İslam Tarihi (Mekke Dönemi)

DAYANAKLAR

Kuran-ı Kerim:

Adiyat Ahzap – Al-i-İmran – Ahkaf – Ankebut – Araf – Bakara – Casiye – Cin – Cuma – Duhan – Hicr – En’am – Enbiya – Enfal – Fatır – Fecr – Fetih – Furkan – Fussilet – İbrahim – İsra – Hac – Hadid – Hakka – Haşr – Hicr – Hucurat – Hud – İsra – Kalem – Kamer – Kehf – Kasas – Lokman – Maide – Mearic – Meryem – Müddesir – Mûminûn – Mumin- Mürselat – Mümtehine – Nahl – Naziat – Necm – Neml – Nisa – Nuh – Nur – Rahman – Rum – Sad – Saff – Saffat – Sebe – Secde – Şuara – Tahrim – Tevbe – Tur – Taha – Yasin – Yunus – Yusuf – Zariyat – Zuhruf

Kuran-ı Kerim Meal ve Tefsirleri

Sahih Hadisler

Dört İncil

= = =

FAYDALANDIĞIMIZ ESERLER

Abdullah Aydemir=İslami kaynaklara göre peygamberler
Ahmet b.Hanbel=Müsned
Ahmet Cevdet Paşa= Kısas-ı Enbiya
Belâzuri=Ensabu’l Eşraf
Beyhaki=Delailin Nübüvve
Beyhaki=Sünen
Bünyamin Ateş= Peygamberler tarihi
Buhari=Sahih
Büyük İslam Tarihi (Kurul)
Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi
Ebul Ferec ibn.Cevzi=El Vefa
Ebul Fida=Elbidaye vennihaye
Ebu Nuaym=Delailün Nübüvve
Diyarbekri=Hamis
Halebi=İnsanüluyun
İbn.Abdulberr=İstiab
İbn. Esir=Kâmil
İbn. Haldun=Tarih
İbn.İshak-İbn. Hişam= Sîre
İbn.Kayyım=Zadülmead
İbn. Kesir= Kuran tefsiri
İbn. Sa’d=Tabakat
İbn. Seyyid=Uyûnul Eser
İmam-ı Gazali= İhya
Kastalani=Mevahibülledüniyye
Maurice Bucaille=Müsbet ilim yönünden Tevrat, İnciller ve Kuran
Muhammet Hamdi Yazır=Hak dini, Kuran dili
M.Asım Köksal=İslam Tarihi
M.Asım Köksal=Peygamberler tarihi
Müslim=Sahih
Taberi=Tarih
Yakubi=Tarih
Zehebi=Tarih-ül İslam
= = =

Gönlünün Allah ve Peygamber sevgisiyle dolu, dolu olduğunu iyi bildiğim ve bu konu da pek çok kişiyle birlikte şahadette bulunabileceğim dünyalar güzeli, Cennetmekan pek sevgili anneciğime ithaf olunur.

Lütfen onun ve ahrete intikal etmiş diğer Müslüman kardeşlerimizin ruhlarına bir FATİHA okuyunuz.

Hüdai ÇAKMAK

48 yorum “İslam Tarihi (Mekke Dönemi)”

  1. NİÇİN SİYER İLMİ?

    Bismillahirrahmanirrahim

    Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla!

    O Allah ki eşi ve şeriki yoktur. Din gününün sahibidir.

    Yerdekilerin, göktekilerin ve ikisi arasındakilerin sahibi Odur. Onun her şeye gücü yeter. Yalnız Ona ibadet eder, yalnız Ondan yardım dileriz.

    Şanı yüce Allah (cc) insanı yarattı. Doğru yolu bilsinler diye peygamberler gönderdi. Yüz yirmi dört bin peygamberin yalnız yüz otuz beşine kitaplar verdi. Peygamberlerden kimini bize bildirdi, kimini bildirmedi.

    Siyer ilmi peygamberlerin hayatını anlatan ilim demektir.

    İnsanlar inandıkları, rehber edindikleri peygamberlerini yüceltmek istemişler, her kavim peygamberini ululamaya çalışmış; onlara olmadık sıfatlar yakıştırarak hayatlarına israiliyat dediğimiz hurafeler karıştırmışlardır.

    Fakat bir peygamber vardır ki onun hayatı bir Güneş gibi apaçıktır. O ahirzaman peygamberi Hz. Muhammed(a.s)tir.

    Onun hayatı Kuran-ı Azimüşşanın en doğru tefsir edilerek yaşanmış şeklidir.

    O yaşam ki Allah’ın sevgilisi olduğu halde dünya nimetlerini bir kenara itivermesi; inananlar kolayca örnek alıp, taklit edebilsinler diye son derece sade ve gösterişsiz bir hayatı tercih etmesinin sonucudur.

    Düşününüz ki dünya nimetlerinin en iyilerini, en güzellerini sahip olma şansı olduğu halde O bunlara itibar etmemiş, hayatı boyunca üç gün üst üste karnı tok olduğu halde yatıp uyumamıştır.

    Karnını taş bağlayıp, açlığını yatıştırmaya çalışanlardan biri de Odur.

    Henüz anne karnındayken babasını kaybedip yetim kaldı.

    Beş yaşındayken annesini kaybetti. Hem yetim hem öksüz kaldı. Hz. Fatıma dışındaki evlatlarıyla iki hanımını kendi elleriyle kabre koydu. En büyük acı olan evlat acısını defalarca tattı.

    O Allah’ın Resulü ve Habibi olduğu halde acılarla terbiye edildi.

    O hayatını maddiyatla değil de manevi güzelliklerle bezemiş; gelmiş, geçmiş en büyük insan, Allah’ın kulu ve resulüdür.

    Hayatının bir güneş gibi apaçık olması, israiliyet türü hiç bir hurafenin karışmaması biz Müslümanlar için bulunmaz bir nimettir.

    Bulunmaz bir nimettir çünkü Onun yaşayışını taklit ederek ulaştığı yüksek makamların şeref ve mükâfatlarından bir nebzecikte olsa pay alabiliriz. En zengininden en fakirine kadar hiç bir Müslüman’ın onu taklit etmekten alıkoyan haklı bir gerekçesi olamaz.

    Biz Onun hayatında sevgi, şefkat, merhamet, alçak gönüllük, sabır, af, cesaret, yiğitlik gibi insani meziyetlerin en güzel örneklerini görürüz.

    Bir bakıma onun hayatının öğrenirken asr-ı saadet dönemini birlikte yaşarız.

    Onun ashabından, kapı dibi komşularından biri oluruz. Onunla birlikte dertlenip kederlenir, onunla birlikte acılar çeker, onunla birlikte seviniriz.

    Güzel yüzünü görür, tatlı sesini dinleriz. Bedir de, Uhud da onunla birlikte savaşırız. Onunla birlikte gazalara çıkarız.

    Bir bakıma bizzat kendisi tarafından müjdelenmiş olan Onu görmeden sevenlere vaat edilen en yüksek, en üstün makamlara ulaşma şansımız olur. Onu öğrenelim ve Onun gibi yaşamaya çalışalım.

    Hüdai ÇAKMAK

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  2. HZ. MUHAMMEDİN (a.s.v) SOYU VE YAKINLARI

    Peygamber efendimiz Kureyş kabilesindendir. Kureyş kabilesi ise aynı soydan gelmekteydi. Fertleri uzaktan, yakından birbirleriyle akrabaydı. Bu nedenle birbirlerine; amcamın oğlu, kardeşimin oğlu ya da amcamın kızı, kardeşimin kızı diye hitap etmekteydiler.

    İslam tarihindeki olayları tam manasıyla anlayabilmek, doğru irdeleyebilmek için peygamber efendimizle kavmi arasındaki akrabalık ilişkilerini de yakından bilmek gerekir.

    Fakat daha önce belirttiğimiz gibi peygamber efendimizin soyu Kureyş kavmi ile iç içedir. Bu bile başlı başına çok geniş ve derin bir konudur. Biz burada sadece peygamber efendimizin soyu ile İslam tarihinde adı geçen kişilerden bahsedeceğiz.

    = = =

    Peygamber efendimiz soyu konusunda dedesi Abdülmuttalibten sonra yirminci atasına kadar zikredilmesine izin vermiştir. Buna göre O:

    Muhammed (a.s.v) b. Abdullah b. Abdülmuttalib (Şeybe) b. Haşim (Amr) b. Abd-i Menaf (Mugire) b. Kusayy (Zeyd) b. Kilab b. Mürre b. Kâb b. Lüey b. Galip b. Fihr b. Malik b. Nadr b. Kinâne b. Hüzeyme b. Müdrike (Amir) b. İlyas b. Mudar b. Nizar b. Maad b. Adnandır.

    Peygamberimizin soyu Adnandan kırk ata sonra İsmail b. İbrahime (a.s.) gelip dayanır.

    Peygamberimizin ataları konusunda daha geniş bilgi isteyen okuyucularımız ikinci cildimize (Cahİliye Dönemi) müracaat edebilirler.

    = = =

    Peygamberimizin babası Haşim oğullarından Hz. Abdullah b. Abdülmuttalibtir.

    Peygamberimizin annesi Zühre oğullarından Hz. Amine bint-i Vehbtir. Bu nedenle Zühre oğulları peygamberimizin dayısı durumundadır.

    Ashab-ı Kiramdan Hz. Sad b Ebi Vakkas Zühre oğullarındandı. Peygamber efendimiz kendisine dayım diyerek iltifat buyururdu.

    = = =

    Peygamberimizin anneannesi Abdüddar oğullarından Berre bint-i Abdüluzzadır.

    Peygamberimizin babaannesi Mahzum oğullarından Fatıma bint-i Amrdır.

    Peygamberimizin anne yönünden dedesi Vehb b. Abd-i Menaf b. Zühredir.

    Peygamberimizin baba yönünden dedesi Abdülmuttalib b. Haşimdir.

    Görüldüğü gibi peygamberimiz soyca baba tarafından Haşim oğullarına, anne tarafından Zühre oğullarına, anneanne tarafından Abdüddar oğullarına, babaanne yönünden ise Mahzum oğullarına gelip dayanmaktadır.

    = = =

    Peygamberimizin dedesi Abdülmutalibin annesi Selma bint-i Amr hatun Medinede oturan Neccar oğullarındandı. Bu nedenle Neccar oğulları peygamberimize dayı düşmekteydiler.

    Peygamberimizin dedesinin dedesi Abd. Menaf b. Kusayyın annesi Cürhümîlerden (Huzaâlardan) Hubba Hatun idi.

    Bu nedenle Cürhümilerde (Huzaâlarda) peygamberimize dayı düşmekte idiler. Huzaâlar ile Haşim oğulları her zaman birbirlerine yakın durmuşlar ve yardımcı olmuşlardır.

    = = =

    Sakiflerden Benî Sad b Bekir kabilesi peygamberimize süt anneliği ve kardeşliği yönünden yakındılar.

    Arap gelenek ve göreneklerine göre süt anneliği ve kardeşliği gerçek anne ve kardeşlerden farksızdır. Bu nedenle bu bağ son derece güçlüdür ve ömür boyu sürmüştür.

    = = =

    Peygamberimizin büyük, büyük dedesi Kusayy b. Kilabın annesi Fatıma bint-i Sad, kocasının ölümünden sonra Kudaâlardan Rebia b Haram ile evlenmiş olduğundan peygamberimizle Kudaâlar arasında akrabalık bağı kurulmuştur.

    = = =

    Peygamberimizin zevceleri:

    1-Ümmül müminin Hz. Hatice bint-i Hüveylid (r.anha)

    2- Ümmül müminin Hz. Sevde bint-i Zema (r.anha)

    3- Ümmül müminin Hz. Aişe bint-i Ebu Bekir (a.anha)

    4- Ümmül müminin Hz. Meymune (r.anha)

    5- Ümmül müminin Hz. Ümmü Habibe (r.anha)

    6- Ümmül müminin Hz. Ümmü Seleme (r.anha)

    7- Ümmül müminin Hz. Zeynep bint-i Cahş (r.anha)

    8- Ümmül müminin Hz. Zeynep bint-i Huzeyme (r.anha)

    9- Ümmül müminin Hz. Safiye (r:anha)

    10- Ümmül müminin Hz. Hafsa bint-i Ömer (r.anha)

    11- Ümmül müminin Cüveyriye bint- Haris (r.anha)

    12- Ümmül müminin Hz. Mariye (r.anha

    Ümmül müminin Hz. Hatice bint-i Hüveylid (r.anha) ile Ümmül müminin Hz. Zeynep bint-i Huzeyme (r.anha) peygamberimizin sağlığında vefat etmişlerdir.

    Peygamber efendimizin vefatından sonra Ümmülmüminin olan hanımları içinde ilk vefat eden Zeynep bint-i Cahş (r.anha) en son vefat eden ise Hz. Ümmü Selemedir (r.anha)

    Peygamberimiz yukarıda belirtilenler dışında Esma bint-i Numanel Kindî ile hicretin dokuzuncu yılında evlenmiş ise de bu kadın, onu çekemeyen bazı kadınların oyununa gelmiş, peygamberimizin onaylamadığı bazı davranışlarda bulunmuş, peygamberimizde onu gerdeğe girmeden babasının evine göndermiştir.

    Peygamberimiz Reyhane isminde bir hanımla nikâhlanmış ise de kadının vücudunda hastalık belirtisi bazı alacalar bulunduğundan gerdeğe girmemiştir.

    = = =

    Peygamberimizin erkek evlatları:

    1-Hz. Kasım.

    2-Hz. Abdullah

    3-Hz. Tayip

    4- Hz. Tahir

    5-Hz. İbrahim

    = = =

    Peygamberimizin kız evlatları:

    1-Hz. Zeynep (r.anha)

    , 2-Hz. Rukayye (r.anha)

    3-Hz. Ümmü Külsüm (r.anha)

    4-Hz. Fatımatüzzehra (r.anha)

    Hz. İbrahim dışındaki evlatlarının annesi Hz. Hatice bint-i Hüveylidtir. Hz. İbrahimin annesi Hz. Mariyedir.

    Bazı kaynaklarda Hz. Tayip ve Hz. Tahirin aynı çocuk olduğu şeklinde bir rivayet vardır. Bu rivayet doğru ise peygamberimizin dört kız, dört erkek evladı olmuş olur.

    Peygamberimizin erkek evlatlarının hepside küçük yaşlarda vefat etmişlerdir.

    Hz. Fatıma dışındaki bütün evlatları peygamberimizin sağlığında vefat etmişlerdir.

    Bu durumda peygamberimiz bazı kaynaklara göre sekiz, bazı kaynaklara göre de yedi defa evlat acısını tatmış, iki hanımını da kendi elleriyle defnetmiştir.

    = = =

    Peygamberimizin damatları:

    1-EbulAs (r.a) (Hz. Zeynebin kocasıdır.)

    2-Hz. Osman b. Affan (r.a) (Hz. Rukayye ile Hz. Ümmü Külsümün kocasıdır.

    3-Hz. Ali b. Ebu Talip (k.v) (Hz. Fatımatüzzehranın kocasıdır.

    = = =

    Peygamberimizin erkek torunları:

    1-Abdullah b. Osman (Annesi Hz. Rukayyedir)

    2-Hasan b. Ali (r.a) (Annesi Hz. Fatımatüzzehradır.)

    3-Hüseyin b. Ali (r.a) (Annesi Hz. Fatımatüzehradır.

    Peygamberimizin kız torunları:

    1-Hz.Zeyneb bint-i Ali (Annesi Hz. Fatımatüzzehradır.

    2-Hz.Ümmü Külsüm Bint-i Ali (Annesi Hz. Fatımatüzzehradır.)

    Peygamber efendimizin ilk sütannesi amcası Abdüluzzanın (Ebu Lehebin) cariyesi Süveybe Hatundur.

    = = =

    Peygamberimizin süt kardeşleri

    Süveybe hatun oğlu Mesruk ile birlikte peygamber efendimizi, Hz. Hamza b. Abdülmuttalibi (r.a) ve Ebu Seleme b. Abdülesedi (r.a) de emzirmiştir.

    Peygamberimizin ikinci süt annesi Benî Sad b Bekir kabilesinden Ebu Zueyb Abdullah b. Harisin hanımı Halime Hatundur.

    Buna göre peygamberimizin sütkardeşleri:

    Mesruk (Süveybe hatun emzirdi)

    Hz. Hamza b. Abdülmuttalib (r.a) (Süveybe hatun emzirdi)

    Ebu Seleme b. Abdülesed (r.a) (Süveybe hatun emzirdi)

    Abdullah b. Abdullah (Halime hatun emzirdi)

    Şeyma bint-i Abdullah (Halime hatun emzirdi)

    Üneyse bint-i Abdullahtır. (Halime hatun emzirdi)

    Arap kültüründe sütkardeşliği çok önemlidir. Süt kardeşlerin birbirleriyle evlenmeleri haramdır. Süt kardeşlerin öz kardeşlerden herhangi bir farkı yoktur.

    = = =

    Peygamberimizin dadısı Ümmü Eymen Berekedir.

    Peygamberimizin gerçek annesi yerine koyup sevip, saydığı ve diğerlerinden ayrı tutup değer verdiği dört kadın vardır.

    Bunlar:

    1-Halime hatun (peygamberimizin sütannesi)

    2-Fatıma bint-i Esed (r.anha) (Ebu Talibin hanımı. Peygamberimizi bakıp, büyüten kadın.)

    3-Ümmü Eymen Bereke (r.anha) (Peygamberimizin dadısı)

    4-Süveybe hatun (Doğduğunda peygamberimizi emziren kadın)

    Peygamberimiz sağlıklarında bu dört kadını sık, sık ziyaret eder, sevgi ve saygı gösterir, ikramlarda bulunurdu.

    = = =

    Peygamberimizin amcaları (yaş sırasına göre):

    1-Haris..Annesi Semra Bint-i Cündübtür

    2-Zübeyr..Annesi Fatıma Bint-i Amr

    3-Ebu Talib (Abd-i Menaf)Annesi Fatıma bint-i Amr

    4-Ebu Leheb (Abdüluzza). Annesi Lübna Bint-i Hacer

    5-Kusem.. Annesi Fatıma Bint-i Amr

    6-Dırar Annesi Nüteyle Bint-i Cenab

    7-Mukavvim(Abdülkâbe).Annesi Hale Bint-i Vüheyb

    8-Hacl (Kaydak)..Annesi Hale Bint-i Vüheyb

    9-Abbas..Annesi Nüteyle Bint-i Cenab

    10-Hamza..Annesi Hale Bint-i Vüheybdir.

    Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib en büyük oğlu Harise nispetle Ebül Haris künyesiyle künyelenmiştir. Beş numarada belirtilen Kusem küçük yaşta vefat etmiştir.

    = = =

    Peygamberimizin halaları olan Abdülmuttalibin kızları ve bu kızların anneleri şunlardır.

    1-Safiyye..Annesi Hâle Bint-i Vüheyb

    2-Ümmü Hakîm Beyza.. Annesi Fatıma bint-i Amr

    3-Âtike.. Annesi Fatıma bint-i Amr

    4-Ümeyme… Annesi Fatıma bint-i Amr .

    5-Ervâ Annesi Fatıma bint-i Amr

    6-Berre. Annesi Fatıma bint-i Amr

    = = =

    Peygamberimizin amcaoğulları:

    1-Talib b. EbuTalib

    2-Âkil b. Ebu talib

    3-Cafer b. Ebu Talib (r.a)

    4-Ali b. Ebu Talib (k.v)

    5-Utbe b. Abdüluzza (Ebu Leheb)

    6-Uteybe b. Abdüluzza (Ebu Leheb)

    7-Abdullah b. Abbas (r.a)

    8-Fadl b. Abbas (r.a)

    9-Kusem b.Abbas (r.a)

    = = =

    Peygamberimizin amcakızları:

    1-Ümmü Hani Fahite bint-i Ebu Talib (r.anha)

    2-Fatıma bint-i Hamza b. Abdülmuttalib (r.anha)

    = = =

    Peygamberimizin halaoğulları:

    1-Zübeyr b. Avvam ( Annesi Hz. Safiye bint-i Abdülmuttalip)
    Zübeyr b. Avvam aynı zamanda Ümmülmüminin Hz. Hatice Bint-i Huveylidin kardeşi Avvamın oğludur. Bu nedenle Hz. Hatice Zübeyr b. Avvamın halasıdır. Zübeyr b. Avvamın hanımı Esma Bint-i Ebu Bekir Ümmül-müminin Hz. Aişe Bint-i Ebubekirin ablasıdır. Hz. Aişe Abdullah B. Zübeyrin teyzesi olur.

    2-Tuleyp b. Ümeyr (Annesi Hz. Erva Bint-i Abdülmuttalip)

    = = =

    Peygamberimizim halakızları:

    1-Ümmülmüminin Hz. Zeynep bint-i Cahş

    = = =

    Peygamberimizin üveyoğulları:

    1-Hind b.Ebi Hâle (r.a) (Annesi Hz. Hatice)

    2-Hâle b. Ebi Hâle (r.a) (Annesi Hz Hatice)

    3-Seleme b.Abdülesed (r.a) Annesi Ümmü Seleme

    = = =

    Peygamberimizin üvey kızları:

    1-Hind bint-i Âtik (Annesi Hz. Hatice)

    = = =

    Peygamberimizin azatlıları:

    1-Zeyd b. Harise

    2-Ebi Kebşe

    3-Enese

    Devam edeceğiz.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  3. HZ. MUHAMMED’İN (a.s.v) BEKLENİŞİ

    İsa (a.s) yüce Allah (c.c) tarafından göğe çekildikten sonra havariler dünyanın dört yanına dağıldılar. Bu, İsa’nın (a.s.) kendilerine olan vasiyetiydi. İsa (a.s) onlara:

    -Yeryüzüne dağılınız. İnsanların akına karasına Rabbimin Nurunu götürünüz diye emretmişti.

    İsa (a.s) sağlığında havarilerini gidecekleri yerleri belirtmişti. Buna göre:

    1-Petros’a yanında müminlerden Bulus olduğu halde Rumiyye’ye,

    2-Andrea ve Matta’ya insan yiyen zencilerin yurduna,

    3-Tomas’a Babil ülkesine,

    4-Yuhanna’ya Ashab-ı keyfin yurdu olan Efsus’a,

    5-Yakub’a Oraşalım’a,

    6-Simon’a Kuzey Afrika’daki Berberîler ülkesine gitmelerini emretmişti.

    Havariler görevlerini layıkıyla yaptılar. Önlerine çıkan hiç bir zorluk onları yıldırmadı. İsa’nın (a.s) getirdiği Nuru yaymak için hiç bir fedakârlıktan kaçınmadılar. İşkencelere uğradılar, sürgün edildiler. İçlerinde bu uğurda canlarını verenler oldu.

    Müşriklerin, özellikle Yahudilerin bütün engel olma çabalarına rağmen Hıristiyanlık bütün dünyaya süratle yayılmaya başladı. Bu ara İnciller kaleme alındı. Pek çok İnciller yazıldı. İncillerin sayısı yüzleri buldu.

    İncillerin pek çoğu bazı konularda birbirleriyle çelişiyordu. Bu; yeni dini, önce kendi dinlerine benzetmeye, daha sonrada zayıflatmaya, içlerinde eritmeye çalışan Yahudilerin Hıristiyanları bölüp parçalamaya yönelik bir oyunuydu.

    İlk Hıristiyanlardan yakalananlar çeşitli işkencelere maruz kalırlardı. Fakat onlar gerçek mümin kişilerdi. Aç aslanlara atılma; diri, diri yakılma gibi tüyler ürpertici işkencelere maruz kalmalarına rağmen dinlerinden dönmezlerdi.

    Bu durum İsa’nın (a.s) doğumundan üç yüz on sene sonrasına kadar devam etti. Nihayet Roma imparatoru Konstantin Hıristiyanlılığı serbest bıraktı, İsevîlerin inançlarını rahatça yaşamalarına izin verdi.

    İmparator Konstantin Roma’yı bırakarak bu gün İstanbul ismiyle anılan Konstantiniyye şehrini geldi, başşehrini buraya taşıdı.

    Etrafına pek çok Hıristiyan toplandı. Konstantin’in kendisi de Hıristiyan oldu. Hıristiyanlığı imparatorluğunun resmi dini yaptı.

    İmparator Konstantin’in Hıristiyan olması Hıristiyanlara pek büyük bir güç verdi. Süratle yayılıp, çoğaldılar.

    Fakat İncil-i Şerif İsa’nın (a.s.) ağzından çıktığı şekliyle kaleme alınmamış, doğru bir şekilde zapt edilememişti.

    İlk dönemlerde İncil insanların zihinlerindeydi. Yahudiler bundan çok kötü bir şekilde istifade ettiler.

    Yeni dini zayıflatmak, bölüp parçalamak için birbirlerinden farklı pek çok İncil’in yazılmasına ön ayak oldular.

    Birbirleriyle çelişen pek çok İncil’in bulunması Hıristiyanlar arasında uyuşmazlıkların, çözülmesi mümkün olmayan çetin ihtilafların ortaya çıkmasına neden oldu.

    İnciller halktan gizlendi. Okumaları, öğrenmeleri engel olundu. Bunun sonucunda İncili okuyup yorumlayan halktan ayrı bir ruhban sınıfı oluştu.

    İncil, ruhban sınıfların elinde kaldı. Geniş halk kitleleri haftadan haftaya yapılan ayinlerde papazların okuduğu belirli bölümler dışında İncil konusunda her hangi bir bilgiye sahip değildiler.

    İnciller piskopos diye anılan bazı kişilerin yorumlarına bırakıldı.

    Çeşitli İnciller olması nedeniyle İncilleri yorumlayan bu kişiler arasında kıskançlıklardan kaynaklanan amansız bir rekabet başladı. Bu kıskançlıkların doğurduğu rekabetse aralarındaki ihtilafları, anlaşmazlıkları çoğalttı.

    Bu anlaşmazlıkların siyasi bir etkisi oldu. Sonunda Roma imparatorluğu doğu ve batı olmak üzere ikiye bölündü.

    Roma imparatorluğunun bölünmesi Hıristiyanlığında ikiye bölünmesi demekti. Bu, aynı zamanda Hıristiyanlığın iki başlı olmasına neden oldu.

    Aynı peygambere inanmalarına rağmen birbirlerine rakip hatta düşman iki parçaya ayrıldılar.

    Hıristiyanlardan bir kısmı Roma’da bulunan papaya tabi oldu. Onlara Katolik denildi.

    Diğer kısmı ise İstanbul’da bulunan patriğe bağlıydılar, onlara da Ortodoks adı verildi. Bunlarda aralarında pek çok mezheplere ayrıldılar.

    Bu aralarda bir tevhit dini olan Hıristiyanlığa teslis akidesi sokuldu. Allah’ın babasız yarattığı bir kulu ve onun tertemiz bir bakire olan annesi birer ilah haline getirildi.

    Böylece İsa’nın (a.s) getirdiği tevhit dini bozuldu; duruluğunu, güzelliğini kaybetti.

    Bütün tevhit dinlerinde olduğu gibi İsa’da (a.s) şanı yüce Allah’a (c.c) şirk koşmayı en büyük günah saymakta, buna şiddetle karşı çıkmakta idi.

    Fakat Hıristiyanlar kiliselerine Allah’a (c.c.) şirk olan tasvirler asmakta, bunlara tazimde bulunmakta bir sakınca görmediler. Böylece şanı yüce Allah’ın (c.c.) anılması, yalnız O’na ibadet edilmesi gereken kiliseler müşriklerin mabetlerine benzetildi.

    Zamanla İsa’nın (a.s.) getirdiği bu güzel tevhit dini ağır, ağır yozlaştırıldı, bir kısım insanların menfaatlerine, siyasi çıkarlarına alet edildi.

    Koyu bir taassup ve zulmet bir kere daha bütün dünyayı sardı, insanların ufuklarını kararttı.

    Sevgiyi, merhameti, fedakârlığı, ana babaya, hısım akrabaya ve bütün insanlara saygıyı, onların haklarını korumayı öğreten ve emreden bu tevhit dini; insanlara zulmeden, onları diri, diri yakan, kalın urganlarla ayaklarından ve ellerinden bağlayıp, atlara çektirerek parçalatan, türlü işkencelerle inim, inim inleten, insanları hapishanelerde çürüten bir zulüm aracı hâline getirildi.

    Engizisyon mahkemeleri kuruldu. Nice yüzyıllar bu mahkemeler koyu bir taassupla nice masum insanların kanına girdi.

    Bu mahkemeler İsa (a.s.) adına insanları zulmediyor, onlara olmadık cezalar veriyor, işkenceler ediyor, öldürüyordu.

    Ne gariptir ki bütün bunlar; yanağınızı vurana diğer yanağınızı çevirin güzel öğretisini getiren, henüz annesinin kucağında meme emen bir bebekken; Ben cebbar ve şaki bir kişi değilim diyen İsa (a.s.) adına yapılıyordu.

    Zamanla kiliseler insanlara para karşılığı günahlarını affetmeye, cennetlerden bağlar, bahçeler satmaya başladılar. Bu yollarla inanılmaz servetler edindiler.

    Halbuki o cennetler Allah’ın (c.c) muttakî kullarına bir ödülüydü. Tâat sahiplerinin, Allah’ın (c.c) emirlerine uyan, yasaklarından kaçınanların yeri ve hakkıydı. Onu başkalarına vaat etmeye, satmaya hiç kimsenin hakkı ve yetkisi yoktu.

    Kiliseler dini bırakıp doğrudan siyasetin içine girdi. İnsanları olduğu gibi devletleri kontrol eden, onları yıkan ya da yeniden kuran bir güç oldu.

    Böyle bir güç kiliselerin başında bulunanların başlarını döndürdü. Bu aynı zamanda kiliseler arasında da amansız bir rekabetin doğması demekti.

    İnsanlar aynı dine inandıkları halde birbirleriyle amansızca savaştılar, İsa (a.s) adına birbirlerini öldürdüler. Allah (c.c) ve İsa (a.s); papaların, patriklerin, papazların siyasi çıkarları için kullandıkları bir meta haline geldi.

    Devamı var.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  4. “Bu aralarda bir tevhit dini olan Hıristiyanlığa teslis akidesi sokuldu. Allah’ın babasız yarattığı bir kulu ve onun tertemiz bir bakire olan annesi birer ilah haline getirildi. “

    Bakın bu müslüman kardeşimiz de meryem’i üçlü birliğin üçüncü üyesi zannediyor.

    İstisnasız bütün müslümanlar gibi;

    Baba- oğul-meryem ana yani.

    Niye?

    Çünkü peygamberi de öyle zannediyor.

    🙂

    Sonra Konstantin İstanbul’a gelmiş..

    Len şehri kuran o zati.

    Manyak bunnar yau:)

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  5. Sevgili okuyucularımızın dikkatine

    Buradaki yazılanlar (DİĞERLERİ GİBİ) kişisel fikirlerimiz değil KAYNAK VE DAYANAKLARDAN ALINTILARDIR.

    Yazımızın başında kaynak ve dayanaklarımızı uzun bir liste halinde vermiştik.

    Kimileri göremediğine göre….

    GÖZLERİNE BİR BAKTIRIVERSİN.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  6. HZ. MUHAMMED’İN (a.s.v) BEKLENİŞİ-2

    İsa’dan (a.s) sonra beşinci yüzyılın ilk çeyreklerinde; yüzyıllardan beri aralarında ihtilaf konusu olan ve türlü anlaşmazlıklara, savaşlara neden olan bir konuyu konuşup tartışmak ve bir karara bağlamak üzere İznik’te bir konsil toplandı.

    Konsilin görevi artık sayıları yüzleri bulan İncilleri ayıklamak; içlerinden en itibarlı, en doğru olanları seçmek ve bunları Hıristiyanlara tavsiye etmekti.

    Fakat her zaman olduğu gibi bu işte de kişisel hırslar, siyasi temayüller baskın çıktı.

    Konsil günlerce çalıştı, İncilleri günlerce tartıştılar. Sonunda dört İncilin kabulü ile diğer İncillerin yok edilmesi kararına vardılar.

    Kabul edilen bu dört İncil Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleriydi.

    Yüzlerce İncil arasından dört İncilin kabulü ile diğerlerinin yok sayılması kararını nasıl ve hangi yetkiyle aldıkları ise ayrı bir tartışma konusu oldu.

    Belki de yok saydıkları İncillerden birisi gerçek İncil’di. Daha sonra gelişen olaylar bu konudaki kuşkuların ne kadar yerinde olduğunu göstermektedir.

    Fakat yüzlerce İncil’in ortadan kaldırılması da bir sonuç vermedi. Dine siyaset bulaştırdılar. Hıristiyanlar kendi aralarında savaştılar. Pek çok mezhep kavgaları çıktı.

    Ortadan kaldırılan, yok edilen İncillerin başında Barnaba İncili gelmektedir.

    Barnaba, Hıristiyanlığın ilk dönemlerindeki en büyük şahsiyetlerinden birisidir.

    Kendisi Levi soyundan Kıbrıslı bir Yahudi ailesine mensuptu. İncil yazarı ve on iki havarilerden olan Markos, Barnaba’nın yeğeniydi. Asıl adı Yusuf’tu. Barnaba adı daha sonra kendisine havariler tarafından verilmiştir. Peygamberin oğlu, teselli oğlu anlamlarına gelmektedir.

    Luka tarafından kendisi, imanla dolu iyi bir insan olarak tavsif edilmiştir. Şahadetiyle Pavlus’un havariler arasına alınmasını sağlayanlardan birisidir.

    Barnaba, İsa’nın seçtiği yetmiş öğrenci arasındadır. O aynı zamanda putperest milletlere Hıristiyanlığı tebliğle görevlendirilenlerin içindeydi.

    Barnaba, önceleri Pavlus ile birlikte bu görevini yaparken daha sonra çıkan anlaşmazlık sonucu ondan ayrılmıştır.

    Barnaba inciliyle ilgili ilk vesikalar dördüncü yüzyıla aittir. İncili, beşinci yüzyılda bizzat papa tarafından yasaklanmıştır.

    Bu gün Barnaba inciline ait tek orjinal nüsha İtalyanca olup Avusturya Milli kütüphanesinde bulunmaktadır.

    Barnaba İncili en çok tartışılan İncil olmuştur. Muhtevası nedeniyle bazı batılı müsteşrikler böyle bir İncilin olmadığını, bu İncil’in Hıristiyanken Müslüman olan bir kişi tarafından kasıtlı olarak yazıldığı savunulmaktadır. Halbuki bu mümkün değildir.

    Barnaba İncilinin Müslümanlık ortaya çıkmadan çok uzun zaman önce var olduğuna, bizzat papa tarafından yasaklandığına dair tarihi belgeler vardır.

    Barnaba İncil’inin hemen başında bu İncil’in Hz. İsa’nın (a.s) gerçek İncil’i olduğunu, onun havarisi Barnaba tarafından yazıldığını belirtir.

    Barnaba; İsa’yı (a.s.) Tanrı’nın oğlu olarak niteledikleri, Allah’ın (c.c) bütün büyük peygamberlerince belirtilmiş sünneti kabul etmedikleri, temiz ve helâl olanları bozdukları gerekçesiyle diğer İncil’leri reddeder, İsa’nın Allah’ın (c.c) kulu ve resulü olduğunu belirtir, bu nedenle İncil’ini yazmaya karar verdiğini bildirir.

    Barnaba İncil’i Luka ve Matta İncil’leriyle pek çok yönden benzeşmekte ise de aralarında büyük farklılıklar vardır.

    Şüphesiz ki en büyük fark Barnaba İncilinde özellikle teslisi ve İsa’nın (a.s.) ulûhiyetini reddetmesi Onun sadece gelecek olan Mesih’i müjdeleyen bir peygamber olduğunu belirtmesidir.

    Barnaba İncil’i ayrıca şu konularda diğer İncil’lerle farklılıklar gösterir.

    a) İsa Zeytin dağında bulunduğu sırada Cebrail gelerek İncil’i indirmiş, İsa’nın (a.s.) kalbine dolan bu kitapla peygamberliği fiilen başlamıştır. İsa, (a.s) Kudüs’teki mabette Allah (c.c.) adına ilk vaazını bundan sonra vermiş, İbrahim’in (a.s.) hatırasına Allah (c.c.) adına bir kurban takdim etmiştir.

    b) Barnaba İncilinde diğer İncillerin aksine İsa’nın (a.s.) on iki havarisinin içinde Barnaba da vardır.

    c) Sünnet olmanın Allah (c.c.) ve Hz. İbrahim (a.s.) arasında yapılan ebedi bir ahit olduğunu, uygulamanın Âdem’den başladığını, sünnetsizliğin cennetten mahrum kalmakla aynı şey olduğu bildirilir.

    d) Domuz eti gibi yasaklanmış besinlerin yenmesi haramdır.

    e) Putperestlik, Allah’a (c.c.) şirk koşmak en büyük günahtır.

    f) İsa (a.s.) dört melek tarafından göğe kaldırılmıştır.

    g) Daha önce gönderilen kutsal yazılar tahrif edildiğinden Allah (c.c.) hakikati tekrar vazetmek için İsa’yı (a.s.) göndermiştir. Bu hakikat ise İsmail (a.s.) soyundan gelecek bir Mesih’in müjdesidir.


    Devamı var.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  7. “Bu gün Barnaba inciline ait tek orjinal nüsha İtalyanca olup Avusturya Milli kütüphanesinde bulunmaktadır.”

    Mizah dizisi gibi. Hem orjinal, hem tek orjinal hem de İtalyan’ca. Barnaba da İsa zamanında yaşamıştır bu arada.

    Sorsan şimdi İsa Roma İmparatorluğuna geldi ee Roma nerededir diyecek?

    Fakat benim anlayamadığım asıl şu. Mesela böyle konularda ebubekirin hiç ses çıkardığını duydunuz mu?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  8. Yav sen ne diyosun..

    Asıl ben dincilerin DOM’a müdahil olmalarını beklerdim.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  9. Yakın denebilecek bir tarihte Doğu Anadoluda bir mağarda eski bir İncil bulunmuş, bunun Süryanice yazılmış Barnaba İncili olduğu söylenmişti.

    Belki birden fazla çeşitli dillerde orjinal nüshası vardır.

    Barnaba’nın birden fazla dl bilmesine niye şaşırıyor sunuz?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  10. xenix’ciğim

    Ebu Cehil ile ilgili yazın tam bir MİZAH ŞAHASERİ.

    Bu konuda ellerine su dökemem.

    O konudaki eleştirilerimi okudun mu?

    Bana kalırsa sen diplomalarını (tabiki varsa) yırt, bilim adamlığından da istifa et. Gamaro’nun kamburun saflarına katıl.

    Mucuklar xenix’ciğim.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  11. HZ. MUHAMMED’İN (a.s.v) BEKLENİŞİ-3

    İsa’nın (a.s) doğumundan beş yüz sene sonra insanlık bir kere daha koyu bir cehaletin, din adına yapılan zulmün, kara bir taassubun ufukları kararttığı bir zulmet dönemine girdi.

    Hz. İsa’nın (a.s.) getirdiği tevhit dini tahrif edilip bozuldu. Hak dinin nuruna perde çekildi. Türlü ahlaksızlıklar, küfür ve şirk alıp yürüdü. Bütün insanlık koyu bir dalâlet içine düştü. Yüce Allah’ın (c.c) adı bir kere daha unutuldu.

    Tevrat’ın ve İncil’in ısrarla müjdelediği O Büyük İnsanın, o hiç bir zaman batmayacak nurlu Güneşin doğma vakti yaklaşmakta, bunun belirtileri açıkça görülmekteydi.

    İsa’nın (a.s.) göğe kaldırılmasından sonra geçen altı yüz sene boyunca başka peygamber gelmemiş, insanlar irşat edilmemiştir. İki peygamber arasındaki bu dönemlere Fetret devri denir.


    İbrahim (a.s.) oğlu İsmail (a.s.) ile birlikte Kâbe’yi yeniden inşa ettikten sonra Şam taraflarında olan yurduna dönmüştü. Sık, sık oğlu İsmail’in (a.s.) yanına gidip geliyordu.

    İsmail (a.s.) Cürhimîlerden kadınlarla evlendi. İsmail oğulları bu kabilenin içinde süratle çoğaldılar.

    İsmail (a.s.) Kâbe’yi babası İbrahim (a.s.) ile yaptıktan ve Onun vefatından sonra; gerek Kâbe, gerekse hac amellerine ait hizmetleri yürütmek ve yönetmekteydi. Bu görevlerini ömrünün sonuna kadar devam etti.

    Kâbe’ye ilk örtü örten kişi O idi.

    İşte bu sıralarda Mekke’de oturan Cürhüm ile Yemen’de oturan Amâlika kavimlerine irşat etme göreviyle kendisine peygamberlik verildi. Kendisi babasının tevhit dini üzerindeydi.

    İsmail (a.s.) Amâlika kavminin yurdu olan Me’rib ve Hadramevt taraflarında elli yıl kalmış, bu süre içinde bu kavimleri doğru yola getirmeye çalışmıştır. Her peygamberde olduğu gibi irşada çalıştığı kavimler içinde ona inanan da, inanmayan da olmuştur.


    İbrahim’in (a.s.) diğer oğlu İshak (a.s.) ve onun oğlu Yakup (a.s.) ise Şam taraflarında bulunan kavimlere peygamberler olarak gönderildi.

    Yakup’un (a.s) on iki oğlu oldu. Kendisine İsrail lakabı verildiğinden on iki oğuldan gelen kavme İsrail oğulları denilmiştir. Her oğlundan gelen boylara da Esbat-ı Benî İsrail denilir.

    Yakup’un (a.s.) en küçük oğullarından olan Yusuf (a.s.) ağabeylerinin kıskançlığı sonuca önce bir kuyuya atılmış, sonrada Mısır’a giden bir kervana otuz dirhem karşılığı köle olarak satılmıştı.

    Yusuf (a.s.) hayli meşakkatli geçen uzun yıllar sonra Mısır’a mali işlerden sorumlu aziz oldu. Aynı zamanda kendisine peygamberlik verildi.

    Oluşan bir kıtlık sonucu kardeşleri yanına erzak istemek için geldiler. Yusuf (a.s) onlara kendini tanıttı, yaptıklarını affederek ailesini Mısır’a getirdi.

    Yakup (a.s.) burada vefat etti. Şam taraflarında bulunan Habrun’a; dedesi İbrahim’in (a.s.) ve babası İshak’ın (a.s.) yanına defnedildi.

    İsrail oğulları Mısır’da Yusuf’un (a.s.) himayesinde oldukça rahat bir hayat sürmeye başladılar. Bu ara çoğalıp güçlendiler.

    Yusuf (a.s.) vefat edince Mısır’ın en kavi direği yıkıldı, işleri bozuldu. Bir ihtilal sonucu Amâlika kavminden olan Hiksosların iktidarı devrildi. Kıptî firavunlar iktidarı ele geçirdiler.

    Kıptîler, İsrail oğulların hor ve hâkir görürler; en ağır, en pis işlerini onlara gördürürler, köle ve hizmetçi olarak kullanırlardı.

    Bu durum Musa’nın (a.s.) gelişine kadar sürdü. Musa (a.s.) İsrail oğullarını Mısır’dan çıkararak kutsal topraklara doğru alıp götürdü. Fakat kutsal topraklara varamadan yolda vefat etti.

    Musa’dan (a.s.) sonra Yuşa (a.s.) ardından Kalep (a.s.) peygamber oldu. İsa’ya (a.s.) kadar pek çok Peygamberler gelip geçti.

    İsrail oğulları bu peygamberlerden pek azına tabi oldular. Çoğuna karşı geldiler, bazılarını da öldürdüler. İsa’yı (a.s.) ise çarmıha germeye çalıştılar.

    İsa (a.s.) göğe çekildikten sonra havariler vasıtasıyla Hıristiyanlık bütün dünyaya yayıldı. Fakat teslis akidesiyle ulûhiyeti bozuldu.

    Ayrıca İncil doğru olarak zapt edilemediğinden farklı hatta bazı konularda birbirleriyle çelişen pek çok İnciller yazıldı. Hıristiyanlıkta Yahudilik gibi birbirlerine düşman pek çok mezheplere ayrıldı.

    Devamı var.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  12. HZ. MUHAMMED’İN (a.s.v) BEKLENİŞİ-4

    İsmail’in (a.s.) yerine ise başka bir peygamber gelmedi. Bir bakıma İsmail’in (a.s.) gönderildiği kavimlerin fetret devri nice bin yıllar sürmüştür.

    Peygamberler tarafından irşat edilmeyen toplumlar kolaylıkla yoldan çıkabilirler.

    Nitekim İsmail’in (a.s.) peygamber gönderildiği kavimler de Ondan sonra kısa zamanda yollarını sapıttılar. İbrahim’in (a.s.) tevhit dinini unuttular. Allah’a (c.c.) şirk koştular. Putlara tapmaya başladılar.

    = = =

    Putlara tapmak, Harem-i Şerifi tazim için oradan alınan bazı taşları tapmakla başlamıştır.

    Mekke, İsmail (a.s.) oğullarına dar gelip başka yerlere yurt aramak için Mekke’den ayrılmaya başlayınca buradan ayrılanlar Mekke Haremine tazim için harem taşlarından bir taşı muhakkak yanlarından taşır ve her nereye gidip konarlarsa onu yere koyarlar ve Kâbe’yi tavaf ettikleri gibi onu da tavaf ederlerdi.

    Bu tutum onları kendilerini taşlardan güzel gördükleri, hoşlandıkları herhangi bir taşa tapınmaya kadar götürdü.

    Cahiliye denilen bu devirde adam sefere çıkacağı zaman yanında dört taş taşır, üçü ile ocak çatar; en yakışıklı, en güzel olan dördüncüsüne ise tapardı.

    Zamanla insanlar konakladıkları yerlerde buldukları taşlara tapmaya başladılar.

    Bir adam sefere çıkıp bir yerde konakladığında dört taş arayıp bulur, bunlardan üçü ile ocağını çatar, dördüncüsünü ise tapardı. Giderken de o taşları bulundukları yerde bırakıp giderlerdi. Başka konak yerlerinde de böyle yaparlardı.

    Eğer gittikleri yerlerde tapınmaya değer yakışıklı ve güzel taşlar bulamazlarsa üzerlerinde sağmal develerin sağıldığı kum tepelerine tapılırdı.

    = = =

    Araplara putları ilk getiren ve tapmalarını emreden Amr b. Luhay’dır.

    Amr b. Luhay Huzaâ kabilesindendi ve çok zengin bir kişiydi. Annesi Cürhümî kralının kızı idi.

    Cürhümîler Mekke’den sürülüp çıkarılınca Amr b. Luhay idareyi eline geçirdi. Aynı zamanda Kâbe’nin perdedarlığını da yapmaya başladı.

    Kendisi çok zengin olduğu gibi çok cömert bir kişi idi.

    On bin dişi deveyi Araplar arasında bölüştürmüştü ki bunlardan yirmisinin birer gözü kördü.

    Cahiliye devrinde bir kimse bin dişi deveye sahip olduğu zaman onların içinden erkek bir devenin bir gözünü kör ederdi. Amr b. Luhay’ın yirmi bin devesi vardı. Bu nedenle yirmi erkek devenin birer gözünü kör etmişti.

    Kendisi hac zamanı bin deve keser, etlerini tirit yaptırıp hacılara yedirir, şerbetler içirirdi. Ayrıca bütün hacılara elbiseler giydirirdi.

    Bu nedenle namı bütün Arap yarımadasına yayılmıştı.

    O zamana kadar hiç bir Arap onun kavuştuğu ün ve şana kavuşamamıştı.

    Onun sözleri Araplar arasından bir emir kabul edilir, itirazsız uyulur söz ve emirleri dinî hükümler olarak benimsenip yerine getirilirdi. Araplar onu kendilerine Rab edinmişlerdi.

    Amr b. Luhay ağır bir hastalığa tutuldu. Şifalı sularından faydalanmak için Şam yakınlarında bulunan Belkâ denilen yere gitti. Bir dostunun evine indi. Bu suyla yıkanınca şifa buldu.

    Tekrar Mekke’ye dönmek üzere yola çıkarken Belkâ’da oturan Moabi halkının bazı putlara taptıklarını, tazimde bulunduklarını gördü.

    Yanında bulunan Belkâ halkından olan dostuna:

    -Şu gördüğüm nedir? Diye sordu.

    Dostu:

    -Onlar bizim putlarımızdır. Biz onlara tapar, onlardan şifa ve yardım dileriz. Onlar bizlere yağmurlar yağdırır, düşmanlarımızdan bizleri korur diye cevap verdi.

    Amr b. Luhay çok etkilenmişti.

    Halkının günlerce yağmur beklediğini, sayısız düşmanlar tarafından baskınlara uğratıldıklarını hatırlayınca:

    -Bana şu putlarınızdan verseniz de ben onu yurdumun en güzel yerine diksem ve halkıma ona tazim etmeyi, tapmayı emretsem, bizlerde onlardan yararlansak olmaz mı? Diye sordu.

    Dostu da onun bu isteğine uydu ve Hübel isimli putlarını ona verdi.

    Amr b. Luhay aldığı putu bin bir itina ile Mekke’ye getirip Kâbe’nin içine koydu. Önüne de, getirilen hediyeleri koymak ve muhafaza etmek için bir kuyu kazdırdı.

    Onun Kâbe’nin içine bir put diktiğine gören Mekke halkı:

    -Ey Amr! Şu getirip Kâbe’nin içine diktiğin nedir? Diye sordular.

    Amr b. Luhay:

    -Onlar Belkâ’da oturan Moabi halkının taptıkları putlardandır. Belkâ halkına yağmur yağdırır, düşmanlarından korur, hastalarına şifalar verir. Ona tapınız ve saygı gösteririniz ki sizlere de yağmurlar yağdırsın, düşmanlarınızdan sizleri korusun, hastalarınıza şifalar versin.

    O Allah (c.c.) değildir ama Allah (c.c.) ile aranızda bir vasıtadır. Allah (c.c.) onlar aracılığıyla dualarınızı daha iyi duyar deyip halkına getirdiği puta tapmalarına, ona tazim edip, saygı göstermelerini emretti.

    Amr b. Luhay gittiği yerlerden Hübel benzeri putlar getirdi, onları Kâbe’nin dışında bazı yerlere diktirdi ve civar Arap kabilelerine getirdiği putlara tapınmalarını emretti.

    O dönemlerde Amr b. Luhay’ın söyledikleri kimsenin karşı çıkamayacağı, uymazlık edemeyeceği kesin emirlerdi.

    Araplar Amr b. Luhay’ın getirdiği putları kabul edip, tapmaya başladılar.

    Bunu hiç yadırgamadılar, çünkü senelerden beri buna benzeyen bir tapınma şeklini benimsemişlerdi. Bu şekilde tapınmakta idiler.

    Araplar gittikleri yerlerde gördükleri güzel taşları alıp Mekke’ye getirirler; Kâbe’nin yanında bir yere bırakırlar, ya da evlerine götürürlerdi.

    Muhtemelen yanardağlardan çıkan lavlardan oluşmuş bu taşlar onlara göre yıldızlardan gelmişti ve kutsaldılar. Uzun zamandan beri onları mabut yerine koyarlar, onlara tapınırlardı.

    Devamı var.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  13. Cahiliye Dönemi Putlarından Örneklemeler

    Genelde şöhretli, zengin ve ulu kişileri taklit etme meylinde olan Arap kabileleri Amr b. Luhay’ın bazı putlar getirerek Kâbe’ye koyduğunu ve kavmini bu putlara tapmayı emrettiğini görünce onlarda öyle yaptılar.

    Arapların taptıkları putları, şekil ve cisim olarak başlıca üç grupta toplayabiliriz. Arapçada putlar için Esnam, Evsan ve Ensab kelimeleri kullanılmaktadır.

    Arapçada En Nasb kelimesinin çoğulu El Ensabtır ki insan şeklinde olmayan şekilsiz taş demektir.

    Arapça’da El Vesen kelimesinin çoğulu El Esnamdır. Taştan oyulmuş insan şeklindeki put demektir.

    Bu putlar çoğunlukla Arapların hayatlarında mühim roller oynamış, onlara iyiliklerde bulunmuş kişilerin hatıralarını yaşatmak için taştan oyulmuş suretleridir.

    Vedd, Süva’, Nesr, Ya’uk, Yağus denilen Nuh (a.s.) tufanı sırasında sürüklenip gelen, sonra kumların içinde çıkarılan putlarda bu cinstendir.

    Kâbe’nin dışında bulunan İsaf ve Naile putları da taştan oyulma putlardandır.

    Vedd Putu: Vedd büyük bir adam şeklinde idi. Yanında harp aletleri vardı. Dume tül Cendel de dikiliydi. Bu puta Kelb ve Kudaâ kabileleri tapardı.

    Suva’ Yenbu’da olup, Hüzeyl kabilesinin putuydu.

    Ya’uk Taif’te olup Tai ve Mezhıc kabilelerinin putuydu.

    Nesr ve Yağus putları Yemen de idi. Putperest olan Hımyerîler ile Hemdan kabilesi onlara taparlardı.

    Bu beş isim aslında kavimlerinde salih, iyi huylu adamların isimleriydi. Fakat onlar ardı ardına bir ay içinde öldüler. Akrabaları onların acısıyla yanıp tutuştular.

    Onların bu halini gören bir taş yontucusu:

    -Ben şu ölüp gitmiş kişilere can veremem, onları geri getiremem ama isterseniz onlara benzeyen taştan suretlerini yapayım. Sizler o suretlere bakar onları yad eder, hayırla anarsınız dedi.

    Ölülerin yakınları da:

    -Eğer öyle bir şey yapabilirsen yap dediler.

    Taş yontucusu ölen kişilere benzeyen beş heykel yapıp dikti. Akrabaları bu heykellerin yanına gelirler, onlara saygı gösterirler, tazimlerde bulunurlardı.

    Bir müddet sonra bu heykellere bazı ilahi vasıflar verilmeye, yanlarında kurbanlar kesilmeye, daha sonraki zamanlarda da putlar haline getirilerek tapınılmaya başlandı.

    Nuh (a.s.) devrinde insanlar bu putlara tapıyorlardı.

    Nuh tufanı sırasında bu putları seller sürükleyip, hicaz taraflarına götürdü.

    Uzun müddet toprak altında kaldılar. Daha sonra bulunup, tekrar yüzeye çıkarıldılar ve tekrar tapılmaya başlandılar.

    İsaf ve Naile Putları: İsaf ve Naile ise Cürhüm kabilesinden iki genç kişiydiler. Kâbenin içinde zina yaptıklarından Allah (c.c.) onları taş haline çevirdi.

    Cürhümîler de diğer insanlara ibret olsunlar, böyle bir şey yapmasınlar diye onların taşlaşmış bedenlerini Kâbenin dışına diktiler. Daha sonra bu kişilerin niçin bu hale getirildikleri unutuldu, putlaştırılıp tapınılmaya başlandı.

    Kâbeye tavaf İsaftan başlanılırdı. Tavaf edecek kimse önce bu putun önüne gelir, ona istilam eder sonra Kâbeyi dolanarak tavafını Nailenin önünde tamamlardı.

    Zamanla putlara tapma öylesine ileri gitti ki her kabilenin olduğu gibi her ailenin de kendilerine özel ayrı putları oluştu.

    Bir kişi yolculuğa çıkmadan önce putunu ziyaret eder, ona el yüz sürer, önünde secde edip tazimde bulunur; yolculuktan dönünce ailesini görmeden önce putunun yanına koşar, tekrar el yüz sürer, tazimde bulunurdu.

    Yolculukları sırasında konakladıkları yerlerde dört taş arayıp bulurlar, bunlardan en güzelini, en yakışıklısını kendilerine ilah edinirler, ona taparlar, diğer üçüyle de ocaklarını çatarlardı. Giderken de onları orada bırakır giderlerdi.

    Bazen azık olarak hazırlattıkları helva, peynir gibi yiyecekleri put şeklini verirler, yol boyunca onlara taparlar, acıkınca da afiyetle yerlerdi.


    Her ne kadar Allah’a (c.c.) şirk koşup, putlara tapmakta iseler de Araplar için Mekke ve Harem çok kıymetli idi.

    Bir Arap uzun bir yolculuğa çıkacağı zaman Mekke’den ya da Harem-i Şeriften bir taş alır, yolculuğu boyunca o taşı yanında taşır, gittiği yerlerde ona tazimde bulunur, etrafında tavaf eder, bu yolla Mekke’ye ve Harem-i Şerife olan sevgi ve saygısını gösterdiğini zannederdi.

    Bu âdet zamanla çok güçlü bir şekle girmiş, getirilen taşlar putlaştırılmış, putlara tapmaya dönüşmüştür.

    Halbuki kendilerine atalarından kalan İbrahim’in (a.s.) hanîf dininde putlara tapmak haram ve yasaktı.

    Fakat şunu önemle belirtelim ki zamanla bu putların sayısı üç yüz atmışa kadar çıkmış; ağzına kadar putlarla doldurulmuş olmasına rağmen Kâbe her zaman saygınlığını koruyordu.

    Kâbe yine birinci sıradaydı. Her zaman Kâbeyi tavaf ediyorlar, ona tazimde bulunuyorlar, Arafat ve Müzdelifede vakfe yapıp kurbanlar kesiyorlardı.

    Araplara göre putlar onları Allah’a (c.c.) ulaştıran bir araçtı.

    Cahiliye devrinde Araplardan bir kısmı Allah’a inanmakla beraber putlara da taparlar ve onlar için:

    -Biz bunlara ancak bizi Allah’a (c.c.) daha çok yaklaştırsın diye tapıyoruz derlerdi.

    Araplardan bir kısmı ise öldükten sonra dirilmeyi inanmazlardı. Bu konuda:

    -Bizim için bu dünya hayatından başka bir hayat yoktur. Yaşarız ve ölürüz. Bizi öldüren zamandan başka bir şey değildir. Şu çürümüş kemikleri kim tekrar can verebilir derlerdi.

    Arapların kimi meleklerin Allah’ın kızları olduğunu inanır; kimisi de meleklere, cinlere, Şi’ra yıldızına, Güneşe ve daha birçok şeylere taparlardı.

    Araplardan çok az bir kısmı ise Hıristiyan ve Yahudi olmuştu.

    Hübel Putu: Arapların taptıkları putların başlıcalar Kâbe’nin içinde bulunan Hübel putudur. Bu put beş metre boyunda akik taşından oyulmuştu.

    Kollarından biri kırılınca Araplar ona altından bir kol yapmışlardır. Eslam denilen fal okları bu putun yanında çekilirdi. Hemen önünde bulunan kuyu ona getirilen hediye eşyalarla doluydu.

    Uzza Putu: Arapların en meşhur putlarından birisi de Uzza putudur.

    Uzza putu Mekke dışında bulunan, birbiri içine girmiş dikenli semüre ağacı grubudur.

    Bu ağacın dalları arasında yapılan bir odacıkta bu putun bakıcısı yaşardı. Araplar hac ve umre yaptıktan sonra buraya gelirler, Uzza’nın yanında tıraş olurlar, vakfeden öyle çıkarlardı.

    Rivayete göre Uzza’nın cadı kadın kılığında birde şeytanı vardı. Bu şeytan kapıcı ve bakıcısına görünür, onlarla konuşurdu.

    Lat Putu:Taifte oturan Sakif kabilesi de Lat’ı kendilerine put edinmişlerdi.

    Lat dört köşe, beyaz ve düz bir kaya parçası idi. İlk dönemlerde bir Yahudi bu kayanın üzerinde sevik denen un ve hurma karışımı bir yiyecek karar, yağ ve süt satardı.

    Yine bir rivayete göre Lat Sakiflerden bir adamdı. Adam ölünce Amr b. Luhay:

    -O ölmemiş, şu kayanın içine girmiştir. Siz onun üzerine bir bina yapıp tapın dedi.

    Sakiflerde Lat kayasının üzerine bir bina yaptılar ve ona tapmaya başladılar.

    Amr b. Luhay halka:

    -Taif serin olduğu için Rabbiniz Taifdeki Lat’ta yazlar, Tihame sıcak olduğu içinde Nahle’deki Uzza’da kışlar derdi.

    Menat Putu: Medine ve civarında oturan ve Benî Kayle olarak da anılan Evs ve Hazrec kabilelerinin putları ise deniz kenarındaki Kudeyd’te Müşellel denilen bir dağ üzerine dikili, Huzeyl kabilesine ait bir kaya olan Menattı.

    Bu putu da Amr b. Luhay getirip dikmişti.

    Menat putuna Ezd, Gassan, Sa’d-ı Hüzeym, Kudaâ kabileleri de taparlar, ona tazimde bulunurlar, çevresinde kurbanlar keserler ve hediyeler sunarlardı.

    Menat putuna en düşkün olanlar Evs ve Hazrec kabileleriydi. Hacdan sonra Menat putunun yanına gelirler, başlarını onun yanında tıraş ettirirler, onun yanında kalırlar, böyle yapmadıkça kendilerini haclarını tamamlamış saymazlardı.

    Abduluzza, Abdullat, Abd-i menat, Zeyd-i Menat isimleri müşriklerin oğullarına verdiği en sık isimlerden biriydi.

    Bir rivayete göre Amr b. Luhay kâhindi. Cinden bir uydusu vardı. Cin bir gün ona:

    -Ey Amr! Sen Tihameye saadetle ve selametle gitmekte acele et
    dedi.

    Amr b. Luhay’da:

    -Olur, durmam. Hemen giderim dedi.

    Cin ona:

    -Cüdde sahiline git. Orada bir takım putlar bulacaksın. Onları Tihame’ye getir. Arapları onlara tapmaya davet et. Bunu yaparken de hiç korkma. Muhakkak ki davetin kabul edilir dedi.

    Amr b. Luhay hiç oyalanmadan Cüdde sahiline gitti. Cinin bildirdiği gibi kumların içine gömülmüş bazı putlar bulup çıkardı ve Tihame’ye getirdi.

    Hac mevsimi gelince Araplara bu putlara tapmaya davete başladı. Araplarda onun bu davetini kabul ettiler.

    Vedd Putu: Amr b. Luhay Kudaâlardan Avf b. Uzre’ye kumların arasından çıkarttığı Vedd putunu verdi. O da onu alıp Vadilkurra’ya götürdü ve Dümetülcendel denilen yere yerleştirdi.

    Yeni doğan oğlunu Abd-i Vedd ismini verdi. Abd-i Vedd ismini oğluna ilk takan o oldu.

    Avf oğulları İslam gelinceye kadar Vedd putunun bakıcısı ve kapıcısı oldular.

    Vedd putu insandan daha iri bir heykeldi. Üzerine bir elbise nakşedilmiş, boynuna bir kılıç asılmıştı. Bir elinde bayraklı mızrağı diğer elinde yay ve içinde oklar bulunan gümüşten ok çantası vardı.

    Avf oğulları her gün Vedd putuna süt ikram ederlerdi. Bakıcısı da bu sütü putun ağzına döküp içirirdi.

    Yauk Putu: Amr b. Luhay kumların arasından çıkarttığı Yauk putunu Hemdanlardan Malik b. Mersed’e verdi.

    Malik b. Mersed’te onu alıp Yemene götürdü, Hayvan karyesine yerleştirdi. Hemdanlar Yahudi dinini kabul edinceye kadar bu putu tapmakta devam ettiler.

    Yağus Putu:Amr b. Luhay kum yığınların altından çıkarttığı Yağus putunu Mezhıclardan En’am b. Amr el Muradiye verdi.

    En’am da onu Yemendeki yurduna götürdü.

    Yağus, Mezhıclerle birlikte diğer Yemen kabilelerinin de putu oldu.

    Nesr Putu: Amr b.Luhay kum tepelerinin altından çıkarttığı Nesr putunu Hımyerlerin Zu Ruayn kabilesinden Madikerip isimli bir adama verdi.

    Nesr, Sebe bölgesindeki Belha mevkiine yerleştirildi. Zu Nuvas gelip Yahudileştirinceye kadar bu bölgedeki kabilelerin putu oldu.

    Suva’ Putu:
    Amr b. Luhay Nuh tufanında sürüklenip gelen beşinci put olan Süva putunu Mudarlardan Haris b. Temim’e verdi.

    Süva Nahle vadisindeki Ruhat denilen yere dikildi.

    Nahle vadisi Yenbu’da olup Yenbu da Medine’nin mülhakatındandır. Mekke ile Medine arasındadır.

    Süva’ Hüzeyller, Müzeyneler ve Amr b. Kays-ı Aylanların putuydu. Bu kabilelere mensup insanlar bu puta hac ve ziyaret ederler, ona kurbanlar keserlerdi.

    Devam edeceğiz.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  14. Tebbet Suresi
    Ayet 1 – Ebu Lehebin iki eli de kurusun; kurudu da netekim.
    Ayet 2 – Mali mulku de ona yar olmayacak.
    Ayet 3 – O yalaz alevden bir atese atilacak.
    Ayet 4 – Karisi boynunda hurma lifinden bir halatla,
    Ayet 5 – Onun atesine odun tasiyacak.

    Ebu Lehep Muhammedin amcalarindan biridir ve Hamza haric butun amcalari gibi Muhammed ile arasi aciktir. Acaba amcasi ve yengesi ne yapmisti da Allah onlara bu kadar cok kizmisti? Herhangi bir Musluman Araba sorarsaniz bu olayi soyle anlatir: Amcasi karisiyla birlikte Muhammedin evinin onune cop doktugu icin Allah onu cezalandirmis.

    Dr. Ali Ozek baskanliginda hazirlanan Kuran tercumesindeki aciklamaya gore ise, Ebu Lehep Muhammedin yoluna gizlice diken koymus, karisi da ona yardim etmis (herkesin malumudur, diken koymak oldukca zahmetli bir istir, tek basina yapilamaz, mutlaka yardim gerekir), Allah ta buna cok sinirlenmis, o yuzden onlari cehennem azabina layik gormus. Hepinizin malumudur, yakmak Allahin en sevdigi hobisidir.

    Saidi Nursiye gore ise Muhammed amcasina cok kizmis ve soyle beddua etmis: Yarab, kopeklerinden birini musallat et. Bunun uzerine bir aslan peydah olup, kalabalik icine dalip, araya taraya Ebu Lehebi bulmus ve yemis. Mucizeler, 19. mektup sayfa 421. Saidi Nursi acik vermemek, icin uyaniklik edip Muhammedin amcasina neden bu kadar kizdigini aciklamamis. Sanirim Kurani okumadan kafadan uydurmus bu oykuyu.

    Oysa ki tanistigim cok saygin bir din adami, uc yillik dostlugumuzdan sonra beni yeterince guvenilir bulup bu oykunun Islam alimlerince sansurden gecirildigini, aslinin baska turlu oldugunu soyleyerek soyle anlatti:

    Kuranda bazi surelerde putlara tapmak elestirilmekte ve Muhammed Kendi ellerinizle yaptiginiz putlar nasil olur da sizi yaratabilir diye sorgulamaktaymis. Bir sure sonra Ebu Lehep yegenine bir toplantida soyle sormus:
    – Muhammed sen eskiden Kabeye gider ve ibadet ederdin degil mi?
    – Evet ama o eskidendi.
    – Pekala biliyorsun ki biz bu putlara tapmiyoruz, onlar taptigimiz tanrinin yalnizca birer sembolu. Bunu pekala sen de biliyorsun, degil mi?
    – Evet biliyorum.
    – Peki nasil oluyor da senin Allahin bilmiyor?

    Bu soze verecek yanit bulamayan Muhammed kipkirmizi kesilmis, ofkelenmis. Bos bulunmus ve kotu yerden yakalanmistir, yapabilecegi bir sey yoktur. Bir sure sonra Allah bu konuyu Al-Ahkaf Suresinin dorduncu ayetinde yeniden ele almis ve yalniz putlari degil, onlarin temsil edildigi tanrilari da birlikte ele alip duzeltmis.

    Bir baska sefer Ebu Lehep bir toplantida oradakilere Kuran okumaktaymis. Muhammed, amcasindaki bu olumlu degisiklikten gayet hosnut olarak yanlarina yaklasmis ve dinlemeye baslamis. Kuran okumasi bittikten sonra Muhammed Ebu Lehepi kutlamis. Bunun uzerine Ebu Lehep Muhammede demis ki?

    Muhammed hatirlar misin Bu Kuranin bir benzerini ortaya koymak uzere ins-u cin bir araya gelse onun benzerini ortaya cikaramaz demistin (Isra Suresi Ayet 88). Muhammed saskinlik icinde bu lafin altindan ne cikacagini sezmeye calisirken Ebu Lehep devamla:
    -Bunu ben yazdim ve sen bile anlamadin benim yazdigimi.
    -Hayir sen yazmadin, bu Kurandan bir parca.
    Ebu Lehepin karisi soze karisir ve der ki:
    -Bunu kocam Ebu Lehep yazdi, ben de sahidim.

    Etraftakiler gulusmeye baslarlar, Muhammed kipkirmizi kesilir kacar gider. Kendini agir hakarete ugramis hisseder, gunlerce disari cikamaz. Ciktigi zaman ise elinde yeni inmis Tebbet Suresi ile gelir. Bunu izleyen birkac gun sonra Ebu Lehep bir sabah bahcesine gittiginde butun hurma agaclarini yerle bir edilmis olarak bulur.

    Yirmibes yil sonra Mekkeyi fetheden Muhammed ilk firsatta yasli amcasini sahte Kuran yazmakla suclar ve yargilar. Sucu sabit goruldugunden ve dahi Allah da oyle uygun gordugunden yakilarak olume mahkum edilir. Aynen Kuranda yazdigi gibi karisi boynunda hurma lifinden yapilmis bir halatla kocasinin atesine odun tasir.

    Ebu Lehep yanarken Muhammed Ebu Lehepin karisina doner ve soyle soyler:
    -Eger tovbe eder, af dilersen Allah senin canini bagislar.
    Yasli kadin kocasinin yanmakta olan cesedine bakarak su soylevi verir:
    -Senin dinin, senin kitabin bize haktan, dogruluktan, adaletten, sevgiden ve merhametten sozetmisti. Ey Muhammed, sizin dininiz, adaletiniz, dogrulugunuz, merhametiniz ve sevginiz buysa, olum bana hos geldi, safa geldi.

    Bunlari soyledikten sonra yasli kadin kendini kocasinin hala yanmakta olan cesedinin uzerine atar ve o da kocasi gibi yanarak olur.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  15. Yobaz Müslümanlarin adam yakma hevesi o zamanlardan geliyor , Yakma olayina sapik ve sadist olmayan tüm insanlar karsidir tabi ki , Saidi Nursi Islamin vahşi yüzünü örtmek amaci ile o sacma öyküyü uydurmus olmali.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  16. “Yirmibes yil sonra Mekkeyi fetheden Muhammed ilk firsatta yasli amcasini sahte Kuran yazmakla suclar ve yargilar. Sucu sabit goruldugunden ve dahi Allah da oyle uygun gordugunden yakilarak olume mahkum edilir. Aynen Kuranda yazdigi gibi karisi boynunda hurma lifinden yapilmis bir halatla kocasinin atesine odun tasir.”

    Kardan adam yazdığın şeyleri nerden aldın bilmiyorum ama baştan sona doğru değil ve tamamen kurmaca! Bir kere İslamda yakma diye bir ceza yoktur ve ayrıca Ebu Leheb Bedir savaşı sırasında Mekkede kalmış ve kendi kendine ölmüştür. Ölümünden kimse haberdar olmadığı için cesedi kokmuş ve kimse el süremediğinden mezar çukuruna akrabaları tarafından ayakla iteklenerek atılmıştır.

    Ya bu kadar saçma sapan hikayeleri nasıl uyduruyorunuz hayret ediyorum.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  17. Cahiliye Dönemi Putlarından Örneklemeler ve sosyal etkileri

    Güney Araplarından bazıları en büyük ilahlarını bir erkek adam suretiyle tasvir etmişler, karısı olarak da Güneşi göstermişlerdir.

    Aster de onların oğullarıydı. Üçü de bir ilahı temsil ediyorlardı. Bir bakıma Arapların bir kısmında teslis inancı da vardı.

    Hangi şekil yada renkte olursa olsun putlar doğrudan Allah’ı (c.c.) temsil etmezlerdi.

    Araplar, Allah’ın (c.c.) varlığını ve birliğini biliyor ve kabul ediyorlardı. Putperestlikle Hanîf din arasında bocalamakta idiler.

    Onlar için putlar bir nevi şefaat aracıydı.

    Araplar putlara istek ve dileklerini Allah’a (c.c.) ulaştırmaları için taparlardı. Putlara taparak Allah’a (c.c.) yakınlaştıklarını zannederlerdi.

    Arapların gerek Kâbe’ye büyük değer vererek ziyaretten geri kalmamaları, gerekse putları onlara Allah’a (c.c.) yaklaştıran bir aracı olarak görmeleri onların İbrahim’in (a.s.) getirdiği Hanîf dini tamamen unutmadıklarını göstermektedir.

    Onlar Yüce Allah’ın (c.c.) Kuran-ı Azim-ü Şanında ifade ettiği gibi müşrik olarak Allah’a (c.c.) iman etmişlerdi.

    Arapların putlara tapma konusu; Kâbe ve içindeki üç yüz atmış putuyla Arapların dini merkezleri halinde bulunan, yapılan hac ve umrelerle, kurulan panayırlarla hiçte azımsanmayacak bir gelir elde eden Mekkeliler tarafından canlı tutulmaya çalışılmıştır.

    Buna rağmen bazı Arap kabilelerinde putlara fazla önem verilmezdi.

    Zaman zaman putlara karşı saygısızlık yaptıkları, onları hiçe saydıkları, başkaldırdıkları da olurdu.

    Herhangi bir nedenle putlara kızan bir kişi hıncını alamayınca putu çeker düşürür, vurup kırar, yerlerde sürüklerdi. Bunu nedeni bazen çok basitte olabilirdi.

    Kinâne kabilesinden bir kişi Cidde sahilinde bulunan ve Sa’d adını verdikleri putlarını ziyaret etmek ve ondan bereket dilemek üzere yanına gitmişti.

    Daha öncede bazı kişiler bu puta ziyaret etmişler ve yanında kurbanlar kesmişlerdi. Etrafında kurbanların kanları duruyor ve etraf kan kokuyordu.

    Develer puta yaklaşınca ürktüler ve etrafa kaçışıp dağıldılar.

    Bu durum puta ziyaret için gelen ve ondan bereket dileyecek olan develerin sahibini şaşırtıp üzdü. Develerini toparlayamayınca kızdı.

    Yerden bir taş alıp Sa’d putuna atarak:

    -Allah belanı versin ey Sa’d! Develerimi ürküttün. Ben ki senden bereket istemek için gelmiştim ama elimdekilerden oldum dedi.

    Geri dönerken şu beyti söylüyordu:

    “-Sa’d bizim putumuzdu da biz ondan iyilikler, bereketler umardık.

    Biz Sa’dın yanına dağınıklığımızı toparlasın, bize yardım etsin diye geldik ama o bizi dağıttıkça dağıttı. Bunda şaşılacak ne var ki?

    Şu Sa’d doğru yolu göstermesi umulmayan; ne iyilik, nede kötülüğe yara-yan cansız bir taş parçasından başka bir şey değildir.

    Artık biz ondan değiliz.”


    Hüzeyme’lerin Nehm denen putlarının bakıcısı olan kişi Müslüman olunca:

    “-Hiç dilsiz ve akılsız bir taş ilah olur mu?

    Ben sapıtmışken doğru yolu bulmuş bir kişiyim.

    Benim dinim Muhammed’in dinidir.

    Benim Rabbim ihsanı bol Yüce Allah’tır.”

    Şiirini söyledi.


    Zu’l-Halâsa isimli put Has’am, Becile gibi bazı kabilelerin ve bunlara bağlı boyların putu idi. Bu put Mekke ile Yemen arasındaki Subâle’de bulunuyordu.

    Subâle Mekke’ye yedi günlük mesafede bir yerdir. Bu kabileler Zu’l-Halâsa’nın yanına giderler, orada fal oku çekerler, çıkan fala göre hareket ederlerdi.

    Bir Arap’ın babası öldürülünce ne yapması gerektiği konusunda üç defa fal oku çektirmiş, üç defasında da bu işi yapma oku çıkmıştı.

    Bunun üzerine Arap kızarak çıkan fal oklarını kırıp attıktan sonra:

    “-Ey Zu’l-Halâsa! Seninde benim gibi baban öldürülüp Kâbe’ye gömülmüş olsaydı ve benim gibi güçlü kuvvetli, intikam ateşiyle yanıyor, tutuşuyor olsaydın hayır diyerek yalan söylemez, öcümü almaktan beni alıkoymazdın” demekten kendini alamamıştı.

    Kurbanlar bu putların yanında kesilirdi, yanlarından geçerken bunlara sürünülürdü. En nefis yiyecekler putlara takdim edilirdi de bütün bunlar köpeklerin işine yarardı.

    Bir gün zengin bir Kureyşli, İsaf ve Naile putlarına bir tabak kaymak ve süt takdim etmiş, süt ve kaymağı kölesi ile göndermişti.

    Köle ne zamandan beri açtı ve gözleri gönderilen kaymak ve sütteydi ama korkusundan da dokunamıyordu.

    Bir köpek zavallı kölenin gözleri önünde gelip putlara takdim edilen kaymağı yedi, sütü de içtikten sonra putun ayakları dibine işedi.

    Cahiliye dönemi insanlarının düştükleri kara zulmeti daha iyi göstermesi bakımından o dönem Arapların tapındıkları putları özetlersek:

    1-Devs kabilesi Zülkeffeyn’e

    2-Haris oğulları Züşşerâ’ya

    3-Müzeyneler Nühm’e

    4-Anezeler Suayr’a

    5-Kudaâ, Lahm, Cüzam, Âmile, Gatafan kabileleri Ukaysır’a

    6-Havlanlar Umyânus’a

    7-Benî Bekirlerle Kinaneler Sa’d’e

    8-Uzreler Şems’e

    9-Ezd-i seratlar Riam’a

    10-Tayyîler Füls’e

    11-Ezdîlerin bir kısmı Bâcer’e

    12-Benî Esedler Yâbûb’e

    13-Has’am, Becîle, Ezd-i serat ve hevazinler Zulhalasa putuna,

    14-Huzaâlardan Müleyh oğulları ise cinlere taparlardı.

    Devamı var.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  18. MAKALELERİMİZ DIŞINDA KONULMUŞ YUKARIDAKİ YAZILAR SADECE MÜSLÜMANLIĞI YERME, KARALAMA AMAÇLIDIR.

    TARİHSEL GERÇEKLERLE UZAKTAN YAKINDAN İLGİSİ YOKTUR.

    SAYIN OKUYUCULARIMA SAYGIYLA DUYURULUR.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  19. Bagırma , varsa adam gibi cevap, yaz , Tebbet orada , Madimak burada , görunen köy kılavuz istemez.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  20. ANCAK APTALLAR GERÇEK BİLGİYE SIRTLARINI DÖNER.

    GERÇEK BİLGİLERDE KANITLARLA ŞEKİLLENİR.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  21. İsa’dan Sonra Altıncı Yüzyılda Arap Yarımdasındaki Siyasi-Ekenomik ve Sosyal Durum.

    İsa’dan sonra altıncı yüzyılda Kâbe üç yüz altmış putla doldurulmuştu. Çevresine tapınılmak üzere getirilip dikilmiş, devrilmesinler diye de kurşunla berkitilmişti.

    Mekke’nin fethinden sonra peygamberimiz içindeki putlar çıkarılmadıkça çizilmiş suretler silinmedikçe Kâbe’nin içine girmek istememişti.

    Kâbe’nin içinde ayrıca hurma ağacından oyulup yapılmış iki güvercin heykeli ile Hz. İbrahim’in kestiği koça ait iki boynuzda bulunuyordu.

    Kâbe’nin yaldızla boyanıp süslenmiş iki sıra halinde altı direği vardı.

    Kapıya yakın direkte Hz. Meryem ile kucağında Hz. İsa’nın resmi bulunuyordu. Öteki direklerde ise peygamberlerin meleklerin ve fal çeken ihtiyar bir adam halinde Hz. İbrahim’in resimleri bulunmaktaydı.

    Mekke’de bütün bu umumi putlardan başka her ailenin kendi evinde taptığı özel bir putu da vardı.

    Bir kimse yolla çıkmak istediği ve hayvanına bineceği zaman her şeyden önce putuna el yüz sürer, bu onun yapacağı ilk iş olurdu.

    Yolculuğundan döndüğünde ailesini görmeden önce putunun yanına koşar, putuna el yüz sürer, bu da dönüşünde yapacağı ilk iş olurdu.

    Kureyşiler içinde özel bir putu olmayan evine girip çıkarken bu puta el yüz sürmeyen hiç kimse yoktu.


    Konunun önemi bakımından İsa’dan (a.s.) sonra altıncı yüzyılın ikinci yarısında yüzyıl başlarında Arap yarım adasının siyasi, ekonomik ve sosyal yönlerini özetlersek:

    a)-Arap yarımadası başlıca dört bölüme ayrılmıştır. Kuzeyde iki krallık vardı. Bunlardan Hire krallığı İran Sasani imparatorluğunun, Gassani krallığı da Bizans imparatorluğunun etki ve himayesi altındaydı. Birbirlerinin can düşmanı olan bu iki imparatorlukla aralarında bir tampon görevi yapıyorlar, aynı zamanda her iki imparatorluğu Arap yarımadasının iç kesimlerinde yaşayan bedevilerin tecavüzlerinden koruyorlardı.

    b)-Arap yarımadasının güney taraflarında yerleşik Araplar yaşıyorlardı. Bu Araplar bu yörelere gelen göçmenlerle kaynaşmışlar, melezleşmişler; din, dil, kültür, örf, âdet yönünden zayıflamışlardı.

    Bölgenin ticari yönden büyük bir önem taşıması; doğu, batı ticaretinin düğüm noktası olması bakımından ticarette ve tarımda çok ilerlemişlerdi.

    Fakat zenginlik adil olarak dağıtılmadığından halkı zenginler ve fakirler olmak üzere sosyal yönden ikiye ayrılmıştı.

    Bu yörelerde çeşitli dinlerde ve kültürlerde insanlar yaşamaktaydı. Hıristiyan, Yahudi ve putperest gibi çeşitli inanışlar bir aradaydı. Devlet kurma kültürüne sahiptiler. Pek çok devletler kurmuşlardı.

    Çeşitli nedenlerle bu devletlerin yıkılması sonucu bir kısım güney Arapları kuzeye göç etmişler; orada, yukarıda belirtilen devletleri kurmuşlardı.

    Yemen gibi güney bölgelerin stratejik yönden çok önemli olması din ve kültür yönünden tamamen ayrı olan İran Sasani ve Habeş İmparatorlukları tarafından göz konulmasına neden olmaktaydı. Bu yüzden bu yöreler sık sık işgallere uğramıştır.

    İsa’dan sonra altıncı yüzyılın ortalarında Hıristiyan olan Habeş imparatorluğunun işgali altındaydı.

    c)-Arap yarımadasın en önemli yeri hicaz bölgesidir. Mekke’de Kâbe, Kâbe’nin içinde ve dışında ise üç yüz atmış put bulunmaktaydı. Araplar buraya hac ve umre için gelirler, bu gelişlerinde çeşitli panayırlar kurulurdu.

    Mekke, bütün Arap yarımadasının dini merkezi durumundaydı. Halkı olan Kureyş kabilesi Arap kabileleri içinde en saygın olanıydı. Nispeten dil ve kültürlerini koruyabilmişlerdi.

    Mekke güneyden kuzeye giden ticaret kervanlarının yolu üzerindedir.

    Mekke sakinleri olan Kureyş kabilesi ticarette çok mahirdiler. Ticaret ve Arapların Kâbe’ye hac ve umre için geliş gidişleri bu bölgenin tek geçim kaynağı olmasına rağmen halkı oldukça zengindiler. Bu yüzden diğer bölgelere göre oldukça refah bir hayat yaşamaktaydılar.

    Zenginlik adil dağıtılmadığından burada da halk zengin, fakir, köle olarak üçe ayrılmıştı.

    Köleler diğer milletlerden esir alınan, alınıp satılan, hiç bir hakkı olmayan, efendisinin insafına bırakılmış insanlardır. Kölelik bütün Arap yarımadasında olduğu gibi bütün dünyada yaygın bir uygulamaydı.

    Araplar genelde bir Allah’ın (c.c.) varlığına bilmelerine rağmen çeşitli putlara tapmakta, putlarını kendilerini Allah’a (c.c.) ulaştıran bir aracı, bir şefaatçi gözüyle bakmaktaydılar.

    d)-Arap yarımadasının iç kesimlerinde bedevi denen çöl Arapları yaşıyordu. Arap yarımadasının iç kesimleri çorak çöllerle kaplıydı, verimli araziler çok azdı.

    Bu yüzden bedeviler; tarımla uğraşan çok azı dışında hayvancılıkla geçinirlerdi. Bu bölgenin çölle kaplı oluşu, hiç bir zenginliğinin olmaması buraları dış güçlerden korumuştu. Bu yüzden çöl Arapları ırklarını, dillerini, kültürlerini koruyabilmiş saf Araplardı.

    Bedeviler devamlı birbirleriyle didişen, savaşan göçebe kabileler halinde yaşamaktaydılar.

    Savaşçı ve cesur kişilerdi. Ölümü hiçe sayarlardı. Kişisel özgürlük onlar için çok kıymetliydi.

    En önemli meziyetleri misafirlere çok önem vermeleri ve cömertlikti.

    Bedevilerde sınıf farkı yoktu. Kabilenin malı ortaktı. Kişilerin çadırlarında bulunan birkaç parça eşyadan başka kişisel eşyaları, malları yoktu. Hepsi de putperestti.

    İsa’dan sonra yedinci yüzyıla girildiğinde Arap yarımadasında yaşayanlar din yönünde bu acınacak durumdaydılar.

    Sosyal yönden tam bir yıkım içindeydiler. Efendiler köle ve cariyelerini fuhşa zorlarlardı.

    Bazı Araplar daha asaletli bir adamın dölünü almak için adetten yeni kesilip temizlenmiş karısını o adamın yanına gönderirdi. Karısı o adamdan hamile kalıncaya kadar ona yaklaşmazdı.

    Yine o devirlerde bir kadın pek çok erkekle birlikte olur, onlarla düşer kalkar, bu temaslar sonucunda gebe kalınca da istediği erkeği çocuğunun babası olarak gösterebilirdi. O erkekte ister istemez çocuğu kabullenmek zorunda kalırdı.

    Fahişeler ise ev kapılarına bir bayrak asar, her gün onlarca erkekle bir arada olurdu. Eğer bu temaslar sonucunda hamile kalırlarsa bir aif, gaipten haber veren kişi çağrılır, aif çocuğun eşkâlinden kimin çocuğu olduğunu anlamaya çalışır, çocuk aif tarafından tayin edilen adama mal edilirdi.

    Cahiliye döneminde içki kullanımı yaygındı. İçki umumiyetle üzümden, hurmadan, buğdaydan, arpadan, baldan yapılırdı.

    Medineliler hurmadan yaptıkları ve Fadîh dedikleri içkiyi içerlerdi.

    Yemenlilerin içkisi ise baldan yaptıkları Biti’ ile arpa ve darıdan yaptıkları Mizr idi.

    Habeşliler darıdan yaptıkları Gubeyra Sükerke dedikleri bir içkiyi içerlerdi.

    Arapların içkiye düşkünlükleri ne söylediklerini ne yaptıklarını bilmez derecelere varırdı. Sarhoş müşrikler genelde çok gülünç ve utanç verici durumlara düşerlerdi.

    Müşriklerin ileri gelenlerinden Abdullah b. Cüd’an sarhoş iken gökteki ayı yakalamaya çalışır, bunun için sıçrar durur, onunla konuşmaya çalışır, geceleri yerlerde yatar, toza toprağa bulanırdı.

    Bazen bu durumu öylesine aşırıya kaçardı ki dükkânını üzerine kapatırlar, onu orada hapsederlerdi.

    Yine müşriklerden Mıkyas b. Kays sarhoş olup sidiği ile çizdiği çizgiye:

    -Bu devedir ya da deve kuşudur diye söylenirdi.

    Kays b. Asım ise sarhoş olduğunda ay ile konuşmaya yeltenir, mallarını gelişi güzel şuna buna dağıtır, kızının avret yerine kaşı gözü ile işaretler eder, anasına babasına ağız dolusu söverdi.

    İçkiye düşkünlük kadınlar ve gençler arasında da yaygındı. Kâbe kapısına asılı duran iki altın ceylan heykelini çalan Kureyşli gençler bu heykelleri bir kervana satmışlar, karşılığında içki alarak bir ay boyunca içip eğlenmişlerdi.

    Cahiliye döneminde kumar çok yaygındı. Bir kişi kumarda evini, ailesini ortaya koyar ve onları kumarda kaybedebilirdi.

    Fal oku çekmek Araplar arasında yaygın âdetlerdendi.

    Cahiliye döneminde bir yabancı ve koruyucusuz bir kimse için can, mal ve namus güvencesi kalmamıştı.

    Zilkade, Zilhicce Muharrem ve Recep ayların haram aylar olarak kabul ederler; bu aylarda çarpışmaktan, kan dökmekten şiddetle sakınırlardı. O derece ki bir adam babasının, kardeşinin ya da oğlunun katilini rastlasa ona saldırmaz görmezden gelirdi.

    Bu güzel adet Nesi’ bid’atının ihdasına kadar devam etmişti.

    Nesi’ haram ayların hürmet ve saygınlığını haram olmayan diğer aylardan birine kaydırmak, tehir etmek, geriletmek demektir.

    Bu durumda haram aylardan biri ya da hepsi helal sayılırdı.

    Bu bid’atın ihdasından sonra haram ayların hürmet ve dokunulmazlığı bir başka aya kaydırılır, haram olması gereken aylarda da harp, darp ve yağma işleri yapılırdı. Bu bid’atı uygulayan kişiye nesici denilirdi.

    Nesicilik Araplar arasındaki güven ortamının tamamen yok olmasına neden olmuştur. Haram aylara güvenerek yola çıkanlara türlü haksızlıklar zulümler yapılmaya başlandı.

    Yabancıların malları ellerinden alınır, ödenmesi gereken paralarına dirsek çevrilirdi.

    Bir yabancının elinden karısı, kızı zorla alınırdı.

    Arap dünyası dışındaki diğer ülkelerde de insanlar türlü zulümler altında inim inim inlemekteydi.

    İşte Hz. Muhammed’e peygamberlik verildiği dönemlerde insanlık bu durumlardaydı.

    Devamı var.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  22. “Bir rivayete göre Amr b. Luhay kâhindi. Cinden bir uydusu vardı. Cin bir gün ona:

    -Ey Amr! Sen Tihameye saadetle ve selametle gitmekte acele et dedi.

    Amr b. Luhay’da:

    -Olur, durmam. Hemen giderim dedi.

    Cin ona:

    -Cüdde sahiline git. Orada bir takım putlar bulacaksın. Onları Tihame’ye getir. Arapları onlara tapmaya davet et. Bunu yaparken de hiç korkma. Muhakkak ki davetin kabul edilir dedi.

    Amr b. Luhay hiç oyalanmadan Cüdde sahiline gitti. Cinin bildirdiği gibi kumların içine gömülmüş bazı putlar bulup çıkardı ve Tihame’ye getirdi.”

    bölgeyi put fidanlığına çevirmiş şerefsiz !! :))

    farkındaysanız putlarla ilgili verilen bilgiler çok boş ,hangi put ne işe yaradı ona ibadet nasıl yapılır vesaire yok..biri oturmuş poposundan anca bu kadar çıkarabilmiş. Hayalgücü anca buna yetmiş.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  23. ESERİMİZİN EN BAŞINDA KAYNAK VE DAYANAKLARIMIZI GÖSTERMİŞTİK.

    KİMİLERİNİN GÖZLERİ KÖR OLDUĞUNDAN ESERİMİZİN PEK ÇOK DAYANAK VE KAYNAKTAN ALINMIŞ BİR BİLGİ SENTEZİ OLDUĞUNU GÖREMİYORLAR.

    HAKKIMIZDA NE DÜŞÜNÜRSENİZ ALLAH (C.C) MİSLİYLE SİZLERE VERSİN.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  24. zaten seni değil kaynak dediğin kişiyi eleştiriyorum.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  25. CAHİLİYE DÖNEMİNDE HANİF DİNDE OLANLAR

    Araplar arasında putperest olmayan, İbrahim’in (a.s.) Hanif dininde bulunan ya da bu dini arayan kişilerde vardı.

    Bu kişiler kavimlerinin bir sapıklık içine düştüklerin farkındaydılar.

    Şüphesiz ki Hanif dinde olan ya da bu dini arayanların başında Muhammed’in (a.s.v) dedesi Abdülmuttalib gelmektedir.

    Abdülmuttalib ulu dedesi İbrahim’in (a.s.) dini üzerindeydi.

    Kendisi putlara tapmaktan ayrılmış, Allah’ın (c.c.) birliğine inanmış bir kişiydi. Ahrete, Ahret ceza ve mükâfatına inanır:

    -Vallâhi şu Dünyanın arkasında bir başka Dünya daha vardır. Vallahi iyilik edenler orada iyiliklerinin mükâfatını görecek, kötülük edenlerde kötülüklerinin cezasını çekeceklerdir derdi.

    Ramazan hilâli görününce Hira dağındaki mağaraya gider; orada inzivaya çekilir, ay çıkıncaya kadar ayrılmaz, Allah’a (c.c.) dua ve tespih ile meşgul olurdu.

    O, bu şekilde inzivaya çekilenlerin, bunu âdet edinenlerin ilki idi.

    Abdülmuttalib Beytullah’ı en çok tavaf edenlerden biri idi.

    Kendisi Kureyş kavminin ulusu, seyidi, çekip çeviricisi, sözü dinlenen kişisi olduğundan bu otoritesini çok iyi kullanmıştır.

    Onun dönemi haram aylar dokunulmazlıklarının en iyi gözetildiği, bozulmasına izin verilmediği, hac mevsimlerinde hacılara en iyi, en çok malların infak edildiği, onların en iyi ağırlandığı dönemdir.

    Abdülmuttalib sadece Mekke’ye gelen Allah (c.c.) misafirlerine değil, dağ başındaki kurdu kuşun, vahşi hayvanları da düşünür, onların da karınlarını doyururdu.

    Kayıp olan Zemzem kuyusunu ortaya çıkardıktan sonra kuyunun başına bir havuz yaptırmış, havuzu da zemzem suyu ile doldurmuştu.

    Bu havuzdan isteyen istediği kadar su içerdi. Abdülmuttalib yalnız Zemzem suyu ile yıkanmayı yasaklamıştı.

    Abdülmuttalib hac mevsimlerinde develerinin sütlerini bir araya getirir, içine bal karıştırır, ballı sütü hacılara ikram ederdi.

    Bazen kuru üzüm satın alarak onunla hoşaf yaptırdığı, bunu hacılara ikram ettiği de olurdu.

    Abdülmuttalib aynı zamanda Kureyş’in hakimi, adalet dağıtıcısı idi. Anlaşmazlıkları çözer, cezaları verir, kız çocuklarının öldürülmesini engel olurdu.

    Abdülmuttalib, içki içmez, içeni de hoş görmezdi.

    Döneminde içki ve zinayı yasaklamıştı. Zina yapanları ortaya getirir, onları orada kamçılatırdı.

    Onun oğullarına ve Kureyşîlere tavsiye ve emirleri iyi ahlâk üzerine idi.


    Muhammed’e (a.s.v) peygamberlik gelmeden önce Mekkeli müşrikler arasında Hanif olanlar vardı.

    Hanef, sapkınlıktan doğru yolu bulmak, eğrilikten doğrulmak, düzelmek demektir.

    Hanif ise İslamiyet’e bağlılığı dürüst, sabit ve kararlı bulunan Müslüman’a, cahiliye devri Araplarına göre ise İbrahim’in dini üzere olan kimseye denir.

    Abdulmuttalib dışında Hanif dinde olan ya da Hanif dini arayan bazı kişiler de vardı. Meşhur şairlerden Ümeyye B. Ebi’s-Salt ile Kays B. Muaside el İyadi’de onlardandı.

    Kureyş müşrikleri kendilerine ait bayram günlerinde putlarından Buvâne ismini verdikleri bir putun yanında toplanarak kurban kesmek, ibadet etmek maksadıyla yanında bir müddet kalmak, çevresinde dönüp dolaşmak suretiyle ona tazimde bulunmakta idiler.

    Fakat içlerinde bu törenlere katılmayanlarda vardı. Bunların başlıcaları Zeyd b.Amr b. Nüfeyl, Varaka b. Nevfel b. Esed, Osman b. Hüveyris ve Ubeydullah b. Cahş b. Riab idi.

    Müşrikler Buvane putunun yanında tazim için geldiklerinde gizlice aralarından ayrılıp bir yerde toplanırlar, birbirlerine:

    -Birbirinize karşı sadakatli davranınız ve durumunuzu şu kişilere karşı gizli tutunuz. İyi bilesiniz ki vallahi kavminiz doğru yol üzerinde değildirler. Onlar babaları İbrahim’in (a.s.) dininden sapmışlar, Ona aykırı din tutmuşlardır.

    Şu put neyin nesidir? Ne duyar, nede görür. Ne zarar nede yarar verir. Sizler kendiniz için gerçek dini arayıp bulunuz derlerdi.

    Onların aradıkları din, İbrahim’in (a.s.) dini olan Hanif din idi.


    Zeyd b.Amr b. Nüfeyl ile Varaka b. Nevfel bir Yahudi alimi ile buluştular.

    Yahudi âlimi onlara dinini övdü, Yahudiliği teklif ve tavsiye etti.

    -Sizin arayıp durduğunuz din, üzerinde olduğum dindir. Zaten biz İbrahim b. İshak (a.s.) soyundan gelmekteyiz. Sizin aradığınızda budur. Siz bu dine tabi olun dedi.

    Zeyd teklif edilen dini kabul etmedi, Varaka ise kabul etti.

    Yahudi aliminden sonra bir Hıristiyan din bilgini ile karşılaştılar. O da onlara Hıristiyanlığı anlattı, Hıristiyan olmalarını teklif etti. Zeyd yine bu teklife yanaşmadı. Varaka ise Yahudi dinini bırakıp Hıristiyan oldu.

    Varaka niçin kabul etmediğini sorduğunda Zeyd:

    -Ey Varaka! Bu nasıl dindir? Tıpkı kavmimizin dini gibi sizde ibadette Allah’a (c.c.) şerik koşmaktasınız. Hâlbuki Onun eşi, ortağı yoktur. Aranızdaki tek fark sizde Allah’a (c.c.) zikretmek vardır, onlar ise Allah’ı (c.c.) unutmuşlardır dedi.

    Varaka Hıristiyan dininde sebat etti, bu dinle ilgili kitapları okumaya daldı, pek çok bilgi elde etti. İyi bir Hıristiyan oldu.

    Okuduğu kitaplarda gelecek son peygamberin İsmail oğullarından olaca-ğını, Mekke’de doğup Taybe’ye (Medine’ye) hicret edeceğini bulunca belki Onun zuhur vaktine erişirim ümidiyle Mekke’ye gelip yerleşti.

    Muhammed’in (a.s.v) peygamberliğini peygamber olmadan önce anlayıp tasdik eden ilk kişilerden biri oldu.

    Varaka, niçin Hıristiyan olmadığını sorduğunda Zeyd’in dediklerini de hatırından çıkarmamıştı.

    Bu konuda sorulduğunda:

    -İlahım Zeyd’in İlah’ıdır. Dinim Zeyd’in dinidir demekten kendini alamazdı.

    Nitekim Resulallah, Zeyd için:

    -Onu Cennette ipekten elbisesini hışırdatarak dolaşırken gördüm demiştir.

    Devamı var.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  26. Pek sevgili!! evrimcilerimiz, ateistlerimiz YAZILARIMIZIN GÜCÜ karşısında iyice afalladılar ne yapacaklarını bilemiyorlar.

    Yerme, sövme, karalama dışında yapabildikleri bir şeyde yok.

    Hakkımızda ne düşünürlerse Cenab-ı Allah onlara misliyle iade etsin.

    Hepinize meydan okuyorum.

    İster evrim, ister tersinim, isterseniz İslam Tarihi

    Konuyu siz seçin.

    Siz sorun ben yanıtlayayım.

    Ben sorayım siz yanıtlayın.

    Fakat adam, gibi insan gibi.

    Karşıt fikirlerde, görüşlerde, inançlarda olsak da birbirimize saygı duyarak.

    Bilim ancak bu yolla gelişir.

    Karşıt fikirlerde olanları yererek söverek karalayarak değil.

    Hodrimeydan.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  27. Sayin Misafir

    Islamda yakma diye bir ceza yok diyelim. Tebbet suresi bunun tersini soyluyor.

    Diyelim ki Tebbet suresinde bahsedilen obur dunyada cekecegi ceza. Peki cehennem atesine Ebu Leheb’in karisi neden odun tasisin ki? Cehennem atesi soner mi sonra? Hem de boynunda hurma lifinden yapilmis bir halatla? Halat cehennem atesine dayanir mi?

    Ebu Leheb’in karisinin sucu neymis? Kocasina yardim etmis. Bir kadinin en basta gelen gorevi degil midir kocaya yardim etmek?

    Peki Saidi Nursiye ne dersiniz? Bir Aslan cikip Ebu Leheb’i aramis bulmus ve lokma lokma yemis.

    Ebu Leheb’in kendi kendine oldugunu kim soyluyor? Muhterem Islam alimleri (!) oyle mi? Nerden biliyorsunuz uydurup uydurup yazmadiklarini? Malum Islam alimleri bu konuda pek mahirdir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  28. İslam’da adam yakma cezası yok mu? Ridde savaşlarında ne oldu o zaman.

    Ebu leheb’le ilgili Kardan Adam’ın anlattıklarını ise ilk defa duydum doğru gelmedi bana. Mekke’nin fethinden çok öncesi öldüğünü biliyordum ben de.

    Muhammed’in Ebu Leheb’i sevmemesinin bir sebebi ise daha önce dediğim gibi himayesinden çıkarmasıydı. Haşimoğulları Mekke’nin önemli ailelerindendi ve Muhammed’ten kurtulmak isteyenler kan davasından çekindikleri için Muhammed’e suikast yapamıyordu. Fakat aileye çok sert ambargolar koymuşlardı. Ve tam da bu dönemde Muhammed hem karısını hem de aile reisi olan ve onu çok kollayan amcası Ebu Talib’i kaybetti. Onun yerine geçen diğer amcası Ebu Leheb ise ambargo’dan kurtulmak için Muhammed’i aile himayesinden çıkardığını duyuruyor falan. Bir de Muhammed’in bir oğlu ölünce evinin önünde şarkılar söylemiş oynamış falan.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  29. Kes traşı.

    Mekke İdman Yurdu’yla Hicaz Belediye Gençlik’in maçı olsa, herif ben de gidebilir miyim maça dese kadın, ne diyecekti tanrın?

    Tabi canım:)

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  30. Sevgili evrimcilerimiz

    Merak ettiğiniz konuların cevapları yazı dizimizde var.

    Meydan okumamızı ise GÖRMEMİŞSİNİZ.

    Sevgili evrimcilerimiz ya aşırı miyop ya da yüreksiz.

    Her ne ise.

    İt ürür, kervan yürür.

    MÜSADENİZLE DEVAM EDELİM.

    = = =

    CAHİLİYE DÖNEMİNDE HANİF DİNDE OLANLAR-2

    Arapların, putları için düzenledikleri bir ayin sırasında Hanif dine bağlı kalan bu dört kişi bir araya geldiler. Aralarında şöyle konuştular.

    -Vallâhi kavmimizin taptıkları putların ve bağlandıkları şu dinin bir kıymeti yoktur. Biz onları açık bir sapıklık içinde görmekteyiz. Babamız, ulu atamız İbrahim’in dini bu değildir.

    Bizler görmeyen, işitmeyen, hiç bir şeye gücü yetmeyen şu aciz taş parçalarına mı tapacağız? Biz vallahi bunu yapmayız. Bu yüzden biz kendimize başka bir yol arayıp bulmalıyız dediler.

    Varaka B. Nevfel ile Osman B. Hüveyris Hıristiyan oldular. Ubeydullah ise kararsız kaldı. İslam dini çıkınca Müslüman oldu. Bir grup Müslüman’la birlikte Habeşistan’a göç etti. Orada irtidad edip Hıristiyan oldu ve o şekilde öldü.

    Zevcesi olan ve dininde sabit kalan Ümmü Habibe (r. anha) daha sonra peygamberimizle evlenmiş ve Müslümanların annesi olma şerefine nail olmuştur.


    Zeyd B. Amr ise Hıristiyan olmadığı gibi, putlara da tapmadı. Ölü hayvan eti yeme gibi cahiliyye devri adetlerini hoş görmedi.

    O kendisini İbrahim’in (a.s.) hanif dini üzerinde olduğunu söyler, Kâbe’ye sırtını dayar ve:

    -Ey Kureyş topluluğu! Sizler İbrahim’in (a.s.) soyundansınızdır ama Allah’a (c.c.) yemin ederim ki hiç biriniz benden başka Onun dininde değildir der, sonra ellerini duaların kıblesi olan semaya doğru açıp şöyle dua ederdi.

    -Ya Rabbi! Senin yanında makbul olan en sevimli ibadet şeklini bilseydim muhakkak ki o şekilde ibadet ederdim fakat bilemiyorum. Sen yine de dualarımı kabul buyur.

    Zeyd b. Amr bir şiirinde:

    “-Lat ve Uzza’yı ve diğerlerini terk ettim,

    Birazcık aklı olan her kişi böyle yapar.

    Uzza’ya da tapmam, iki kızlarına da,

    Benî Ganem’in putlarını da ziyaret etmedim.

    Hübel’se saygıya layık değildir. Çünkü o yalnız bir taştır.

    Önünde eğilip, durduğumuzda aklımız ermiyordu, çünkü henüz çocuktuk.

    Onu Rabb zannediyorduk.

    Şimdi ise aklımız başımıza geldi.

    Tek bir olan Allah’tan (c.c.) başkasına tapmayız” Demekteydi.


    Hanifliği arayanlardan Zeyd b. Nüfeyl bu konuda tuttuğu doğru yol nedeniyle arkadaşları arasında hal ve şan bakımından en iyi durumda olandı.

    O putlara tapmadığı gibi Yahudilerin, Hıristiyanların ve bütün diğer milletlerin dinlerine girmekten kaçındı. Ömrü boyunca sadece İbrahim’in (a.s.) tevhit dinini arayıp durdu.

    Putlara tapması teklif edildiğinde:

    -Ben yalnız İbrahim’in (a.s.) Rabbine ibadet ederim derdi.

    Ölmüş hayvan eti yemez; kız çocuklarını diri diri gömmekten halkı sakındırırdı. Kavminin kötü adet ve davranışlarını, kınamaktan geri durmazdı.

    Kâbe’nin duvarına dayanır:

    -Ey Kureyş cemaati! Zeyd’in varlığı elinde bulunana yemin ederim ki benden gayri hiç biriniz İbrahim’in (a.s.) dini üzere değilsiniz. Sizler yolunu şaşırmışlardansınız.

    Ey Allah’ım!

    Ben, sana ne şekilde ibadet edileceğini bilseydim o şekilde ibadet ederdim. Fakat ne yazık ki bilmiyorum. Bu konuda elimden başka bir işte gelmiyor der sonrada avucunun üzerine secde ederdi.

    Ömer’in babası Hattab, Zeyd’in anne bir kardeşi, aynı zamanda amcasıydı.

    Kendisi çok sert ve acımasız bir insandı.

    Zeyd’in karısı ile bir olur, ona işkencelerden işkencelere uğratır, Mekke’den sürüp çıkarır, bazı kıt akıllı gençleri kışkırtarak taşlatır, Mekke’ye sokturmazdı.

    Zeyd Mekke’ye ancak gece karanlık iyice bastığı, el ayak çekildiği zaman gizlice girebilirdi.

    Hattab’ın ve karısının işkencelerinden bıkıp usanan Zeyd, Yesrib (Medine) Hayber ve Fedek Yahudi din bilginlerinin yanına vardı. Onları Allah’a (c.c.) şerik koşar bir halde bulunca:

    -Vallahi benim aradığım, istediğim din bu değildir deyip onlardan yüz çevirdi.

    Ona:

    -Sen birde Eyke’deki din bilginimizle konuş. Belki o aklındaki düğümü çözer dediler.

    Zeyd Eyke’deki din bilginini de Allah (c.c.) şerik koşar bir halde buldu ve :

    -Vallâhi benim aradığım ve istediğim din bu değildir deyip ondan da yüz çevirdi.

    Zeyd Hanif dini araya araya Şam’a kadar gitti. Şam’da rastladığı din bilginlerine:

    -Bana dininiz konusunda bilgi verirseniz ben belki dininize girerim dedi.

    Ona:

    -Bizim dinimiz herkese açık değildir. Allah’ın (c.c.) gazabından payını almadıkça dinimize giremezsin dediler.

    Zeyd bu yanıta şaşırarak:

    -Ey kişiler! Ben zaten Allah’ın (c.c.) gazabından kaçmakta, bu yüzden doğru dini aramaktayım. Allah’ın (c.c.) gazap edeceği bir şeyi hiç bir zaman üzerime almam ve ona güç yetiremem.

    Sizlerin bana bundan başka tavsiye edebileceğiniz bir din var mıdır? Diye sordu.

    Din bilginleri biraz düşündükten sonra:

    -Senin aradığın Hanif din olmalıdır. Aradığın nitelikte Hanif dinden başka bir din bilmiyoruz dediler.

    Zeyd Hanif dinin ne olduğunu bilmiyordu. Bu yüzden:

    -Hanif din nedir? Bana bunu anlatınız dedi.

    Din bilginleri:

    -Şu söylediğimiz sizinde bizimde atamız olan İbrahim’in (a.s.) dinidir. O ne Yahudi, ne Hıristiyan olmuş, bir Allah’tan (c.c.) başkasına ibadet etmemiştir dediler.

    Din bilginlerinin sözleri Zeyd’in aklını iyice karıştırdı. Araya sora bir Hıristiyan din bilgini daha buldu. Ona:

    -Ey kişi! Ben Hanif dini aramaktayım. Sen bana şu üzerinde bulunduğun din hakkında bilgi ver. Belki ben senin tabi olduğun dine girerim dedi.

    Hıristiyan din bilgini:

    -Ey kişi! Sen Allah’ın (c.c.) gazabından payını almadıkça bizim dinimiz üzerinde olamazsın dedi.

    Zeyd b. Amr bir kere daha hayal kırıklığına uğrayarak:

    -Ben zaten Rabbimin gazabından kaçmaktayım. Allah’ın (c.c.) gazap edeceği bir şeyi de hiç bir zaman üzerime almam ve onu kaldırmaya güç yetiremem dedikten sonra:

    -Senin bana bundan başka tavsiye edeceğin başka bir din var mıdır? Diye sordu.

    Hıristiyan din bilgini:

    -Ben senin istediğin gibi din olarak Hanif dinden başka din göremiyorum dedi.

    Zeyd b. Amr ona:

    -Ben Hanif dini duyar dururum fakat ne olduğunu bilmem dedi. Sen bana onu anlat.

    Hıristiyan din bilgini:

    -O İbrahim’in (a.s.) dinidir ki O ne Yahudi nede Hıristiyan olmamıştır. Bir Allah’tan (c.c) başkasına da ibadet etmemiştir dedi.

    Zeyd Hıristiyan ve Yahudilerin İbrahim’in (a.s.) dini konusunda aynı görüşte olduklarını fark edince ellerini kaldırıp:

    -Ey yüce Rabbim! Seni şahit tutarım ki ben İbrahim’in (a.s.) dinindeyim dedi.

    Devamı var.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  31. Aslina bakarsaniz anlatilanlarin hic biri dogru olmayabilir. Ama hic bir aciklama Allah’in Ebu Leheb’i neden cehennem atesine maruz biraktigini, hele hele karisinin sucunu aciklamaya yetmez. “Ebu Talib’in yerine geçen diğer amcası” ne anlama geliyor? Yani amcaliga mi gecti, yoksa koruyuculuga mi? Muhammed bizzat Allah’in korumasi altinda degilmiydi ki ayrica amcalarinin korumasina gerek duysun?

    Mekke ahalisi zaten daha amcalardan Hamza’yi oldurmustu, dusmanliksa dusmanlik. Bunun Muhammetle ne ilgisi var? Kimse Muhammedi ciddiye almiyordu ki dusmanlik gutsun. Bu yalnizca Muhammedin paranoyasiydi.

    Sahte tarih yazmayi biz icat etmedik, Islamda bol bol bulursunuz. Ornek: Gazi kervan soyguncusu demekti, gaza yapmak ise kervan soymak. Bu sozcuk anlam degistirdi ve kutsal bir anlama donustu.

    Kimse anlatilanlarin hangisinin dogru oldugunu soyleyemedi. Allah Ebu Leheb’e neden bu kadar kinlenmis te bu duygusunu evrensel bir kitaba yazmis? Bize ne Ebu Leheb’ten? Bir Ingiliz musluman olsa Ebu Leheb ona ne ifade eder? Neden evrensel kitaba boyle kin dolu bir ifade yazilmis ve karisi insanlik disi bir muameleye layik gorulmus?

    Her seye ragmen inandirici bulmasaniz bile en mantikli olan benim yazdigim.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  32. Arkadaşlar İslamı malesef bilmiyorsunuz ve çok önyargılı davranıyorsunuz. Bir kere İslam peygamberi o kadar yumuşak ve hoşgörülü ve merhametli biri idi ki ne kimseye bir kötülük etmiş ne de beddua etmiştir. En sıkışık olduğu savaşlarda bile melek gelip kendisine dağı kaldırıp kafirlerin başına geçireyim dediğinde(Uhud savaşı, bu savaşta Hz. hamza ve bir çok müslüman öldürülmüş, Peygamber yaralanmış, dişi kırılmış ve yüzüne ok veya mızrak saplanmıştı); hayır istemiyorum, kavmim doğruları bilmiyor, ondan öyle davranıyorlar diyerek onların hidayete ermesi için dua etmiştir.

    Peygamber merhamet yönünden o kadar ileriydi ki, sayısız örnekler verilebilir, aşırı derecede, bir insanoğlunun kesinlikle yapamayacağı kadar merhametliydi. Zaten öyle olmasa alemlere rahmet olarak gönderilmezdi. Sadece bir örnek vereyim; Bilindiği gibi Uhud savaşında Müslümanlar yenilgiye uğruyorlar(başlangıçta yenerken, daha sonra peygamberin emrini dinlemeyip dağdaki okçuların yerlerini terketmesi sonucu savaş aleyhlerine dönüyor) ve Hz. Hamza Vahşi adlı siyahi bir köle tarafından mızrakla şehit ediliyor ve arkasından Ebu Süfyanın(Mekke emiri) karısı tarafından ciğeri söktürülüyor kulakları burnu kesiliyor çeşitli işkenceler yapılıyor ceset üzerinde. Bütün bunları yapmış Vahşi adlı kişiye daha sonra Peygamber 3 kez mektup yazarak müslümanlığa davet ediyor. Ve sonunda Vahşi davete olumlu cevap vererek Peygamberin huzuruna çıkıyor ve müslüman oluyor. Tabiiki Peygamberin amcası Hz. Hamzaya yaptıklarından büyük pişmanlık duyuyor ve Peygamberden özür diliyor!

    Peki Peygamber Vahşiye ne yapıyor, nasıl muamelede bulunuyor? Başka biri olsa en sevdiği amcası ve en kahraman savaşçısını öldürmüş ve öldürmekle kalmamış, kalbini hançerleyip ciğerini sökmüş bir adama ne yapardı? Peygamber hiç bir şey yapmıyor, müslüman olduğu için kendisini tebrik diyor, çok mahçup olan Vahşiyi yatıştırıyor, teskin ediyor ve sadece bir ricada bulunuyor!: Mümkünse diyor cemaat arasında otururken tam karşıma oturma çünkü sürekli sevgili amcamı hatırlıyorum ve çok üzülüyorum! Vahşi de tabi mahçubiyetinden ve üzüntüsünden Peygamberin karşısına çıkmaktan çekiniyor, kenarlarda arkalarda Peygamberin görmeyeceği şekilde oturmaya çalışıyor. Görüldüğü gibi İslamda İntikam diye bir şey yoktur. Bağışlama vardır, affetme vardır. Bir kişi Müslüman olduktan sonra geçmişi silinir ve o km araba gibi tertemiz olur. O yüzden Peygamber Vahşiye bir şey yapmadı. bir de mesela Peygamberi gören onun sohbetinde bulunan kişilere Sahabe denir ve Sahabelerin derecesi İslamda en büyüktür. Peygamberi görmemiş, yani onun eshabı olmamış hiç bir insan, bir sahabe derecesine erişemez kolay kolay. Bu yüzden Vahşi bir zenci olmasına, Hz. Hamzayı öldürmesine rağmen daha sonra müslüman olup Sahabe derecesini aldığı için Peygamberi görmemiş hiçbir evliya Vahşinin derecesine ulaşamaz!(İstisnalar olabilir tabi, büyük Veliler gibi) İsla tarihide buna şöyle bir örnek verilir: Peygaberi görmemiş en büyük bir evliya bile Vahşi’nin atının burnundan çıkan toz kadar olamaz!)

    Doolayısıyla arkadaşlar ne Ebu Lehep ne Ebu Cehil kim olursa olsun Peygamberin bunlara karşı kişisel bir kötü davranışı bedduası olmamıştır, Onlar peygambere kötülük yapmıştır. Fakat Allah peygamberine kötülük yapıldığı eziyet yapıldığı ve dininin öğretilmesine engel oldukları için bu kişileri Kuranda anmış ve Ahirette şiddetle cezalandırılacaklarını Kuranda söylemiştir. Bu Allahın sevdiği kullara kötülük yapanlara karşı hassas olmasındandır. Yoksa Kuran ayetlerini bazılarının dediği gibi Peygamber kendisi yazmamıştır.

    Bir de arkadaşlar lütfen kaba kelimeler, argo, küfür, hakaret içieren sözcükler kullanmayalım lütfen. Bazı arkadaşlar gerçekten ağıza alınmayacak ifadeler, hakaretle kullanıyorlar. Site yönetimi buna nasıl izin veriyor?

    Birkaç aydır siteyi izlemeye çalışıyorum, bazı arkadaşlar gerçekten İslam düşmanlığında ve hakaret etmekte ve argo kelime kullanmakta çok ileri gidiyorlar. İnanın bu sitede yazı yazmak bile içimden gelmiyor sadece bu yüzden. Çünkü uslup çok bozuk ve seviye yerlerde dolaşıyor. Herkes herşeyi eleştirebilir, Dine inanmıyorsan eleştiride bulunabilirsin ama ağıza alınmayacak küfürlerle hakaret etmek de ne oluyor?

    Daha seviyeli tartışmalar dileğiyle, saygılar..

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  33. Mekke’ymiş..

    Benim asıl anlamadığım;

    Bu Muhammed Norveç’te neden hiç girmez rüyalara?

    Onca evliya, hızır, mızır.. Hiç uğramaz mı Nikaragua’ya?

    Mesih niye zuhur etmez Arabistan’a?

    Peki ya stigmata?

    O niye hep ecnebi topraklarda?

    Pes azizim pes..

    Aziz Nikola heç görünmüyo imamlara..

    Haci Bekdaş da papazlara..

    Eskimo desen.. komple sallamıyo, ne İsa ne Musa.

    Halbuse insan bi uyarır yau..

    Çok ayıp ediyolar valla.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  34. CAHİLİYE DÖNEMİNDE HANİF DİNDE OLANLAR-3 (Zeyd b.Amr r.a)

    Zeyd b.Amr Yahudilerin ve Hıristiyanların dinlerinden hoşlanmadı. Fakat Hanif dini aramaktan da geri kalmıyordu. Hıristiyanlardan birisi ona:

    -Sen muhakkak ki İbrahim’in (a.s.) dinini aramaktasın dedi.

    Zeyd:

    -Senin bu konuda bilgin varsa bana anlat dedi.

    Hıristiyan ona:

    -Ey kişi! İbrahim (a.s) Hanif idi. O şeriki olmayan tek olan Allah’tan (c.c.) başkasına ibadet etmez, putlara tapmazdı. Allah’ın (c.c.) adı anılmadan kesilen etleri de leş kabul edip yemezdi dedi.

    Zeyd:

    -Ben bunları zaten biliyorum ve şu söylediklerin üzerindeyim. Benim yanımda taştan, ağaçtan yontulan putların hiç bir değeri yoktur. Allah (c.c.) adı anılmadan kesilen hayvanların etlerini de yemem. Senin bu konuda başka bilgi varsa onu bana bildir dedi.

    Zeyd dolaşırken bir papaza rastladı, aradığını ona sordu.

    Papaz biraz düşündükten sonra:

    -Ey kişi! Sen öyle bir din istiyorsun ki bugün yeryüzünde yoktur fakat gelecektir dedi.

    Zeyd hayretle:

    -O beklenen din nasıldır? Diye sordu.

    Papazda:

    -O İbrahim’in (c.c.) dini üzerinde olacaktır. O Allah’a (c.c.) hiç bir şeyi şerik koşmaz, yüzünü Kâbe’ye çevirerek namaz kılardı dedi.

    Zeyd’e bir gece rüyasında:

    “-Ey Zeyd! Arayıp durduğun önündedir” denildi.

    Zeyd önü sıra Musul’a kadar gitti. Orada bir papazla karşılaştı. Papaz ona:

    -Ey deveci! Nereden gelip, nereye gitmektesin? Diye sordu.

    Zeyd ona:

    -Ey papaz! Ben İbrahim’in (a.s.) beyti halkındanım. Hanif dini aramaktayım diye cevap verdi.

    Papaz ona Hıristiyanlığı teklif edince:

    -Bana, teklif ettiğin din gerekmez. Çünkü siz Allah’a (c.c.) şerik koşmaktasınız dedi.

    Bunun üzerine papaz:

    -Ey deveci! Sen buralarda dolaşıp durma. Senin aradığın kendi yurdundadır. Gölgesi üzerimize düşmüştür. Çok sürmez zuhur eder dedi.

    Zeyd Musul’dan yurduna dönerken Şam’da bir Hıristiyan din bilgini daha gördü. Aradığını ona da sordu.

    Hıristiyan din bilgini:

    -Ben senin dediğin dinde tek bir kişi tanıyorum. Oda Hire şeyhidir. O senin tavsif ettiğin gibi ibadet eder. Ben onun dışında Hanif dininde olan kişi tanımıyorum dedi.

    Zeyd vakit kaybetmeden Hire’ye doğru yola çıktı. Papazın söylediği şeyhi arayıp buldu. Ona:

    -Ey şeyh! Ben İbrahim’in (a.s.) Hanif dinini aramaktayım. Senin o din üzere olduğunu duydum. Sen bana Hanif dini bildir dedi.

    Şeyh ona:

    -Sen bana önce kimlerden olduğunu bildir. Ben önce seni tanımak isterim dedi.

    Zeyd:

    -Ben Beytullah’ın, dikenli selem ağacı biten yerin halkından bir kişiyimdir dedi.

    Şeyh onu güzelce süzdükten sonra inanmaz bir tavırla:

    -Demek sen dikenli selem ağaçlarının bittiği o Beytullah’ın halkındansın ha!

    Sen bana öyle bir din soruyorsun ki o Allah’ın (c.c.) ve meleklerin dinidir.

    Ey kişi! Yurdunda bir peygamber çıkmış ya da çıkmak üzeredir. O peygamber halkı aradığın dine davet edecektir. Sen hemen geri dön ve Onu tasdik et.

    Getirip tebliğ ettiklerine iman et.

    Onun getirdiği dinin dışındakilerin hepsi de dalalet ve sapıklık içindedir dedi.

    Zeyd Hire’den ayrılarak tekrar yollara düştü. Meyfa mevkiine bir manastır gördü. Bir papaz manastıra kapanmış ibadet üzerindeydi. Hıristiyan ilmi bu papazda zirvesine ulaşmıştı.

    Doğruca papazın yanına giderek:

    -Ey papaz! Ben seni büyük bir ilim üzerinde görüyorum. Ben ne zamandan beri İbrahim’in (a.s.) Hanif dinini aramaktayım. Sen bana bu dinden haber ver dedi.

    Papaz ona:

    -Ey kişi! Sen bana öyle bir din soruyorsun ki onu bilen ve üzerinde olan kimseler ölüp gitmiş, bilgileri kaybolmuştur. Şu anda sen o din üzere olan kişi bulamazsın.

    Ey kişi! Çıkıp geldiğin yurdunda Hanif din ile gönderilecek bir peygamberin gölgesi üzerimize düşmüştür.

    Sen yurduna gidip kavuşmada acele et. Onun gönderilme zamanıdır ve zuhuru çok yakındır dedi.

    Bunun üzerine Zeyd Mekke’ye dönmek için acele etti. Mekke yolundayken Lahmîlerden bir cemaatin saldırısına uğrayıp öldürüldü.

    Zeyd’in öldürülmesi Kureyşîlerin Kâbe’yi yıkıp yeniden yaptıkları yılda vuku bulmuştur.


    İslam geldikten sonra Zeyd b. Amr’ın Hanif dini arayışının kıymeti daha iyi anlaşıldı. Hakkında pek çok mersiyeler yazıldı. O hiç unutulmadı, hep hayırlarla anıldı.

    Arap şairlerinin en büyüklerinden biri olan Ümeyye b. Ebis Salt onun hakkında:

    “-Ey Amr’ın oğlu! Buldun doğru yolu,

    Ulaşılamayan olgunluğa ulaştın sen,

    Ömrün boyunca arayıp durduğunla,

    Gürül gürül yanan ateş tandırından,

    Bir çırpıda uzaklaştın sen.

    Eşsiz olan Allah’ın (c.c.) dinini kalbine berk ettin.

    Yetmiş kat yerin altında olsa da insanoğluna,

    Muhakkak Allah’ın rahmeti kavuşur, gelir ona.

    Çünkü O Rahman ve Rahim olandır.

    Her şeye gücü yetendir O” Demiştir.


    Hanif din arayışında beraber yola çıktıkları kişilerden Hıristiyan olan ve bu dinde sebat eden Varaka b. Nevfel’de onun hakkında:

    “-Ey Zeyd! En sonunda arayıp durduğun dine kavuştun,

    Hiç şaşmadın tevhit ile Rabbini birlemekten.

    Çok kimsenin saptığı eğri yoldan,

    Hanif dini aramakla uzak durdun.

    Şimdi çok iyi bir mekânda bulunuyorsun elbette.

    Biliyorum ki çok iyi ağırlanmaktasın Cennetlerde.

    Allah (c.c.) dostu İbrahim’le (a.s.) birlikte olmalısın.

    Sevenler sevdikleriyle bulunur, Rabbimin vaadi bu.” Demiştir.

    Muhammed (a.s.v) Onun kıyamet günü tek kişilik bir ümmet olarak ba’s edileceğini bildirmiştir.

    Devamı var.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  35. Bazen film o kadar kötüdür ki araya giren reklamlar, fragramlar filmin kendisinden çok daha güzel gelir. Gerçi bazı fragmanlar, reklamlar gerçekten güzeldir. Film iyi bile olsa insan çıksın da seyredeyim diye bakar.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  36. Arkadaş meydan okumuş, meydan okuyanlara da, cevabım yukarıda demiş. Komik… Kopyala + Yapıştır.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  37. Arkadaşlar Normal Arap tarihi var mı? Dini hurafelerin karışmadığığı tarihi dokümanlar falan , varsa onlarla bunlar nerelerde tutuyor nerelerde ayrılıyor?

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  38. Var.

    İslamiyetten önce cahiliye devriydi, insannar sapıttıydı kız çocunklarını bile diri diri gömüyolardı her yerde bi azgınlık her yerde bi sputnik hali, hani bööle elinde deve butuyla yüzü gözü yağ içinde iğrenç tipler len şimdi nası bi sapıklık yapsam yoksa görümceme mi sarksam diye cirit atıyordu her bi tarafta anadınmı.

    🙂

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  39. Arap milletinin başına gelmiş en büyük felaket heralde İslam’dır. Putların ahı tuttu. Binbir millet barış içinde yaşayıp ticaret yaparken ne huzur kaldı ne bilim ne sanat.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  40. = = ATEİSTLER EN İYİ CEVAP PEYGAMBER EFENDİMİZİN MÜBAREK HAYATLARIDIR. = =

    Osman b.Hüveyris ve Akıbeti

    Hanif dini arayanlardan Osman b. Hüveyris ise Hıristiyan oldu ve Rum kayserine kapılandı. Kayserde onu yüksek bir makam verdi. Mekke valisi yaptı.

    Osman b. Huveyris Bizans imparatoru ile devamlı irtibat hâlindeydi. Hicaz bölgelerini Bizans’a bağlayıp Gassanîler gibi bir devlet kurmak ve bu devletin başına kral olmak istiyordu.

    Osman b. Hüveyris vali olarak geldiğinde yaptığı ilk işlerden birisi Mekke halkına Hıristiyanlığı benimsetmeye çalışmak oldu.

    Müşriklerden Esved b. Esed Ona:

    -Ey Osman b. Hüveyris! Gözünü ve kulağını açta beni iyi dinle. Şunu bil ki Mekke halkı zor koşan hiç bir emir vericiye boyun eğmez. Onlar esirlik nedir bilmeyen soylu bir kabiledir. Ne yaparsan yap, kayserin dinini benimsemezler diye bağırdı.

    Osman b. Hüveyris Mekkelileri Hıristiyan yapmak için elinden geleni yaptı. Fakat muradına eremedi. Sonunda Mekke halkı ona karşı ayaklandılar.

    Osman b. Huveyris kaçarak önce Gassanîlere sonrada Bizans’a sığındı. Fakat orada da boş durmadı. Bizansı Mekke’ye karşı kışkırtmaya çalıştı.

    Fakat Mekkeliler ona bir tuzak hazırladılar. Kandırarak yanlarına çağırdılar, gelince de zehirleyip öldürdüler.

    Bazı kaynaklarda onun, onu kendine bir rakip olarak gören Hıristiyan Gassan hükümdarlarından Amr b. Cefne tarafından zehirletilerek öldürüldüğü rivayet olunur.

    Osman b. Hüveyris zehirlenerek öldürüldüğünde Muhammed (a.s.v) otuz yedi yaşındaydı.


    Ubeydullah b.Cahş ve Akıbeti

    Hanifliği arayanlardan Ubeydullah b. Cahş ise içinden çıkamadığı tereddütler içinde bocalamaktaydı.

    Önce Müslüman oldu. Eşi Ümmü Habibe ile birlikte Habeşistan’a göç etti. Orada irtidad ederek Hıristiyan oldu. Hıristiyan iken de öldü.

    Eşi Ümmü Habibe (r.anha) ise o zaman Müslümanların en büyük düşmanlarından Ebu Süfyan’ın kızı olmasına rağmen salih bir Müslümandı.

    Peygamberimiz onu kendisine zevce yaptığında Müslümanların annesi olma şerefine ermiştir.

    Ümmü Habibe (r.anha) Ubeydullah b. Cahş’ın irtidadı konusunda şunları anlatır.

    -Rüyamda kocam Ubeydullah b. Cahş’ı çok kötü bir suratta ve kapkara yüzlü olarak gördüm ve çok korktum.

    Kendi kendime:

    -Bu hayra alamet değildir. Vallahi onun hali değişecektir dedim. Sabah olduğunda kocam bana:

    -Ey Ümmü Habibe! Ben dinlere baktım da Hıristiyanlıktan daha iyi bir din göremeyip ona yaklaşmıştım.

    Sonra her nasılsa yanılıp Muhammed’in (a.s.v) getirdiği şu yeni dine girmiştim. Şimdi ben tekrar eski dinim olan Hıristiyanlığa döndüm dedi.

    Ona:

    -Vallâhi sende hayır yoktur dedim ve hakkında görmüş olduğum rüyayı kendisine haber verdim.

    Fakat o içindeki pürüzünden bir türlü temizlenemedi. İçkiye düştü, çok geçmeden de ölüp gitti.

    Öldükten sonra onu rüyamda tekrar gördüm. Sanki geri geri bir yerlere doğru gidiyor, bana da:

    -Ey müminlerin annesi diyerek sesleniyordu.

    Bu rüyamı Resulullah’ın benimle evleneceği şeklinde yorumladım. Nitekim öyle oldu.


    Devamı var.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  41. mesele bunların uydurma olup olmadığında.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  42. = = ATEİSTLER EN İYİ CEVAP PEYGAMBER EFENDİMİZİN MÜBAREK HAYATLARIDIR. = =

    PEYGAMBERİMİZİN GELECEĞİ KONUSUNDAKİ MÜJDELER

    Bu dönemde akıllarıyla Allah’ı (c.c.) arayıp bulabilenler kemale erip yükselmiş, bulamayanlar ise herhangi bir sorumluluk altında kalmamışlardır.

    Hz. İsa (a.s.v) kendisine verilen İncil’in çeşitli yerlerinde:

    -Ben Baba’ya yalvaracağım ve O size başka bir Paraklit’i, hakikat ruhunu verecektir, ta ki daima sizinle beraber olsun.

    Fakat benim ismimle Baba’nın göndereceği Paraklit, Ruhulkudüs, o size her şeyi öğretecek ve size söylediğim her şeyi hatırınıza getirecektir.

    (Burada Ruhulkudüs ile Cebrail (a.s) kastedilmiştir ama Onun peygamberler dışında insanlarla konuşması, onlara bir şeyler öğretmesi mümkün değildir. Bu nedenle bu kelime sonradan İncil’e ilave edilmiştir.)

    Baba’da size göndereceğim Paraklit, Baba’dan çıkan hakikat ruhu geldiği zaman benim içinde şahadet edecektir.

    Benim gitmem sizin için daha hayırlıdır. Çünkü gitmezsem Paraklit gelmez. Fakat gidersem Onu size gönderirim.

    Ve O geldiği zaman günah için, kurtuluş ve hüküm için dünyayı cevap veremez duruma getirecektir.

    O hakikat ruhu gelince size her hakikate yol gösterecek, zira kendiliğinden söylemeyecektir; fakat her ne işitirse söyleyecek ve gelecek şeyleri sizlere bildirecektir. Ona gelen Rahmandandır.

    O Beni şereflendirip kutlu kılacaktır. Çünkü getirdiklerimden alacak ve size bildirecektir….

    Yuhanna incilindeki bu metinlerde adı geçen Paraklit İncilin Arâmîce aslında Muhamada yani Muhammed’dir (a.s.v).

    = = =

    Allah (c.c.) yüz yirmi dört bin peygamberden yüz otuz beşini resul yapmış yani kitap vermiştir. Bu kitapların kimisinde o kitap sahibi peygamberden sonra gelecek peygamberi müjdeleyen kısımlarda bulunur, gelecek peygamberin sıfatları bildirilirdi.

    Tevrat ve İncillerde bulunan bazı pasajlar Ahir zaman peygamberi olan peygamberimiz Hz. Muhammed’in (a.s.v) geleceğini ve sıfatlarını bildirmiştir.

    İsa’dan sonra 415 yılında toplanan İznik konsilinde yüze yakın İncil yok sayılıp iptal edilmiştir.

    Bunların arasında bulunan Barnabas İncili Hz Muhammed’in (a.s.v) geleceğini açıkça bildiriyordu.

    Bu gün Barnabas incilinin tek nüshası Avusturya’da bir müzede bulunmaktadır.

    Hz. Muhammed’in (a.s.v) isim ve sıfatları Tevrat ve İncil’de yazılıydı.

    Ehl-i kitap olan Hıristiyan ve Yahudi bilginleri bu hususta tam bilgiye sahip bulunmaktaydılar.

    Bu gerçek Kuran-ı Kerim’de:

    “-O kimseler ki Resule, Ümmi Peygambere tabi olurlar. O peygamber hakkındaki bilgileri, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulurlar.

    O, onlara iyiliği emir, kötülükten de men eder. Onlara temiz olanları helâl, pis olanları haram kılar. Ve onların ağır yüklerini ve üzerlerindeki bağları kaldırır.

    Artık o kimseler ki Ona iman ederler. Ona saygı gösterir, yardımda bulunurlar. Onunla indirilmiş Nur’a tabi oluverirler. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (A’raf 157

    “-Kendilerine kitap verdiklerimiz Onu oğullarını bildikleri gibi bilirler. Onlardan bir grup hiç şüphe yok ki bilir oldukları halde hakkı gizlerler.” (Bakara 146)

    “Hatırla o zamanı ki Allah peygamberlerine:

    -Size kitap ve hikmet verdim. Sonra yanınızdakini tasdik edici bir Resul gelecektir. Ona kesin olarak iman ve her halde yardım edeceksiniz diye ahit ve misak aldıktan sonra onlara:

    -İkrâr ettiniz ve bunun üzerine olan sözümü kabul eylediniz mi? Diye sordu.

    Onlarda:

    -Ya Rabbi! İkrar ve kabul ettik dediler.

    Bunun üzerine yüce Allah:

    -Öyle ise şahit olunuz. Bende şahitlerdenim.” (Al-i İmran 81)

    Devamı var.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  43. = = ATEİSTLER EN İYİ CEVAP PEYGAMBER EFENDİMİZİN MÜBAREK HAYATLARIDIR. = =

    PEYGAMBERİMİZİN GELECEĞİ KONUSUNDAKİ MÜJDELER-2

    Yüce Allah’ın (c.c.) peygamberlerinden aldığı bu ahit ve misak kavimlerine haber vermeleri, kavimlerinin de kendilerinden sonra geleceklere bildirmeleri hususunda idi. Hz. Muhammed (a.s.v) gelmeden önce bütün Ehl-i kitap Onun geleceğini ve vasıflarını biliyordu.

    Hz. Muhammed’in (a.s.v) Tevrat ve İncillerde belirtilen vasıflarına göre:

    O, Hz. İsa’dan (a.s.) sonra gelecektir. Onun ismi Ahmet’tir. O Allah’ın (c.c.) kulu ve peygamberidir. Ondan sonra peygamber gelmeyecektir.

    O ne kötü huyludur ne katı kalplidir. O kötü söz söylemez, çarşılarda pazarlarda bağırıp çağırmaz.

    O kötülükleri kötülükle karşılamaz. O çok affedici, bağışlayıcıdır.

    Doğru yoldan sapan milletleri Lailaheillallah dedirterek doğrultmadıkça, kör gözleri, sağır kulakları, kapalı gönülleri açmadıkça Allah (c.c.) Onun ruhunu almayacak, vefat ettirmeyecektir.

    Doğum yeri Mekke’dir. Hicret yurdu Taybe (Medine)’dir.

    Onun ümmeti bollukta ve darlıkta, her yerde Allah’a (c.c.) hamt ederler, yüksek yerlerde tekbir getirirler.

    Onlar bellerine fota bağlarlar, abdest alırlar.

    Güneşin seyrini izlerler. Ezan sesleri gök boşluğunda duyulur. Namaz vakitleri geldiğinde her nerede olurlarsa olsunlar namazlarını kılarlar. Savaşta saf oldukları gibi namazlarında da saf tutarlar.

    Onların ezan sesleri ve Kuran okuyuşları gök boşluğunda arı uğultusu gibi duyulur.

    Yine Kuran-ı Kerim’de:


    “Bir vakitte Meryem oğlu İsa dedi ki:

    -Şüphesiz ki Ben Benden önceki Tevrat’ı tasdik edici Benden sonra gelecek Ahmet isimli peygamberi müjdeleyici olarak sizlere gelen Allah’ın resulüyüm….” (Saf 6)

    Geleceği müjdelenen Ahmet isimli peygamberi havari Yuhanna’da yazdığı İncil’inde tespit etmişti.

    Hz. İsa (a.s.v) kendisine karşı gelen, tanımayan kavmine karşı:

    “-Rab tarafından çıkıp gelecek olan O Munhamenna, Rab tarafından çıkıp gelecek olan O Ruhûlkudüs gelmiş olsaydı O bana şahadet ederdi.

    Sizlerde şahadet ederdiniz. Çünkü öteden beri benimle birlikte bulunuyorsunuz.

    Ben bunları size şüpheye düşmeyesiniz, dili-niz sürçmesin diye söyleyip, bildirdim”……

    Yine aynı İncil’de;

    Hz. İsa (a.s.v) havarilerine:

    “-Ben gidersem size Ruhâlhak, Faraklit gelecektir. O kendiliğinden söz söylemeyecek, ancak kendisine ne söylenirse onu söyleyecektir.

    O Bana şahadet edecektir. Sizlerde şahadet edenlerdensiniz. Bunun nedeni ise halktan önce benimle bulunmanızdır.

    Ben gitmezsen Faraklit gelmez”……..

    Munhamenna Süryanice Muhammed demektir.

    Rumcası Baraklitüs veya Piraklütüs’tür. Baraklitüs veya Piraklütüs ise Arapçaya Faraklit olarak tercüme edilmiş olup, teselli edici anla-mına gelmektedir.

    İsimlerdeki farklılık, tercümeler sırasında isimlerinde tercüme edilmiş ve bu tercümeler sırasında hatalar yapılmış olmasındandır.

    İsimleri de tercüme etmek Ehl-i kitap alimlerinin âdetlerindendi.

    Yuhanna İncilinin, birinci bölüm on dokuzdan yirmi beşinci ayetine kadar olan bölümünde bildirildiğine göre:

    Yahudiler üç peygamberin gelmesini beklemekteydiler.

    Birincisi tekrar geleceğini zannettikleri İlyas (a.s.),

    İkincisi Mesih İsa (a.s.)

    Üçüncüsü ise herkesin bildiği ve Tevrat’ta O peygamber diye bahsedilen Peygamberdi.

    Yahya (a.s.) peygamberliğini ilan edince Ona:

    -Ey Yahya! Sen kimsin? Beklenen İsa Mesih yoksa sen misin? Diye sorduklarında Yahya (a.s.):

    -Hayır! Ben Mesih değilim diye cevap vermişti.

    Bunun üzerine Yahudiler:

    -Yoksa sen göğe çekilen, dönmesini bekledi-ğimiz İlyas mısın? Diye sordular.

    Bu soruya da Yahya (a.s.):

    -Hayır! Ben İlyas’ta (a.s.) değilim diye cevap verdi.

    Yahudiler:

    -O halde Sen beklenen O peygamber olmalı-sın dediler.

    Fakat Yahya (a.s) yine:

    -Hayır, ben o peygamber de değilim. Ben Eş’iya (a.s.) peygamberin bil-dirdiği gibi; Rabbin yolunu hazırlayıp, düzeltiniz diye çölde çağıranın sesiyim dedi.

    Yahya (a.s.) bu sözleriyle beklenen İlyas’ın (a.s.) yerine kendisinin geldiğini bildiriyordu.

    Müjdelenenlerin ikincisi, İsa Mesih (a.s.) ile gerçekleşti.

    İsa Mesih’ten (a.s.) sonra O peygamber olarak bildirilen peygamberin gelmesi beklenip duruyordu.

    Ehl-i Kitap, gelecek O peygamberin sıfatlarını çok iyi bilmekte, oğullarını tanıdıkları gibi tanımaktaydılar.

    Nitekim Medine Yahudileri komşuları olan putperest Araplarla takıştıklarında:

    -Bekleyip durduğumuz O peygamberin gölgesi üzerimize düşmüş, neredeyse gelmek üzeredir. O peygamber gelince biz Ona tabi olacak Âd ve İrem kavimleri gibi sizleri öldürüp, kökünüzü kazıyacağız derlerdi.

    Yahudiler, gelmesi beklenen peygamberin İsrail oğullarından olacağını ummakta ve beklemekteydiler.

    Beklenen peygamberin İsmail oğullarından olması onları derin bir hayal kırıklığına uğratıp, kıskandırdı.

    Bu kıskançlıkları nedeniyle iman etmediler, şiddetle karşı koydular. Dört gözle bekleyip durdukları, oğulları gibi tanıdıkları Peygamberin en büyük düşmanı oldular. Korkutup durdukları müşrik Araplar için ise bu durum ilerde bir hidayet vesilesi olacaktı.

    Bu gerçek Kuran-ı Kerim’de şu ayetle bildirilir:

    “-Vaktaki onlara Allah tarafından yanlarındakini tasdik edici bir kitap geldi. Hâlbuki evvelce kâfirlere karşı fetih ve yardım isterlerdi. Fakat bildikleri kendilerine gelince inkâr ettiler. Allah’ın (c.c.) laneti kâfirler üzerinedir.”
    (Bakara 89)

    Deevamı var.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  44. NÜBÜVVETİN GELİŞİ

    Muhammed (a.s.v) kırk yaşına ulaştığında yüce Allah (c.c.) kerametini açıklamayı ve kullarına göndereceği bu son peygamberle rahmet etmeyi dilediği zaman kendisine ilk vahiy ve peygamberlik başlangıcı, uykuda sadık rüyalar görmekle olmuştur.

    Muhammed’in (a.s.v) gördüğü bütün rüyalar sabah aydınlığı gibi açıkça çıkmaya başladı. Yüce Allah (c.c.) Ona uykuda iken vahiy etti. Bu durum altı ay kadar sürdü.

    Muhammed (a.s.v) eskiden beri halveti ve yalnızlığı severdi. Onun bu yalnızlık ve halvet sevgisi artırıldı.

    Öyle ki Onun için halvetten ve yalnız kalmaktan daha sevgili bir şey olmamıştı. O bu halvet ve yalnızlıktan ilahi zevkler almaya başlamıştı.

    Muhammed (a.s.v) günlük işlerinden arındıkça Mekke’nin dağ aralarındaki yerlerine, vadilerinin derinliklerine dalar gider, kendinden geçmiş bir halde dalgın ve düşünceli saatler boyu buralarda gezinirdi.

    Onu bu halde görenler:

    -Muhammed Rabbine aşık olmuş
    derlerdi.

    Muhammed (a.s.v) otuz beş yaşına girdikten sonra Ramazan ayı girdiğinde Hira dağındaki mağarada yanında azığını götürerek itikâfa girer, yanına gelen yoksullara yemekler yedirirdi.

    Azığı tükenince Mekke’ye iner, yeterince azık alarak geri dönerdi.

    Muhammed’in (a.s.v) bu azığı çoğunlukla süt ile et veya zeytinyağı ile kuru ekmekti.

    Hira dağı Mekke’nin yukarı taraflarında Mekke’den üç mil uzaklıkta otsuz, susuz ve kayalık, içinde pek çok mağaralar bulunan bir dağdır.

    Ramazan ayında itikâfa girmek, gelen yoksulların karınlarını doyurmak öteden beri bazı Kureyşîlerin yapa geldikleri adetlerinden biriydi.

    Nitekim Muhammed’in (a.s.v) dedesi Abdülmuttalib de bu âdeti sık sık uygulardı.

    Muhammed (a.s.v) Ramazan ayının büyük bir bölümünü Hira dağındaki mağarada itikâfta geçirdikten sonra Mekke’ye döner, evine uğramadan Kâbe’ye gelir, Allah’ın (c.c.) dilediği kadar tavaf ederdi.

    Hz. Hatice’de sevgili zevcesini bu itikâfları sırasında yalnız bırakmaz, bazen Onunla birlikte Oda itikâfa girer, yanından ayrılmazdı.

    Muhammed (a.s.v), kavminin sürü sürü putlara tapıp durduklarını gördükçe çok üzülür, kavminden uzaklaşmak ister, halveti ve yalnızlığı özler, hemen Hira dağındaki mağaraya çekilirdi.

    Bu yüzden Muhammed (a.s.v) Ramazan ayı dışında da Hira dağına çıkmaya, orada halvet ve uzlete dalmaya başladı. Bunun süresi üç gece, yedi gece halvet ve uzlet, ya da bir ay itikâf olarak değişirdi.

    Onun halvet ve uzleti çokça düşünüp ibret almak ve bulunduğu yerden Beytullah’a nazar ve kalben tavaf şeklinde idi.

    Devamı var.

    = = =

    Evrimleşen Tek Şey Bilimdir.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  45. NÜBÜVVETİN GELİŞİ-2

    Muhammed (a.s.v) kırk yaşına yaklaştığı dönemlerde bu halvet ve yalnızlıkları sırasında ışıklar görmeye, sesler işitmeye başladı. Bu durumlar Onu korkutur, sevgili eşine:

    -Ey Hatice! Ben ışıklar görüyor, sesler işitiyorum. Fakat gördüğüm ışığın, duyduğum sesin nereden geldiğini bilemiyorum. Bir kâhin olacağım diye korkuyorum. Vallahi ben şu putlardan ve kâhinlerden nefret ettiğim kadar hiç bir şeyden nefret etmem der; Hz Hatice’de:

    -Ey amcamın oğlu! Sen böyle söyleme. Sen yoksulları doyuran, akrabalarını koruyup gözeten hayırlı bir kimsesin. Allah seni öyle yapmaz diyerek teselli etmeye çalışırdı.

    Zaman geçtikçe rastladığı her ağaç, her taş Kendisine selam vermeye, Esselamü Aleyke Ya Resulallah demeye başladı.

    Fakat O (a.s.v) bunun farkına varamıyor gayptan sesler duyduğunu ışıklar gördüğünü zannediyor, bu yüzden korkuyordu.

    Bu durumlarda sığındığı tek yerde sevgili eşi Hz. Hatice idi.

    Yine böyle sesler duyduktan ışıklar gördükten sonra Hz. Hatice’nin yanına sığınıp, Ona:

    -Ey Hatice! Ben halvette yalnız bulunduğum bir sırada bir nida, bir ses işittim. Fakat onun nereden geldiğini, ne dediğini anlayamadım. Bunun benim için tehlikeli olabileceğinden korktum der:

    Hz. Hatice’de:

    -Allah korusun. Ey Muhammed! Yüce Allah’ın sana böyle bir kötülük yapma olasılığı yoktur. Vallahi sen emanete hıyanet etmezsin. Akrabana iyilik yapar yoksulları doyurursun. Sözü de doğru söylersin diyerek Onu teselli etmeye çalışırdı.

    Muhammed bir iş için evinden çıkıp gidince ne zamandan beri Muhammed’i görmediği için Onu merak eden Hz. Ebu Bekir (r.a) Hatice’nin (r.anha) yanına geldi.

    Ebu Bekir (r.a) Muham-med’in (a.s.v) çocukluğundan beri en yakın arkadaşlarından, dostlarından biri idi.

    Ebu Bekir (r.a.) Hz. Hatice’yi (r.anha) düşünceli ve üzgün görünce:

    -Ey Hatice! Ben seni üzgün ve düşünceli görmekteyim. Yoksa Muhammed’in başında kötü bir hâl mi var?
    Diye sordu.

    Hz. Hatice Muhammed’in (a.s.v) başından geçenleri ona anlattıktan sonra:

    -Ey Atik! Sen üşenmede Muhammed ile birlikte Varaka’ya kadar bir git. O eski kitapları okuyan âlim bir kişidir. Belki Muhammed’in şu hali konusunda bize bilgi verir
    dedi.

    Hz. Hatice (r.anha) Ebu Bekir’le (r.a.) Muhammed’in (a.s.v) başından geçenleri konuşurlarken işini bitiren Muhammed (a.s.v) de eve geldi.

    Onu gören Ebu Bekir (r.a.) ellerinden tutarak:

    -Haydi bizimle birlikte Varaka’ya gidiver de şu başındaki hali ona anlat. Belki onda, şu başındaki konu hakkında bir bilgi vardır
    dedi.

    Varaka b. Nevfel İbrahim’in Hanif dinini arayanlardandı.

    Hıristiyanlığı, Hanif dine en uygun din olarak bulmuş, bu nedenle Hıristiyan olmuştu.

    Arapça yazı yazmayı bilen, eski ve yeni kitapları okuyan bilgili bir kişi idi. Artık çok yaşlanmış, gözleri de görmez olmuştu.

    Muhammed (a.s.v) Ebu Bekir’in (r.a) bu sözlerini şaşırarak:

    -Ey Ebu Bekir! Başıma gelenleri sana kim haber verdi? Diye sordu.

    Ebu Bekir:

    -Başına gelenleri bana Hatice haber vermiştir
    dedi.

    Beraberce Varaka’nın yanına giderek Muhammed’in (a.s.v) başından geçenleri ona anlattılar.

    Muhammed (a.s.v):

    -Ey Varaka! Halvette yalnız başıma bulunduğum sırada arkamdan; Ey Muhammed! Ey Muhammed diye seslenildiğini işittim. Fakat sesleniciyi göremedim
    dedi.

    Varaka:

    -Sana seslenildiğini duymanın fakat sesleniciyi görmemenin senin için bir sakıncası yoktur
    dedi.

    Bunun üzerine Muhammed (a.s.v):

    -Bana seslenildiğini duyunca korkuyor, hemen oradan uzaklaşıyor, başka yere gidiyorum
    dedi.

    Varaka:

    -Ey Muhammed! Sen öyle yapma. Seslenici geldiği zaman söyleyeceklerini dinle. Söyleyeceklerini söyleyinceye kadar orada sebat edip dur ve sakın korkma. Sonrada yanıma gel. Sana söylenenleri bana haber ver
    dedi.

    Muhammed (a.s.v):

    -Ey Varaka! Ben ne zamandan beri gün gibi açık çıkan sadık rüyalar da görmekteyim
    dedi.

    Varaka biraz düşündükten sonra:

    -Zannederim bütün bunlar senin için hayırdan başka bir şey değildir dedi.

    Varaka’nın sözleri kalplerini bir parça olsun yatıştırmıştı.

    Evlerine dönerlerken Muhammed (a.s.v), şanı yüce Allah (c.c.) tarafından peygamber olarak gönderileceği ve ilahi rahmetin kullara Onun vasıtasıyla ihsan olunacağı günün gelmek üzere olduğunu henüz bilmiyordu.

    Devamı var.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  46. NÜBÜVVETİN GELİŞİ-2/2

    Muhammed (a.s.v) kırk yaşına girdiği sene Ramazan ayı gelince sık sık yaptığı gibi itikâf için Hira dağındaki mağaraya gitti. Niyeti bir ay mağarada itikâfa girmek, derin ve ilahi zevkler aldığı halvet ve uzlet içinde günler ve geceler geçirmekti.

    Ramazanın on beşinci ve on altı gecelerinde olmak üzere iki kere Hira dağındaki mağarada uyurken rüyasına vahiy meleği Cebrail (a.s.) insan suretinde, yanında atlas bir kap içinde bir kitap olduğu halde girdi ve Muhammed’e (a.s.v) yanındaki kitabı uzatarak:

    -Oku diye emretti.

    Muhammed (a.s.v):

    -Ey kişi! Neyi okuyayım? Diye sordu.

    Bunun üzerine Cebrail Muhammed’i (a.s.v) tutarak nefesi kesilinceye kadar sıktı. Öylesine şiddetli bir sıktı ki Muhammed (a.s.v) ölüyorum zannetti.

    Cebrail (a.s.) Muhammed’i (a.s.v) bıraktıktan sonra elindeki kitabı uzatarak tekrar:

    -Oku dedi.

    Muhammed (a.s.v) şaşırarak:

    -Neyi okuyayım? Ben okuma bilmem dedi.

    Cebrail onu tekrar nefesi kesilinceye kadar sıktı. Muhammed (a.s.v) bir kere daha ölüyorum zannetti.

    Cebrail (a.s.) üçüncü kez elindeki kitabı uzatarak:

    -Oku dedi.

    Cebrail’in (a.s.) sıkışları öylesine güçlü ve can acıtıcıydı ki bu sıkışlardan kurtulmak için Muhammed (a.s.v) bu kez:

    -Neyi okuyayım? Diye sordu.

    Bunun üzerine Cebrail (a.s.):

    “-Oku! İnsanı pıhtılaşmış kandan yaratan Rabbinin adıyla oku,

    Oku! Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabbin en büyük kerem sahibidir” dedi. (Alak 1-5)

    Muhammed’de (a.s.v) Cebrail’in (a.s.) dediklerini okudu.

    Cebrail (a.s.) ayrılıp gittiği, Muhammed (a.s.v) uykusundan uyandığında okudukları kalbine silinmez bir şekilde tıpkı bir kitap gibi yazılmıştı.

    Muhammed (a.s.v) rüyasında gördüklerinin ve okuduklarının şaşkınlığı ve hayreti içinde Hira dağındaki mağaradan ayrılıp evine dönmek üzere giderken gökten bir ses işitti.

    Bu ses:

    -Ey Muhammed! Sen şanı yüce Allah’ın resulüsün. Bende Onun elçisi Cebrail’im
    diyordu.

    Muhammed (a.s.v) başını kaldırıp bakınca Cebrail’i, (a.s.v) ayaklarını göğün ufuklarına basmış bir insan suretinde gördü.

    Cebrail (a.s.) yine:

    -Ey Muhammed! Sen Allah’ın resulüsün, ben de Cebrail’im dedi.

    Muhammed (a.s.v) gördüklerini inanamaz bir şekilde şaşkın ve hayran öylece bakakalmış, bir adım ileri ya da geri gitmekten aciz kalmıştı.

    Başını her ne yöne çevirirse çevirsin Cebrail’i (a.s.) hep karşısında görüyordu.

    Cebrail’in (a.s.) sesi dört bir yandan gelmekte Muhammed’de (a.s.v) onu kâh ağaçlardan, kâh dağlardan, kâh kayalardan duyuyordu.

    = = =

    Muhammed (a.s.v) Hira dağındaki mağarada uzun süreli itikâfa girdiğinde Hz. Hatice (r.anha), eğer kendisi gelmemişse en geç haftada bir kere adamlarla azık gönderir bu arada sevgili eşinin hal ve durumunu öğrenirdi.

    Cebrail’in (a.s.) geldiği gün adamların geleceği güne denk düşmüştü. Hz. Hatice’nin (a.s) gönderdiği adamlar mağaraya geldiklerinde Muhammed’i (a.s.v) orada bulamadılar.

    Mekke’nin yukarı taraflarına kadar her yerde aradıkları halde Onu bulamayınca korku ve telaşla Hz. Hatice’nin (r.anha) yanına koştular.

    Muhammed (a.s.v) ise hâlâ bulunduğu yerde dikilip duruyor, Cebrail’in (a.s.) yere göğe sığmayan haşmeti nedeniyle ne geri nede ileri gidebiliyordu.

    Cebrail (a.s.) ayrılıp gidince ancak yerinden kımıldamaya kadir olabildi. Ancak Cebrail (a.s.) ayrılıp gidince telaş ve korku içinde hemen evine dönebildi.

    Adamlarının Muhammed’i (a.s.v) bulamadıkları haberini alan Hz. Hatice’de (r.anha) korkup telaşlanmış, belki oralara gitmiştir diye Muhammed’in (a.s.v) dayılarının amcalarının evlerine adamlar göndermişti.

    Muhammed (a.s.v) korku ve telaş içinde beti benzi atmış bir vaziyette eve gelince Hz. Hatice (r.anha) hemen karşı çıkıp:

    -Ey Ebulkasım! Nerelerde idin? Vallahi seni aramak için adamlar gönderdim. Onlar seni Mekke’nin üst taraflarına kadar arayıp, bulamadıkları haberiyle bana geri döndüler
    dedi.

    Muhammed (a.s.v) başından geçenleri Ona anlattı. Cebrail’in (a.s) silinmez bir şekilde kalbine kazıdıklarını Hz. Hatice’ye (r.anha) okudu.

    Bunun üzerine Hatice (r.anha):

    -Ey amcamın oğlu! Sana müjdeler olsun. Muhakkak ki yüce Allah (c.c.) sana hayırdan başka bir şey yapmaz. Sen durumunda sebat et. Hatice’nin varlığı kudret elinde bulunana yemin ederim ki ben Senin bu ümmetin peygamberi olacağını umuyorum dedi.

    Devamı var.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.
  47. NÜBÜVVETİN GELİŞİ-3

    Muhammed’in (a.s.v) anlattıkları Hz. Hatice’yi (r.anha) çok etkilemişti. Hemen yerinden kalktı. Üzerini derleyip toparladıktan sonra Varaka b. Nevfel’in yanına gitti.

    Varaka b. Nevfel kendisinin amcaoğlu idi. Kendisi Hıristiyan olup eski ve yeni kitapları okuyan kitap ehli, Yahudiliği ve Hıristiyanlığı iyi bilen bilge bir kişi idi.

    Hz. Hatice (r.anha) Muhammed’in (a.s.v) başından geçenleri kendisine haber verince Varaka yerinden fırlayarak:

    -Kuddüs! Kuddüs! Pak ve kusursuz! Pak ve kusursuz! Diye bağırdı.

    Sonra sevinç içinde Hz. Hatice’ye (r.anha) dönerek:

    -Varaka’nın varlığı kudret elinde bulunana yeminler ederim ki ey Hatice! Eğer bana doğru söyledinse Muhammed’e (a.s.v) gelen Namusul’ekber’dir. O Musa’ya (a.s.) da gelmişti. O Allah’ın peygamberlerine gönderdiği elçisi Cebrail’dir (a.s.).

    Muhammed (a.s.v) muhakkak ki bu ümmetin peygamberidir.

    Kendisine tarafımdan söyle. Bu durumunda sebat etsin dedi.

    Hz. Hatice’de (r.anha) sevinç içinde Varaka’nın söylediklerini Muhammed’e (a.s.v) haber verdi.

    Hz. Hatice’nin (r.anha) anlattıkları Varaka için öylesine önemliydi ki heyecanından evinde oturamadı.Muhammed’i (a.s.v) arayıp bulmak üzere hemen yola çıktı.

    Hz. Hatice’nin (r.anha) anlattıklarını bir kerede Ondan duymak istedi. Onu Kâbe’yi tavaf ederken buldu. Hemen yanına yaklaşıp:

    -Ey Muhammed! Ey kardeşimin oğlu! Hatice senin hakkında şöyle şöyle diye bir haber getirdi. Ben senin hal ve şanının çok büyük olacağını düşünüyorum. Şu görüp işittiklerini bana da anlat dedi.

    Muhammed (a.s.v) başından geçenleri anlattı. Cebrail’in (a.s) kalbine kazıdığı ayet-i kerimeleri Varaka’ya okudu.

    Bunun üzerine Varaka:

    -Ey Muhammed (a.s.v)! Ey kardeşimin oğlu! Varlığım kudret elinde bulunana yeminler ederim ki sen muhakkak ki bu ümmetin peygamberisin. Sana gelen Namusul’ekberdir. Senden önce Musa’ya (a.s.) gelmiş olandır.

    Ey kardeşimin oğlu!

    Muhakkak ki sen kavmin tarafından yalanlanacaksın. Sana işkence de yapılacaktır. Sonrada yurdundan çıkarılacaksın. Seninle çarpışacaklar.

    Beni yaratanın adıyla ant olsun ki eğer ben o günlere erişirsem Allah’ın (c.c.) dinine kendisinin bildiği yardımla yardımda bulunacak, sana arka çıkacak, kavi bir destek olacağım dedikten sonra Muhammed’in (a.s.v) yanına varıp başının tepesini saygıyla öptü.

    Kureyş kabilesinin önde gelen kişilerinden biri olan Utbe b. Rebia’nın kölesi Addâs Hıristiyan’dı. Kendisi Ninova halkındandı.

    Hz. Hatice (r.anha) Muhammed’in (a.s.v) durumunu sormak için yanına gitti.

    Ona:

    -Ey Addâs! İnandığın Allah (c.c.) aşkına bana bildir. Sende Cebrail (a.s.) hakkında bana verebileceğin bilgi var mıdır? diye sordu.

    Addâs Cebrail’in (a.s.) adını duyunca heyecanla irkilip:

    -Kuddûs! Kuddûs! Pak ve kusursuz, pak ve kusursuz diye bağırdı.

    Sonra Hatice’nin yüzüne hayretle bakarak ilave etti.

    -Ey Hatice! Halkı putlara tapan şu beldede Cebrail’in (a.s) adı hiç anılır mı? Diye sordu.

    Hatice:

    -Ey Addâs! Bende sana bunu sormak için gelmiş bulunuyorum. Sen onun hakkında bildiğini bana haber ver dedi.

    Addâs:

    -Ey Hatice! Sen Allah’ın en büyük meleklerinden birinin adını anmaktasın.

    Cebrail (a.s.) Allah’ın (c.c.) Namusul’ekberidir.

    O Allah (c.c.) ile peygamberleri arasında Allah’ın (c.c) emini ve elçisidir.

    O Musa ve İsa Aleyhisselamların sahibidir.

    O yalnız peygamberlere gelen büyük bir melektir. O peygamberlerden başkasına gelmez dedi.

    Devamı var.

    Reply link does not work in your browser because JavaScript is disabled.

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.