takla atarak kafasını diyaframa doğru çevirmiş,gövdesi rahmin doğum kanalına yakın kalmıştır.Ben bu taklaya Akıl Taklası diyorum(Salto İntelligente).Bu akıl taklasından sonra,her australopithecus,kafatası hacmi kendi kafatası hacminden büyük yavrular doğurmaya başlamıştır.Bu nedenledir ki,australopithecus fosillerinden gövde dikleşmesi ,kaburga silindirikleşmesi ve daralması anlaşılamadığı için sadece kafatası büyümesi gözlemlenmektedir.Akıl taklasının neden olduğu en önemli sonuç;yavruların annelerinin bir bacağına dönük doğmaya başlamasıdır(Wenda Trevathan ‘’The Evolution Of Human Birth’’).Gövde dikleşmesi tamamlandığında ise,yavrular günümüz insanındaki gibi yüzü annenin sırtına dönük doğmaya başlamışlardır.Bu olgu sadece insana özgüdür;diğer bütün memeliler yüzleri annelerinin karnına dönük doğarlar.Bu önemli farkın nedeni akıl taklasıdır.Yavruların aciz doğması nedeniylede semiterrestarial hayata zorlanmışlardır;primatların yavruları doğduklarında hemen annenin tüylerine tutunurlar.

    Kafatası farklı australopithecusların ayrı tür oldukları savunulmaktadır,halbuki bunlar ayrı türler değil, gövde dikleşmesi ve kaburga daralmasının ürünü olan australopithecuslardır.400cc’den başlayarak,450-500,550-600,…,750-800cc ölçülerinde kafatası hacmi bulunmaktadır.Gövde dikleşmesi başladıktan sonra,omur femur açısı 180o’e ulaşıncaya kadar her gövde diklik açısına tekabül eden bir kafatası hacmi vardır.Kafatası hacminin beyin dokusu miktarı olduğu bilinmelidir.

    Öncülümüz primatın,ayağa kalkıp elleri boş kaldığı için ellerini kullanarak alet yaptığı,bunun sonucu olarak akıllı canlı olduğu savunulmaktadır.Şempanzelerin de ön ve arka exstremiteleri arasında iş bölümü vardır,elleri boştur,ellerini kullanırlar ama akıllı canlı olamazlar.Birde ayağa kalkıp yüz yüze olunca,sosyalleştiği ve konuşmayı geliştirdiği için akıllı canlı olduğu savı vardır;Darwin başka canlılarında yüz yüze baktığını ve konuşma için gerekli sesi üretecek her türlü organları olduğu halde,konuşma üretemediğini ve konuşma üretebilmek için önce yeteneğin gelişmesi gerektiğini söylemiştir.Bilim,insan embriyo kafatasının gelişim ve oluşum sırasında kafatasına etki eden iç ve dış vektörel güçler doğrultusunda gelişir,şekillenir ve oluşur önermesini yapmaktadır.Bu güçler;

    1-dış güçler:yerçekimi,amnios zarı ve kesesinin,rahim çeperinin ,annenin karın kaslarının,diyaframının ve iç organlarının baskıları diye sayılabilir.

    2-iç güçler:yerçekimi,kafatası içi sıvıları ve oluşmakta olan beyin dokularının direnci.
    Bu gelişim ve oluşum kurulu bir zembereğin boşalması gibi olmamaktadır.Ben diyorum ki;işte bu vektörel güçlerin şiddeti ve yönü,gövde dikleştikçe değişmiştir. O nedenle australopithecusların gövde dikleşme sürecinde,her gövde diklik açısına tekabül eden bir kafatası hacmi vardır.Gövde dikleşmesi bitinceye kadar,bu kafatası hacmi büyümesi devam etmiştir.

    Forsepsle yada vakumla alınan bebeklerin kafatası şekilleri değişmektedir.Yeni doğmuş fare ve tavşan yavrularının bir taraflı çiğneme ve/veya boyun kasları kesildiğinde,kafatasının bu kesilmiş tarafı insan kafatasına benzemektedir.(Serol Teber ‘’Davranışlarımızın Kökeni’’)Ergin insan vücudunun %70’i,embriyonun %90’dan fazlası sudur. Kemikleri eğilebilir,esner ve kırılmazlar.4-5 aylık embriyonun kafatasına tek yönlü bir baskı yapılırsa,o baskı yönünde deforme olması gerekir.Deforme olmadığına göre,ana rahmindeki embriyoların rahim tarafından bohçalandığı,paketlendiği anlaşılmaktadır.Bu bohçalanma nedeniyledir ki;doğduktan sonra bile kafasını gövdesi üstünde tutamayan insan yavrusunun kafası, gövde üzerinde tam dengede tutulmaktadır.Yedi aylık olup da doğuma hazırlanmak üzere ters döndüğünde de, gövde kafanın üstünde aynı şekilde taşınmakta ve tutulmaktadır.İşte bu mekanizmadır ki,insan kafatasının yuvarlaklaşmasına,çenenin küçülmesine,kaş kemerlerinin düzelmesine ve kafatası hacminin büyümesine neden olmaktadır.İnsan embriyosu,kafatası kemikleri kaynamadan doğar,bu demektir ki;insan embriyosunun kafatası büyümesine,kemik ve doku gelişimi karşılık verememekte,kafatası büyümesi doku oluşumundan hızlı olmaktadır.Bu olgu sadece insan uterusunda ve insan embriyosunda vardır.Diğer bütün memeliler,kafatası kemikleri kaynamış,bıngıldaksız,doğada yaşamını sürdürebilecek gelişkinlikte ve dirençte doğmaktadır.Esasen de böyle olmalıdır.
    Ayağa kalkmaktan dolayı silindirikleşen karın bölgesi daralmıştır. İnsan yavrusu bu yer darlığından dolayı gelişimini tamamlamadan dışarı atılmaktadır.Bütün bunların sonucu olarak,insan rahmi diğer bütün memeliler içinde tek ve özeldir.Tek ve özel olmasından dolayı,tek ve özel bir canlı üretir.

    Austraolpithecuslarda,büyük çene ve çıkık kaş kemeri,küçük kafatası ile birlikte bulunur.Yani ya büyük kafatası vardır;ya da büyük çene ve çıkık kaş kemeri. Bundan şunu anlamalıyız,küçülen çene ve düzleşen kaş kemeri yerine büyük kafatası gelmektedir.Bu sonucu,dikleşen gövdeye uyum sağlayan rahim yapmaktadır.
    Bu önerme bir deneyle sınanabilir;

    Bir şempanze embriyosunu insan rahmine emplante edeceğiz.Embriyonun insan rahminde gelişmesini ilaçlar ve tıp teknikleriyle sağlayabiliriz.Buradan doğum sağladığımızda,doğacak yavru beden olarak kıllı,ayak ve elleri yine şempanze,sadece kafatası yuvarlaklaşmış ve hacmi büyümüş olarak doğacaktır.Bu elde ettiğimiz canlı bir tür australopithecustur.4-5 milyon yıl önce hem rahim,hem içindeki embriyo evrimleşiyordu.Şimdi son şeklini almış bir rahim söz konusu olduğundan, kafatası hacminde çok daha fazla bir büyüme beklenmelidir,belki de bizi şaşırtacak kadar büyük!Ama her şartta,şempanze kafatasından(350cc) daha büyük bir kafatası elde edeceğiz.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  14. 4-Gövdemizin tüysüz,kafamızın su dışında kaldığı için tüylü olması,
    Darwin;Bay Belt adlı araştırmacının tüylerimizi parazitlerimizden kurtulmak için döktük tezine karşı, tropik ülkelerde yaşayan pek çok dört ayaklıdan hiçbiri aynı tepkiyi göstermemiştir diye karşı çıkmıştır.Ayrıca tropik bölgelerde vücut ısımızı ayarlamak için tüylerimizi döktük diye düşünsek de;kafamız sürekli güneş ışınlarına maruz kalmasına rağmen kıllıdır,buda bir paradokstur demiştir.(İnsanın Türeyişi).Gövdenin suda kalması,kafanın da nefes alma zorunluluğundan dolayı su dışında tutulması gövdenin tüysüz,kafanın tüylü olmasını açıklamaktadır.

    Yeni paradokslar…
    Su samurların aşırı tüylü oluşu( suyun epilasyon özelliği olmadığının kanıtı)
    İnsanın ürogenital anatomisi( sürekli suda yaşamaya uygun değil- enfeksiyon, ısı, fertilite v.b)
    İnsanın koltukaltı ve kasıkta dökülmeyen tüyler.( Bu tüyler neden dökülmedi)

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  15. ”En azından vakumla çekilen bebeklerin kafasında ki sivrilik uzun süre hatta kalıcı olanlar bile olabiliyor. Bu çok kısa süre olmasına rağmen şekillendirme de oldukça etkin. Rahimde oluşan baskı ise çok daha uzun süreli. ”

    Vakumla doğum, Olası Komplikasyonlar

    Vakumla doğumdan sonra annede komplikasyon görülmesi çok yaygın değildir ama bebekte yüzeysel kafa derisi zedelenmeleri, morarma ve kafa derisi altında kanama gibi komplikasyonlar en basit operasyondan sonra bile görülebildiği için, bunların rastlanma olasılığı, kupanın yerinden oynaması veya doğumun uzaması durumunda artmaktadır. Tüm vakumla doğumlarda bebeğin başında ve kafatasında vakumdan kaynaklanan şişme görülmektedir ve eğer metal bir kupa kullanılmışsa bu şişlik daha da fazlalaşabilir. Bu şişlik birkaç günde iner ve bebeğe zarar vermez.
    Akut travmatik manipülasyonlar evrimsel kanıt sayıla bilir mi?

    (isterseniz kaynak verebilirim)

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  16. Ben de vakumla doğan ve kafası sivrimsi kişilere örnek verebilirim isterseniz arkadaşlarımdan. Elbette vakumdan çıktığı ilk andaki gibi değil bunun ben de farkındayım. İtiraz ettiğiniz noktayı tam anlayamadım.

    Oktay bey kısaca, iki ayak üzerinde durmaya başlayan canlının iskelet ve rahim yapısı gereği oluşan baskıdan dolayı kafatasımızın şekillendiğini ve bunun sonucu olarak akıllı (düşünebilen) türlere geçildiğini örneklendirmeye çalışıyor.

    Sizin iddianız, önce düşünebilen, daha sonra mı iki ayak üstüne kalkan bir tür? Veya nedir teziniz?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  17. Homo Sapiens’ten bu yanını az çok biliyordum. Ancak daha öncesine ilişkin olan bu yazı hakkında konuşmak için bir hayli araştırma gerekiyor…

    Düşünce Tarihi’ni incelediğimizde insanların ilk çağlardan beri sık sık içine düştüğü bir yanılsama var; dünyayı tuttuğu yerden tarif etmek!…
    Buna “körün fili tarif edişi” de diyebiliriz. Kör kuyruğundan tutunca “fil bir kuyruktur” der… Bazı insanlar var ki “dünya niyetine” neyi tutarlarsa dünyayı öyle tarif ediyorlar.

    Soyutlama yeteneği yetersiz insanların en çok düştüğü yanlışlardan biridir bu. lokal olanın lokal oluşu bir soyutlamadır yalnızca. Lokal olanın dışı lokalin içinde, lokal olanın kendisi de lokalin dışının içindedir.

    Yukarıdaki tezlerde bana garip gelen akıl olayının ana rahmi içerisine “hapsedilişidir” diyebilirim.

    Akıl insana dışardan girmiş, insanın içerisinde yeniden üretilmiştir. Sosyal pratik dediğimiz süreç olmasa aklın gelişme olanağı yoktur.

    Akıl insan denen organizmanın dış dünya ile çatışma alanlarında ortaya çıkan bir olgudur. İnsanın dış dünya ile olan çatışması olmasaydı, akıl da olmazdı. Elbette, her canlının dışı ile içi arasında bir çatışma, ilişki, kaynaşma, ayrışma vardır. Ancak aklı salt iç çelişkilere bağlamak akıldışı duruyor.

    İnsan beyninin büyümesi örneğin; insanlar pişmiş et yemeye başlayınca beyninin büyümüş olduğu söylenmektedir ve antropolojik kazılarda bu tezi doğrulayan bulguların olduğunu okumuştum daha önce.

    Köpek dişlerinin ilk zamanlar daha uzun olduğu, ancak savunma ve saldırı araçlarının akıllı insan tarafından keşfedilip üretilmesi ve kullanılması sonucu, “kullanılmayan organ körelir” ilkesi gereği köpek dişlerinin küçüldüğü söylenmektedir. Peki köpek dişleri küçülürken çenenin küçülmemesi olur mu? Alt çenenin küçülmesinin bu süreçle ilişkisi dururken ana rahmindeki basınç ile ilişkilendirilmesi garip. Belki etkendir ama diğer etkenlerden soyutlanması doğru değil. (Ayrıca kim söylüyor çenenin küçüldüğünü, bunca insan bu denli çene yaparken?!…)

    Hindistan bölgesinde 20’lik dişler çıkmamaktadır. Bunu diş doktoru olan ağabeyimden duymuştum. Bu da bir çene küçülmesine yol açarsa eğer, acaba Hindistanlıların rahim içi basınçları bizlerden daha mı fazladır?

    Durun bir tez de ben atayım:
    Ben ilkokul çağlarından beri ellerimin üstünde yürüyebilen bir insanım. Ellerimin üstüne dikilip de bir süre gittikten sonra tekrar ayağa kalktığımda beynime hücum eden kan geriye giderken sanki bir 70’lik içmiş ya da orgazma ulamış gibi acayip şekilde mutlu olurum. Bazen yıldızların önüme düştüğünü bile görürüm. Siz de deneyin hele. Ellerinizin üstünde yürüyemeseniz de, ellerinizi yere ayaklarınızı bir duvara dayayın, bir süre bekledikten sonra tekrar ayağa kalktığınızda ne dediğimi gayet iyi anlayacaksınız.
    Şimdi sıkı durun: İlk ayağa kalkan primat hangi deyus ise bence kafasına giden kan azaldığı için sarhoş gibi oldu. Bu sarhoşluktan duyduğu hazzı tekrarlamak istedi. Ondan sonra da kafası attıkça şöyle bir ayağa kalkıp iki tek atmak istedi. Sonra da çevresine bunu “anlatıp” ayağa kalkma partileri düzenlemeye başladı. Ayağa kalkmak ve kaldırmak herkesin hoşuna gitmeye başladı. Sonra da ortalık kalkan kalkana gitti. Yani ayağa kalkmanın insana verdiği haz duygusuyla insanlar ayağa kalmayı alışkanlık haline getirdi. Bu arada eller boş kalmasın diye ayağa kalkanlar birbirlerinin başını okşamaya başladı. Bu da ayrı bir haz vermeye başladı insan soyuna. O gündür bugündür kalkıyoruz işte. Yatıyoruz kalkıyoruz, yatıyoruz kalkıyoruz. Yatın kalkın atın kalkın, ayağa kaldırana şükredin. Yoksa bu haz olmasaydı mahvolur, aklımızı yitirirdik!
    Haydi; tez elden su gölden çürütün bakalım bu tezimi!…

    Şimdi bu “tez” siteyi ayağa kaldıracaktır biliyorum ama, ne yapayım ben üretim ilişkileri dışındaki ayağa kalkmayı. Üretim içinde ayağa kaldırın beni de göreyim!

    Pardon ben ne dedim?
    Üretim de neymiş efendim, boş verin siz üretim ilişkilerini. Bir de onun için ayağa kaldırmayın beni şimdi…

    İyi tartışmalar…:))))

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  18. Sosyal gelişim çok daha sonraları geliyor. Belki son 200 – 300 bin yıllık bir süreç. Ondan önce beyinsel gelişim açısından rahmin daralması ve kafatasının oluşmasındaki etkisi açısından yazı tutarlı gibi görünüyor.

    Bahsi geçen deney ise teoride mümkünken, kobay bulma açısından son derece zor bir problem. Hiç bir kadın rahminde bir şempanze taşımak istemeyebilir. Ama bu konu da tartışılır. Belki bilim için bu riski göze alacak insanlar çıkar.

    xenix

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  19. İnsanı, diğer canlılardan en önemli farkı avlanma tekniği diye düşünüyorum, en ilkel insan toplulukları bile avlanmak için silah kullanıyorlar. Bununda sebebi insanın anatomik yapısıdır. Diş, tırnak,… ve sindirim yapısı insanın silahsız avlanmasına izin vermiyor.
    İnsanın atalarının Primat olduğu tezini savunanlar, atalarında olan bu artı yeteneğini (silahsız avlanma) neden yitirdiğini açıklamamışlardır.
    Bütün canlıların uyum içinde yaşadığı ekosistemde insanın yeri neresidir? Ekosistemden insanı uzaklaştırdığımızı bir an için düşünür isek, ekosistemin dengesinde bir kaos olur mu?
    İnsanın yetenekleri ile birlikte bakılırsa bu gezegene ait olmadığı fikri alternatifsiz gözüküyor.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  20. Yazıda geçen ilkel primat, ağaçlarda yaşıyor ve avlanmıyor. Otçul yani genel anlamda.

    İnsan etçil olması kaynakların sıkıntısına bağlı olarak gelişiyor. Ve sudaki canlılarla beslenmeye başlıyor. (Yazıda ki hipotez) Buna bağlı olarak ayakta durmaya başlaması beyin gelişimini, beyin gelişimi de alet yapımını tetiklediği yönünde.

    İnsanın yetenekleri itibarıyla neden bu gezegene ait olmadığı fikrinizi desteklendirip paylaşırsanız seve seve tartışırız.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  21. Sözümüze İnsan, insan olalı diye başlayalım..
    Otçul beslenme şekli aynı zamanda daha kompleks sindirim sistemi demek, Etçil beslenme ise daha basit… selülozu sindirmek daha büyük yetenek.( hayatta kalma açısından bakılırsa)

    Gezegen sorunuza gelince,
    İnsan ve dünya ilişkisine bakılırsa ne demek istediğimi daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. İnsan, hiçbir dönemimde bu gezegenin kurallarına uymadı. Gezenin tüm kaynaklarını kullanmaya yöneldi. Adetada kolonileştirmek istedi. Diğer canlılarda böyle bir durum yok. İnsan, yine her döneminde araç ve alet kullandı. Doğal kaynakları işleyip yapay araçlar üretti. Gezegenin yerlileri doğallığı bırakmadı, İnsan ise yapaylığı bırakmadı. Evrim canlıların biyolojik olarak değişime uğrayabileceğini savunur, yani evrimleşen canlı daha üstün yeteneklere kavuşur iddiasındadır. İnsan ise biyolojik olarak bir çok canlıdan daha geridedir. İnsanı farklı ve güçlü kılan alet kullanmasıdır. Bu yetenek ithal bir yetenek olduğunu düşünüyorum. Kapalı sistemlerde, sistem içinde olan ile yetinmek zorundasınız, dünya gezegeninde ise aletlere yer yok.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  22. Karga mı üretti o teli (aleti)
    Sirklerde daha fazlası var. Komik olmayın..
    Kuşların yuva yapmak için uzun ince yaprakları veya kuru otları kullanması doğal yetenekleri zaten…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  23. Belgesellerde izlemiştim…

    …yılan yumurtası bulmuş bir kuş gagası ile kıramadığı yumurtayı bulduğu taşı üzerine atarak kırıp içini yemişti…

    …bir başka belgeselde yakaladığı kaplumbağayı yüzlerce metre yüksekten yere atarak kabuğunu kıran bir başka yırtıcı kuş…

    …taşın ve irtifanın çözüm olduğunu muhakeme etmekteler.

    :)))

    Aklıma yan başlıkta yazdığım “domuz gibi bilir” ya da “hınzır gibi akıllı” geliyor…

    …burada da aynısı var:

    Kuş beyinli!!!

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  24. Sizce karga şartlanmış gibi mi davranıyor? Yani öğretilmiş gibi mi geliyor? Yoksa telin düz olarak işe yaramadığını farkedip çözüm mü üretiyor? Bence bir kaç sefer dikkatli izleyiniz. Bu ilk aklıma gelen örnek (sitemizde mevcut link to sonsuz.us ) olduğundan getirdim. Bunun gibi yüzlercesini bulabilirsiniz araştırırsanız.

    “Evrim canlıların biyolojik olarak değişime uğrayabileceğini savunur, yani evrimleşen canlı daha üstün yeteneklere kavuşur iddiasındadır”

    Ayrıca evrimin böyle bir iddiası yoktur.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  25. Sarı-Kırmızı (bu arada Ülkemin Yıldızı) adlı arkadaşımızın bir sorusunu çok ilginç buldum:

    “Ekosistemden insanı uzaklaştırdığımızı bir an için düşünür isek, ekosistemin dengesinde bir kaos olur mu?”

    Asıl konunun biraz dışında gibi dursa da beni heyacanlandırdı… Konuyla ilişkisi kurulduğu oranda ilginç düşünceler çıkabilir…

    Soruya yanıt verecek olursam, eko sitem içinden insan çıkarılmış olsa asla kaos olmazdı. Bana göre eko sitem içinde kaos yaratan ve yarattığı kaosu kendi lehine düzenlemeye çalışan bir canlı insan… İnsan çıktığı takdirde sistem kendini daha kendine benzetecektir. Ama insanın yerine bir başka canlı (insanın baskılamış olabileceği?) “akıllanarak” insanın yerine geçer mi bilemiyorum…

    Nesli tükenen canlıların birçoğunun neslinin tükenme nedeni, doğadaki beslenme kaynaklarının tükendiği anda, bir başka besin kaynağına adapte olamayışıdır. İnsan da aslında besin kaynakları tükenen bir canlı iken, o üretebilmeyi başardığı için var olmuştur. Gelinen noktada insanın elinden üretim tekniklerinin tamamını almış olsanız insan yok olma aşamasına gelir. Ya da hızla birbirini yiyerek dünya nüfusu sanırım dünyadaki doğal kaynakların besleyebileceği orana değin düşer…

    İnsan hem et hem ot yiyebilen bir canlı. Bu yüzden “hep obur” diye tanımlanır. Çok yönlü beslenebilmektedir. (Bu çok yönlü-türlü beslenme tarzının insanın çok yönlü bir varlık olmasına etkisi olduğunu düşünürüm bazen…) Ancak et yemeye sonradan başladığı da biyolojik olarak kanıtlanır durumdadır: Ot oburların bağırsakları etoburlara göre daha uzundur. Bunun nedeni etoburların bağırsakları uzun olsaydı, etin içerde zehirlenmeye varan fermantasyon oluşturmasıdır. Bugün de sindirilen besinlerin kolayca dışarı atılması için “lifli gıdaların” (ki bitkisel kökenlidir lifli gıdalar) tüketilmesi önerilmektedir. Bu yüzden Sarı-Kırmızı arkadaşımızın: “hayatta kalma açısından bakılırsa” diye paragraf amasına rağmen, “Otçul beslenme şekli aynı zamanda daha kompleks sindirim sistemi demek, Etçil beslenme ise daha basit… selülozu sindirmek daha büyük yetenek.” düşüncesine katılmıyorum. Eti sindirmek daha zor olduğu için, etoburların bağırsakları, etoburlardan daha kısa olarak evrilmiştir. Etoburlar açısından ot yemek kolaydır ama ot oburlar açısından et yemek kolay değildir. Bu “kapalı sistem” içerisinde kaynağı elde etmek açısından da aynı zorluğu içerir. Yani etobur bir canlı için ot bulmak “çocuk oyuncağı” iken, ot obur bir canlı için et bulmak alabildiğine zordur.

    Şimdi bir aksi görüş de şöyle beliriyor kafamda: İnsan önce ot obur idi sonra et yemeye başladı fikrini bağırsak yapısı doğruluyor, ama acaba önce et oburdu da ot yemeye başlayınca mı bağırsakları uzadı?
    Gerçi bu düşünceyi otun elde ediliş kolaylığı açısından, ilk besin kaynağının ot olduğu düşüncesi yıkar. Bence tüm canlılar başlangıçta ot oburdu, sonra etçil beslenmeyi seçenlerin bağırsakları kısaldı…

    “İnsanın yetenekleri ile birlikte bakılırsa bu gezegene ait olmadığı fikri alternatifsiz gözüküyor.” tümcesini bir ironi olarak gördüm.:) Evet, eko sistemi altüst eden ve ekosistemden çıkarıldığı takdirde Dünyaya belki de en büyük iyiliğin yapılmış olacağı İnsan bu dünyaya ait görünmüyor. Ama gel gör ki bu da dünyanın “suçu” işte; üretmeseymiş böyle bir akıllıyı… İnsanın aklını başından alırsanız, tekrar hayvanlaşarak dünyaya dönecek ve dünyaya ait olarak yaşayacaktır. Belki yeniden kıl kökleri şaha kalkacak, köpek dişleri uzayacak, yamyamlık gelişecek, birçok sorun böylece çözülmüş olacak. Eğer insan aklı ile kendi yarattığı sorunları yine kendi çözemez ise gidişat bunu gösteriyor.:)

    Pekiyi kim verdi ona bu aklı?
    Bu aklı nerede saklı?
    Canlı bir organizma olarak “İnsan denkleminde” ortaya çıkan akıl olayının “kimyasal yapısı” nedir?
    Evet; kimyasal yapı!
    Bu konuda kim bir şey biliyor? Kimyacılar öne çıkmalı. Biyologlar ile kimyacılar…
    Bir şey daha bu tartışmada aklıma gelmişti:
    Akıllı tek canlı insan değil. “Kargalar gülecek” bana ama zaten gülmeyi bilen canlılar akıllıdır. Evet, kargalar besin saklayan canlılardır. Bulduğu cevizlerin fazlasını gömer. Hatta Anadolu’da kendi başına yetişmiş gibi ıssız yerlerde çıkan ceviz ağaçları kargaların eseridir. Gömmüşler ve unutmuşlardır denilmektedir. [(Ancak ben onların bilinçli olarak ektiklerini düşünüyorum:))]

    Arılar… Arıların beşe kadar saydığı tespit edilmiştir…
    Pekiyi kedilerin kakasını yapacağı zaman çukur kazıp, çukurun tam ortasına yapıp, sonra kazarken çıkardığı toprağı geri örtmesine ne demeli?
    Yunusların arkadaşlığı.
    Köpeklerin, atların dostluğu…
    Daha çok örnek var…

    Çok mu dağıttım?
    Pekiyi; aklın kimyasal yapısı? Maddi temeli. Akıl bir enerji hali mi? Düşünce bir enerji hali mi?
    Eğer aklın kimyasını çözersek, onun gelişimine dair ipuçlarına katkımız olur düşüncesindeyim…

    Geçiyordum uğradım.
    İyi tartışmalar.:))

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  26. Ben gelip geçene değin kimler neler gelip geçmiş:))
    Herşeyin hareket halinde olduğu bir kez daha kesinleşti:))

    “Karga mı üretti o teli (aleti)
    Sirklerde daha fazlası var. Komik olmayın..” demiş arkadaşımız…

    Taşı insan mı üretmişti?
    Sopayı? Ya da odunu?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  27. “Bence”

    …sakın bana o “sence” yi nereden uydurdun demeyiniz cevap verebileceğimi sanmıyorum;

    Bence aklın kimyasında en etken neden “ısı”.

    Beyinden…hatta vücudumuzun diğer organlarının içinden geçen damarların kalınlıkları/inceliklerine göre değişken olan şey ısı.

    O ısı değişince metabolizmada bir çok şey değişiyor…başka bir yöne gidiyor.

    Komik gelebilir ama…

    …mesela entegre ya da işlemci dediğiniz parçalar…

    …farklı ısılarda iletkenliği değişkenlik gösteren silikonun farklı voltajlar ile farklı ısılar elde edilmesi ile bir anda bir çok farklı geçirgenlik elde etmek sureti ile çoklu hesaplamalar yapması gibi.

    Kılcal olması gerekirken oradaki bir damar daha kalın olunca ve oradan daha fazla kan geçince orada değişen nedir? Isı.

    Daha kalın damar daha çok kan debisi ısı değişkenliğine neden olmakta.

    Yazdıklarımın içerisinde yer alan elemanlar hakkında açıklayıcı mühendislik bilgisine sahip değilim ama genel anlamda sahip olduğum ve belli bir düzeni olmaksızın oluşmuş derleme genel bilgilerin bende oluşturduğu bir düşünceyi paylaşmak istedim sadece.

    Özetle;

    Isı…

    …diyorum.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  28. Güneşin bağrında yana yana çatlayan taşların bizden önce akıllanması gerekmez miydi?

    Ya da onların sıcak soğuk dönüşümleri karşısında çatlayarak kum taneciklerine dönüşüp denizlere doğru yol alması akıllanma mıdır?

    Hayır şaka yapıyorum:)

    Isının bir etken olduğu kuşkusuz. Ancak ısıya maruz kalan yalnızca insan değil.
    Diğer bileşenleri bulalım o zaman…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  29. Güneşte dağlar kum tanesi olsun olmasına da…

    Bahsettiğim dış ısı değil…

    …iç ısı.

    Mesela; için 36,5 iken 37,5 olunca işler karışıyor…

    …gel gelelim dışın 25 ten 28 e çıkınca sallamıyorsun…

    …gibi birşey.

    Sauna da 90 dereceden 4 derece atlıyorsun…

    …mesela.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  30. Dış ısıya koruma görevi yapan deri diye bir doku var.
    İç organların ısıya dayanımı dış deriye oranla daha düşük düzeydedir.
    Saunada +90 derecelik ısı (hiç girmedim var mı o kadar?) havadadır. Suda olsa haşlanırsın. Havanın iletkenliği düşüktür ve deriye çarpan hava molekülleri soğutulur ve bu soğutulmuş hava vücudu sarar. Devindikçe dağılsa da yerine yeni bir “atmosfer” kurar insan vücudu. Ayrıca bu hava hücumuna karşı da içerden terleyerek vücut kendini soğutmaya çalışır.

    Ancak ısı önermene, vücut içi önemli bir etken olarak, hatta aklın önemli bir ögesi olarak ısındım.:)

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  31. Bilgisayar işlemcilerinde(CPU) performansı belirleyen ana etken işlemcinin iç mimarisidir.Bu mimari sürekli geliştirilmekte.İnsan beyninin de bir mimariye sahip olup olmadığı sanıyorum henüz çözülememiş olgulardan biri.Birde yazılım var bilgisayarlarda,onun etkisi belki daha büyük ama işlemci yapısınında önemli olduğunu biliyoruz.İnsanın öğrendiklerini yazılıma benzetirsek eğer,bizim buradaki çözmeye çalıştığımız beynin bir mimarisinin olup olmadığı olmalı ve bu mimarinin beynin ağırlığı, büyüklüğü gibi birimlerle ne kadar alakası vardır? Yalnız biçimsel bakışın insan aklını açıklamaya yeteceğini düşünmüyorum.Bir gün insan beyninin bu mimarisi aydınlatılırsa bu konuda önemli bir adım atmış olabiliriz.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  32. Mimariden kastınız beyin organının birimleri ve bunların birbirleri ile bağları mıdır?

    İnsan beyninde ne varsa
    İnsan vücudunda ne varsa, bunlar bir biçimde, alet ve makine, yasa ve kurallar şeklinde toplumsal yaşamda tezahür ediyor. Şu an için en gelişmiş bir bilgisayarın bile insan beynimizin kötü bir kopyası olduğunu, beynin çok daha mükemmel olduğunu düşünüyorum.

    Bir yerde okuduğuma göre insan beyni sıvı halde çalışmasına karşın, bilgisayarlar katı halde çalışıyorlar. (çalışmayı sağlayan maddeyi ifade eden sözcüğü unuttum…)

    Evet, biçimsel yaklaşım bir yanı olurken, içeriğe ilişkin araştırmalar da olmalı. Her herden bir yere, bir yerden her yere ulaşılmaya çalışılmalı… Benim beyin kimyasına ilişkin sorum da konunun yalnızca bir noktasıdır.
    Evet, insanda ya da her hangi bir hayvanda, akıl nasıl ortaya çıkıyor ve fiziki olarak akıl nedir?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  33. İnsanın beklide en büyük yanılgısı diğer canlıları şuursuz sanmasıdır, hayvanları sıra dışı davranışlarını görünce buna farklı anlamlar veriyor olması şaşırtıcıdır.
    Bir canlı hayatta kalabilmek için asgari yeteneklere sahip olması gerekir, doğumu, yaşaması, çoğalması, beslenmesi gibi eylemleri belirli bir sistematik içinde yapması gerekir ki varlığını sürdürsün. Sistematik ise akıl ve şuur olmadan yürümesi mümkün değildir. İnsan dışındaki canlılarda da akıl ve şuur olduğunu düşünüyorum. İnsan dışındaki canlılar yetenek ve davranışları bulundukları doğa ile uyumludur ve bu yerkürenin bir parçasıdır. Her canlının yeri bir puzzle resmindeki parçaların yeri gibidir. İnsan ise bu puzzle resmindeki eksik parçalardan hangisi olabilir ki? Hayvanlardaki sıra dışı davranışlar ise, sadece korelasyon olabilir.

    (sitenize üyelik için savıcılıktan temiz kağıdımı gerekiyor?) :)))

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  34. İsyandır o isyan!Kendisini dizleri üzerinde yaşamak için dizayn eden tanrıya isyandır.İlk büyük günahtır aynı zamanda…İster Taş At İster Kurşun Hedefin Kukla Değil Kuklacı Olsun-X

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  35. ilk başlarda bomboş bir yerküre düşünün… hiçbir canlı türü yok… şimdi bu yerküreyi etkileyen etmenleri sayalım… 1. kendisi , 2. güneş, 3. meteorlar, 4. her türlü ışınlar vs…ama bu etmenler arasında hiçbir canlı etkileşimi(uzaylı vs.) yada hiçbir zeka(tanrı vs) olmasın…ve bilmem kaç yıl sonra yerkürede bir mona lisa oluşsun yada o yerküreden mozartın bilmem kaçıncı senfonisi yankılansın uzayda… yada benim yazdığım naçizane birkaç harf bir araya gelerek ortaya kelimeler topluluğu ve anlam bütünlüğü haykırsın kendi çapında, o engin uzaya… bence evrim diye birşey olsaydı eğer, ilk olarak bilmem kaçmilyar yıllık dünyamız geçerdi o felekten… sonrada kalkıp bir güzel silkinirdi, kaşındırıyorsunuz beni diye… ama tüm bu tartışmalar içinde hepimizin hemfikir olduğu bir konu var heralde… oda kaynağa geri döneceğimiz… öyle yada böyle…

    haa birde; dünya delikanlı olsaydı, yuvarlak olmazdı…

    sağlıcakla kalın…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  36. “haa birde; dünya delikanlı olsaydı, yuvarlak olmazdı…”

    Bu ne?!…

    Fikir mi zikir mi?…

    Senin şeklini bize tarif eder misin misafir?!

    Anladım; senin şeklindeki birinden bu tür bir yorum çıkar zaten…
    Fışkırtmaya devam…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  37. link to tr.wikipedia.org

    doğal seçilim hakkında çok genel bir bilgiye yukarıdan ulaşabilirsiniz. insan yaşarken değişir, birçok şey öğrenir. ancak şu açıkça bilinmektedir ki öğrenilen hiçbir şey gelecek kuşaklara salt biyolojik yollardan aktarılmamaktadır! öyle olsaydı “dil” fenomeni için de yukarıdaki gibi bir bakış açısı getirilebilirdi. getirilmiştir de, ancak doğrulanamamıştır. hatta bugünlerde terk edilmiştir.

    siz aynı bireyin yaşamı boyunca yaşadığı bir olaydan DNA seviyesinde etkilenerek bunu çocuklarına geçireceğine inanıyorsunuz. ancak radyasyon gibi etkiler dışında DNA’nın yapısı birey ömrü içinde değişmemektedir. DNA’nın yapısını değiştiren şey dişi ve erilin çiftleşmesidir (örneğin memeliler için böyledir). “hayatta kalan bireyler çiftleşebilirler” diye kabul edilir 😉 ayakta durarak suda yaşayabilen bir birey, aynı şekilde hayatta kalmış türdeşiyle çiftleşir. “ayakta durma” yetisi bu şekilde doğmaz ama, bu yeti zaten vardır, sadece gelecek kuşaklara aktarılır. o kadar.

    çevresel şartlara “uyum yetisi” bireysel değildir yani, türün gen havuzunun genişliğiyle ilgilidir! canlıların gen havuzları ne kadar çeşitliyse o kadar değişik çevresel şartlara uyum sağlarlar. ama bir gen havuzunda belirli bir doğal çevreye uyum sağlayacak bir potansiyel yoksa eğer o türün kaçınılmaz şekilde sonu gelir. ilk insanımsılar ayakta durma yetisine sahip bireylere sahipler denilebilir. ayakta durmayı öğrendiler de denebilir. ama bireyin ayakta durmayı öğrenmek zorunda kalması onun ayakta durabilen çocuklar doğurmasına neden olmuştur DENEMEZ, üzülerek belirtiyorum…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  38. “siz aynı bireyin yaşamı boyunca yaşadığı bir olaydan DNA seviyesinde etkilenerek bunu çocuklarına geçireceğine inanıyorsunuz.”

    Bireyin yalnızca kendi hayatında yaşanan bir olay geçmeyebilir. (Geçmez! Eğer o olay bin yıllardır yaşanan bir olayın aynısı ve “devenin belini kıran sonuncu saman çöpü” değilse!…) Ancak aynı olayın binlerce kuşak boyunca (yeterince) tekrarı geçer…

    Örneğin rüyalarda ağaçtan düşerken uyanırız… Çoğu insan rüyasında bu düşme korkusunu yaşar. Bu korkunun kaynağının, ataların ağaç üstünde yaşadığı dönemlerdeki düşme olaylarının sonucu insanda bir kalıntı olduğu söylenmektedir. Bu gün “içgüdüsel” olarak tanımlanan bazı hareketlerin, daha önce içgüdüsel olmadığı, yaşanmış (yeterince yaşanmış) olayların sonucu geliştiği söylenebilir… Örneğin göz kırpma refleksinin kim bilir kaç kez göze kaçan bir sinek, toz vb. etkenlerin sonucu genetik kodlara işlediği düşünülebilir. Hatta Evelyn Reed adlı bir araştırmacı, kadınların binlerce yıl boyunca yaşadığı “hizmetçi rolünün artık genetik kodlara işlediği” iddiasından bahseder. Bunu kadınlı erkekli bir toplulukta kadınların davranışlarına bakarak da izleyebilirsiniz. Örneğin bir sofra kurulacak olsa hemen kadınlar harekete geçer. Yemek yenir sofranın toplanması için yine hemen kadınlar öne atılır. Hatta bu gruba dışardan bir tehlike söz konusu olunca da hemen erkekler savunma konumuna geçer. Haydi diyelim bunlar öğretilmişlik… Ancak bin yıllar boyunca kadınların eve kapatılmasının ve erkeklerin askere yollanmasının hiç mi içsel etkeni yoktur?…

    Bence bugün “içgüdüsel” dediğimiz bir çok davranış, bir zamanlar içgüdüsel değildi… Ancak onların insan soyu tarafından yeterince yaşanmışlığı DNA yapısını etkiledive bu oranda DNA’yı değişitirdi. Bu değişim de gözlenemeyecek denli küçük oranlarda devam ediyor…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  39. Sayın Hüseyin AKTAŞ’ın anlattığı Lamarck’ın kullanılan organ gelişir ilkesine dayalı evrim anlayışı. Bu anlayış Darwin’in doğal seçilime dayalı evrim teorisiyle beraber terk edildi.

    Canlıların tecrübeleri genopiti değiştirmez dolayısıyla fenotipi de değiştirmez. Fenotipi sadece ve sadece genotip değiştirir. Genotipi de sadece mutasyınlar değiştirir. Peki bu rastgele mutasyonlarla nasıl iyi özellikler gelişebilir denilirse -ki zaten yaratılışçıların en çok sorduğu soru bu. Onun cevabını da nergissos arkadaşımız vermiş: Doğal Seçilim.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  40. Sayın Kaptan Mosey,

    Doğal seçilimde “ortama uyum sağlamadaki başarının” kaynağı nedir? Ne oluyor da bazı canlılar doğal seçilimde daha başarılı oluyor? Buradaki “başarı” sözcüğünü rasgele kullanmıyorsanız, başarının altında yatan etmenleri açıklamak gerekir…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  41. Sayın Hüseyin Aktaş,

    Canlılar “başarılı” olmazlar. Hayatta kalırlar, o kadar. Yani bu bir “başarı” değildir. Hayat, hayatta kalmak kadar ölmek, tükenmektir de. Lütfen insan-merkezli görüşlerinizi gözden geçiriniz: Biyolojik devamlılık, “kapitalizm” gibi “başarı”(??) odaklı bir verimlilik sistemi değildir. Daha karmaşık olduğu düşünülmektedir: Örneğin “şans” çook belirleyicidir. Şanstan kastım ise doğru zamana doru yerde doru faktörlerin etkileşmesi! Canlılık ya da “insan” hakkındaki bilgilerimiz kanunlardan çok teorilere dayanmaktadır. Ha bu “fena” bir şey değil tabi ki; teori, bilimin yüzde 99’udur bence 🙂

    Benim size tavsiyem, hararetle savunuyor göründüğünüz evrim teorisyenlerinin eserlerini sistematik bir şekilde okumanızdır. çünkü “doğal seçilim”le ilgili sorunuz sizin böyle bir okuma yapmadığınızı bana düşündürüyor, lütfen kusuruma bakmayınız. bu bir tahmin, ancak yine de yanılma payımı az görüyorum 🙂 Yanılıyorsam eğer, gerçekten özür dilerim. Ama o zaman “doğal seçilim”i neden bizlere soruyorsunuz?

    Hatta “evrim” değil “devrim” diyen sayın Kaynak neden bu kadar “hipotez körlüğüne” düşmüş, diye soralım. Yine özür diliyorum ama, bence yukarıdaki makale bilimsel açıdan gayet açık bir şekilde “acemice” yazılmıştır. Örneğin, aynen “doğal seçilim” hakkındaki burada yer alan yanlış kanılarda olduğu gibi, “hipotez” kavramı da yanlış kullanılmıştır. Hipotez, “sınanabilir geçici sav” demektir en kabaca. Yukarıdaki makale, kendi bakış açısına uygun popüler olguları sadece ortaya koyarak kendince bir iddiada bulunuyor ama bu iddianın “sınanamaz” olduğunu göz ardı ederek bu iddiaya “hipotez” diyor. “Tanrı vardır” ile “Tanrı yoktur” önermeleri/iddiaları hipotez değildir mesela. Eğer Tanrı’nın varlığını ya da yokluğunu ispatlayacak yolda bir bulgu ortaya koymayacaksanız bunlar basit önermelerdir, o kadar. Ancak bir Müslüman için “Tanrı’nın varlığı” tartışılmazdır. Aynen burada yapılan gibi… İnanmak istiyorsanız her şeye inanabilirsiniz 🙂

    Darwin’in teorisindeki “doğal seçilim”in klasik mantığı çok basittir. Ancak bu teori bugün gerçekten raflara kaldırılmıştır. Bugün daha az iddialı, ancak daha çok bulguya dayanan küçük teoriler ortaya atılmaktadır. Bence, eğer “büyük teori” iddianız varsa, bu küçük ancak daha sağlam teoricikleri gözden geçiriniz. Bu küçük teoriler ise, “büyük iddiaların magazinelliğinin gölgesinde kalarak popüler gazetelerin “bilim” (!!) sayfalarında pek yer almazlar.” Yer alsalar bile çok daha tekniklerdir. Okumak/anlamak hakikaten uzmanlık gerektirebilir.

    Darwingilin ya da Lamarck’ın teorileri akla uygun olabilir, ancak akla uygun olmayan sürpriz bulgular her zaman daha akla uygun kabul edilmelidir 🙂

    Unutmayınız ki, bilim gündelik sağduyularımızın aksini kanıtlar her zaman (galiba Durkheim’ın sözüydü bu).

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  42. Eşey hücrelerinde olan belki binlerce, yüzbinlerce mutasyon içinden doğacak yeni yavruya neslini devam ettirme mücadelesinde avantaj sağlayacak olan o tek mutasyon seçilir. Ve bu gen, o popülasyonun gen havuzunda frekansını nesilden nesile arttırmaya başlar. Olan bundan ibarettir. Yani tamam ibaret değildir ama, temel ilke budur, öz budur.

    Hayat dediğimiz de işte bu avantajlı mutant genlerin milyarlarca yıllık birikiminden başka bir şey değildir. Biz şu anda yaşamın 3.8 milyar yıllık gen birkimini görüyoruz. Dünya’daki canlılığın bir karesi sadece bu. Bundan 1 milyar yıl önce bambaşka bir kare vardı 150 milyon yıl önce başka bir enstantane. Hayat bir filim şeridi diye boşuna dememiş atalarımız.

    Yaşam faydalı genleri biriktirmeye devam ediyor, tek bir tanesini bile kaçırmıyor, israf etmiyor. Bundan 100 milyon yıl sonra şimdikinden de güzel bir poz verecek.

    Sorunuzu anladığım kadarıyla cevaplamaya çalıştım.

    Kolay gelsin.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  43. Nesiller ayakta dura dura, bir sonraki nesile gen aktaramazlar elbette fakat ayakta durmaya daha elverişli olanların genlerinin bir sonraki nesile aktarılması daha büyük olasılık içerir. Elbette bu da zaman içinde mutasyona uğrayacak nesillerin içinde ayakta duranların olasılığını arttırır. Ayakta duramayan yararlı mutasyon geçirse bile bunu aktaracak kadar uzun yaşayamayabilir.

    Ortamda binlerce insanın atası maymunsunun olduğu bir çağda eğer ayakta durabilenler yaşam mücadelesinde daha başarılı ise elbette mutasyonla aktarımlar da bunlar arasından gerçekleşecektir. Ve yine diyelim ki, mutasyonla tek yavru yapan maymunsu daha avantajlıysa bu diğerlerine göre daha hızlı yayılacaktır.

    Yazı ayrıca bilimseldir. Sınanabilirliği ise o bölgede bulunan fosiller ve yaşam zorunluluğunun getirdiği doğal seçiliminin ani değişikliği üzerinedir.

    xenix: Takiplerim

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  44. link to tr.wikipedia.org

    Sayın Nergissos,

    Verdiğiniz linkte şu satırlar var:

    Doğal seçilim birey üstünde tümüyle işler ama sadece kalıtsal özellikler bir sonraki nesile aktarılabilir. Sonuç olarak yaşadıkları ortama uyum konusunda daha başarılı olan bireylerin, hayatta kalabilme, ergenlik yaşına ulaşabilme ve üreme olanakları yönünden daha avantajlı olmaları dolayısıyla, elverişli özellikler bir sonraki nesile aktarılır ve daha yaygın hale gelir.
    Doğal seçilim mekanizması bu şekilde işleyerek uyum sağlamada başarılı olamayan bireylerin kalıtsal özelliklerinin popülasyondan ayıklanarak sonraki kuşaklara aktarılmasını önlemiş olur. Öte yandan uyum konusunda daha başarılı olan bireylerin kalıtsal özelliklerinin gelecek kuşaklara daha etkin olarak aktarılmasını sağlar. Sonuçta popülasyon, uyum sağlamada başarılı olan bireylerden oluşmuş olacaktır. Gerekli zaman verildiğinde bu pasif işlem adaptasyonlar ve türleşme, Uyumsal Açılım ile sonuçlanabilir.

    Başarı sözcüklerini koyulaştırdım.
    Elbette, başarı insan merkezli bir sözcük ve kavramdır. Ben de bunu nedenle sordum yukarıdaki soruyu.

    İnançlarla işim yok. Anladığım gibi yaşamaya ve “başarılı” olmaya çalışıyorum. Her şeyi okuduğumu söyleyemeyeceğim. Ancak bu durum soru sormama engel değildir:)
    Tatmin olmasam da yanıtlarınız için teşekkür ederim. Bir ara yine dönerim…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  45. “Bence bugün “içgüdüsel” dediğimiz bir çok davranış, bir zamanlar içgüdüsel değildi… Ancak onların insan soyu tarafından yeterince yaşanmışlığı DNA yapısını etkiledive bu oranda DNA’yı değişitirdi. Bu değişim de gözlenemeyecek denli küçük oranlarda devam ediyor…”

    Yok, böyle değil sayın aktaş. DNA yaşananlarla değişmiyor.

    xenix: Takiplerim

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  46. ” “Bence bugün “içgüdüsel” dediğimiz bir çok davranış, bir zamanlar içgüdüsel değildi… Ancak onların insan soyu tarafından yeterince yaşanmışlığı DNA yapısını etkiledive bu oranda DNA’yı değişitirdi. Bu değişim de gözlenemeyecek denli küçük oranlarda devam ediyor…”

    Yok, böyle değil sayın aktaş. DNA yaşananlarla değişmiyor.”

    Aynen.. Olay rastgele mutasyon olayı. Öğrenilerek aktarılan birşey yok. Bozuk bir yiyeceğe bakıp midenizin bulanması bile vakti zamanında(baya bi vakti zamanında) atalarımızın rastgele mutasyonlar sonucu vücuda zarar verebilecek mikroorganizmalara verdiği tepkiden ibaret. Bizim bilişsek kapasitemizle doğrudan ilişkisi yok yani …

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  47. Sayın “xenix,”

    Yukarıdaki yazı bilimSELdir doğru, ancak “bilim” değildir 🙂 yani “bilim gibi”dir. hukukçu diliyle “şeklen bilim”dir. tabi ki bunlar “bana göre”dir, kabul ediyorum.

    ancak açıklamama izin veriniz: “fosiller” ve “ani değişim” dediğiniz şey, metnin içinde bile “bir kısım” olarak tanımlanmış. yani belirli bir yerdeki “tüm kuğular beyaz”dır, doğru. ancak başka yerlerde “siyah kuğu” da görülmüştür ama metin demektedir ki “biz belirlediğimiz yere odaklanarak -tüm kuğular beyazdır- demekte bir sakınca görmüyoruz!” işte bu nokta hatalı bana kalırsa. açıklanamayan olgular olabilir, olmalıdır da. zaten teori olabildiğince çok olguyu açıkladığı için “geçerli”dir. ancak hiçbir teori tam anlamıyla “güvenilir” değildir. genellemenin sınırı vardır, olmalıdır…

    şimdi bu metinde yazar, bazı teorik yaklaşımları özetliyor. mu? hayır, birtakım iddialar sunuluyor, o kadar! durumun açıklanamadığını söylüyor. ve sanki bu açıklanamayan durumu kendisi açıklıyormuş izlenimi yaratıyor. ama hiç de öyle değil. kendisi de bizzat açıklayamadığı onlarca başka olguyu pıt diye görmezden gelebiliyor, hatta bunu metinde “bir kısım kuğu hariç çoğu kuğu beyazdır” minvalinde açıklamalar yaparak “demek ki tüm kuğular beyazdır” diyebiliyor! yani “geçerlilik” açısından var olan açıklamaları aşmıyor. sadece bakış açısını değiştiriyor (bu da önemlidir tabi ki). ancak yazar, büyük ihtimalle bu konu hakkında “amatör” ilgisi olan birisi (yani bu alanda akademik eğitimi olmayan birisi) olmalı ki, “tuturmuş bir türkü söylüyor” noktasından ötede alan/konu hakkında uzmanlık göstergesi olacak olan bilimsel veriler sunmuyor (bu arada YouTube bilimsel veri sunan bir kaynak değildir, söz konusu belgesel de olsa değildir! temel bilimler alanında eğitim görmüş kimseyi belgesel izleterek uzmanlaştırmazlar: yani belgeseller, biliminsanları için değildir, herhangi bir “genel” tv izleyicisi içindir…)

    yazar, bilimsel akıl yürütmeye uygun olarak, açıkça demelidir ki örneğin: “siyah kuğu yoktur.” bu gerçek bir hipotez olacaktır. o zaman bir tane siyah kuğu göstermek hipotezi yanlışlayacaktır. ve burada bu kadar “akıl tutulması” yaşanmayacaktır 🙂

    bence yazarın gerçek bir hipotezi olmadığı için bu metin ciddi anlamda yeteri kadar “bilimsel” değildir. gerçek bir hipotez içinse literatüre hakimiyet, hazırlıklı oluş ve özellikle bu metin için deneysel yöntem bilgisi/görgüsü gerekmektedir. bence, yazar Kaynak’ta bir şeyler görmeye heyecan verici düzeyde hazırlıklı oluş vardır, ancak, NE YAZIK Kİ, yöntem ve literatür bilgisi böylesine büyük bir iddiayı ortaya atıp savunmaya yetmeyecek kadar zayıftır. o yüzden, belki ağır olacak ama, bu metin bence az çok bir cesaret örneğidir. ama ne cesareti?

    lütfen bu yazdıklarımın bir “eleştiri” olduğunu unutmayınız yine de. çünkü yanılıyor olabilirim. aynı şekilde, bu metnin yazarı da baştan aşağıya yanılıyor olabilir. ki bence işin böyle olduğunu gösteren birçok emare vardır metnin içinde…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  48. Anlaşamadığımız nokta yazının “doğru” veya “yanlış” olması ile bilimsel veya bilim olup olmaması.

    Siz ısrarla yazının yanlış olabileceğinden bahsediyorsunuz. Doğru olabilir veya yanlış olabilir. Daha da ötesi doğrulanabilir veya yanlışlanabilir diyorum. Bu yüzden yazı hem bilimseldir, hem de bilimdir.

    Evrim teorisi ile ilgili yazılar, (üstelik bilim dergilerinde çıkan) bundan daha fazlası veya daha azı değildir. Bu konuda şu linki incelemekte fayda var. link to sonsuz.us

    xenix: Takiplerim

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  49. Sayın “xenix,”

    Bana kalırsa asıl anlaşamadığımız nokta şu: Bilim dediğimiz şey (kurum!), bir önerme üretme mekanizması değildir. Bilim bir şekilde bu kadar basitçe tanımlanabilecek bir iş değildir, ki yöntem ve evrim konusu hakkında yazışmamaya ilk mesajımdan beri girmemeye çalışıyorum. Çünkü burada böyle bir şeyi yapmak saçma olur. Biliminsanları 4+2+4 yıl gibi bir süreçten sonra bu konuları tam anlamıyla kavrama noktasına gelebiliryor (hepsi kavrıyor demedim bakınız). Yani yanlışlanabilir ya da doğrulanabilir olması gibi yalınkat bilim uğraşı/çabası, tarih boyunca söz konusu olmamıştır. Öyle olsaydı üniversite eğitimi 2 dk sürmezdi 😉

    Bakınız, verdiğiniz örnek dahi Sonsuz Us sitesindeki yazılar. Lütfen bir üniversiteli tanıdığınızdan uluslararası makale indekslerine girip yerinde anahtar kelimeleri girip herhangi bir A sınıfı dergiden bir makale indirip okumayı deneyiniz. Hiç de yukarıdaki gibi bir metinle karşılaşmayacağınız konusunda size istediğiniz teminatı verebilirim.

    Lütfen, Türkiye’de bilim kurumu zaten sorunlu bir kurum. Bir de böyle “herkesin uzman kesildiği konular hakkında” bu kadim uğraşı popülerleştirmeye çalışıp, doğru dürüst çalışan kimseye prim vermeyip, İnternet sitesinde onlarca teknik hatayla dolu bir metni bizlere “biliseldir” diye sunmayınız. Bu bahsettiğim A sınıfı dergilerin editör ve hakemlerine gönderilsin bu makale. Size yine istediğiniz teminatı veriyorum ki, içeriğine değil tekniğine bakıp metni sert bir şekilde red edeceklerdir. Çünkü kendilerile dalga geçildiğini düşüneceklerdir. Çünkü bilimsel açıdan bir önermenin (hipotezin-modelin-kuramın) kabul edilebilmesi (yanlışlanıp doğrulanma gibi bir noktada dikkate alınabilmesi için !!!!!!!!!!!!!) için çok çok çoook teknik bir ampirik, literal ve kuramsal çaba göstermeniz gerekir. Öyle “ben bir önerme yazdım, bilim oldu” kadar basit değil bu husus.

    Bakınız siz de takma isim kullanıyorsunuz, ben de kullanıyorum. Ben bir temel bilim alanında doktora öğrencisiyim ve kendi alanımda uluslararası çapta büyük kabul gören dergilerde yayınlanmış birkaç makalem var. Ayrıca alanım evrim kuramlarıyla yakından ilgilidir.

    Yani şunu söylemeye çalışıyorum: Bu ve benzeri denemeler (kusuruma bakmayın ama bu metin çağdaş anlamda bir bilim makalesi değildir, hadi olsa olsa “doğa felsefesi makalesi” denebilir 300 sene evvelki mentaliteye göre!!) Türkiye’de hemen “bilim” gibi görülüyor ama kim tarafından? Size açıkça soruyorum: Lütfen samimiyetle ifade eder misiniz: Bu metni “bilisel bir çalışma” olarak değerlendirebilecek nasıl bir konumunuz, birikiminiz var?

    Kusuruma bakmayınız ama, eğer bu noktadan sonra yazışmaların içeriği çirkinleşir, samimiyetten uzaklaşırsa ben susma hakkımı kullanacağım. Çünkü sonuç itibariyle dilimde tüy bitmesinin kimseye bir şey ifade etmediğini ve etmeyeceğini düşünürüm.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  50. Konu geldi yazının bilimsel oluşundan, bilim dergisi standartlarına uygun oluşuna.

    Bakınız, benim de bilim dergilerinde makalem var. Ben bu yazının bu haliyle hiç bir bilimsel dergide yayınlanabileceğini savunmadım zaten. Ama en basitinden her önerme, cümle, paragraf bilimsel olup olmaması açısından incelenebilir. Bunlar dergiler vasıtasıyla değil. Bilim felsefesine göredir.

    Bir yazının bilimsel olup olmayışını bilimsel dergi de yayınlanıp yayınlanmama ölçüsüyle karşılaştırıyorsanız hem fikiriz. Ama bu yazının “bilim felsefesine” göre bilimsel olup olmadığını karşılaştırıyorsanız aynı fikirde değiliz.

    Yazının bu haliyle bir bilim dergisinde yayınlanmamasının sebebi de yayın standartları ile ilgilidir.

    Bilimselliği; bilim dergisinde yayınlanma standartına indirgerseniz bilim felsefesine haksızlık etmiş olursunuz.

    (Buna en güzel örnek sözde bilimsel makale yazmış yüksek lisans öğrencilerinin bile teorilerin, kesinleşince kanun olacaklarına dair bir bilgilerinin olmasıdır. )

    xenix: Takiplerim

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  51. nergissos başka bir şey anlatmaya çalışıyor bence. Biraz daha bizim anlayacağımız dilden daha sade konuşun.

    Mesela ben sormak istiyorum önce nergissos sonra da xenix cevaplasın. Merak ediyorum. Darwin’in Türlerin Kökeni kitabı bilimsel mi değil mi?

    )kapa parantez

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  52. Sayın “açparantez” ve diğer ilgililer,

    1 kitap öneriyorum:

    Yanlış Yönde Kuantum Sıçramalar
    Quantum Leaps in the Wrong Direction – 2001

    Charles M. Wynn – Arthur W. Wiggins

    Çeviri: Aykut Kence

    Sayfa Sayısı: 212
    Boyutları: 13,6 x 21,5 cm
    ISBN 975-403-347-1
    ISBN 975-403-346-3 (Ciltli)
    Baskıda
    Baskıda (Ciltli)

    Yanlış Yönde Kuantum Sıçramalar, sözdebilimin bizi götürmeye çalıştığı sonuçların tam tersine, bilimin bize sunduğu gerçeklerle, aldatıcı görüşlerden uzaklaşarak, önce toplumları, sonra da tüm dünyayı saran gericiliğe ve bilim yoksunluğuna karşı, fikirlerin özgürce ifade edilebildiği, sorgulayıcı yaklaşımlarla ortak bilim dilinin kullanıldığı bir dünyanın tanımını yapıyor ve bilimsel gerçeklerin, sözdebilim taraftarlarınca sadece ticari kazanımlar amacıyla yok sayılmasının nelere mal olabileceğini gösteriyor.
    TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, bir kez daha bilimi ve bilimsel düşünceyi desteklemek, anlatmak, yaymak için Yanlış Yönde Kuantum Sıçramalar adlı yayınıyla kitaplıklarınıza konuk oluyor.

    TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları – 202

    link to kitap.tubitak.gov.tr

    Kitabı okumuşsanız anlayacaksınızdır, okumamışsanız da okuyunca anlayacaksınızdır:

    YUKARIDAKİ YAZI BAŞTAN SONRA ŞUNU DİYOR: “KEDİDİR KEDİ!”

    Lütfen artık…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  53. Aynı kitabı ben de öneriyorum.

    İlave olarak sorunuza da cevap vereyim sayın açparantez. Darwin’in Türlerin Kökeni kitabı bilimseldir. Ama bugün herhangi bir bilim dergisine gönderseniz, yayınlanmaz. Tartışılan konu da buydu sanırım.

    xenix: Takiplerim

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  54. Bilim, öyle vefasızdır ki, bugünden bakınca görülen tek şey büyük bir enkazdır. Darwin’in eserlerinin, ne yazık ki, “bilimsel” olduğunu düşünemeyiz. Bu konu çoktan tarihin konusu olmuştur çünkü: Darwin’i kendi bağlamı içinde değerlendirmek gerekir, o zamanın şartlarına göre tartışmak gerekir. Ama bugün aklı başında hiçbir biliminsanı Darwin’in bilimselliğini tartışmaz, çünkü bugünkü evrim paradigmasından bakıldığında Darwin bir biliminsanı değil sadece bir “marka”dır. Bir bakış açısını, bir zihniyetin doğuşunu temsil eder. Unutmayınız, bilim acımasızdır! Bunu Darwin de biliyordu. Siz bugün Darwin’e “bilim” derseniz, yukarıdaki yazıyı kaleme alan kişiler de kendi yaptıklerına “bilim” der. İşte asıl mesele bu! Lütfen yukarıdaki yazara birileri “köprünün altından çok sular aktığının haberini” versin de bitsin bu saçma tartışma 🙂

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  55. “Yanlış Yönde Kuantum Sıçramalar, sözdebilimin bizi götürmeye çalıştığı sonuçların tam tersine, bilimin bize sunduğu gerçeklerle, aldatıcı görüşlerden uzaklaşarak, önce toplumları, sonra da tüm dünyayı saran gericiliğe ve bilim yoksunluğuna karşı, fikirlerin özgürce ifade edilebildiği, sorgulayıcı yaklaşımlarla ortak bilim dilinin kullanıldığı bir dünyanın tanımını yapıyor ve bilimsel gerçeklerin, sözdebilim taraftarlarınca sadece ticari kazanımlar amacıyla yok sayılmasının nelere mal olabileceğini gösteriyor.”

    Okudum. Çok üzerinde durmayın derim. Yazar bilimi yok sayan rantçı kişileri eleştirirken, aynı zamanda bilimsel yöntemden vs. den de bahsediyor. Eyvallah da, ilk 30 sayfa verimli gerisi aynı şey. Bu da aslında yazarın da rantçı olduğunu göstermez mi? Sen onlarca yıl oku, bi derste anlatabileceğin bir meseleyi kitap yap, sat. At cebine 1-2 milyon doları. Amaç bilimi temize çıkarmak değil, cukka besbelli.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  56. AUSTRALOPİTHECUS SEDİBA’NIN AKIL TAKLASI BAKIŞ AÇISIYLA ANALİZİ

    Au. Sediba’ya bugüne dek genel kabul görmüş bakış açılarıyla bakıldığında ya bakış açısının değiştirilmesi gerekiyor ya da birlikte bulunması gerektiği düşünülen organların yorumlanması değişiyor.

    Ayak ve ayak bileği

    Semi-arboreal, semi-aquatictir. Arboreal oluşunu uzun kolları ve el bileği söylemektedir. Aquatic oluşunu ayak topuğu söylemektedir. Ayak topuğu primata benzemektedir. Ama bipedaldir. Yaşamını su ürünleriyle sürdürmektedir. Uyku için çıktığı ağaçtan sabah inip, sığ sularda iki ayak üstünde yürüyerek, su ürünleri toplayarak ve avlayarak yaşamını sürdürmüştür. Bu nedenle o topuk kemiği terrestrial bir bipedal topuğu gibi insan topuğuna benzemeye başlamamıştır. Suyu terk ettikten sonra ayak topuğu insansı olmaya başlayacaktır.(Kaynak O. 2007) Ayrıca insan ayağının son şeklini 200.000 yıl önce aldığı öne sürülmektedir. (Meldrum D. J. 2004)

    Primatımsı topuğu açıklamak için modern insanınki gibi aşil tendonu vardır denilmektedir. Topuk tam bir primat topuğu olduğu için (yani dört ayaklı bir canlının topuğu), iki ayakla yürürken vücut ağırlığının direk topuğa bineceği ve bu topuk yapısının bu ağırlığı taşıyamayacağı gerekçesiyle bu ayak yapısında modern insandakine yakın bir aşil tendonu (tendo calcaneus) bulunması gerektiği sonucuna varmışlardır. (1), (Zipfel B. et al 2011)

    MODERN İNSANINKİ GİBİ GELİŞKİN BİR TENDON VARSA VE BU TENDON BİR PRİMAT TOPUĞUYLA BİPEDALLİĞİN SÜRDÜRÜLMESİNİ SAĞLAYABİLİYORSA, NEDEN DAHA SONRAKİ HOMO CİNSLERİNDE TOPUK EVRİMLEŞEREK MODERN İNSAN TOPUĞUNA DOĞRU DEĞİŞMEYE BAŞLAMIŞ VE DEĞİŞMİŞTİR? Çünkü modern insanın hem aşil tendonu vardır, hem de topuğu primat topuğundan çok farklıdır. 5-6 milyon yıl önce başlayan ayağa kalkma gerçeği pelvisi bu derece değiştirmiş de, topuk kemiğini neden değiştirmemiştir? Çünkü sanıldığı gibi terrestrial olsa topuğun da 3-4 milyon yıl içinde modern insan topuğu gibi olması gerekirdi. Pelvis bu süre içersinde insan pelvisine ne kadar benzediyse, o topuk kemiğinin de o kadar modern insan topuğuna benzemesi gerekirdi. Çünkü Au. Sediba’dan günümüze doğru bulunan homo fosillerinin topuk kemikleri insanımsıdır. Topuk kemiğinin modern insanınki gibi olmasının ana nedeni karada iki ayak üstünde yürümektir.

    Halbuki Au. Sediba’nın sığ sularda elleriyle su ürünleri avlayarak ve toplayarak yaşamını sürdürdüğü düşünülseydi, suyun kaldırma gücünden dolayı iki ayaklı yürüme sırasında adım atılırken tek ayak topuğuna gelen yükün hafifletildiği, ağırlığın belki bir tendondan daha iyi absorbe edildiği düşünülebilirdi. (Kaynak O. 2007), (Kaynak O. 2010) Ayrıca göl, nehir ve deniz gibi su tabanları genelde yumuşaktır ve tek ayağa gelen yükü gelişkin bir aşil tendonundan daha iyi absorbe edebilir. Yumuşak zeminler topuğa gelen yükü ayak tabanına yayar ve topuğa gelen ağırlığı hafifletir.
    3-4 milyon yıldır iki ayaklı olan bu canlı hala bir primat topuğu taşıyorsa bu canlı terresterial değildir. Bu canlı semi-aquatic, semi-arboreal’dir. (Kaynak O. 2010) Yani geceleri üstünde yiyecek hiçbir şey bulunmayan ağaçlara tırmanarak güvenli uyuyor, gündüzleriyse sığ sularda su ürünleri toplayarak ve avlayarak yaşamını sürdürüyordu.

    Pelvis
    Pelvisin leğen biçimine dönüşmesinin ve ona paralel olarak da kaburga kafesinin silindirikleşmesi ve daralmasının nedeni iki ayaklılık ve dik gövdeliliktir. Bugüne dek bilinen obstetric hipotezine göre; büyük kafataslı (beyinli) yavrular doğurabilmesi için pelvisin bu şekli aldığı söylenmekteydi. (2), (3) Au. Sediba’nın kafatası küçük çıkınca son derece somut ve reel bir durum olduğundan dolayı bu hipotezden vazgeçilmiştir.(Kibii J. M. et al. 2011) Çünkü pelvisi leğen biçimindedir, insan pelvisine çok yakındır, buna rağmen kafatası hacmi 420 cc’dir.

    Aslında pelvisin modern insan pelvisine doğru değişmesinin sebebi büyük kafataslı yavrular doğurmak değil, iki ayaklılıktır. Gövdeyi iki ayak üstünde düşey olarak taşıtan ana parça pelvistir. Şempanze pelvisine benzer bir pelvis düşey bir gövdeyi iki ayak üstünde taşıtamaz. (Kaynak O. 2010), (Kaynak O. 2011) Prof. Lee Berger ve ekibi Au. Sediba’nın hem arboreal hem de terrestrial olduğunu söylüyorlar. (2) Dayanakları ise ağaççı primatlar gibi uzun kollar, primat benzeri incik kemiği, oynaklık açısından primatlara yakın ayak ve el bileği gibi özellikleridir.

    Eğer Au.Sediba arboreal ve terrestrial bir yaşama adapte olabilseydi, topuk kemiği insansı olmaya başlardı. Yeni yere indiği iddia edilebilir, o zaman pelvis ne zaman insansı hale geldi diye sorulmalıdır. Çünkü pelvisin leğen şeklini alabilmesi için canlının çok uzun süre iki ayak üzerinde yürümüş olması ve gövdenin büyük oranda dikleşmiş olması gerekir. Zaten bu değişim süreci 5-6 milyon yıl önce Rift vadisinde başlamış bir süreçtir. Pelvisin bu şekli, uzun süreli iki ayaklılığın kesin sonucudur.

    Beyin
    İnsanda beyin büyümesinin sebebi tam da Au. Sediba’nın dönemine rastlayan bir zamanlarda, gövdenin yeterli dikliğe ulaştığı bir anda rahimdeki embriyonun pozisyonunun bozulmasıdır. Bu andan sonra embriyo kendini düşey gövdeliliğe uyarlamaya başlamıştır. Gövde dikleşmesinin belirli bir aşamasında, rahimdeki yavrunun pozisyonu bozulmuştur. Bütün memelilerdeki gibi kafası doğum kanalına dönük olması gerekirken, Australopithecus embriyosu 180o’lik bir takla atarak kafasını diyaframa doğru çevirmiş, gövdesi rahmin doğum kanalına yakın kalmıştır. Ben bu taklaya AKIL TAKLASI (SALTO İNTELLİGENTE) diyorum.(Kaynak O. 1983), (Kaynak O. 1998), (Kaynak O. 2007), (Kaynak O. 2008), (Kaynak O. 2010), (Kaynak O. 2011) Ne oldu birdenbire? Çevresel olağanüstü değişiklikler mi oldu?(Carlson K. J. et al. 2011) Sorularının yanıtı işte bu akıl taklasıdır. Akıl taklası kafatası büyümesini yüz ve çenedeki değişiklikleri tetiklemiş ve başlatmıştır. Bu akıl taklasından sonra her Australopithecus anası kafatası hacmi kendi kafatası hacminden büyük yavrular doğurmaya başlamıştır. Bu nedenledir ki Australopithecus fosillerinden gövde dikleşmesi, kaburga silindirikleşmesi ve daralması anlaşılamadığı için sadece kafatası büyümesi gözlemlenmektedir.(Kaynak,2007), (Kaynak,2008)

    Tarihlendirme
    Tarihlendirmedeki titizliğin nedeni 70-80 bin yıl arayla Au. Sediba’nın (1,977 milyon yıl) 420 cc kafatasına, Homo Habilis’in (1,9 milyon yıl) ise 680-750 cc kafatası hacmine sahip olmalarıdır. (Pickering R. et al. 2011)
    3-4 milyon yıl içinde 350 cc’den ancak 420 cc. ye ulaşan kafatası hacmi, 70-80 bin yıl içinde nasıl oldu da 420 cc’den 680-750 cc’ye ulaşmıştır diye sorulmalıdır. Bu olağanüstü ve hızlı değişimin de nedeni akıl taklasıdır.

    Eller
    Çevresel koşulların zorlaması sonucu yaşam biçimleri değişen ve elleriyle sığ sularda, iki ayak üstünde yürüyerek su ürünleri avlayan ve toplayan bir canlının ellerinin bu şekli alması şaşırtıcı değildir. Bu canlı ağaçta yaşarken meyveyi koparıp ağzına atıyor. Bu çok sofistike bir el manipülasyonu gerektirmemektedir. Ama su ürünleriyle beslenmek zorunda kalınca, kabukluları bulundukları yerden toplamak, taşımak, kabuğunu açıp içini yemek sofistike bir el manipülasyonu gerektirmektedir. Kaldı ki su ürünlerinin en önemlisi olan balığın yakalanması ve taşınması el başparmağının kavrayıcı özelliğinin gelişmesini gerektirmektedir.(modern insandaki gibi) Bu elle balık tutma olgusu günümüzde ayıların ağzıyla, kartalın sığ sularda pençesiyle ve Sumatra’da uzun kuyruklu makakların elleriyle balık tuttukları bilindiğinden hiç de şaşırtıcı gelmemelidir. (Steward et al. 2008)

    Hayvanlar beden parçalarını ve bedenlerini insandan daha büyük beceriyle ve fonksiyonel olarak kullanmaktadırlar. Belkide Au. Sediba sığ sularda bitki köklerinin dibinde balık yuvalarını keşfedip elleriyle balık avlıyordu. Dişlerin bu kadar küçük ve insansı olması, bu deniz ürünleri ve balık eti yenmesinin sonucudur diye düşünülmelidir.
    Prof Mark Maslin Rift vadisinin devasa göllerle kaplı olduğunu, şu anda gene çok sayıda göl olduğunu, göl bulunmayan yerlerin de eskiden var olan devasa göllerin göl dibi çökeltileri olduğunu söylemektedir. İnsanın evrimiyle gölleri ilişkilendirmektedir. Bu 5-6 milyon yıl içinde göllerin küçülüp genişlediğini söylemekte, göllerin en geniş ve yaygın olduğu dönem olan günümüzden 2 milyon yıl öncesini Homo cinsinin başladığı tarih olarak almaktadır. (4)
    Başparmak dışındaki el parmaklarının kısalmasında ana faktör artık ağaççıl yaşamın belirleyici yaşam biçimi olmamasıdır.(Kivell T. L. et al. 2011) Yani bu canlı ağaca sadece güvenli gece geçirmek için çıkmaktadır. Bunu ayak şekli ve pelvis şeklinden zaten anlamaktayız. Yani gününün çoğu yerde, sığ sularda, iki ayak üstünde yürüyerek geçmektedir. Kısaca sudan beslenebilmek için başparmak kavrama yeteneğine sahip olmalı ve diğer parmaklar da rahat kavramak için kısalmalıdır. Yani BU ELLER BİR BALIKÇI ELİDİR.

    Au. Sediba’da elle birlikte olması gereken beyin aslında pelvisle birlikte olması beklenilen büyük beynin aynısıdır. Fakat bulunan Au. Sediba fosilinde bu büyük kafatası ve beyin yoktur. Bu da somut bir durumdur. O zaman gelişkin bir elle birlikte bulunması gereken beynin, beklenen gelişkin becerileri bu küçük beyne yüklenmeye çalışılmıştır. Şimdiye kadar bilinen gelişkin bir elin, gelişkin bir beyinle birlikte olması gerektiği bilgisi yanlıştır. Bu yanlış bilgiden hareketle beyin küçüklüğü, beyinde bir fonksiyon ya da cognitive (bilişsel) gelişkinlik aranmasına neden olmuştur.
    Au. Sediba fosillerinin geçmişte su dolu bir yer altı mağarasında bulunması bu mağaraların göl dibi mağaraları olduğunu düşündürmelidir. Etiyopya’nın Afar bölgesinde bulunan 13 bireyden oluşan Au. Afarensis ailesinin suda boğulmuş olabilecekleri düşüncesine de bu olgu katkı vermektedir. (4)
    Bugüne dek bilinen yanlış bilgilerden hareketle, ele uygun, sofistike, manipüle ettirici gelişkin bir beyin arayışı vardır. Ve o beyni yeni bir kavramla ‘’küçüktür ama reorganizedir’’ diye tanımlayarak gelişkin ele gelişkin beyin görüşü ileri sürülmektedir. Tam burada, KÜÇÜK AMA REORGANİZE, YANİ BİZİM BİLDİĞİMİZ MODERN İNSANINKİ GİBİ OLMASA DA ONA YAKIN SOFİSTİKE ÖZELLİKLERİ VE İŞLEVLERİ OLAN BİR BEYİNSE VE GELİŞKİN BİR ELİ HEM ÜRETMİŞ HEMDE YÖNLENDİRİYORSA VE YETERLİYSE NEDEN DAHA SONRA KAFATASI HACMİ ARTMIŞTIR? diye sorulmalıdır. Pelvise uygun büyük kafatasının olmayışı çok somut ve elle tutulur olduğu için kabullenilerek obstetric hipotezinden vazgeçilmiştir. Aynı davranışın aşil tendonu konusunda da gösterilmesi, reel durumun olduğu gibi kabul edilmesi ve o durumun analitik açıklanması gerekmektedir. Aynı şey el-beyin ilişkisi için de geçerlidir. Onun da analitik sebep sonuç ilişkileriyle açıklanması gerekmektedir.
    Au. Sediba insan evriminin Rosetta taşıdır. İnsanlık tarihi ve bilim için bir şanstır; doğru okunmalıdır.

    Kaynakça:
    Bernhard Zipfel, Jeremy M. DeSilva, Robert S. Kidd, Kristian J. Carlson, Steven E. Churchill, Lee R. Berger. The Foot and Ankle of Australopithecus sediba. Science 9 September 2011: 1417-1420. DOI:10.1126/science.1202703
    Job M. Kibii, Steven E. Churchill, Peter Schmid, Kristian J. Carlson, Nichelle D. Reed, Darryl J. de Ruiter, Lee R. Berger. A Partial Pelvis of Australopithecus sediba. Science 9 September 2011: 1407-1411. DOI:10.1126/science.1202521
    Kaynak O. 1983 Bir Memeli Embriyonu Diğer Bir Tür Memelinin Rahmine Yerleştirilip Büyütülürse Nasıl Bir Sonuç Alınır? Evcil Dergisi 5: 26-28
    Kaynak O. 1998 Aktüel Dergisi 344: 50-53
    Kaynak O. 2007 İnsan Nasıl İnsan Oldu? Yeni Bir Öneri. Cumhuriyet Bilim Teknoloji Dergisi 1058: 12-14
    Kaynak O. 2008 Bu Günkü Halimize Nasıl Dönüştük? Cumhuriyet Bilim Teknoloji Dergisi 1129: 2
    Kaynak O. 2010 IV. Ulusal Biyolojik Antropoloji Sempozyumu Bildiri Özetleri Kitapçığı :2
    Kaynak O. 2011 XI. International Syymposium on ‘’Disorder Systems: Theory and Its Applications’’ : 15
    Kristian J. Carlson, Dietrich Stout, Tea Jashashvili, Darryl J. de Ruiter, Paul Tafforeau, Keely Carlson, Lee R. Berger. The Endocast of MH1, Australopithecus sediba. Science 9 September 2011: 1402-1407. DOI:10.1126/science.1203922
    Manipulative Abilities. Science 9 September 2011: 1411-1417 DOI:10.1126/science.1202625
    Meldrum D. Jeffrey . Journal of Scientific Exploration, Vol. 18, No. 1, pp. 65–79, 2004
    Robyn Pickering, Paul H. G. M. Dirks, Zubair Jinnah, Darryl J. de Ruiter, Steven E. Churchil, Andy I. R. Herries, Jon D. Woodhead, John C. Hellstrom, Lee R. Berger. Australopithecus sediba at 1.977 Ma and Implications for the Origins of the Genus Homo. Science 9 September 2011: 1421-1423. DOI:10.1126/science.1203697
    Stewart A. M. E, Gordon C. H, Wich S. A, Meijaard E. 2008 İnternational Journal Of Primatology 29:543-548
    Tracy L. Kivell, Job M. Kibii, Steven E. Churchill, Peter Schmid, Lee R. Berger. Australopithecus sediba Hand Demonstrates Mosaic Evolution of Locomotor and
    1-http://arstechnica.com/science/news/2011/09/origin-story-new-papers-claim-a-sediba-as-human-ancestor.ars
    2-http://www.youtube.com/watch?v=YdGn4Atp76w&feature=relmfu
    3-http://www.youtube.com/watch?v=pJOOo9C0dYE
    4-http://www.youtube.com/watch?v=4Q8o2XKfLLA

    Oktay Kaynak
    09-12-2011 Cumhuriyet bilim teknoloji Dergisi

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  57. Richard Dawkins’in de bu konuda birkaç teoremini okudum. Beni ençok etkileyen şu oldu:

    Erkekler cinsel organlarını göstermek için, dişiler de saklamak için.

    Canlıların en temel güdülerinden biri çiftleşmek olduğu için aklıma yattı. Erkek, kendini teşhir edip spermlerini saçmak istiyor, dişi de en kaliteli spermi bulana kadar veya kendine bir yiyecek getiren erkek için kendini saklıyor. Güney kutbunda yaşıyan erkek penguenler bile çakıl taşı verdiğinde dişilerle çiftleşebiliyor, herhalde çakıl taşı orada yiyecekten daha değerli. Bu arada bazı erkek örümceklerde kendi bedenini ikram ediyor dişisine ilişki karşılığında. Ne aşk ama :-))

    Yukarıdaki ana yazının tamamını okuyamadım, ama çok güzel olduğu belli. Yarın sabah sağlam bir kafayla ve keyifle okuyacağım.

    Teşekkürler sonsuz. Sana sonsuz mutluluklar dilerim.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  58. insan henüz insan olmadı.
    insanımsı oldu denebilir…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  59. cümleyi okur okumaz özneye takıldım ben,
    insan insan oldu; kendisi kendisi oldu;
    insan olmayan nasıl insan oldu; bunun gibi; ya da insan nasıl oldu;
    insan insan değildiyse özne “insan olmayan” (ne?) olmalı; (ne insan olsdu ya da ne ve kim (ya da nasıl) insan oldu?
    o halde değil olan nasıl insan oldu ya da değil oldu; (değilleyen ya da değillenen kök sorgusu-kaynak-temel)
    değişim;
    değişen ne?
    insan olmayan;

    burada insan-insandan başkalığa değişirse/dönüşürse-dönüşecekse (ki bu durumda gelecekte sistem içinde insan insan değildir- ki özne yine insan değildir; Özne insanı oluşturan ilkler ya da ilkeler ya da tümögeler bütünlüğüdür, sökülemez; bölünemez;)

    sonsuz değişimin sonu sorgulanmalı; sonu yoksa yok; en son ne olacak;
    en son ne olduğu olacağı ya da en ilk ne olduğumu soru
    (ilkliği, “olmama” (kendi olmayışı-olmayanın olmayışı) ve yokluk değilse olma ve varlıktır; başlangıç içermez- başlangıç içermezse çözüm içermez-sonuç ve son içermez; çözümler açıktır, denklik)

    başı var ve yok-başlangıcı;
    sonu var ve yoksa -sonlangıcı ne olur?

    son varsa; son sonuçtur;
    son yokoluş ya da yokluksa yokluk sonuç değildir; mutlak yokluk düşünemez ve olamaz;
    olumundan olum gerisi varlık -varlığı -yokluğun geçmişsizliği;

    döngüsel sonsuzluk-devinim;
    içindeyse sistem çözer;
    kaos ve çöküş üretemez; kaos ve çöküş üretse bile/(sınırlı) yokluk üretemez-kendi yokluğunu üretemez;
    (sistem kapalı -yokluğa açık değil; kendini yutan mutlak yokluk ya da bilinmezlikin sisitemi yutma korkusu)

    mutlak sistemin valrığının mutlak yokluğu ve sistem kaynağının mutlak yokluğu sorgulanmalı ve sistem kaynağının mutlak yokluğu mutlak varlıksızlıktır; varoluşsuzluk ve bilinmezliktir; bugün doğmaz; sisitem çözer-yanıtlar; yanıt üretir-sunar; doğru,eşit;
    insan insan olarak ünsan oldu ya da sürecin kendisi;
    tüm bilinenler gözlem noktası tümyanıt
    tümyanıt gözlemi mümkünlüğü-belirsiz;

    link to isiklidusler.blogspot.com.tr

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.