İNTİHAR…

İntihar; özkıyım…

Mutluluk bir intihar nedeni olabilir mi?…
Onu tanıyorsunuz…
Tanıyor musunuz?…
Tanımıyor musunuz?…
Ben de tanıdığımı sanırdım, dün bu denli yakınıma gelene değin…

Bir çok kereler gazetelerden okudunuz, televizyonlardan seyrettiniz, edebiyatta sanatta çakılıp kaldınız… Sonra kim bilir uzun zaman sohbet ettiniz onunla. Arkadaşlığına doyamadınız ve tamamına eremediniz. Sonra vaz geçtiniz… Ertelediniz… Sonra mahkum ettiniz onu ebediyyen… Ama o yine de size ait bir şeyleri koparıp koparıp gitti bu dünyadan… Bazen gözyaşlarınızı, bazen umarsızlığınızı, bazen umursamazlığınızı duyarsızlığınızı ve bazen tüm duyarlılığınızı…
Bazen de var gücünüzle savaştınız ona karşı ve hala savaşıyorsunuz…

Şimdi şu alaca baharın doludizgin çiçek fırtınasında bu konu nereden çıktı diyeceksiniz… Kuzular meleşirken… Arılar uğuldaşırken… Çocuk kokarken, doğuş kokarken yeryüzü… Nereden çıktı?…

Belli ki gece çalan telefonlarınız olmadı sizin… çaldığı zaman çalıp giden… Sabah erken telefonlarınız da olmadı, erkenden alıp giden…

Olmasın… Gelmesin… Gitmesin…

Dün… 23 yaşında bir genç kıydı kendine… Kendine kıyan cehaleti tanısaydı kendi beynini boşaltan silahı alabildiğine ustaca kullanarak cehaletin üstüne ateş olup akıp gidecek bir babayiğit delikanlıydı… Elleriyle ateşledi kendini ve elleri beyninde patlayıp aktı beyni bahar seli gibi…

Geçen yıl askerden gelmişti… Eski harman yerine iki kat evinin karkası dikilmişti… Toroslarda Gidengelmezler’den gelip, Bozburun’dan doğan Güneş, Çubuk Beli’ne türkü söyleyerek, Beydağları’ndan batacaktı… Gün doğumundan gün batımına o da bir yaşam kurup, Kırkgöz’den çağıldayıp Güver Uçurumu’ndan Akdeniz’e ulaşan Aykırt deresince akacaktı… İşi vardı, aşı vardı… Çalışkandı, sevecendi… Söz kesilmişti 23 Nisan Çocuk Bayramında nişanı vardı… Yaşar Nişancı idi adı… Kendini kendine nişanladı ve söz kesildi…

Dedesinin ilk torunu… Sarı mendilli zeybek Osmanımın ilk çiçeği… Irazca Gelinin dirliği… Kopardı kendini kendinden… Kopardı kendini beyninden… Söz kesildi… Söz, taş kesildi… Taş, köz kesildi… Taş yandı dün… Taşlar ağladı dün… Toprak nasıl dayansın, toprak da, yandı dün… Kalbim zor dayandı dün… Zor da, yandı dün…

Görünürde görünen bir neden yok… Ama görünmeyen bir şeyler var… O görünmeyen şeyler alıp gidiyor gençlerimizi… İnsanlarımızı, insan güzellerimizi… Şu bahar vakti olacak iş değildi…

Mutluluk da bir intihar nedeni olabilir mi?
Bir’den Bir’e gelen mutluluklar…
Birden bire gelen mutluluklar da ağır gelebilir mi insana?
Acıya, kötüye karşı hazır olmak gibi mutluluğa da mı hazırlanmalı insan dediğin?
Tüm ağır acılar gibi ağır mutluluklar da insanın doğru davranış denklemlerini alt üst edebilir mi? Mutluluk da insanı çözümsüz ve güçsüz bırakabilir mi? Mutluluk da bir risk midir herkesin giremeyeceği, göze alamayacağı?…

Dünden beri bu soruları düşünüyorum…
Bir şey var; sevin çocuklarınızı… Güven verin onlara… Gerçekten ama… İçten, yapmacıksız sevin… Açılsınlar size… Açtıkları yüreklerinde bir yara, bere, çizik görürseniz sarın onları… Artık günümüzde insan yetiştirmek zor… Bir çok etkenden korumak gerekiyor onları… Ve tüm kötülüklere karşı eğittiğimiz gibi, güzelliklere karşıda eğitilmesi gerekiyor insanın…

Şu dünyada güzeli karşılamak da zor…
Şu dünyada baharı karşılamak da zor; kışı karşılamak kadar…
Artık hayatı karşılamak çok zor…

Mutluluk da bir bunalım nedeni olursa hele, insanın amacı ne olabilir yaşamakta?… Ki evet, mutluluk değil mi zaten tüm bunalımların kaynağı? Erişememek mutluluğa, bunalım nedeni idi… Erişmek de aynı sonuçlara yol açabilir mi?…

Sabır…
“Sabır iki türlüdür; iyiye sabır, kötüye sabır”
Katlanmak, kendine katlanmak başkasına katlanmak…
Yaşamaya katlanmak, ölüme katlanmak…
Hasrete katlanmak, kavuşmaya katlanmak…
Aşkın tartısında, ölümden elli dirhem ağır gelen ayrılığa katlanmak…

Çocuklarınızı sevin…
Birbirinizi sevin…
Kendinizi sevin… Okşayın kendinizi… Hiç kimse dokunmazsa size, siz dokunun kendi kendinize, ama vurmayın!… Ama unutmayın ki, kendinize dokunmanın en güzel biçimidir bir başkasına dokunmak…

Haydi şimdi; şimdi dün giden genç için, en yakınınızdaki insana hemen dokunun ve gözlerine bakın bir an olsun…

Nedensizce… Hiç işte… Öylesine…

22 yorum “İNTİHAR…”

  1. Öyle kalakaldım…

    Benden çok beklenmedik bir “şey” değil elbet… Öyle kalakalmak…

    ama yinede öyle kalakaldım… ne geçmişte ne gelecekte… sadece arafta!

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  2. evet sevin çocuklarınızı bütün alışkanlıklar çocukluktandır…

    eğer sevmeyecek, sevemeyecekseniz dünyaya getirmeyin…

    özellikle babalar duyuyor musun baba… sevin çocuklarınızı…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  3. Türkçemizde “gülmekten ölmek” gibi bir deyim var ancak ben, mutluluktan intihar edilebileceğini düşünmüyorum. Olmuşsa öyle bir şey sürreel bir nedenden (belki hastalıktan) olur diyebilirim.
    İntihar fikri bana göre bir anda oluşmaz. Bazı insanlar buna ezelden beri eğilimlidir. Ama nedeni ne olursa olsun, kendi yaşamına son vermeyi tercih eden kişi söyleyeceğini söylemiştir. Bizi bırakın, Azrail bile bakakalır.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  4. Nibelunga,
    Sibirya’da kahveyi soğukla kavurduklarını duymuştum…
    Bir de Sason’dan sürgün gelen Ermeni bir arkadaşımın akrabalarından iki kardeşten biri bir köye, diğeri bir başka köye yerleşir. Arada bir dağ vardır ve yıllarca birbirlerinden haber alamazlar. Sonra bir gün dağın bir yüzünde koyun otlatırken karşılaşırlar ve kardeşlerden birinin orada dili tutulur. Yaşamı boyunca da bir daha konuşamaz…
    Böyle bir şey sorduğum soru… Tabi ki çok zayıf bir olasılık; mutluluğun doğru davranış denklemlerini bozması, beyni allak bullak etmesi… Ama olasılık olarak yok da değil… Ancak burada asıl söylemek istediğim, çocuklarımızı sevgiye karşı da eğitmeliyiz. Sevginin de handikapları var… Eğitimi hep kötüye, acıya, olumsuza karşı düşünürüz… Oysa iyiye güzele karşı da eğitim gerekiyor… Güzeli karşılamak da zor iş… Güzel olanı karşılarken oluşan küçük bir terslikde insanınbeyin fonksiyonlarını alt üst edebilir… Hep hedefte mutlu olmak vardır. Ve çoğu zaman bir hedef olarak algılanır mutluluk, bir zirve olarak… Oysa zirveden sonra gidilecek yer yoktur gibidir. Oysa mutluluk belki de inip tekrar tırmanmaktadır… kendini oradan aşağıya atmakta değil…

    Sevgili misafir; sorduğun sorunun yanıtı yazıda var… (Sen nasılsın bu arada? Tanımadığımı sanma…:)

    Delişey, seviyoruz çocuklarımızı merak etme… Her şaşkınlıkta kalakalır insan dediğin. Ama her şaşkınlık yeni bir şeyler öğrendiği andır insanın…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  5. Hüseyin Bey,

    “Oysa iyiye güzele karşı da eğitim gerekiyor… Güzeli karşılamak da zor iş.”

    diyorsunuz, katılıyorum. Ama konu çok farklı bir yöne kayıyor. Ben intiharı, yaşama isteksizlik olarak hissettim bir dönem. Geldi, umarım geçti. Çünkü bu bir eğilimmiş, unuttuğumuzu sansak bile o duygu durumunu beden hatırlıyor. O durumdan tamamen kurtulmamız ise başka birtakım zor metodlarla mümkün.
    Her neyse

    “güzele karşı eğitim”

    … Birebir yaşamımda da görüyorum, sizin örneğinizi karşılamayabilir ama mesela duyumsadığım ancak ifade etmeyi beceremediğim bir hissin, bir başkası tarafından söylendiğini duyduğumda büyülenmişimdir. Kafamda bir dolu şey var, öyle karmaşık yazıyorum ama cümleniz bir davet gibiydi. Durduramadım kendimi. Kursağımda kalan şeyler var..belki dönerim 🙂

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  6. Ne çok şikayet ederiz şu hayattan üzüldüğümüz, yorulduğumuz zamanlar…

    Ama yine de her seferinde üstümüzü başımızı düzelterek kah yalancıktan kah içten bir gülüşle hayatla yolumuza devam etmek telaşına düşeriz…Bazen öyle anlarımız olur ki mola vermek isteriz hayatın eşiklerinden birine oturup soluklanmak ”Bİ DUR” demek isteriz hayata…O zamanlar ışığımız zayıflar işte ve biz çıkış yollarımızı seçemeyebiliriz…Kırılma noktası gibi ansızın o noktadan istikametimizi farklı görebiliriz…O an bize o yol o kadar doğal görünür ki sanki doğum gibi, yeniden başlangıç gibi ve o başlangıç kapısının yolu gibi…

    Çok yorulmak…Taşıyamamak…
    Neyi?
    Tümü de insanca olan insana ait her şeyi…Acıyı…Ezikliği…Yalnızlığı…Yitirişleri… Tümüde insanca olan insana ait her şeyi…Acıyı…Ezikliği…Yalnızlığı…Yitirişleri…Kendini…ve belki de bence zayıf bir olasılıkla sevgili Hüseyin’in dediği gibi mutluluğu…Bunu bizler göremeyiz bize görünen farklı o kişinin gördüğü farklıdır çünkü…

    Vazgeçiş…Her şeyden vazgeçmeyi göze almak aslında intihar eden insanlar için söylenen ‘zayıflık’ tan öte cesaret işidir bir bakıma…Hayata meydan okumanın bir başka şeklidir, seni istemiyorum, tercihim değilsin…gibi…

    Bütün bunlarda kişinin yaşadıklarından dolayı merkez kayması olabileceği gibi iklim bile etkendir…Enerji…Güneş…İncelediğiniz zaman yer küremizin bir çok ülkesi bizim ülkemiz kadar şanslı değildir güneş enerjisinden dolayı…

    ”İnadına yaşamak” demiş Nazım usta…Yaşamak ama istiyoruz ki barış olsun…Yaşamak ama istiyoruz ki sevgi içinde olsun… Elele… Hedefi gözden kaçırmayalım derken öylesine sabitleniyoruz ki o hedefe, sağımızı solumuzu göremez oluyoruz çoğu zaman…Oysa ne çok şey başlamış ne çok şey bitiyor oluyor o esnada…

    İletişim bu noktada farklı bir anlam yükleniyor işte…Burada psikologlar devreye giriyor ama bizim toplumumuzda bu daha çok yakın eş dost komşuyla paylaşılıyor, olsun…Bir insan bir dünya…Birde intihar eden birçok insanın ”Son Çığlığı” vardır, bir yakını arar emanet eder ”çocuğuma” yada o an için neyi varsa ona ”iyi bak” diye, aslında o kişi ”gidiyorum ben, beni kurtarabilirseniz kurtarın” der gibidir…Çoğu zaman duyarız bunu radyoda program sunucusuyla paylaşanlar bile vardır…

    Aklımız çıkar yakınlarımızı, sevdiklerimizi kaybetmekten…Yine insanca bir duygudan…Özlem…Onlar giderse bize özlem kalır çünkü…Öleceğini bilen tek canlı insanmış…Ama yinede o hayat bağının kendi elimizle değilde inceldiği yerden kendisinin kopmasının doğallığına inanmışızdır…

    SEVGİ nin dokunduğu her yer hayattır…Candır…Evet bu yüzden önce kendimizi sevmeyi öğrenmeliyiz, yoksa bilmediğimiz birşeyi başkasına aktaramayız…Annemizi, atamızı, çocuğumuzu, kardeşimizi, arkadaşımızı, komşumuzu bu liste uzar gider tüm dünyayı sarar… Bu yüzden iletişim anlamlıdır. Anne baba düşünürler bazen çocukları için ”Acaba nerede hata yaptık” diye oysa sürekli iletişimde olsalar bir sorun ortaya çıktığı anda çözüm yolları gösterildiği için çoğu zaman aşılabilir…

    Güneş enerjisi, insan enerjisi…Toplayıp, biriktirip,yansıtmak… Hayatı hem çok abartmayıp ama hiçte hafife almadan yaşamak…Biz burada istediğimizi yazalım, çizelim insanoğlu var olduğu sürece intiharlarda var olacaktır…Ama biz kaç kişiyi kurtarabilirsek diyerek tıpkı deniz yıldızları hikayesindeki gibi yılmadan, üşenmeden vazgeçmeyelim…sevmekten…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  7. Evet, “son çığlık” önemli… Bu her zaman çığlık olmayabilir… Sessizlik de olabilir… Alıp başını gitmeler olabilir… Eğer çevrenizdeki insanlarda “sıradışı davranışlar” varsa bir soruna karşılık geliyordur bu ve hemen onu “deşmek” gerekir… Bu deneyimi daha önce intihar eden bir arkadaşımda gözlemiş ve ondan sonra kendime söz vermiştim; “bundan böyle bir dostumda dostuma ait olmayan bir renk, bir koku, bir ses, bir sessizlik, sıradışı bir durum görürsem hemen ona yapışacağım” demiştim… Tüm buna rağmen kaçırdıklarımız oluyor… Yetişemiyoruz hepsine… Çünkü hayat çok ağırlaştı günümüzde… Ve bu ağırlığın altında “sen” de varsın… Senin de bir savaşımın var… Belki senin de seni duymalarına muhtaç olduğun anlar oluyor… Bu yüzden “senin” kendine kurduğu kaleler, kendine açtığı cephelerde sen sağlam durmak zorundasın önce… Yani Belgin’in dediği gibi önce kendini sevmek zorundasın ki başkasını sevebilesin… Sende olanı bölüşebilesin… ve evet; kendini sevmek de bir başkasını sevmekten geçiyor…

    “Doyduğuna acıkıyor insan” diyerek uyandım bu sabah… Arkasından “acıktığına doyarsın” dedim… Ana memesinde süte doymalı çocuk… Sevgiye doymalı… Sevgiye doyup sevgiye acıkmalı insan dediğin… Hele bir de sevgiyi birlikte üretebilme telaşına ortak olabiliyor isek yeryüzünde, bu üretimin bir parçası olabiliyorsak, işte ozaman doğuştan nişanlı olduğumuz ölüm bize gelene değin biz hep yaşamı seçeriz diye düşünüyorum…

    Sevgiden kurulu bir sofrayı kurmak var, birlikte doymak var sofraya, birlikte bir çingene keyfi yapmak sofranın başında, birlikte toplamak ve sonra yeniden kurmak…

    Bir sabah kahvaltısı kadar kısa aslında insanın ömrü bu dünyada… Ve biz bu ömre, öğleyi, ikindiyi, “beş çayını”, “iyice bir akşam yemeğini”, “yat geber ekmeğini” gecenin içine doğru cankırmızı bir yudum şarabı sığdırabilirsek, ömrün hakkını vermiş olacağız…

    Yaşadığımız çağ buna o kadar çok engel üretmiş ve birey o kadar çok kıstırılmış durumdaki, topyekün bir savaşta teker teker ölenlerimiz oluyor… Top yekün bir savaşta topluca ölenlerin her biri de teker teker ölüyor… Gözden kaçıyor çoğu… Duyamıyoruz… Belki de duyulsak durmayacak yaşamlarımız…

    Bilmiyorum ne dedim
    Öylesine döküldüm yine
    Kompozisyon yazılısında değilim
    Yazdıklarımdan not beklemiyorum
    Kendimi not ediyorum şimdilik…
    Duyanlarınız çok olsun…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  8. İntihar aslında bir protestodur. Bazen bir insanı,bazen bir durumu(yaşadığı hayatı) hedef alan bir protesto…

    İntihar eden genç bu davranışıyla mutlaka birşeyleri protesto etmiştir Ama bunu sadece hedef aldığı kişi veya kişiler bilebilir.

    Mutluluktan intihar etmek konusu bence absurd bir yakıştırma ,mutluluk haz duyan kişide olur. Haz duyan bir insanın ölmek aklına bile gelmez. İnsan ancak haz alamıyorsa ölümü seçer.

    Yanlız söyle bir durum vardır.Mesela bazı kişiler kendi varlığından derin bir nefret duyarlar. Böyle insanlarda bilinçaltın bu duygu sürekli yatar.

    Bu psikolojideki kişiler karşılarındakilerden nefret ,,öfke, şiddet,aşağılama gördüklerinde değilde sevgi gördüklerinde ağlarlar.

    Çünkü sevgi onlara kendilerine duydukları derin nefreti hatırlatır.
    Sevgi duygusuyla ilgili böyle bir istisna vardır.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  9. Şimdi duyuyoruz zaman zaman, örneğin ünlü bir sporcu diyor ki “artık emeklilik kararı aldım, zirvedeyken bırakmak istiyorum” Bu da bir intihar değil mi? Peki ama bunu diyen kişi neden şunu demiyor kuzum, “Hayatta her istediğime kavuştum, iş aş para mevki hepsini elde ettim, öyleyse bay bay”?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  10. Yaşama nedenleri biten ( o an için öyle düşünen) insanların hiç akla gelmeyecek bir şekilde intihar ederek yaşamı terkettiklerini biliyorum. Yani biyolojik olarak kanlı canlı oldukları halde… Çok enerjik çağlarında, kıpır kıpır bir arkadaşım, daha 30’lu yaşlarında iken, kendini asarak intihar etmiş ve kendini astığı yerde ayakları yere değmekte imiş…

    “Hayatta her istediğime kavuştum, iş aş para mevki hepsini elde ettim, öyleyse bay bay”

    Bunu “demeyen” insanların yaşama nedenleri henüz sürüyordur. Elde edeceği şeylerin “istedikleri” dışında yeniden şekillenen bir yanı vardır. O güne değin istemediği şeyleri belki kendine yeni istekler olarak belirlemeye evrilmiştir…

    “Neden” biterse yaşam biter…

    Ben çok cılız bir ihtimal de olsa, mutluluğun böyle bir karara neden olabileceğini düşündüm… Hedefsiz kalmaktan kaynaklanan… Hani derya şair;

    “Çok şükür çok şükür bu günü de gördüm
    ölsem gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstad?”

    Yaşamında bu noktaya erişenbir insanın daha önceki süreçte “ölseydim de bunları görmeseydim” dediği günlerin olduğunu düşünün bir de… Ve bu gün bir çok arkadaş da, yukarda verdiğim örnekteki arkadaşımızı anarken bunu diyebiliyor; “belki de bu günleri görmemek için bu kararı verdin, keşke biz de görmeseydik bu günleri”… Yani ulaştığı son tabloyu hiç kaybetmek istememek… Mutluluğun kaybedilme riskini göze alamamak da olabilir…

    Bu konuda kesin yargılarda bulunmak çok zor ama intiharın mutlulukla ilişkisi bu güne değin tersten kurulmuştur… Belki de doğrudan kurulabilecek bir yanı da vardır… Soru işte… Çok saçma da olsa…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  11. Geçenlerde bizim Üzer ustayla (Kendisi harika el yapımı motosikletler yapar) evinin balkonunda demleniyorduk. Yeri gelmişken gerçek isim, takma isim tartışmasına da göndermede bulunarak Üzer ustanın ismini bizzat kendisinin seçtiğini, üstelik bu ismi sanal ortamlarda değil yaşamın içinde kullandığını belirteyim. Üstelik bugüne kadar bir tek kişi bile onun isminin gerçekliğini mevzubahis etmemiştir. Bunun nedeni de çok basittir: Usta gerçekten de üzer adamı. Ne düşünüyorsa söyler, seni memnun edeceğim diye asla kararını değiştirmez, asla insanların beklentilerine göre pozisyon almaz. Adam neyse o. Haliyle bu duruma alışkın olmayan ahali de üzülüyor. Üzülüyor ama kimse, ya senin gerçek adın Üzer değil demiyor.

    Her neyse, işte biz bu Üzer ustayla balkonunda oturmuş demlenirken birden yan balkonda bir feryat, bir figan… Adam karısını terk ediyor galiba, kadın da balkonda, kendini mi atacak aşağı ne? Kavga gürültü patırdı… Mevzu ne merak bile etmedik. Mevzu derken, kadının kendini atmak için korkuluktan sallandırmasını değil, onu merak ettik. Merak etmediğimiz niçin bunu yaptığı. Üzer usta bana dönüp dedi ki, “arkadaş var mı insan türünden daha kaçık bi tür, rast geldin mi?” Hayır dedim haliyle, yok, rastlamadım.

    Sonra birden Üzer usta kalkıp yan balkona doğru, daha doğrusu kadına doğru şöyle bağırdı: “intihar, benmerkezci ve kaçık ve de marazi zihinlerin sırf kendi kurgularından ibaret olan yaşam yorumlarının altına attıkları imzadır. O zihin o kadar marazidir ki mutluluğu da haliyle biçimle tanımlar. Biçimi yitirirse sebebi de yitirdiğini düşünür. Ama işte hepsi budur, değiştirilebilecek bir düşünce…”

    Kadın da, ben de şok olmuştuk. Bizi şok eden sadece söylediği şeyler değil onları söyleme biçimleriydi. Kadının atlayıp atlamamasını zerre umursamayan bir hal ile söylemişti bunları. Sanırım kadını etkileyen söylediklerinden çok bu hal oldu. Üzer ustanın bu beklenmedik tavrı işe yaramış kadın kendini yeniden balkona geri çekmişti. Biz de konumuza geri dönmüş, uzun yolda motosiklet kullanırken motordan çıkan tekdüze sesin, akıp giden yolun ve motorun tekdüze sarsıntısının insanı hipnoz eden etkisinden ve bu etkinin yol açtığı komik olaylardan bahsetmeye devam etmiştik.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  12. Kadın balkondan atlamaktan Üzer ustanın söylediklerinden etkilenerek vazgeçmemiştir. Zaten atlamak istemediği için bu supriz tepkiyi kullanmıştır.

    Bunlar kişinin elinde olan şeyler değildir.Bizler beynimizi konrolümüz altında çalıştırmıyoruz. Beynimiz kendi dinamikleriyle işlemleri yürütüyor bilincimize ise sonuçta ulaştığı karar yansıyor. O karar bizim bilincimizin irade ettiği bir karar değil. Ama biz öyle sanıyoruz.

    Hatta Üzer ustanın söylediklerinden ,kadının en ufak birşey anladığını bile sanmıyorum. Bence birşeyin kendisini durdurmasına hazırmış.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  13. Kadın Üzer ustanın söylediklerinden birşey anlamamış da sen nanik atak ın söylediklerini anlamışmısın? Yanlış düşünüyorsun bal kardeş, bence sen beynini kontrolün altında çalıştıramıyorsun ondan oluyor.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  14. Üzer ustanın doğru söylediği noktalar çok. İntihar beklentilerden kaynaklanır. Beklentilerimizin şiddeti ve çokluğu ve bunların karşılanamaması intihar sebebi olabilir. Çoğu intihar ise anlaşılamamak, kendini ifade edememek, benliğini gösterememek gibi ispat kaynaklıdır.

    Bana gelen gençler arasında çoğunun intihar eğiliminin kendini ifade etmeyle bağlantısı olduğunu gördüm.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  15. İnsan kendinden neden nefret eder ki?

    Yaşanan derin acıların ve öfkelerin birikmesinin doğal bir sonucudur. Hayatı zehir eden aynı tür travmaları tekrar tekrar yaşamak ,kişiyi acılarının ve öfkelerinin bir parçası haline gelir Artık kişi ne yaparsa yapsın geçmişte yaşadıklarının etkisinden kurtulamaz .Bilinçaltı o anlarda hissettiği duyguların kalıntılarıyla dolar.

    Kişi varolduğu müddetçede bu yükü taşımak zorunda olduğunu bilir.Artık nefreti sadece taşıdığı yüke olmaz. O yükten kurtulamayacak olan kendi varlığından da nefret etmeye başlar.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  16. Ben (Hüseyin AKTAŞ) yazdım Ahmetcan… Bana özel bir şey söylemek istersen ismimin üstüne tıklayıp “iletişim” kutucuğundan bağ kurabilirsin. Örneğin neden ağladın? Bana anlatmak istersen dinlerim. Selamlar…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  17. Mutluluktan ölmek….. Mutluluğun getirdiği duygu yoğunluğunun son raddesi olsa gerek ki mutluluk ve ölüm gibi tezat iki kelime aynı cümle içerisinde cazip hale getirilmeye çalışılmış mecaz anlamda…
    Yazıyı okudum ve bir daha ve bir daha… ve düşünmediğim şeyleri düşünür oldum bir anda…Mutluluktan ölmek istemek?Mutluluktan ölümü seçmek! ve mutluluktan ölmek…
    Çok çok çok mutlu oldunuz, kanınız deli gibi dolaşır oldu damarlarınızda ,heyecanlandınız biranda nefesinizin kesildiğini hissettettiniz,kalbinizin çarpışını tüm bedeninizde hissettiniz…Veee o anda dilinizden dökülen cümleler şu oldu “mutluluktan ölücem galiba”…Ama kimse o heyecana, o mutluluğa karşı şuracıkta ölsem yada bu mutlu an ile kalıp ölmek istiyorum demez diye düşünüyorum…Kim neden desin ki? insanı o noktaya getiren mutluluk tüm yaşamda kaç kere yaşanır ki? Ve kim neden böylesi bir mutluluk için canına kıymak istesin ki…?

    Düşüncelerinizi o kadar güzel ve içten cümlelerle aktarmaya çalışmış hatta aktarmışsınız ki Hüseyin bey,sizin sonradan bu düşünceyi saçma olarak görmeniz bile insanı “acaba olabilir mi? diye düşünmekten alıkoyamıyor…Saçma da olsa olabilir mi? Zaten birçok intihar nedenide çoğu insana göre saçma olarak görülmez mi? diye düşünüyor yinede mutluluktan can’a kıyılamaz düşüncesi ağır basıyor içimde…İnsan “o an” da kalmak ister ama ölümle değil…!Yanılıyormuyum?

    Çoğu zaman düşünürüm, bilim adına yapılan birçok araştırmalar insanoğlunun psikoloji ve yaratılışını çözmeye çalışmaktan daha kolay olmuştur sanırım diye…
    İnsanoğlu değişik bir varlık…
    İnsanoğlu (bana göre çözülemeyecek) bir muamma…
    İnsanoğlu çoğu zaman kendinin hüznü yada mutluluğu…!
    Sevmek ve hoşgörmek ise insanoğluna yakışan en güzel vasıf…Kim,neden,niçin belli raddelere gelir çoğu zaman anlamakta zorlanırız…Ama bir dinlesek…sesini yada sessizliğini anlamaya çalışsak…Daha çok değer verip ,daha çok sevsek şusuna busuna bakmadan…Daha çok insan olduğunu hissettirsek hissettirebilsek.. -sak , -sek den fazlasını yapabilsek… 🙁

    Hayattan beklentisi olmayan yada hayattan beklentisinin karşılığıını alamayanlar intiharı seçiyolarlarsa, intiharı düşünmeyenler kimler bu durumda?Yoksa intiharı düşünmeyen hiç yok mu aramızda…?

    Hoşuma giden güzel bir hikayeyi sizinle paylaşmak istiyorum…

    Nasreddin Hoca’ya sormuşlar: “Kimsin? ”
    “Hiç” demiş Hoca “hiç kimseyim.”
    Dudak büküp önemsemediklerini görünce sormuş: “Sen kimsin? ”
    “Mutasarrıf” demiş adam kabara kabara.
    “Sonra ne olacaksın? ” diye sormuş Nasreddin Hoca.
    “Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam…
    “Daha sonra? ..” diye üstelemiş Hoca.
    “Vezir” demiş adam.
    “Daha daha sonra ne olacaksın? ”
    “Bir ihtimal sadrazam olabilirim.”
    “Peki ondan sonra? ”
    Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp son makamını söylemiş: “Hiç.”
    “Daha niye kabarıyorsun be adam ben şimdiden senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım: ‘hiçlik makamı’ında! ”

    ………………
    Bazen herşeydir insan…
    Ama her zaman hiçkimse…
    Ve herkesin” hiçkimse” olduğunu unutmamak,” herşeyi” sevmek lazım hiçlik makamı olan bu dünya da…

    SEVGİLERİMLE… 🙂

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  18. Benim söylemek istediğim, birey tarafından algılanan ve anlaşılan mutluluktan ziyade, bireyin hazır olmadığı, algılayıp kavrayamadığı bir mutluluk durumunun, bireyi tıpkı derin bir keder kadar olumsuz etkileyip etkilemeyeceğidir…

    Bir çok intiharın nedeni başedilemeyen bir keder, dert vs. değil midir?
    Başedilemeyen bir mutluluk durumu da kişiye ağır gelebilir mi?
    Keder ile mutluluk aynı güce sahip olabilir mi?
    Kim bilir?…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  19. Şöylede olabilir, bana göre insanı en çok yıpratacak iki şey vardır. İstemediği şeyleri yapmak zorunda olmak ve istediği şeyleri yapamamak. Buradan yola çıkarsak, kişi mutlu olmadığı halde mutluymuş gibi yapıyorsa ve sonra daha fazla mutlu olacağı(olması gerektiği) bir hayata geçiş yaptıysa, bu şu anlama gelir, daha fazla mutluymuş gibi davranmak. Ve hissettiği ile hissettirdikleri arasındaki uçurum artar. Böyle bir durumda kişi intiharı isteyebilir üstelik dışarıdan herşey gayet yolunda görünürken.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.