Ne bir İstanbul var şimdi fethedilecek
Ne de Atatürk olabilmek var şimdi!
Mini, mini barlarda, mini, mini iktidarlar
Küçük, küçük başkanlıklar
Küçük, küçük başbakanlıklar
Küçük, küçük cumhurbaşkanlıkları
Ve emekçi kanıyla idare ediyor şimdi günümüzün despotları
Fethedemeden
Zapt edemeden kendilerini
Fethetmeye
Zapt etmeye çalışarak birbirlerini…
Boylu boyunca Anadolu, başlı başınca İstanbul
Ve cümle dünya halkları kendi coğrafyalarında
Yorgun, aç, bi-ilaç, bilinçleri karartılmış, aldatılmış, sanmış ve inanmış
Alay, alay koşuyorlar despotların ardından
Sütlerini, etlerini, kanlarını, bedenlerini vermek için
Egemenlerin sofralarına, sofraları dolup taştıktan sonra
Kalan “artık değerleriyle” soğuk-dondurulmuş hava depolarına…
Kalabalıklar, kalabalıklar
Kalabalıkların içinde alabalıklar
Alabalıkların içinde balıklar
Balıkların içinde alıklar
Her yanları paralanmış
Her biri bir yerinden oltalanmış
Vicdanları parçalanmış
Mantıkları
Usları yaralanmış kalabalıklar…
Kalabalıklar sessiz
Kalabalıklar çoğunluk
Kalabalıklar sessiz çoğunluk
Sesiz çoğunluk susturulmuş
Sus-tu-ru-LAN-lar susturanlardan yana
Sus-tu-ru-LAN-lar konuşunca
Susturanlardan yana konuşuyor
Bilirim bu böyledir köleci toplumlardan bu yana
Şimdi zaman Spartaküs’lerin zamanı
Şimdi zaman Spartaküs’lerin tam zamanı!… (2008)
NE kalpler büyük aşkları sığdırabilecek..
ÇAL KEMANCI….
Bir ileri; bir geri, bir ileri bir geri…
Adım adım say günleri, bir ileri bir geri… Dün bugüne karışmış, yarın düne dönük… Bir pişmanlık, bir umut, bir sevgi, bir nefret, bir alışkanlık, bir gizli heyecan, bir boşluk, bir sevinç, bir hüzün, bir kasırga, bir sinek vızıldamaz saatler…
Yaşama sanatı dedikleri de bir bilmece, bir sanatkarlık yaşayabilme… Yazarsın, dolarsın, taşarsın, kelimeler yetmez, bakarsın yine başa dönmüşsün… Bu değildi ki yazacakların?.. Çizersin en usta bir ressam sanırsın kendini, bakarsın, renkler birbirine karışmış; halbuki istediğin resim miydi bu?.. İstediğin renkler miydi kullandığın?… Neye benzedi bu resim?..
Yırt at; sil baştan; bir ileri, bir geri….
Bir güzellik, bir çirkinlik, bir insanlık, bir kulluk, bir şeytanlık, bir iyimserlik, bir ruhsuz yürek… Bir açmaz, bir dolmaz, bir bitmez, bir tükenmez… Tamam dersin, olsun dersin adım atarsın; bir ileri, bir geri, yine başlar yeniden… Dönüyor işte o devran hep aynı devran, döndükçe bir ileri, bir geri… Say sayabilirsen… Aç istersen kapalı kapıları, kır kilidi…
Kolaysa çöz bilmeceyi…
Bazen bir taş atasın gelir denize, bazen bir uçurumdan yuvarlarsın koca kayayı… Bazan taşın kendisi sensindir, bazan koca bir kalabalık taşır tek bir taş; o kadar ağır, o kadar büyür gözünde, yılların , yorgunluğun, küskünlüğün ağırlığı… Yuvarlarsın, fırlatırsın ileriye, geri döner rüzgarla… Bazen de karışır taşın dalgaların arasına özgürce, bazen bir bakarsın uçurumdan yuvarladığın taş takılmış bir ağacın köküne; direnir… Bir sel, bir afet olsun diye bekler toprakta bulmak için kendini… Bazen tek bir kol hareketiyle küçük bir taş bütün kayaları yıkmış , yuvarlamıştır kendisiyle birlikte uçurumun en dibinde bulursun taşını, yerden alır fırlatırsın… Bir ileri, bir geri…
Aynaya bakarsın her sabah; gördüğün yüz aynı yüzdür aslında, sabahı başka akşamı başka, gecesi başka bakışlar… Bir güzellik, bir çirkinlik; bir mahmurluk, bir coşkunluk, bir sönük bulut görürsün yansımasında… Bir parlaklık bazen, dolunayda yıldızlar gibi… Döner durur gözlerinin bebeği; bir iyi, bir kötü, bir sevinç , bir hüzün, bir yalnızlık, bir coşkunluk, bir kendine dönüş, bir arayış….
Hava dediğin ne ki, o da ne yapacağını şaşırır gündönümlerinde… Dönmekle kalmak arası, gitmekle gelmek arası, gülmekle ağlamak, sıcakla soğuk, samimiyetle, yabancılık her şeye… Aralarda bir yerlerde döner durur… Ne tarafa dönsen karanlık, ne tarafa dönsen tek başınasın gündönümü geçip giderken, geceye karışırken sabahlar… Baharla kışı yaşarsın bir anda… Kimi zaman açar güneş,’ ısıttı tam buz kesmiş yüreğimi’; dersin… Bir yağmur başlar sırılsıklam olur yalnızlığın… Bir bakarsın doluya tutulmuş saatler, bir bakarsın yine güneş, yine sevinç…. Bir gariplik, bir mutluluk, bir hüzün, bir yalnızlık…
Hayat, nefes alma sanatı; aşk; eskime_eskitme sanatı…Olmazsa olmazı sanki yaşadıkça aradığın…Nedense de hiç bulamadığın… Varla yok arası bir bilinmez yolculuk, koca bir ömre sığar gider… Yine de var olsun istersin, dursun işte orada heyecanı, umudu, yeter… İşte tam burada dersin, bir bakarsın ufuktaki ışık yanıltır seni, yakalar, bırakmaz, koşarsın aydınlığına… Git git bitmez yolları, son nefesini veresiye bir yarış, bir damla sevgi uğruna, deniz aşsan da nafile… Bir nefes, bir sevgi, bir nefret, bir keskin çıkmaz sokak yol aldığın…
Bir yeniden doğuş, bir ölüm, dönüp durur işte bilemezsin ki, dönen nedir, sen mi devran mı dünya mı?…
Bir ileri;bir geri,bir ileri; bir geri…
Çal kemancı!…
ferkul