Müstehcenlik nedir?…
Küfür, sövgü ve hakaretin toplumda yeri ve yersizliği, edebiyatta, sanatta ve her ikisinin koları olan mizahta, hicivde, taşlamada, yeri var mıdır, olmalı mıdır olmamalı mıdır? Nedenleri, niçinleri nelerdir?…
Bunların etik ve ahlakla ilişkileri nelerdir?…
Yalın olmak ile yalınkat olmak arasında ne fark vardır?
Bunları tartışmaya gereksinim var gibi geliyor bana…
(Konu daha önce açıldıysa sorularımı oraya taşıyabilir ya da silebilir, oradan devam edebilirim…)
küfür her toplumda vardır, yok sayamayız. olmalı mıdır?
elbette olmamalıdır, lakin yinde söveriz, sayarız kendimize hakim olamadığımız zaman.
gerektiğinde kullanılabilir, yerinde ve zamanında…
Bence nezaket en önemli unsur. Ne yapıyorsak hangi düşüncemizi dile getiriyor veya hangi düşünceye karşı çıkıyorsak çıkalım bunu “nezaket sınırları” dahilinde yapabiliriz.
xenix
Bir toplumun sadece küfürlerini inceleyerek, o toplumun nasıl bi sosyopisikolojik yapıya da sahip olduğunu anlayabiliriz.
Ayrıca bi dilde ki küfür,sövgü, hakaret, o dilin sahibi olduğu toplumun da bilinç altını ortaya koymakta.
Bizim ülkemizde şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, küfürler erkek kimliklidir.Çünkü ,fiziksel güç açısından üstün olan erkek kimlik, kendini cinsel manada da kadından üstün görmekte…
Şimdi, er kişi sinirlendiği zaman çevresindeki hatunlara kendi silahıyla yani ”erkekliğiyle’’ saldırmadıkça rahatlayıp, huzura eremez.Çünkü, er kişinin sahip olduğu ve kullanma konusunda da tam ehliyete sahip olduğu cinselliğidir.
Her ne hikmetse; eş, anne, kızkardeş… olay çıkaran kişilerin cümlelerinde en başta adı anılanlardır.
Sosyal hayatta kendisini başka türlü ifade edemeyen kişilerin, başvurduğu en kolay şey diye düşünmekteyim.
Küfür bizim türk toplumumuzda vazgeçilmez bi hastalık haline gelmiştir.Hayatımızın her alanında küfür… Trafikte, yolda, otobüste, maçta, tv’de…
Ve bu durum da, bir toplumun çürüşmüşlüğünün göstergesidir.
Cıs konu değil mi? Herkesin içerisinde cızır cızır kaynayan ama… Ortaya konulunca kanayan… Eyleme geçince kanmayan… Yerinde duramayan… Sınır tanımayan… Konuşmaya gelince yan yan… Sövmeye gelince doğrudan… Hepimize dokuz doğurtan konu bu… Dokuz doğurup bir evlat yetiştiremediğimiz…
Nedir konuşulmasına engel olan?
Nesini konuşacağız ki diye tepeden bakılan…
E tepeden bakılır tabi, konu aşağıdan, baktığımız yerden değil, bastığımız yerden…
Niye açtım ki bu konuyu ben… Tüketilmiş konu bu… Tüketilmiş konular bizi tüketirken?…
Bir kaç gündür Ahmet ALTAN’ın Tehlikeli Masallar isimli bir kitabını okuyorum. Müstehcen diye tanımlanabilecek anlatımları nezaket unsurunu göz önünde bulundurarak, çok zarif bir şekilde kullanmış. Adını duyduğum, ne konuda ne şekilde yazdığını bilmediğim bir yazardı. Sadece üslubu hakkında bir arkadaşımdan bir şeyler duymuştum. 1995 te yayınlanan Sudaki İz isimli kitabı toplatılmış ve müstehcenlikten yargılanarak mahkeme kararıyla yakılmış. Bazı bölümlerdek i dialoglara bakınca toplumun nezaket diye tanıladığı sınırları çoktan aşmış olduğunu, fakat nasıl oluyorsa hala nezaket sınırları içinde yazdığını görüyorsunuz/görüyorum. Buna sadece cinsellik değil, ikili dialoglarda kullanılan kelimeler, ifadeler ve bir çok şey de dahil. Cinsellik sıkça kullanılmış ve kitabı okuduğum mekan neresi olursa olsun, neredeyse sürekli bir ereksiyon halinde okuyorum. Burayı yazdım sildim tekrar yazdım, tekrar sildim. Müstehcen olarak algılanmasından duyduğum kaygının sonucu olarak sanırım. Sonra tam da bundan bahsediyorduk dedim. Artık silinmeden yoluna devam edebilir kelimelerim. Devam edecek bir şey de kalmadı galiba. Umarım ne demek istediğimi anlatabilmişimdir…
Müstehcenlik değil de küfür diyeyim, öyle bir an gelir ki edilesidir yahu, edilesidir. Belki zayıf kaldığından belki öfkeni vurmamak için kendini tuttuğundan. Yada sadece canın istediğinden. Fazla düşünmeye mahal yok yeri zamanı buldun mu et geç, çok basit 🙂
Yakılan kitabı buldum ve mahkeme kararında bahsedilen satırları okudum. Gerçekten de bayağı müstehcenmiş. Yakılmasını gerektirmezdi tabi ki. Küfür farklı bir boyut. Küfür edenleri de yakamayacağımıza göre; öyle ortamlarda bulunmamayı tercih edebiliriz. Küfür konusunda bayağı dertliyim aslında. Müşterilerim akşama dek sakin sessiz otururlar, sessizce oyun oynarlar. İçeriye bir bayan veya yaşı kemale ermiş, olgun bir bey girdiğinde hemen küfür etmeye başlarlar. Onlarda bir algılayıcı anten olduğunu ve böyle kimselerin geldiğini hissedip başladıklarını sanıyordum ama sonradan farkettim ki, böyle kimseler girdiğinde benim içeridekilerin küfür edeceğinden endişe etmem bu ortamı yaratıyordu. Quantum mekaniği ve çekim yasası devreye giriyor olabilir. Küfürle mücadele zıttını yaratmayla olacak sanırım. Küfür etmeyip, küfürsüz bir ortamı hayatımıza çekmek, endişelerimizi takıntı haline getirmeden paçayı sıyırmak…
Müstehcenlikten bahsederken erotik ve pornografi kelimelerinide açmak gerekir çünkü çoğu defa bunlar birbirine karıştırılıyor.
Karışık zaten. Birisinin gelip karıştırması söz konusu olamaz. Kişiye göre neyin erotik, neyin pornografik olduğu değişebilir. Ahmet Altanın, erkeğin cinsel organına inci kolye bağlatmasına kimisi erotik der, kimisi pornografik, kimisi sanatsal bulabilir, kimisi de sadece müstehcen, kimisi içinse olgudur. Bu kadar bireysel bir durumu kategorize etmek mümkün değil. Kimisi için oral erotiktir, kimisi için pornografiktir, kimisine göre ise sadece olgudur. Arkadaş ortamında bile sorulsa bu soru herkez aynı cevabı vermeyecektir. Kesin bir tanım yapmak uygun olmaz kanımca. Bireysel bakışa tabi olduğu için tartışılması da anlamsız…
müstehcen olarak nitelendirilebilecek cinsel çağrışım yüklü ya da birebir tensellik dolu olan şeyler “eylem” halindeyken erotik, “üzerinde konuşulurken” pornografiktir kanımca…
Güzel yaklaşım. Yalnız bunda da hemfikir olunamayabilir. Örn; sevgilinin saçını veya omuzlarını okşamak da tensellğe girer. Bunu konuşunca pornografik bir mesele mi konuşmuş oluruz?
aynen öyle oluruz Toruk Makto…
sevgilinle aranda olanlar son derece erotiktir ikiniz için.
ne zamanki üzerinde konuşursun böyle,
işte o zaman olaya “pornografi” eklemlenmiş olur farkında bile olmadan…
İçinde tensellik olan bütün kitaplar pornografik o zaman. Örn Ahmet ALTAN’ı artık sadece evde okuyacağım ben. Pornocu diye adımız çıkmasın sonra. 🙂
Pornografik diye tanımlansın ya da tanımlanmasın, senin deyiminle; “müstehcen olarak nitelendirilebilecek cinsel çağrışım yüklü” şeyleri zaten konuşmam, konuşulmasını doğru bulmam. (sevgilimle aramda olanları)Bütün dünya buna pornografik değildir dese de durum değişmez.
Ama bütün tensellik içeren durumları erotik diye tanımlasak bile cinsel çağrışım yüklü olanlarla aynı kalıba sokmak doğru olmayabilir. Örn bir arkadaşım gittikleri davette salona eşiyle birlikte el ele girdiklerinden bahsettiğinde; “hop dur bakalım, pornografik bir şey duymak istemiyorum” dersem bana şaşkın gözlerle bakabilir. 🙂
yukarıdaki tanımlama bana ait Toruk…
dikkat edersen sonunda “kanımca” diyorum.
yani demem o ki;
arkadaşlarınla konuşurken istediğin kadar abartabilirsin durumu… 🙂
beni değil seni bağlar nasılsa 🙂
not;
senin yorumdan sonra cümlemi tekrar ele alıp, aslında şunu demek istedim diyerek, açıklama yapsam mı diye düşündüm.
neyseki, çok kısa sürdü :)))
fazla derin düşünemediğim için kendimi sevesim geldi yeminle…
hatta kendi yanağımdan bir makas bile almış olabilirim :)))
“ne zamanki üzerinde konuşursun böyle,” demişsin.
Üzerine konuşmadım ki. Örnek verdim sadece ve sevgilinin dedim. “sevgilimin” demedim. İkinci verdiğim örnek daha güzel anlatıyordu durumu aslında. (elele salona girme durumu.)Üzerine konuşulmasını savunmak için değil, konuşmanın pornografik olup olmadığını tartışmak için yazmıştım.
“arkadaşlarınla konuşurken istediğin kadar abartabilirsin durumu… :)”
Şimdi konu dönüp dolaştı ve benim sevgilisiyle yaşadıklarını kahvede gidip arkadaşlarıyla konuşan bir maganda olduğuma mı düğümlendi yani?
Daha ne kadar derin düşünüp, ne kadar derin varsayımlarda bulunabilirsin ki?
4 anlaşma kitabını bana sen önermiştin. Varsayımlarla ilgili kısmı beraber okuyalım şimdi istersen…
benim de “kullandığınız sözcükleri özenle seçin” kısmını tekrar okumam lazım sanırım. Buralara gelebileceğini düşünmeden yazdıklarımın sorumluluğunu alıyorum üzerime…
birincisi;
o kitabı sana ben önermedim.
sen okumak istediğini söylemiştin ve benim çantamda o kitap vardı bunu konuşurken.
ilginç bir rastlantı denebilir buna ama öneri denebilir mi bilemiyorum elbet 🙂
ikincisi;
konu senin maganda olduğuna falan düğümlenmedi.
nereden çıkarttın bunu?
“arkadaşlarınla konuşurken istediğin kadar abartabilirsin” cümlesine takıldıysan eğer;
yukarıdaki elele gelen çifte olan abartılı yaklaşımını vurguladım sadece…
üçüncüsü;
bahsettiğin varsayımlar bölümünü sen oku istersen :))
aslına bakarsan ben o kitabı okumadım….. yanımda olduğu için sen okuduğumu varsaydın sanırım :)))
birincisi
evet bayağı varsayımda bulundum. Şu an o bölümü okuyorum.
Varsayımlar için kusura bakma…
Aki önermişti. Sen de iyi bir kitap olduğunu onaylamıştın galiba. Öneriye katılmış olduğunu hatırlıyorum. Bana özel bir öneri değildi. “4 anlaşma kitabını bana sen önermiştin.” cümlesi hatalı bir cümle olmuş.
ikincisi;
aynen oraya takılmıştım. Fena bir varsayımda bulunmuşum. İlk bakışta öyle duruyordu. El ele çifte olan abartılı yaklaşımım, el ele dokunuşlarının konuşulmasının pornografik olarak tanımlanmasının abartılı olduğunu vurgulamak içindi.
Asıl abartı bu değil de delinin kaplumbağaya hitaben anlattığı hikayeyle bağ kurmam oldu. 🙂
üçüncüsü;
Hatırladığım kadarıyla geçen konuşmalar okumuş olduğunu varsaymama neden olacak cinstendi. Bir varsayımdan ne drama çıktı ama. Kitapta drama diyor ama bayağı güldük bu varsayımlar sayesinde. Demek ki varsayımda bulunmak her zaman kötü bir şey değilmiş. Don Miguel Ruize yazayım bu durumu…:)