KEŞİŞ – KADIN ve KAYBOLAN HÜCRELER

İki keşiş yolda giderlerken, su birikintisinden karşıya geçmek için bekleyen genç bir kadın görürler. Keşişlerden biri, genç kadını kucakladığı gibi suyun öteki tarafına bırakır.

Ötekisi; arkadaşının bu davranışına hayretle bakar. Hoş karşılamaz, farklı yorumlar, hatta içten içe ona kızar, yaklaşık bir kilometre yürüyünce daha fazla dayanamaz ve arkadaşına hışımla döner:
– Sen!! Böyle bir şeyi nasıl yaparsın? Biz keşişiz!! Bırak bir kadını kucaklayıp karşıya geçirmeyi, onlara bakmamız bile yasaktır!!.

Öteki keşiş oldukça sakin karşılık verir:
– Ben o genç kadını bir kilometre geride bıraktım. Sen? Sen ise hâlâ onu taşıyorsun.


Biz de böyleyiz, karşılaştığımız olaylar var, insanlar var, onlarla ilgili olarak yaptığımız yorumlar var…

Hayatınızla ilgili yaşadığınız sorunlara nasıl baktığınız ve ne yorum yaptığınız aslında geleceğinizi de belirliyor.

Sorunları kendinize yük olarak mı görüyorsunuz, yoksa çözümlenmesi gereken problemler olarak mı?

Beyninizde mi taşıyorsunuz, kucağınızda mı?

Beyninizde gereksiz yere soru ve sorun taşıyorsanız hemen belirteyim ki, beyniniz, bir sorunla başa çıkmak için veya bir travmayı atlatabilmek için en az 4000(dört bin) ile 6000(altı bin) sinir hücresini yani nöronu yok ediyor.

Bu yok olan hücrelerin yerine yenileri de gelmiyor. Bu hücreler bize sonradan lazım olacak hücreler aslında.

O nedenle bir kez daha düşünmekte fayda var:

Bu konu benim en az 4000 hücremi yakmaya değecek mi?

Sorunları taşımaya, tutmaya değer mi?

Şimdi düşünün bir kez daha, hangi olay sizin beyninizdeki 4000 hücreden daha önemlidir?

(alıntıdır)

18 yorum “KEŞİŞ – KADIN ve KAYBOLAN HÜCRELER”

  1. İşte ben de bunu diyordum an’da kalmak derken 🙂 demek hücrelerim sağ sağlim duruyorlar 🙂

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  2. Tamam bu öyküdeki olaya ben de katılıyorum. Kendimizin dışında gelişen bir sorunu kafamıza takmamız iyi değil haklısınız. Fakat kendimizi ilgilendiren bir sorun olduğunda ne yapacağız? Görmezden gelmek, umursamamak, boş vermek belki o an için binlerce beyin hücresini kurtaracaktır ama o sorun büyüdüğünde ve içinden çıkılmaz hale geldiğinde belki yüzbinlece nöron kaybedeceğiz.

    Bu yüzden sorunların kaynağına inmemiz gerekiyor önce. Kimin sorunu? Bir başkasının mı? EGO muzun mu? Kendimizin mi? Sorumluluklarımızın mı? vs vs

    xenix: Takiplerim

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  3. Hücreleri öldüren genelde egonun sorunları oluyor bence, sorumluluklara sorun olarak bakılmayabilir mi?, başkasının sorunuysa zaten içinde değilizdir.
    Yapabildiğimiz kadar egomuzun bizi geçmişe ya da geleceğe tutsak edecek derecede bağlamaması diyorum iyi olurdu kafa patlatıp öldürmezdik hücreleri 🙂

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  4. Bu bir Zen hikayesidir. Zen hikayeleri çok derin anlamlar barındıran şeklen basit hikayelerdir…
    Zen i anlamak ve hayata geçirmek o kadar basit ki, bu basitlik Zenin hayata geçirilmesini imkansızlaştırıyor…
    Bir öğrenci ırmağın kenarında duran Zen rahibine giderek Zeni öğrenmek ve hayata geçirmek istediğini söyler.
    Zen rahibi çocuğu başından tutarak suya daldırır ve çocuğu nefessiz bırakır. bir dakika sonra çocuğun başını sudan çıkarıp sorar:
    Havasız kaldığında en çok neyi istedin ?
    -Havayı der öğrenci.
    Ne kadar istedin ?
    -çok istedim, herşeyden çok. Hatta tek istediğim şey buydu.
    – o halde şimdi evine git ve havayı istediğin kadar , Zeni öğrenmek istediğinde tekrar gel…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  5. “bir sorunla başa çıkmak için veya bir travmayı atlatabilmek için en az 4000(dört bin) ile 6000(altı bin) sinir hücresini yani nöronu yok ediyor.”

    Aslında ilk okuduğumda ben de saçma buldum da sonra dedim boşver belkide öyledir, ama madem gamaro da teyid etti sorayım yeri gelmişken. Günde 1 sorunumuz olsun. Ve 20 yaşındayız. Ve bu sorun bizim 5000 nöronumuzu yok etsin. Bu durumda 10 yıl sonra 30 yaşında 365000000 tane hücremiz hakkın rahmetine kavuşmuş olacak. E zaten kaç hücre var da bu beyinde yaw 🙂

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  6. Ya şu nöron ölmesi ne yahu?

    İnsan yaşlandıkça bütün organlarda belli bir atrofi, gerileme vs olur. Bu beyin için de geçerli elbet, tıbbi tabirle “senil atrofik odaklar” dediğimiz yaşa/yaşlanmaya bağlı gri/beyaz cevher kalitesi düşer, sinaptik bağlantılar sorun çıkarmaya başlar, impuls iletimi/ iletkenliği (yağı kalmamış menteşe gibi) azalır.

    Şimdi bunlara tamam da..

    Ama kafaya taktığımız bir mesele yüzünden (ki o da gereksiz* olacak bi de) ortalama 4000-6000 nöron kaybediyoruz gibi bişeyi ben anlamıyorum açıkçası.

    Kara sevdaya düştüm, üstelik durum platonik, adamın titinde bile değil.. kaç nöron kaybettim?

    Altı bin..

    Nasıl oluyo yani, nöron hipoksik veya toksik hasara uğramış gibi tahrip olup öldü mü şimdi?

    Demek ki altı bin nöronum yok oldu ve onların yeri orjinalleriyle değil (çünkü kendilerini yenileyebilme yetenekleri yok) ama yama mahiyetinde glial hücrelerle doldu..

    Böyle mi?

    (kötü bi alıntı:)

    Keşişe gelince..

    Okuduk ders aldık.

    Tilt olurum zati böyle hikayelere.

    not: Lütfen kabalık olarak anlaşılmasın. Birisi bana bu tür hikayecikler* eşliğinde bişeyler anlatmak istediğinde, dom yerine konduğum hissine kapılıyorum nedense.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  7. Eğer bu nöron kaybetme hikayesi doğruysa bir zaman sonra felsefecilerin, bilim adamlarının beyninde nöron felan kalmaz.. En fazla 30-35 yaşında nöronsuz yaşamak zorunda kalırlar.

    Dertsiz tasasız yaşayan sıradan insanlar ise nöron bolluğu içinde yüzerler.

    Gerçek hayatta ise böyle olmadığını biliyoruz.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  8. Ben müslümanım, günah, başka bir dine mensup, öyle zen rahibi, kataolik rahibi vb bir adamı dinleyemem. Sonra çarpılırım.

    Bir problemim olursa Ebubekirle biracıda buluşurum, böylece nöronlarım ziyan olmaz.

    Hudeşterazibin Ebubekir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  9. Kambur kerim
    Zen din Değildir 🙂 Rahip mahip keşiş meşiş bunlar ZEN etrafında toplaşan ve çıkar elde eden zenle alakaları olmayan bir güruh guru…
    Zenin dinle minle ilgisi yok Zen Hayata dinler gibi eski değil , her an yenilenen hayatla akan capcanlı bir bakış getirir ..Hayatla Anda kalış , hayatı kabullenişle gelir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  10. Dertsiz tasasız insanların sağlıklarının çok daha iyi olduğunu görüyoruz ama 🙂
    yiyin bitirin kendinizi oh misss..

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  11. Travma neden nöron kaybettirmesin ki? Travma denilen şey fiziksel, kimyasal, biyolojik değil mi sonuçta? Ruhsal falan mı?

    xenix: Takiplerim

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  12. E hadi travma kaybetirsin, ama yazıda sadece travma dememiş ki, bir sorunla başa çıkmakta aynı şeyi yapıyormuş. Xenix ruhsal ne demek?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  13. Benim yazıdan anladığım öyle günlük, basit, alışveriş vs gibi bir sorun değil. Hani psikoloğa hatta psikiyatra götürecek sorunlar.

    xenix: Takiplerim

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  14. Ben de şunu anlıyorum kızgınlık, öfke, kin , kırgınlık vs gibi duygular geçmişten gelir ve insana zarar verir kaç nöron öldürür kaç gece uykusuz bırakır bilemem.

    Bu duygulardan kurtulmak ama gerçekten kurtulmak an’da kalabilmektir.

    Ama bu demek değil kimse düşünmesin herkes mal mal baksın hayata, olumsuz düşünce ve duygular insanı kemirir hatta “senil atrofik odaklar” dan önce hasta yapar ömrü kısaltır.

    Bu hikayeyi görünce de ondan atladım eski “An” konusundan kalan bir heyecanla 🙂

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  15. EGO Nedir?

    Latince bir kelime olan Ego, ben, benlik, kendilik demektir. Ego, egoizm, bencillik, id ve superego kelimeleriyle ilişkilidir. Egonun, bireyi diğerlerinden ayırt eden göreceli, soyut bir varlığı vardır. Ego insanın hem özne boyutunu tanımlayan irade, bilinç ve vicdanı hem de onun nesne boyutunu tanımlayan, dürtülerini, iç isteklerini, tutkularını, içsel enerji kaynaklarını içine alan çok boyutlu komplekstir. Yapısı emergent özellikte olduğundan, parçaların bütünleşmesi, etkileşimi ve gelişimi sonucunda görünür hale gelen misali varlıktır. Göreceli hakikatler üzerinden kıyas yoluyla, mutlak gerçekliği, anlama aracı olan egonun varoluş fonksiyonları, organizmanın kendi sınırlarını bilme kapasitesinden, deneyimlerinden bilgi toplayıp çıkarımlarda bulunmasından, içinde yaşadığı çevreye uyum sağlama kapasitesinden türevlenir. Bu kapasiteler, içgüdüsel olarak, dürtüler halinde diğer canlılarda değişik seviyelerde bulunur. Ancak insanda bu kapasiteler, dürtüler, istekler, eğilimler, biyopsikososyal gelişim esnasında ego dediğimiz bir yapı şeklinde kristalize olup örgütlenirler. Ego, hem öznel hem de toplumsal yaşamında, bireyin kendini tanımlayıp, anlamlandırabileceği ve koruyabileceği içsel olarak işleyen bir referans noktası oluşturur. İnsan benliğinin(kendiliğin) bir bileşeni olan Ego, sosyal çevreye uyumla ve sosyo-kültürel etkilerle modifiye edilip şekillenen kristalize olan(inşa edilmiş) benlik katmanıdır.

    Dinamik bir matriks olan ego çevreden gelen uyarıları, bilgileri filtre edip, yapılandıran işlemlerden oluşur. İnsanda arka planda otomatik olarak işleyen algılayıcı, seçici, düzenleyici ego sistemi, gerçekliğin filtresi ve editörüdür. Çevreden insana gelen uyarılar, ego filtrelerinde süzülüp, kontrolden geçtikten sonra, cevap üretilir. Egonun kendisi değil, düşünce, duygu ve davranış tarzları şeklinde etkileri gözlenebilir. Egonun şekillendiği sosyokültürel çevrenin inanç sistemleri ve ahlak anlayışı, onun gerçekliği filtre ve kontrol etme fonksiyonlarını etkiler. Bireyi ötekine karşı içsel koruyucu ve düzenleyici olan ego, iç ve dış gerçekleri, ya göz ardı eder, ya inkar ya da tahrif eder. Otomatik olarak işleyen ancak irade ve bilinçle kontrol edilebilir olan bu mekanizmalar, psikolojide ego savunma sistemleri olarak adlandırılır. İnsanların her biri, farklı ego filtrelerine ve kişilik ekranlarına sahiptir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  16. “Nedir ölüm, don juan?”
    Don Juan gülerek, “bilmiyorum.” dedi.
    “Yani tanımlasaydın, nasıl anlatırdın ölümü? Herkesin düşündüğü bir şey vardır herhalde bu konuda.”
    “Ne diyorsun arkadaş anlamıyorum ki!”

    Arabamın bagajında Tibet’ in Ölüler Kitabı vardı. Ölüm konusunu işleyen bu kitabı don juan’ a gösterip neler düşündüğünü öğrenmek istiyordum. Kitabı getirmek için davranırken, Don Juan beni kolumdan çekip oturttu. Gidip kendisi getirdi kitabı.

    Yere çaılı oturma zorunluluğunu açıklama amacıyla. “Sabahlar büyücülere göre değildir,” dedi. “Odadan dışarı çıkabilecek denli iyileşmedin henüz. İçeride güvendesin. Şimdi dışarıya çıkarsan, bakarsın bir bela geliverir başcağızına. Bi dost çıkar çalılığın orda, seni haklayıverir de, ölünü bulanlar bilinmeyen bi nedenle ya da kaza sonucu ölmüş falan diye ahkam keserler.”

    Kendi başına verdiği bu kararları soruşturmak falan gelmiyordu içimden. Ben de öğleye dek öyle yerde çakılı oturdum ve kitabın kimi bölümlerini ona açıkladım. Don Juan sözümü kesmeden, dikkatle izliyordu. Yalnız iki kez kısaca duraklamıştık; Ama, döner dönmez, hemen okumayı sürdürmemi istemişti. Çok ilgilenmişe benziyordu.
    Okumam bitince, don juan bana baktı.
    Yumuşak bir sesle, “Neden bu adamlar ölüme, ölüm de yaşam gibi bi şeymiş gibi bakarlar, bilmem” dedi.

    “Ola ki onlar ölümü bu biçimde anlıyorlardır. Sence Tibetliler görüyorlarmı?”
    “Pek sanmam. İnsan görmeyi öğrenince, artık hiçbi şeyin önemi kalmaz. Hiçbi şeyin! Bu Tibetliler görmüş olsalardı, hiçbi şeyin aynı biçimde kalmadığını şıp diye anlarlardı. Bi kez görmeyelim; artık bi şeyi tanımayız. Yani hiç bi şey, onları görmediğimiz zaman tanımış olduğumuz gibi kalmaz.”
    “E bu görme işi herkese göre değişik olamaz mı?”
    “Doğru, Değişik olabilir. Ama gene de, bu, yaşamın anlamlarının yitirmediğini göstermez ki! İnsan görmeyi öğrenince, artık hiçbi şey aynı kalmaz.”
    “Baksan a! Tibetliler, ölümün de yaşama benzediğini ile sürüyorlar. Ya sence ölüm nasıl birşeydir?” diye sordum.
    “Bence ölüm hiçbi şey gibi değildir. Kanımca Tibetliler başka bi şey demek istiyorlar. Her ne hal ise, bu söyledikleri şey ölüm olamaz.”

    CC

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  17. başlık yazısından alıntı;

    “Beyninizde gereksiz yere soru ve sorun taşıyorsanız hemen belirteyim ki, beyniniz, bir sorunla başa çıkmak için veya bir travmayı atlatabilmek için en az 4000(dört bin) ile 6000(altı bin) sinir hücresini yani nöronu yok ediyor.”

    bu bilginin bilimsel dayanağı var m? kim hangi araştırmayla bu sonuca ulaşmış?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.