Biz neden yaşıyoruz?

Son zamanlardaki ruh halim beni bir hayli düşündürüyor. Aklım bir anda silinse ne olurdu. Herşeyi unuturdum ve yaşamla bağım kopardı. Bu konuyu bir hayli düşünür oldum yani bir anlamda unutkanlık hastalığına tutulanlar, bitkisel hayatta yaşayanların ve delilik boyutunda yaşayanların ruh hallerine empati kurmaya başladım.
Evet biz neden yaşıyoruz. Yemek yiyoruz, uyuyoruz, gülüyoruz, ölüyoruz, doğuyoruz, ………… o kadar çok şey varki bunların hepsinde yaşıyoruz ama BİZ NEDEN YAŞIYORUZ….Anlamsızlığı anlam yapmak içinmi? Yoksa gerçekten bizi yaradanın düşüncesi olduğumuz spritik helezonik yada vibrasyonik ne derseniz bir sürü ad koydular bunlara…
hepsini hepsini yazsanız da yine de neden yaşıyoruzun karşılığını buraya yazabilecekmisiniz acaba?
Dini anlamda neden yaşadığımızı biliyorum, İnsan olarakda biliyorum ama ben bu konuyu açarken toplum olarak neler düşünüyoruz bu anlamda deneyimleri olan arkadaşlar varmı acaba ne gibi mesajlar bu panoda toplanır merakımla bu formu açtım. Umarım birşeyler yazarsınız teşekkürler

61 yorum “Biz neden yaşıyoruz?”

  1. pragmatik bilincimiz yaşam karşısında takındığımız kar-zarar denkleminde bizlere hayatta kalmayı öğütlüyor,

    ölüm sonrası bilinmezlik sürdüğü sürece bizler hayatta kalmayı yeğleyecek, kendimizce mutlu olmanın yollarını arayarak hayatımıza kurguladıklarımız ölçüsünde devam edeceğiz.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  2. Bizim mahalleden arkadaşlarla yıllar önce bir film izlemiştik. Dört oda mıydı neydi. Bir otelde çalışan komi, siparişleri teslim etmek üzere bir odaya dalar. Ancak bu keriz, dikkatsizliği nedeniyle yanlış odaya girmiştir. Girdiği odada da bir adam kendisini aldattığından şüphelendiği karısını sandalyeye bağlamış, kafasına silahı dayamış ve öfkeyle bağırıp çağırıyor. Olaya bak! Haliyle komi odaya dalınca amca silahı ona doğrulttu. Tanık olduğu sahne nedeniyle öldürülmekten korkan komi orada ne aradığını, bu odaya neden yanlışlıkla girdiğini gevelemeye başladı. 307 nolu oda yerine 207 nolu odaya geldiğini filan… Bizim amca, kominin gevelemesi bitince sakin bir şekilde dedi ki, moruk, ben senin buraya neden girdiğinle ilgilenmiyorum. Girdin, burdasın ve bu halletmemiz gereken bir sorun.

    Heh heh he. Arkadaşlarla mahalleye dönünce bizim Cevdet dayıya anlattık bunu. Cevdet dayı şöyle ufka doğru bir baktı. Zor duyulan bir sesle bize dedi ki, gençler, şimdi siz bunu anlatınca benim ya işte hayat da böyledir. Neden geldiğinizi bırakın, burdasınız ve bu halletmeniz gereken bir sorun diyeceğimi sanabilirsiniz. Ama tüm söyleyebileceğim şu ki, akşam benim teknedeki rakı zulasını kim patlattıysa çıksın ortaya. Bana da böyle filmdi komiydi nedendi ayağı yapmayın. Gören de sizi harbiden film izlediniz de gelmiş bundan sonuç çıkarıyor sanacak. Ulan yer miyim ben bunları?

    Heh heh he. Alem adamdır bizim Cevdet dayı. Sonra gittik rakısını aldık da sakinleşti. Ama ne ettiysek filmdeki bu sahneden bir hisse çıkarttıramadık ona.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  3. nanik atak:)
    Süperdi… Teşekkürler… Cevdet dayı gibi işimize bakmamız gerek yani… Benim de aklıma Manavgatlı bir balıkçının sözü geldi:

    “mademki hayat bir hiç
    gece de iç gündüz de iç”

    Hiç olmadığı için arada içiyorum ben de:)

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  4. “Dini anlamda neden yaşadığımızı biliyorum, İnsan olarakda biliyorum ama ben bu konuyu açarken toplum olarak neler düşünüyoruz bu anlamda deneyimleri olan arkadaşlar varmı acaba ne gibi mesajlar bu panoda toplanır merakımla bu formu açtım.”

    iyi yapmışsınız ama, önce siz kendi cevaplarınızı verseydiniz…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  5. Dini anlamda ve spiritualizm anlamında cevaplar verilebilir. Bunun dışında neden sorusuna bir yaratıcı varlığı kabullenmemiş zihniyetin verecek yanıtı olamaz diye düşünüyorum… Cem Yılmaza sorulan “neden mizah” sorusu gibi bir şey oluyor bu. 🙂

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  6. Dini veya spritüalist olmayıp hatta ateist olup bir çok filozof bu sorunun yanıtını vermeye çalışmıştır. Mesela Nietzsche nin sonsuz döngüsü…

    Ama “neden” sorusuna en güzel yanıt, “neden olmasın” dır.

    Asıl önemli olan konu ise yaşamak için neden aranmasıdır. Yaşamı o kadar boş görenler kendilerine neden arayabilir ancak. Nedensiz anlamsızdır çünkü yaşamları. Bu açıdan bakıldığında, dinler ve spritüalist olup neden arayanlara sormak lazım bu soruyu.

    Yaşamın anlamlı olması için “neden” gerekli midir?

    xenix

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  7. Neden geldik sorusu içerisinde “getirildik”i saklar. Kimse isteyerek gelmediğine göre “geldik” demek mümkün değildiir. Haliyle gerçekte getirildik üzerinden bir neden bulmak gerekir. Ancak spiritualistler ya da din mensupları buna yanıt verebilir. Getirilmediğine inanan birisi nedenini neden ve nasıl sorgular?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  8. “Yaşamın anlamlı olması için “neden” gerekli midir?”

    Nanik Atak zaten bu soruya güzel bir hikayeyle yanıt vermişti.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  9. Neden geldik sorusu, neden getirildiği nasıl belirler anlamadım ben.

    “Kimse isteyerek gelmediğine göre “geldik” demek mümkün değildiir. Haliyle gerçekte getirildik üzerinden bir neden bulmak gerekir.”

    Şimdi durum ne?
    -Geldik

    Yani…?
    Getirilmiş mi oluyoruz?

    xenix

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  10. Toruk, senin cıvatalar bazen gevşiyor. İki yorum yazıyorsun, aynı eylemde iki farklı sonuç ortaya koyuyorsun.

    Burada cevaplar önemli değil, sorunun kötü niyeti önemli…

    Zira konuyu açan demiş ki:

    Dini anlamda biliyorum.
    İnsan olarak biliyorum.

    Bilişlerinin nedenlerini açıklamamış. Eh o halde cevap aynen şöyle olmalı : Ben de biliyorum sana ne ?

    Ve ayrıca bir filmi seyretmeye gitmenin nedenleri nasıl sende gizliyse ve açıklanamaz ise bu da böyle bir durum. (zira filmi seyretmeden bilemezsin)

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  11. Dianetik adlı bir kitapta “yaşamayı seçtiğimiz için dünyaya geldiğimiz” ve “yaşamayı seçmeyen ceninlerin intihar ettiği, düşüklerin çoğu nedeninin de bu olduğu” yazılıydı… Yaşamayı seçenlerin neden yaşadığını bilememesi durumunda, ceninlerin neden düştüğünü anlatacak bir cenin de yok:)

    Bir zamanlar çok düşünmüştüm ben de bu konuyu ve sonunda şöyle bir tümce kurmuştum: “Yaşamanın amacı yine yAŞamaK!…”

    Bu tümcedeki büyük harfleri yaşamında büyütebilenler pek neden falan sorgulamıyorlar. Çünkü bütün nedenler anlaşılıyor o zaman… Daha sonra ise insanın soruları bitiyor hayata, bitmeyen yalnızca yanıtlar… Yanıtlar hergün değişiyor… Sorun gibi görünen de aslında yanıtlardaki değişiklikler gibi geliyor bana…

    Fazla kurcalamaya gelmez bu işler. Gidip Cevdet dayının masasına oturmak gerek:)

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  12. Yaratıcıya inanmazsan getirilmiş olmuyorsun. İnanıyorsan getirilmiş oluyorsun. Getirilmiş olmayanın neden sormasına gerek yok. Burada getirilmiş olup olmadığımızı tartışmaya açmıyorum.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  13. “Geldik” demek, “getirildik” demektir dedin. Ya da ben öyle anladım. Ben de bunu sordum sana. Nasıl böyle bir çıkarım yaptın diye.

    xenix

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  14. Quentin Tarantinonun da aralarında olduğu 4 yönetmenin eseri olan bir filmdi sanırım. Kendisinin de oynadığı bir filmdi. Çok matrak bir filmdi. Sizin Cevdet dayı daha da matrakmış.

    ..evet buraya geldik, buradayız ve bu halletmemiz gereken bir sorun. 🙂

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  15. “Neden geldik sorusu içerisinde “getirildik”i saklar. Kimse isteyerek gelmediğine göre “geldik” demek mümkün değildiir. Haliyle gerçekte getirildik üzerinden bir neden bulmak gerekir. Ancak spiritualistler ya da din mensupları buna yanıt verebilir. Getirilmediğine inanan birisi nedenini neden ve nasıl sorgular?”

    Gelişte bir bilinç olsa “geldik” yani ben geldim kendim kardeşim. Geleyim dedim ve geldim. Kimse beni getirmedi. diyebiliriz. O bilinç olmadığına göre; gelme eylemini onaylayan, bilinçsizce birileri tarafından getirildiğini de onaylamış oluyor. Yani bu sorguladıkça daha saçma hale gelen bir durum. Konu neden sorusuyla ilintili olmasa bu çıkarımı durduk yere yapacak değilim. Getirilmediğini iddia eden birisi neden dediği anda zaten getirildiğini kabullenmiş olur diye düşünüyorum.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  16. Bazen yaptığımız şeyleri düşündüğümüzde bunu neden yaptım diye sorarız… Ama aslında o “an” için belki de o olayı yapmamız gerektiğinden yapmışızdır…
    bu konu içersinde dünyaya neden geldik sorusunu sorarken “tüm herşeyi sorgulamak ” neden en sevdiğim yemek makarna… neden bu renk hoşuma gidiyor… neden spor yapmayı tercih ediyorum…

    burdan gidecek olursak aslında (inanan olabilir inanmayanda ) kaderimizin sorgulanmasına varabiliriz…
    ve şöyle bir yazı okumuştum… “Kişiliğiniz kaderinizdir.” gercekten insanlar kişiliklerine göre davranırlar… her hareketlerinde yetiştirilmeden cevreden genlerinden kaynaklanan belli başlı ozellikler kişinin kişiliğini olusturmasındaki ilk etmenlerdir. Tabiki de yıllar ilerledikce tecrube de insanın kişiliğini oturtmasına yardımcı olur….

    Burada şunu soylemek isterim. Çok araştıramadım ama (şu aralar biraz yogunum ve düşünmeyede vakit bulamadığım) , yaratılmadan önce verilen sözlerimizi yerine getirebilmek için hayata geldiğimiz konusunda bir yazı okumuştum.

    Yani size belki garip gelebilir ama şu ana kadar yaptıklarınız ve bundan sonra yapacaklarınız belirli. Siz seçmiş olduğunuz yolda ilerlemek zorundasınız… Olay budur…

    çok dini yaklaşıma girmek istemedim ama belirli yerlerde biraz ön kabullerde bulunmuş olabilirim…

    Toparlayacak olursam “biz neden yaşıyoruz” , “biz neden geldik” , “benim amacım ne” gibi sorulara cevap bulabilmek için “içimden geldi ” deyip yaptıgınız seylerin nedenlerini arastırmak gerekebilir…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  17. İçinden gelenler dışardan giriyor ama… Dışarından çıkıyorsun başlangıçta… Dışarının bir parçası durumundasın… Sonra bu parçanın içerisine yine dışarıdan giriyor her şey ve sen onları tekrar dışarı çıkarmak için uğraşıyorsun…
    Yani dışarının içini dışarı çıkaran varlık insan…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  18. Sevgili arkadaşlar burada tüm düşündüklerimi ifade edemiyor olabilirim. Yanlış anlamalara da sebep olabilirim. Ancak ben bugün yaşamıyorum. Dün yaşıyordum. İnançlarım vardı, sevdalarım vardı, hedeflerim vardı. Bileceklerim vardı, Bilmek istediklerimle dolma olmaya ve sofrada en güzel tabakta sunulmaya adaylığı beğeniyordum önceki yaşamımda.
    Şu an beni kaldırarak paylaşıyorum. Tüm içeri almak istediklerimin önünü kestim bana bir ruh hastasısın diyebilirsiniz. Ben ruh hastasıyım dünyaya baktığımda bir tane sağlıklı veriye rastlayamadım. İnançlı bir insanımdır. Ve beni ayakta tutan yaşamıma anlam veren değere sonuna kadar tutunmuş durumdayım.
    Dilimle öğrendiğim ilimde Allah var. Ben bu varlığı kabul ediyorum. Onun bir parçası olduğuma inanıyorum ve aşığım bir nevi.
    Aşkın en derinliğini kazandım çünkü. Oğlum bebeğim onu kaybettim ve gerçek aşkın bu dünyadaki edindiklerim olmadığını öğrendim. Ancak yinede insanların hala büyük bir zevkle senaryolar üretmesine, birbirlerini öldürmesine, birbirlerini kırmasına, doğayı yok edişine, insani değerlerden gittikçe uzaklaşmasına karşı NEDEN YAŞIYORUZ sorusunu sormam bu formun çok daha fazla cevaplarla dolmasına sebep olabilirdi.
    ÖLÜYORUZ DOĞUYORUZ İNANIYORUZ DÜŞÜNÜYORUZ YAŞIYORUZ. Evet sadece yaşıyoruz. Yaşamak için yaşıyoruz diyebiliriz. Yaradıldığımız için ders için, kul olmak için, zevklerimiz için bir sürü için de yaşıyoruz diyebiliriz. Dünyayı saracak kadar kitap dolduran cevaplar ve sorular içeren bir sürü şeyler paylaşılabilir burada.

    Herşey birbirinin içinde ve hiçbirşey de birbirinin içinde. Herşey birbirinin dışında ve hiçbirşey de birbirinin dışında.
    BENİ KALDIR ARADAN KALSIN YARADAN ifadesi burda çok doğru bir sonuç çıkarıyor.
    İsimler sıfatlar şeyler arada iken şeyler için yaşıyoruz… Şeyleri kaldırınca NEDEN YAŞIYORUZ Sorusunu zaten soramıyoruz çünkü soruyu soran yokki değilmi?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  19. Dialektik önemli…

    BENİ KALDIR ARADAN KALSIN YARADAN

    • Aradan insan kalkınca tanrı da ortadan kalkar.
    • Kabe’yi ortadan kaldırınca göreceğimiz birbirine secde eden insanlardır… Gibi…
    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  20. İsveçli bir bilim adamı 1930 lu yıllarda çok basit bir gözlem yapıyor.

    Akvaryumda beslediği su solucanına bir sene süren zorlu uğraşlardan sonra, belli bir noktada ışık yakınca, o noktaya doğru gelip yemini almayı öğretiyor. Daha sonra solucanı keserek 1/5 lik kuyruk kısmına sadece bir ay zarfında öğretmeyi başarıyor.(yöntemini hiç değiştirmeden)

    Böylece beyinleri olmayan su solucanlarının bilgiyi aktardıklarını dehşetle gözlemliyor ve şu sonuca varıyor :
    PROTEİNLER bilgi taşıyor. (dna ve rna asitleri protein moleküllerini oluşturur.)

    O devirde henüz DNA biliminden bihaber olan bu bilim adamı aslında bizim için çok önemli bir olayı gözlemliyor:

    YAŞAM FORMLARI DEVAMLILIKLARI İÇİN BİLGİYİ DEVREDİYOR.

    Biz buna tekamül diyoruz. Bu fizyolojik tekamül, içinde bilgiyi de barındırıyor. Kısaca ATALARININ bilgisini, sonraki yaşamlara bu bilgilerden faydalanmamızı sağlayacak şekilde aktarmaya programlandığımızı basitçe anlıyoruz.

    Bu deneye rağmen bilgiden bir şekilde atıl bırakılan çocuklarda herhangi bir bilginin aktarılmamış olduğu da gözlemlenmiştir. Durum spesifik…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  21. Dialektik önemli…

    BENİ KALDIR ARADAN KALSIN YARADAN

    • Aradan insan kalkınca tanrı da ortadan kalkar.
    • Kabe’yi ortadan kaldırınca göreceğimiz birbirine secde eden insanlardır… Gibi…
      Kabe çekim alanıdır. Simge ve şekil olarak kabedir. Ancak gerçek kabe gönüllerdir. Gönül kabesi İnsandan insana dır ama insanların şekline değil. Burada tanımlamak istediğim ‘ben” şekil kısmını temsil içindir. Şeki elbise dir. Elbiseyi soyununca ne kalır geriye Şekli veren değilmi?
    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  22. Tavukmu yumurtadan çıkar yumurtamı tavuktan. İkisi de birbirinden çıkar öyle değilmi ancak İlk yumurta ilk tavuk o nerden çıktı? yumurta da tavukta yaşam için gerekli idi oldular. Yani bütün şeyler ihtiyaçlardan doğdular. İhtiyaçlarda insanların düşüncelerinden… iyi ama düşünceleri doğuran ilk kim… Adem Havva… Kutsal kitaplarda bahsedilen şeyler yine…İnançlarda ihtiyaçlardan doğdu diyelim. o zaman şöyle bir sonuç çıkarabilirmiyiz acaba BİZ YAŞIYORUZ ÇÜNKÜ İHTİYAÇTIK…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  23. Küçük yaşlarda dededen komşudan ebeveynlerden duyduğunuz ve bilinçaltına gizlediğiniz bir anlatı da olabilir. Üstünde durulacak bir şey değil. Bir film seyrettiğimiz zaman gördüğümüz rüyalar bunun kanıtıdır.

    Sanırım kimseye siz dememeli… Yaşa gelince senden büyük olabilirim.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  24. Teşekkür ederim bu bilgi için. Söyleşi panosuna yazdığım rüya konusu ile ilgili yazdığınızı düşünüyorum bunu, doğru mu?

    Neyse, şimdi bir öyküyü hakettiniz:)

    1986 yılında İzmir’de, cezaevindeydim… Bir rüya gördüm. Rüyamda türbe gibi bir binanın kapısında, bir perde arkasında, silüet şeklinde görünen, sarıklı, sakallı bir dede ile görüştüm… İdam ile yargılanıyordum ve işlemediğim suçlar üzerimdeydi… İhtiyar beni teselli etti. “Korkma” dedi… “Yaşıyacağımı” söyledi…

    Korkmuyordum aslında ama korkusuzluğun ölüme meydan okumak olmadığını söylemem gerekiyor. Cuntaya rest çekmek başka şeydi, insani kaygılarımızın olması başka şeydi… Korktuğuğumu söyleyenler de olabilir. Haksız yere asılmaktan duyduğumuz kederin korku olduğu da söylenebilir belki. İleride bir kitabım olacak başarabilirsem, ozaman anlatacağım bu kısmını…

    Sonra 1991 yılında çıktım cezaevinden…
    Hayata atılırken aşka atılmamak olmazdı. Sevdiğim kız Konya’daydı… Gittim Konya’ya… Yıl 1992… Bizleri gezdirmek istediler… Konya’nın kaç yeri var ki gezilecek?… Meram tepesine yol aldık… Tepeye vardık… Tepede bir bina… Bina tanıdık… Ben daha önce görmüşüm binayı… Ama Konya’ya ve bu tepeye yaşamımda ilk defa geliyordum. Nasıl olurdu bu? Binanın adı “TAVUS BABA TÜRBESİ” idi.. Kapısı, kapıdaki camı, camdaki perdesi tıpkı 6 yıl önce 1986 yılında Buca’da gördüğüm rüyadaki ile aynıydı. Bir tek ihtiyar yoktu ortalıkta…

    Bir tuhaf olmuştum… Ben ateist biriydim ve hala öyleyim… Ancak bunun bir açıklaması olmalıydı…
    “Başına bir hal gelince bir akıllıya bir de deliye danış” derler… Ben hemen kitaplara sarıldım… Bir kitapta buldum bu durumu. O kitapta bunun ruhsal bir rahatsızlık olduğu yazılıydı… Beyin fonksiyonlarıyla ilgili bir rahatsızlıktı sözümona… tamam dedim ve kendimi biraz ölçerek biçerek yaşadım bir süre. Herşey normaldi. “Millete akıl sattığım” da olduğundan, kendimi normal sayıp devam ettim yaşamıma… Unuttum bu olayı…

    Unuttum derken ben geçmişte de benzer durumlar yaşamıştım ama bunun kadar net değildi…

    Normal olarak yaşamım sürerken, başka bir olay oldu.
    Aradan iki yıl sonra… Yıl 1994… Bu kez kardeşim bir başka nedenle Konya’ya gider. O da yaşamında ilk kez Konya’dadır. Bizim Konyalılar onu da meşhur tepeye götürmek ister. Grup halinde Meram tepesinin eteğine varırlar. Kardeşimin benim rüyamdan da yaşadığımdan da haberi yok asla. Bu kez kardeşim daha tepenin eteğinde arkadaşlarına; “Durun” der; “Ben burayı biliyorum, buradan döne döne çıkan bir eski yol var. Tepede kapısı şu tarafa bakan bir bina var. Bu binada şu var bu var…”

    Kardeşim adım adım karşılarına çıkacak olanlar tarif eder. Arkadaşları da onun dediklerinin çıktığını bir bir izler. Tepede de dedikleri çıkınca milleti bir korkudur alır… Kardeşim inançlı biridir… Kız kardeşimi okula yerleştirmek için gitmişti…Dua ederek döner oradan…

    Sonra kardeşim Antalya’ya döndüğünde bildik muhabbetler yapılırken, ” yediğin içtiğin senin olsun, ne gördün anlat bakalım” dediğimizde, okul vs. faslın geçtikten sonra bir an dalar. Ben “şimdi Meram’ı anlatacak bu” diye seslenirim. Beni duymaz. çok uzaklara bakan gözlerle “Size çok ilginç bir olay anlatacağım” diye söze girer ve size anlattığım bu olayı anlatır…

    Ben bu aşamadan sonra bıraktığım araştırmayı yeniden başlatmaya karar verdim. Bu araştırma sırasında neler buldum?
    Sonrasında dedemin; büyük babamın Konya’da Medrese’de okuduğunu buldum…
    Aha işte dedim. Bu önemli…
    Ama daha keskin olanını bulmam 2004 yılını buldu… Pamuk suluyorduk köyde ve dayı çocuklarıyla hem çalışıyor, hem de söyleşiyorduk… Nerden geldiyse anlattım bu olayı. Dayımoğlu “Dur” dedi. “Konya deyince dur.” ve ekledi: “Bizim sülalenin kökü Konya abi!! sen bunu dayına bir anlat hele, O da kökümüzü anlatsın…”

    Aslını bilmeyen haramzadeymiş… O güne değin en çok dedelerimi biliyordum. Onların köyünü falan filan… Daha derinlerini merak etsem de araştırmamıştım…

    Meğerse Korkuteli – Yelten’den olan annemin dedeleri, bu köyü kuran bir kaç aileden biriymiş… Üç erkek ve bir kız kardeş olarak, olarak Konya’da bir cinayet olayından sonra yargıdan kurtulmak için Antalya’ya göçmüler…

    Yani annem tarafındaki dedelerim Konya’dan gelmişler. Destekleyici bir şey daha var, annemin ninesi de Akseki’den gelin gitmiş Annemin dedesine. Akseki ise Konya folkloru ile içiçedir. Akseki’nin yörükleri Konya taraflarına göçerler…

    Tüm bunlardan sonra yaşadığım durumu hastalık olarak tanımlayan kitaba bir güzel sövdüm tabii…

    Benimkisi hastalıksa aynı yerde aynı aynı şeyleri yaşayan kardeşim de mi hastaydı? Haydi hasta diyelim, neden aynı yerde aynışeyler yaşanıyordu? Bu kardeşim aynı zamanda avcı biridir. Av yaparken bir gün şöyle demişti babama; “Ya baba, ben avın hangi yerde olduğunu sanki önceden biliyorum, ayaklarım kendiliğinden gidiyor avın olduğu yere ve buluyorum avı” … babam da sordu, “nerde oluyor bunlar?” kardeşimin söylediği yerler babamında avlaklarıydı ve aynı hayvanlar aynı bölgede yaşamlarını sürdürüyorlardı… Kardeşimin sezgisel sandığı olay da genlerden gelen bilgiydi ve babam da iyi bir avcıydı. Kardeşim de babamın avlaklarında avlanmaktaydı…

    Evet kesinlikle emindim ki; dedelerimin genleri bendeydi ve genler bilgi taşıyordu. Ya dedelerim Tavus Baba türbesini geçmişte ziyaret etmişlerdi ki, medrese okuyan dedem bunu kesinlikle yapmıştır, ya da Tavus Baba da benim dedelerimden biri olmalıydı… Bu kadarını araştırma imkanım olmadı ama, yaşadığım tamamen genlerle ilgili bir durumdur.

    Daha sonraları içgüdüsel dediğimiz davranışların genlere işlenmiş bilgiler olduğu yönünde şeyler buldum. Reflekslerin de genetik bilgiden kaynaklandığını düşünüyorum. Limbik lop hikayesini araştırdım bir ara ve insanın aslında bir “database” sahibi olduğunu, bu database içerisinde insan yaşamının tüm evrelerine ait verilerin saklandığını düşünmeye başladım. Bunlardan bazıları zaman zaman rüyalar yoluyla açığa çıkıyor olmalıydı… Uyanıkken anımsananlar da düş dediğimiz bazı şeyler olabilir… Esin denilen durumun bir kaynak noktası da olabilir bu…

    Şİmdi burada bir soru kaldı. Buca’da bana korkma diyen ihtiyar korktuğumu nerden biliyordu? Bilmiyordu. Onu söyleyen bendim. İşin burası güncel yaşamdı. Benim kendi kendime yaptığım bir telkindi. Ama geçmişimle karıştığı bir andı diye düşünüyorum. Çünkü rüyaların bir kısmı da güncel yaşamdan beynimize giren verilerin “dağınık düzen” içerisinde oluşturduğu görüntülerden ibarettir bana göre… Ama bir kısmı kesinlikle tarihimizden geliyor…

    Ben bilim adamı değilim. Ama iyi bir gözlemci olduğumu söyleyebilirim. Pratiğime de çok güvenirim. Bunlar araştırılması gereken konular olarak sere serpe duruyor ömrümüzde… Saldık işte “sonsuzlukta yankılansın” diye…

    Anlattığım tamamen yaşadığımdan ibarettir… Araştırılması, tartışılması ama başka bir anlam, yani metafizik bir anlam yüklenmemesi dileğimdir…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  25. “genlerin bilgi taşıdığını ve bazı rüyalarda bu bilgilerin “görüldüğünü” düşünüyorum… Bunu bir ara yazacağım…”

    Ana sayfanın sol tarafındaki söyleşi panosona yazdığım yukardaki satırlardan sonra OikOs arkadaşın yazdığı “Hüseyin Bey” başlıklı ve Solucanlarla iligili bir deneyi aktardığı yazıyı okudum. Yazının bana hitaben yazıldığını gördüğümden, bu yazımın yukardaki alıntıya karşılık yazıldığını düşündüm. Sonra da ben “oikOs’a” başlıklı yazıyı yazdım. Yanıt olarak hemen sonrasında oikOs arkadaşın yazdığı yazıda, kullandığı “Sanırım kimseye siz dememeli… Yaşa gelince senden büyük olabilirim.” tümcesinden algıladığım rahatsızlıktan rahatsız olarak, oikOs arkadaşa mesaj yazdım. Yanıtı gecikince de yazının iki satırlık ilk paragrafı ile tek satırlık ikinci paragrafında değişiklik yaptım.

    Değişiklik öncesi:

    Teşekkür ederim bu bilgi için. Söyleşi panosuna yazdığım rüya konusu ile ilgili yazdığını düşünüyorum bunu, doğru mu?

    Neyse, şimdi bir öyküyü hakettin:)

    Değişiklik sonrası:

    Teşekkür ederim bu bilgi için. Söyleşi panosuna yazdığım rüya konusu ile ilgili yazdığınızı düşünüyorum bunu, doğru mu?

    Neyse, şimdi bir öyküyü hakettiniz🙂

    Gördüğünüz gibi değişiklik de bir tane “zı”, bir tane “iz” ekidir…

    İlkinde ikinci tekil şahsa, ikincide ikinci çoğul şahsa seslenilmiştir. Ancak ikinci çoğul şahıs eki burada tümceye, yüklendiği ikincil anlam olan “nezaket” anlamını katmaktadır…

    Bu değişiklikten sonra da “:)” başlıklı, “Oldu mu?” içerikli tek sözcüklük iletimi yazdım. Aldığım yanıt da “Oldu Hüseyin” oldu…

    Bu arada mesajıma da yanıt aldım. Burada tartışmak istemediğim için özel kanallardan konuşmak istemiştim. Mesajlarımızın buraya aktarılma hakkımı saklı tutarak şunu söylemek isterim ki, arkadaşımızın rahatsızlığı yalnızca “zı” ve “iz” eki değildir. “Neyse, şimdi bir öyküyü hakettin:)” tümcesindeki “haketme” konusunu da “neredeyse hakaretvari” bir yaklaşım olarak görmektedir.

    Özel kanaldaki mesajlaşmamızın istenmeyen bir noktaya “taşınması” nedeniyle artık oradan yanıt vermeyeceğim.

    Arkadaşımızın bu rahatsızlığı beni rahatsız etmiştir. Ancak bu sayfadaki “Oldu mu” / “Oldu Hüseyin” iletilerinin ne anlama geldiğinin anlamı budur.

    Güzel bir bilgi sumuştu arkadaş benim için. Bu yüzden “hakettin” demiştim. Bu sözcük kötü bir davranışa karşı uygulanacak ceza için, sözcüğün asli anlamının dışında mecazi olarak da kullanılmaktadır. Ceza hakedilmez. Cezaya çarptırılır, cezaya mahkum edilir suçlu. Suçun aksi olan güzel eylemler için ödüllendirilir insan ve ödül “hakedilir”… Ben bana sunulan güzel bir bilgi karşısında bir anımı anlatmakla ve bunu içtenlikli bir dil ile iletmemle “yürek sunmak” istedim arkadaşa ve forumu paylaşanlara. “Senli-benli” bir dil kullanmanın herzaman saygısılık olamayacağı gibi, siz demenin de herzaman saygı içereceğini düşünmem… An gelir, en güzel sözcükler bile küfre dönüşür.

    Gülüm derken, canım derken ısırır insanı kimi diller
    Kimi dindarlar var ki insanı, dinden imandan eder

    diye daha önce yobazlara yazdığım iki dizeyi bugün şöyle değiştirebilirim:

    Gülüm derken, canım derken ısırır insanı kimi diller
    Kimi kibarlar var ki insanı, kibarlıkdan eder…

    ince
    ince olur kamanın ucu
    hele de hançerin daha ince
    anlarsın tamamı girince/ dedim dün gece de bir başka yerde.

    Dil de bazen bir hançer gibidir. (gırtlağın bir adı da “hançere” dir nedense…)İnceciktir sözcükler. Ama dilin kökünde bağlı olduğu bedende, beyinde incelik yoksa neye yarar? Bazen de kalındır sözcükler benim gibi, yedi delikli tokmağa girecek bir yer bulamaz. Ama bunu bulamayan kişi, benim ne kalın oluşumu ne de ince oluşumu anlayabilir.

    Benim hitap şeklimde “saygısızlık, nezaketsizlik, neredeyse hakaretvari” bir yaklaşım, tarz, biçim, biçem gören ve görmeyen arkadaşların “parmak kaldırmalarını” istiyorum!…

    Uzattım. “Çünkü zamanım yok.” Çok kırgınım. Ve yine “paldır küldür” yazdım işte… Niyazi Akıncıoğlu’nun “kırlangıçlarınca”…

    Parmaklarınızı istiyorum!
    Ellerinizi istiyorum!
    Sokun benim gözüme gözüme
    Bir kabalık ilişmişse sözüme!…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  26. Biz neden yaşıyoruz?

    bir kaç dakikalığına nefesinizi içinizde tutun, ve tutabildiğiniz kadar içinizde saklayın.
    Hiç bırakmadan…!
    sevdiklerinizi, sevenlerinizi, anılarınızı, umutlarınızı, hedeflerinizi düşünün…

    Yardımcı olabildiysem ne mutlu.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  27. Yardımcı oldun ama asıl nedenimizi bulmak için değil. 🙂 Bu dünyaya, çevresindekilere ve öğrenilmişliklere sıkı sıkı bağlı bir insanın nedenlerini bulması için oldukça yardımcı oldun…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  28. Hüseyin bey, hani yaşadığınız şeyin bir kısım beyin fonksiyonlarındaki bozukluğa bağlı (o da ne demekse) bir rahatsızlık olduğunu/olabileceğini okumuşsunuz ya bir kitaptan..Ben önce bu bağlamda birşeyşer söylemek isterim ki, en azından içiniz rahatlasın.

    Psikiyatri içinde incelenen rahatsızlıklar en genel haliyle iki grupta değerlendirilirler. Psikozlar ve nevrozlar. Psikoz dediğimiz grupta hastanın gerçeklikle ilişkisinin koptuğu (tedaviye ihtiyaçları olduğuna dahi kabul etmezler) ve hem kendisine hem de çevresindekilere ciddi zararlar verme riskinin söz konusu olduğu tablolar bulunur ki, (şizofreni, paranoid/sanrısal bozukluk vs) bunların zaten konumuzla bir ilgisi yok.

    Nevrozlara geldiğimizde ise, aslında hiçbir kafa karıştırıcı/ tıbbi izahata girişmeden söylenebilecek çok basit birşey var; eğer üzüntü, keder, korku, kaygı, sevinç, öfke vs gibi hepimizin doğal olarak ve zaman zaman sergilemek durumunda kaldığı duygusal tepkiler kişinin gündelik hayatını ve bazı sosyal/yaşamsal faaliyetlerini ya da ilişkilerini tehdit edecek boyuta ulaşmışlarsa, işte bu durum o zaman nevroz olarak adlandırılır. Yani aslında kimsenin ne şakayla ne espriyle, ne ağlayıp gülmekle, ne de sinirlenmek veya öfkeyle bir alıp veremediği yoktur. Örneğin her insan uçağa binerken az biraz tedirginlik yaşayabilir, ama eğer bu tedirginlik yüzünden uçamaz hale gelmişseniz, işte o zaman konunun bir profesyonelce değerlendirilmesi gerekebilir, ya da gerekir. (Mesela bende de yıldırım/şimşek korkusu vardır, öyle çat çat çakıp dururken öldürseniz evin dışına çıkamam, sokakta yürüyemem, bakkala gidemem, yapamam, edemem:)

    Benzer şeyler üzüntü, keder, yas, neşe, şüphe, öfke ya da kin için de geçerlidir. Eğer tüm bunlar -deyim yerindeyse sizi verimsiz bir makaraya çevirmemişse- ve koşul/tepki uygunluğu içerisindeyse (sevdiğimiz bir insanı kaybedince üzülmemizin normal olması gibi) ayrıca dert etmeye gerek yoktur. (Ha burda şu sorulabilir, eğer gerçekten de bir nevroz söz konusuysa kişi kendisini nasıl değerlendirebilir, ya da objektif olarak değerlendirebilir mi? Aslında büyük bir çoğunluk bu anlamda kendini değerlendirebilir veya yolunda gitmeyen birşeyler olduğunu farkedebilir.Zaten bir çoğu yardıma ihtiyacı olduğunu düşünerek doğrudan kendisi gelir. Bu anlamda bir başka ipucu ise, sizi gerçekten sevenlerin ve her daim yanınızda olacağına inandığınız kişilerin kanaatleridir, mesela sevgili bir eş veya hayat arkadaşı eğer yolunda gitmeyen birşeyleri farkettiyse bunu mutlaka ki dile getirecektir ve bunu da dikkate almak gerekir)

    Ama psikolojik anlamda neyin hastalık olup neyin olmadığı konusunda yazının başında sözünü ettiğim temel ayrımı aklınızın bir kenarında bulundurursanız, hemen her zaman daha iyi bir değerlendirme yapabilirsiniz. Bunların dışında benim de bir çocukluk anımsayışım var paylaşmak istediğim, birazdan onu da eklerim.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  29. Tabi bir diğer konu da, sözünü ettiğiniz bilgi transferi meselesi. Genlerle, bilinçaltı yoluyla veya daha başka bir biçimde.. Elbette ki böylesi fenomenlerin nasıl ve hangi dinamiklerle ortaya çıktıkları araştırılabilir ve merkezi sinir sistemi fonksiyonları açısından değerlendirilebilir.

    Ama oraya gelmeden önce, dediğim gibi benim de bir küçüklük anım var. Hatta öyle rüya filan da değil, bilakis son derece berrak ve kendimi bildim bileli zihnimdedir. Bu çocukluk anımsayışı içinde ben ormanlık, tarla bahçe içinde kırsal biryerdeydim, saat ise ikindi ya da akşamüstü gibiydi.. Etrafımda tülbentli köylü kadınları vardı ve ayrıca bir kaç çocuk. Biz ufaklıklar bahçede oynarken diğer insanlar günlük işleriyle meşguldüler, ekmek açanlar, tandır yapanlar, gelip gidenler vesaire..

    Sonra aniden, birisinin alabildiğine bağırdığını duydum ve ortalığın bir anda karıştığını hatırlıyorum, “atlılar geliyor, atlılar geliyor!” şeklinde bir çığlık ortalıkta dolanıyordu ve herkes paniklemiş bir halde sağa sola koşturmaya başlamıştı. Sonra farkettim ki, bu sağa sola koşturmacalar aslında sadece panikten veya telaştan değildi, bilakis belli bir amaca yönelikti ve herkes pek çok gıda maddesinin mevsim boyu saklandığı kiler, depo ya da ev içi ambar benzeri yerlere girip çıkmakta ve sürekli birşeyler getirip götürmekteydi. Kah itilip kah çekilerek taşınan un ve şeker çuvalları, öte yanda asılı olduğu sırıklarından koparılıp yerlerde yuvarlanan kavun karpuzlar, elden ele aktarılan bakliyat ve katı yağ tenekeleri, hepsi gözlerimin önünde olup bitmekteydi. Ve nihayet anladım ki, aslında tüm bunlar bir “saklama” faaliyetiydi..Gizli kapaklı bir başka ambar, açılan kapılar ve oraya yığılıp kapatılan mallar derken, farkettim ki bu son derece hayati bir işti ve şu yaklaşmakta olan atlılar -her kimlerse- onlar gelmeden önce mutlaka bitirilmeliydi..

    Hüseyin bey, hikaye burda bitiyor, yani daha sonrasına ait hiçbirşey yok zihnimde. Ama ben anlattığım kadarıyla da olsa bu anımsayışa kendimi bildim bileli sahibim. Daha doğrusu tüm bu hikaye kendimi hatırladığım en erken dönem olan 3,5 – 4 yaşından beri bütün berraklığıyla zihnimdedir. Ve hatta o kadar ki, eğer daha sonraları birilerine sormamış ve böyle bir olayın aslında yaşanmamış olduğunu anlamasaydım, tüm bu öyküyü hiçbir tereddüte düşmeksizin ve “bakın benim de şöyle bir çocukluk anım var” diyerek önüme çıkan herkese anlatabilirdim. Lakin 11-12 yaşıma geldiğimde böyle olmadığını farkettim. Birgün rahmetli anneannemle sohbet ederken aklıma geldi ve bari ona sorayım dedim. Annem ve babam da odadaydı ve ben önce olan biteni anlatıp ardından da “söylesenize nerde olmuştu bu, herşeyi hatırlıyorum ama biz nerdeydik, kimin yanındaydık bi türlü çıkaramıyorum?” diye soruverdim. (Yani o kadar emindim ki kendimden, böyle bişey oldu muydu olmadı mıydı deme gereği bile duymamış ve doğrudan olay yeri incelemesine dalmıştım:)

    Ama sonuç hiç de benim beklediğim gibi çıkmadı tabi, çünkü kimse böyle birşey hatırlamıyordu. Kaldı ki annem bütün çocukluğum boyunca sürekli yanımdaydı ve biz hiç ayrı kalmamıştık, ayrıca anlattığım hadise, yani atlılar, panik, telaş, koşturmaca vs hiç de öyle kolayca unutulabilecek veya hatırlanmayacak türden şeyler değildi. Ama sohbet ilerledikçe farkettim ki, anlattıklarım sadece benim zihnimdeydi, daha doğrusu benden başka hiçkimse için gerçek değildi..Ne annem ne babam.. ama sadece anneannem en sonunda şöyle birşey deyiverdi; ” Yavrum öyle şeyler eskiden olurdu, ben de kendi annemden işitirdim, haramiler köy basmaya indimi atlılar geldi denirmiş, köylü de herşeyimi kaybederim korkusuyla erzağını kışlığını zulaya kaçırırmış”

    Böyle işte:)

    Şimdi bir yanda solucanlar, öte yanda sizin rüyanız ve bir de benim halen ve daha dün gibi hatırladığım bu öykü. Ama tüm bunların üstüne ne düşünmeli değil mi? Sanırım bu anlamda söyleyeceğim bir kaç şey olabilir, onu da sizin için ayrıca yazacağım (takdir edersiniz ki bu mesaj yeterince uzadı:) Ama şu kadarını söyleyebilirim ki, hani demişsiniz ya lütfen metafizik bir anlam yüklenmemesi ricasıyla filan diye, aslında sadece metafizik değil, mümkünse diğer bütün anlamlardan da geçin ve tüm bu olup bitenlerden herhangi bir anlam çıkmasını beklemeyin:)

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  30. Benim hitap şeklimde “saygısızlık, nezaketsizlik, neredeyse hakaretvari” bir yaklaşım, tarz, biçim, biçem gören ve görmeyen arkadaşların “parmak kaldırmalarını” istiyorum!…

    Yo yo! Şiirler, duygusallık, destek talepleri falan çok fazla…

    Ama öğreti kesin ve net : “Kimseye nezaket gösterme” ve gösteren olarak hatalı benim. Şimdi bi gazozu da haketmişimdir. Hıh! Ne iş ya… Onu demek istemedim de şuymuş buymuş.

    Kardeşim sana net olarak “bey” diye hitap edilmiş. “Siz” diye hitap edilmiş.
    Karşılığı ne ? Çırağına gazoz ısmarlayan usta misali bir hitap şekli, üstelik bunu da bir lütuf olarak sunuyor. Bu lütfu da samimiyete bağlıyor. Tanışıyor muyuz ? Tanışabiliriz elbet, mümkündür velakin istemez kalsın…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  31. Makro
    Şunu oku dostum , tam senlik.
    link to kopru.fisek.com.tr

    İlginç bir öyküdür, bir insanın dünyaya gelişi ve dünyaya bakış açısını anlatan bir pencere, yaşayış(köprü), ve ötesi de( bilginin, sevginin öteleri işte)…
    Konu bu…

    Çizgi romanı için

    link to kopru.fisek.com.tr

    resimlerin üzerine tıkladığında çizgi roman kısaca kendini anlatmaya devam ediyor….

    Sorularına ait daha geniş yanıtlar için, ilhan İrem’in “yaşamla yaşam ötesine ait felsefik düşünsel yolculuğu “pencere..köprü…ve ötesi” adlı senfonik rock eserini incelemeni, aynı zamanda da eserin kitabı ile birlikte okumanı tavsiye ederim.

    Okumazsan da canın sağolsun, bir sonraki başka rüzlarlara diyelim…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  32. Değerli Gamaro,

    Bu sayfada şu ana değin yazdıkların için teşekkür ederim.

    Özellikle son tümcen çok hoşuma gitti: “aslında sadece metafizik değil, mümkünse diğer bütün anlamlardan da geçin ve tüm bu olup bitenlerden herhangi bir anlam çıkmasını beklemeyin”

    Ben beklemesem anlam bekliyor mu bilmiyorum ama, çıkarmak noktasında herkes farklı bir şey çıkarınca, senin öne çıkardığın bu anlamsız gibi görünen anlam, çok anlamlı hale geliyor.

    Ben yine de senin hikayenden çok anlam çıkardım…
    Soru sormak felsefenin başlangıcı işte. Ne olursa olsun. Ne denli saçma olursa olsun ki mantıklı sorulardan ziyade saçma sorulara çok şey borçludur felsefe, daha sonra da bilimsel süreçler… Çünkü mantık içre olan sorular genelde “amerika’nın yeniden keşfinden” ibarettir, statükocudur, tutucudur… Zaman zaman da olsa dışına çıkmak gerekir verili koşulların ki bunlardan bazıları da saçma sorulardır… Saçmalık da güzeldir bazen, tohum saçmak kadar güzeldir. Ne ki “çift sürüp ekin ekmeyen, meydana sofra dökmeyen” bilemez bunu… Eh, herkesin öğreneceği bir gün de vardır elbet…

    Emeklerin için teşekkür etmekte geciktim, zugzuwangta olmasak ta, zeitnottayız hep… Hoşcakal…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  33. Taş attık da kolumuz mu yoruldu Hüseyin bey, asıl ben teşekkür ederim, teveccüh göstermişsiniz. (Bu kibarlık da nerden geldiyse bana:))

    Şaka bir yana Hüseyin Bey, aslında tüm yazdıklarımı son bir mesaj içerisinde toparlamam gerekiyor ki, bu kadar anlamsızlık içinde bir “anlam” ifade edebilsin. Ama vakıt kıtlığı noktasında çözüm üretemiyorum. Elimde bir sürü saçma sapan kişisel gelişim kitabı, yok zaman yönetimiymiş yok bilmem neymiş, iyi de ben olmayan zamanın nesini yöneteyim, daha kitabı okumaya vaktim yok:)

    Bekleyen onca iş de cabası..nasıl desem ki, aslında tuhaf bi psikoloji..çalışmayan kimi görsem gıcık oluyorum mesela, o da yetmezmiş gibi selektör yapıyorlar, gözümü alıyorlar, vakit de dar, daha gidip taklit yapacağım, Roma’nın en zekisi Julius Oktavius’a yazacağım, sonra kilise çanı çalınacak, günah çıkarma kabininde sessiz sinema oynanacak, falan,filaaann..neyse işte, uzun lafın kısası sizi biraz daha bekletmek durumundayım, sabrınız için şimdiden teşekkürler.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  34. Öte yandan Agrippa’sız bir Octavianus belki de bir hiçtir.

    Bkz. Roma’da belediyecilik anlayışının Akp güdümlü belediyecilik ile karşılaştırılması.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  35. Agrippa güzel olmuş. Onuncu Trop önemlidir. Julius onu da bilir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  36. Kadın/erkek = cinsel haz için.

    Konum, mevki, ego, tatmin = orgazm için.

    Para, hırs, başarı, güç = sahip olmak için.

    Ama hepsindeki ortak paydanın HAZ olduğu pek bir aşikâr.

    Takma kafana Angelcim bu işin sonu karanlık…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  37. İnsanları yöneten muteşem üçlü, haz,acı,ihtiyaç. Tüm gökdelenlerin, gecekonduların temelini bu taşlar oluşturuyor gerisi mimarın fantezisini yansıtır.
    Dünyayıda insanlar yönettiğine göre, dünyayıda bü üçlü ele geçirmiştir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  38. Yaşamak her şeye rağmen güzel olduğu için yaşıyorum. Başka türlüsünü bilmediğim için yaşıyorum. Güzel bir film görmek, en sevdiğim yazarın bir kitabını daha okumak, havalar ısınınca denizle tekrar bütünleşebilmek, çocuklarımın büyüdüklerini görmek, en sevdiğim dostlarımı görmek, dondurma yemek, mümkünse bir uzaylı görmek:) sonunda kısmetse mutlu ölmek için yaşıyorum.

    Hüseyin metafiziğe bağlama demişsin ama ben bağlamadan duramayacağım ve istenmeyen o soruyu soracağım ya önceki hayatlarınızdan birinde orada bulunmuşsanız? Ben böyle birşey yaşamadım, ama her kış ististasız iyi ki bir eskimo olarak kutuplarda doğmamışım diye dua ederim ve sebebini de merak ederim.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  39. Evet, eksik kalmış.

    Bir rüya, bir anı ve solucan deneyi.. bi ara birleştirmeye çalışmak lazım.

    Öte yandan, bu tür eski başlıkların güncellenmesi hoş oluyor.

    Sebebini yazmayacağım.

    Daha doğrusu üşeniyorum.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  40. Umutlarımız olduğu için yaşıyoruz, bir insanı öldürmenin en kesin yolu onun tüm umutlarını öldürmektir. Ayrıca doğru zamanda ölmek diye de birşey vardır, örneğin ben Kurtuluş Savaşında Mustafa Kemal’in ordusunda savaşırken ölmek isterdim. Hayat bazıları için tatlı değildir, çoğumuz için de bazı zamanlarda hoş değildir. Ölümümüz insanlığa erdem katacak şekilde olmalı tercihen, bu mümkün değilse bile ölümümüz dostlarımıza, sevenlerimize, diğer sıradan insanlara zarar vermeyecek şekilde olmalı.
    Ölmeden önce de mutlaka sevişmeli ama insan istediği ile ;-))

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  41. bu sorunun cevabı insanların anlama düzeylerini aşan bilincin ötesinde bir cevap ve kimsenin cevabı kimseyi tatmin edecek düzeyde değil.
    Yaşam hissi insana doğuştan güdülenmiş ki bu savaş haline dönüşmüş,insan canını korumak pahasına başkasını öldürebiliyor,parasını çalabiliyor,hayatını mahvedebiliyor.Yani yaşama sıkı sıkıya bağlıyız doğuştan,yaşamak için mücadele veriyoruz.

    İnsan ne kadar kendine bağlanırsa yaşama da o kadar yaşamaya da o kadar bağlanıyor .İnsan ben dedikçe egosu onu yaşamaya itiyor.Egosundan gözünü kör ediyor dünyası kendisi oluyor.Kıskançlık,hırs,kibir,hayıflanma,acımasızlık gibi hisler benliği sardıkça yaşama daha çok bağlanıyorsunuz.
    ama ne için yaşadığımızı anlama bilinci bu hisler yüzünden köreliyor.İnsan ölmek için yaşamaz.insan kulluk etmek için yaşamaz insan sevmek için de yaşamaz insan mücadele ile doğar hayata tutunabilme hissiyatıyla ama bu hayat bizim için neden bu kadar önemli bilmiyorum

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  42. Bu soruyu en az 1000 kez sormuşumdur. Soruyu hayatımın belirli zamanlarına serpiştirdim. Serpiştirmemi tetikleyen genel sebeplerin başında , önyargılarıma göre odakladığım gözlerime ve bu dar kanaldan muhakeme eden mantığıma ters gelen her şeydi…Bilene sordum bilmeyene de sordum. Bilen ; bana aktaramadı. Bilmeyenin de verecek hiç bir şeyi yoktu.

    sonra kendime sordum 🙂

    aynanın karşısına geçip yüzlerce kez kendime sordum . ” kimsin lan Sen ? :)) burda ne arıyorsun ? ” :))

    cevap gelmedi. Aynada gözgöze geldiğim kişinin gözlerinin derinliğini korkuyla izlemeye ve sormaya devam ettim…

    hiç bir cevap gelmedi.

    sonra sormaktan yoruldum. önyargıların da farkına varıp onlardan da kurtuldum 🙂

    kesin bir cevabın peşinde koşmaktan da vazgeçtim.

    herşeyden vazgeçtikten sonra bir cevap geldi.

    cevap ne ?
    işte onu sizin teker teker aynaya sormanız lazım…Bulacağınızdan eminim.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  43. neden olmasın … cevabı , en az ” neden ?” sorusu kadar anlamsız ve içi boş…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  44. k2,
    biz yaşadık ve ondan sonra umutlar var oldu. Umutlar yaşamın sebebi değil, olsa olsa yaşamı biraz daha renklendiren ,kesinliği olmayan geleceğe serpiştirilmiş ,çoğunlukla sonuçta acı veren sahte beklentilerdir.
    Yaşamı ertelemeye sebep olurlar…

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  45. öğrenmek için diyen var, keşfetmek için diyen var;
    kişi subjektif olarak ne istiyorsa ne düşünyorsa onun için yaşıyor diyen var, arzu-istek

    sonuçta;
    deneyim var,
    gözlem var,
    gözlemci var; subject
    gözlenen var; object
    öğrenme var, bilgi var;

    gerçeklik var gerçek; ve gerçek ve gerçeklik yapıyoruz ama biz yapıyoruz, İstediğimiz gibi değiştirebiliriz;

    gerçekliği değiştirmenin tek koşulu irade ve eyleme yönelmiş irade ya da eylemle bütünleşmiş irade,

    bulunan gerçekliği deneyimliyoruz ve ya da öğrneniyoruz

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  46. sadece ve sadece;
    ölmemek için..

    niye yaşıyoruz? he?
    1 dakka nefessiz kal,
    anlarsın niye yaşadığını..

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  47. biz neden ölü değiliz karşısına konulur ve eşitlik sıfırlanır da ondan;
    neden varız? ise biz neden yok değiliz ve yokuz karşısında
    bunlar bi şeyi açıklmayacağı görülüyor olmalı

    neden varız ya da amaç ne? amaç bir merkez arama-
    ne yapılacağını söyleme sonuçta;
    -merak biçimleri? neyi merak eder? neden?
    sence merak biçimleri bunla ilgilenir mi? nasıl ya da?
    hayır bu sorunun cevabı lütfen

    -bir düşünmece;

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  48. Neden yaşıyoruz yada başka bir değişle ben kimim.

    Konuyu okuduğumda ben Hakk’ım demek geldi içimden. Çünkü cevabı düşünerek verilemez ancak cevap bana birden lazım olduğundan dolayı bir anda nail oldu. Soruyu sorarak cevabını öğrenemeyeceğin türden bir konu o yüzden Allah’ın bize ihsan ettiği ilim ile cevaba ermek gerekiyor. Elbette ben Hak değilim eğer, zaten ben kelimesini kullanarak bunu söylemiş olursam bu nefsimden kaynaklanıyordu. Ben denilen yerde ikilik olur benlik olur. Allah bile ben demez, nasıl ki onun katında zaman yoktur ben sen o diye de bir şey yoktur.

    Bu soruyu sorma nedenin nedir cevap almaktır. Cevabı neden istersin? Cevabının ne olduğunu bilmediğin bir şeyi sorgulamayı nasıl başarabilirsin ki. İşte bu soruyu sormamıza sebep olan şey zaten benim Hak katından olmamdan dolayıdır, ve Allah’ın inayeti yetişerek sana bu soruyu sordurur. Halbuki kendimiz sormayız bu soruyu.

    Soruları bizler sormayız. Soruları çoğunlukla etki tepki hasıl olduğunda üstünde düşünmemize vesile olur. Örneğin sigara içen birisini gördüğümüzde aklımıza gelir hafızamızda sigara içmek ile ilgili bilgi varsa canımız çeker ve yakarız. Tercihimizi çoğu zaman yakmamaktan yana kullanmayız irade göstermeyiz. Ben bunu neden içiyorum ki diye o anda bir soru sorarsak işte bunun kendimizden kaynaklanan bir soru olduğunu varsayabiliriz.

    Ben kimim sorusunu da kendisini unutmuş yaratıcısını unutmuş veya o bir makama ulaşması gerekenler bolca sorarlar. Sabah oldu uyandınız kalktınız baktınız arkadaşınız eşiniz veya başka birisi hala uyumakta, karışmayayım rahat etsin dediniz. Aradan zaman geçti sizinde canınız sıkıldı içinizden bir dürtü git kaldır der size. Hiç tereddüt etmeden uyandırırsınız size eşlik etmesi için. İşte bizlerde bu uykuya zaman zaman fazla dalıyoruz ve uyandırıyorlar.

    Cevabın ne olduğu önemli değildir. Sorunun kendisi zaten tabiri caizse bir tuzaktır. Cevabı kovalarken otomatik olarak cevabın olduğu yere varmış oluyorsun. O halde bir doyum hissedersin ve cevapla ilgili aklında hiçbir eser kalmaz.

    Özgürlük işte böyle bir şeydir.

    İnsanlar özgürlüğün dünyevi şeylerden geçtiğini sanmaktadırlar halbuki büyük bir yanılgı içindeyiz. Özgürlüğün tanımını yapamam ancak yaşanabilir. Çünkü ne hayale gelir nede bir benzeri vardır anlatmak için. Asıl soru şu olmalı, nasıl özgür olabilirim. Zaten cevaplar amaca hizmet ederler, amacımız özgür olmak değilse tatminkar bir cevap verilse dahil ancak hafızamızda yer kaplamaktan başka pekte işe yaramaz.

    1000 sene araştırırsın hiçbir cevap alamazsın, biranda cevap istersin özgür olmadığının farkına varır özgürlüğü tatmak istersin 1000 senede alamayacağın cevabın ucunu biranda yakalarsın. Zaten ipin ucunu bir kereliğine bile yakalarsan bırakmazsın hem yolu görmüş olursun sadece daha sonra unutabilirsin ama hiç bilmemekten daha iyidir unutmak bile.

    Kim olduğumuzu yani ne olduğumuzu bilmek anlamak oraya ermek için yaşıyoruz. Bir bebek yada bir çocuk olarak kalmak ister miydiniz?
    Bunu derinlemesine düşünerek bazı çıkarımlarda bulunmayı deneyin. Dünyanın en büyük aklı en büyük zekası bile tıkanır bu tarz sorularda zaten cevapları bulunamamıştır. Kovaladıkça kaçan cevaplardır bunlar, ne kadar sorsan ne kadar cevap üretsen de boşadır boşa!

    Allah’a varmak için kendimizi bilmemiz gerekir bunun içinde nefsimizi tanımamız ve onunla olan farklarımızı teşhis etmek gözlem yapmak lazımdır. Allah’a varmak bir makama ulaşmaktan geçmez tam aksine bunun için ölmek lazım. Ölmeden önce ölün sözü buradan gelir. Dünyevi isteklere karşı kayıtsız kalmaktır yöntemi. Yaratıcı ile aramızda bir perde vardır. Bu perde ise gereklidir kendimizi geliştirmemiz adına çünkü perde kalkarsa gördüğümüz ile yetiniriz ve Ene’l-Hak dememize sebep olur. Lakin kul Allah ile sonsuzlukta yol alır. Ene’l-Hak demesi şirk demek değildir ancak faydalı lüzumlu bir şeyde değildir. Bir bardak su içip doydum dersin zaten doyduktan sonra aşırıya gitmek İslamda haramdır bunun aksine maneviyatta doydum demek ise haram kılınmıştır. Odanızdaki ince bir perde dünyadan binlerce kere büyük güneşin ışığını keser ve sizi karanlığa mahkum eder. Nefis insana hem yol arkadaşıdır güzel bir şeydir ancak koşulsuz olarak itaat ederseniz sizin düşmanınız olur.

    O kadar yazıyoruz sonuç nedir ben yazıyorum sanki ben dinliyor muyum. 🙂 Karate konusu üstüne bir kitap aldınız ve okumaya başladınız uygulamadığınız sürece isterse on bin sayfa olsun neye yarar. Oruç tuttuk mu namaz kıldık mı. Varsa yoksa soru soru, şeytan işi bunlar. Çok şey öğrendim çok şey biliyorum dedirtir insana aslında hiç bir şey bilmemenin başka bir yoludur.

    Bildiğin her şeyi unutacaksın. Öğreneceksin hazmedeceksin ama sonra tekrar unutacaksın, ve tekrar tekrar ederek sürecek. Unuttuğunu sanacaksın ancak unuttuğun şey bilgiye olan bağımlılıktır, ve bu bağımlılıktan kölelikten kurtulduğun zaman istediğin cevap ayağına gelir. Tanrı insan ile konuşmaz mı? Yoksa insan mı Tanrı ile konuşmuyor, kulak vermiyor? İslam yolunda ne cevherler yetişmiş peki bu bilgilere nasıl ulaşmışlar yüksek zekaları sayesinde ulaştılar ise neden batı dünyası bunlara ulaşmaktan aciz kalıyorlar.

    Neden yaşıyoruz sorusunda ne olursa olsun altında bir memnuniyetsizlik barındırır. Çünkü zaten memnun olmayı becerebilirsek soruyu sorma gereği duymayız. Memnun olmak içinde tabii ki öncelikle ben neyim sorusunu çözmeliyiz. Olduğumuz şeyin bilincine ulaşmalıyız. Keyifle balık tutmaya giden bir adam ben neden buradayım diye sorar mı hiç, ama internette işi olan çocuğu orada bulunmaktan rahatsızlık duyar ve ben neden buradayım, neden evde değilim de buradayım diye diye kendini yıpratır.

    Belkide dünyaya gelme sebebin şu olamaz mı; ben neden buradayım demişsindir? Cevabı verebileceğime inanıyorum ama gerçekten fazla bir işine yaramaz aksine seni belkide düşünmekten alıkoyabilirim tatmin olacağın için. Ayrıca cevap aramak saçma, dünyayı anlayan birisi zaten cevap aramaz. Dediğim gibi bir memnuniyetsizlik var ve bilgi eksikliği var. Hadi cevabını öğrendin ne yapacaksın? Amaç cevabı öğrenmek değil işte, cevabı kendine verebilmen anlamana vesile olacak sadece, anladığında ise huzur bulacaksın. Oysaki huzuru bulman bile sakıncalıdır bu dünyada. Çünkü özgürlüğün ne mutlulukla ne huzurla nede başka bir şey ile bağdaştığını söyleyemem. Bir kızı çok sevdin diyelim onun yanında olması huzur verir sana. Ama daha ötesi de var bu işin zaten bu yüzden aşk tükenmez tam tersine artarak devam eder. Sen o olmalısın o da sen hal böyle olunca senlik benlikte kalmayacak bir olacaksın. Bir olmak demek ne demek. Var olmak demektir. Var olmak demek derken bile aslında anlatmak istediğim şeye hakaret etmiş olurum. Dedim ya anlatılamaz o yüzden insanlara her gerçek olduğu gibi anlatılmaz. Allah var ve yokun ötesindedir. O yüzden ben var isem yok olmamda mümkün mü diye bir soru soramam. Yokluk ve varlık ancak bizim anlamamız için türetilmiştir. Halbuki yok olan şey nedir? Yok olandan bahsedilemez bile yoktur bile denilemez, yok kelimesi bile manasızdır. Aynı şekilde var demekte saçmadır. Bunları ele aldığımızda Tanrıyı kim yarattı diyen birisine aldırış etmeyin çünkü cahilliğinden böyle bir soru sormaktadır. Einstein bunları bilseydi eterin olduğunu inkar eder miydi. Işık hiçlikte hareket etseydi güneşten çıktığında dünyaya aynı anda varması gerekirdi. Çünkü mekanda olmazdı. Oysa bunları anlamak bilmek için bilim insanı olmaya hacet yoktur. Onun kendi yetenekleri varsa bizlerinde var, onları örnek alabiliriz ama özenti haline getirmemek gerek çünkü kimsenin aklı kimseden fazla değildir sadece düşünmek düşünmek düşünmek gerekiyor.

    Cevabı bulamadın mı o halde tekrar düşün, düşündükçe anlamaya başlarsın anladıkça bilgiyi edinmede ki kolaylığı görürsün ve bu seni daha çok teşvik eder. Bu yüzden cevaba ulaşamamak seni yıldırmasın cevaba ulaşana kadar gayret göstermen prensibin olsun ki bu şekilde gelişebilirsin zaten.

    Binlerce cevap yazılabilir buda şunu gösterir aslında cevap yoktur. Cevabın olmadığı yerde anlam vardır. Cevap sana sadece bir bakış açısı kazandırır. Oysaki nasıl bakarsan, hangi açıdan bakarsan bak hep farklı görürsün hepside doğrudur. O yüzden bir insan olarak cevaplarımız hep kısıtlı kalacaktır. Doyuma ulaşsak bile hedef doyuma ulaşmak değildir, yolda oturup beklemek değildir. Tanrının gözü ile bakmalısın her şeye, her soruya. O zaman cevaplar kendiliğinden akar bir suyun akışı gibi veyahut ışık hüzmesi gibi.

    İsyan et dostum baş kaldır nefsine. O sana düşmanların da düşmanıdır. Bin bir türlü hilesinden kurtulmak için isyan etmelisin. Ne akıllı olman ne zeki olman nede bilgili olman seni onun tuzaklarından kurtaramaz.

    link to youtube.com

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  49. ölüm sonrası ne olacagını bilmeden yaşamak , bilerek yaşamaktan daha kötü değil mi ? ne için yaşadıgımızı bilmeden yaşamak ne kadar mantıklı?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.