“oyunculuk, uçarılık değil bilgeliktir.”
tom robbins
hepimizin oynamayı öğrendiğimiz bir rolümüz var. bizler, yaşam yolculuğumuzda edindiğimiz alışkanlıkların toplamı sonucu ortaya çıkan rolleri oynuyoruz. oynaya oynaya da o rol konusunda bayağı ustalaşıyoruz. o rolü savunuyoruz. onun için üzülüyoruz. onun için kaygılanıyoruz. onun adına seviniyoruz. onun korkularıyla hareket ediyoruz. yaşam karşımıza rolümüz için sıradışı olan bir durum çıkardığında afallıyoruz. onun yargılarını düşünmeden sahipleniyoruz. onu asla yapamam diyoruz. bu benim için çok zor diyoruz. ben sıkılganım utanırım diyoruz. ben samimi biriyim diyoruz. ben falanım ben filanım diye uzuyor gidiyor bu liste.
başka rolleri de oynamayı öğrenirsek ne olur? o zaman hangisi bizim kişiliğimizdir? ya da şöyle sorayım: bizim bir kişiliğimiz var mıdır aslında? ve hepsinden de önemlisi insanın kendi kişiliğim diye düşündüğü şeye sadık kalması neyi garantiye alır?
Çok güzel bir yazı. Çok beğendim. İşin temeli ödül ceza sistemine dayanıyor, ne dersin? Anne babalarımız ve bizi eğitenler hata yaptığımızda(onlara göre) bizi cezalandırdılar, iyi şeylerde ise ödüllendirdiler. Sonra gün geldi bu işi kendimiz yapmaya başladık. Kendimizi cezalandırıp ödüllendirmeye başladık. Self servis. O yargıçtan kurtulmak lazım. Bana bu sadakat bu yargıca yarıyor gibi geldi, yanılıyor muyum?
Sevgili ixtlan,
Bu bakış açısı kişisel yansımaları kırmak bakımından tabii çok kuvvetli bir yardımcı olur kanısındayım. Lakin bilmek yetmiyor ben hep hayata geçiyor mu ona bakıyorum.
Tabi bir yerden başlamak lazım. Önceleri zorlanacağımız bu durum bir süre sonra reflekse bile dönüşebilir. Sanki bir rol içinde gibi, ben değil gibi (ben diye de birsey yok ya neyse) düşünmek pek çok şeyi de kolaylaştıracaktır, ciddi ciddi farkına varmayı sağlayacaktır.
Bakalım ben ne zaman yapmayı başaracağım, savaşçı olmak için cesaret lazım, değil mi?
üstelik de kişiliğim rolünü oynamanın dediğiniz üzerine herhangi birseyi garantiye almayacağını bildiğimiz halde…
3 grup insan türünden birine aidizdir.
grup insanlar ise hiçte nazik olmazlar. Bunlar küçük, kinci, hasetçi, kıskanç, benmerkezci olurlar. Salt kendileri hakkında konuşur, insanları hep kendilerine uydurmak isterler. Pek beceremezlerse de her konu da öncülük etmek isterler. Hep gergin olur, gevşeyemezler. Öz güvenden yoksun ve kaygı içinde yaşarlar. Öz güvenleri arttıkça kaygıları da artar. Lider olmak için öldürmeyi bile göze alabilirler.
grup insanlar ise ne iyi ne de kötü denilebilecek insanlardır. Bunlar kimseye hizmet etmeyen, başkalarını da hizmete zorlamayan insanlardır. Daha doğrusu, bu kişiler kayıtsızdır. Kendilerini yüceltilmiş hissetmeleri, hayallerinden ve hüsnü kuruntularından kaynaklanır. Üstün oldukları tek konu, bir şeylerin olmasını beklemektir. Onlar keşfedilmeyi ve yenilgiyi beklerler. Vaat ettikleri hiç bir şeyi gerçekleştiremezler. Böyle bir yetileri yoktur.
Ne olduğumuz belli, seçin kendinize uyanı. Hepimiz 3 gruptan birine aidiz. Bu asla değişmeyecektir. Tek fark hangi grupta olduğumuzu ne kadar ciddiye aldığımızdır.
xenix
sevgili ebruli,
çok haklısınız, önemli olan bunların hayata geçirilmesi. ancak böyle yaparak “ben”in bunaltıcı baskısını ve ısrarını hafifletmek ve yok etmek mümkün olur.
Bilgidışı “ben”liğin sonsuz savunucularının gerçekdışı dünyası, bir oyunculuktur.
Fark yaratmak için, olumsuzu olumlamaya uğraşan, olumluyu olumsuzlaştıran, “sen nesin”ciler dünyası benden / bizden uzak dursun …AMİN…
Siz kimsiniz?Olumluyu bilenler cemiyeti mi?
xenixin saydığı gruplardan üçüncüsüne giriyorum.
)kapa parantez
oynadığımız roller kimliğimiz olup çıkıveriyor birden.. Önce aile öğretiyor ne olmamız gerektiğini nasıl davranmanın doğru olacağını..Derken okul arkadaşlar ve toplum..Belki de olasılıkları belli olmayan hayata olasılıklar vererek zar adam gibi davranmalıyız.. kişiliği ve kuralları reddediş sabah nasıl uyanacağmı kim olacağımı bilmemek…..
tom robbins dur bir mola ver adıyla yayınlanan romanında neredeyse normal jimmy adlı nevi şahsına münhasır bir ademoğlundan bahseder. bu şahıs sabah uyanan insanın gece uykuya yatanla aynı insan olduğundan emin olunamayacağını ileri sürmüştü.adam bu fikre bayağı kafayı takmış ve artık uyuyamaz olmuştu. güzel amanda ya göreyse bu fikir saçmaydı. diyordu ki “uyandığında birisi olarak uyandığın sürece kim olarak uyandığının ne önemi var?” amanda bir kelebek olarak uyanmaktan mutluluk duyacağını da eklemişti. gene de rahatlayamayan neredeyse normal jimmy tavsiye üzerine gittiği illinois da bir şamandan ruhuna bir dövme yapmasını ister. tom robbinsin tabiriyle neredeyse normal, eşeği sağlam kazığa bağlar gibi sağlama almıştı bilincini. uyurken oradan oraya dolaşıyor, ama hep kendisini takip edebiliyordu. yalnız hesaba katamadığı bir sakınca vardı bu işte. o günden sonra hep aynı rüyayı görmeye başladı. rüya cezbediciydi ama bir süre sonra sıkıcı geçmeye başlamıştı.
Bence insanın herşey olabilme özelliği var. Durum ve şartlara göre kişinin davranış şekilleri değişebilir. Olaylar karşısındaki tepkilerimizi belirleyen yaşamış olduğumuz ve bizlere öğretilmiş olan (aile,eğitim,din kuralları,ahlak kuralları sosyal çevre v.b)çevresel faktörlerdir. Asıl önemli olanın oynadığımız rollerin farkında olup, bizim seçebilme yeteneğimizi geliştirebilmemiz. Gerçi bu da tartışılır, belkide biz seçiyoruzdur fakat farkında değilizdir:))) En güzeli de sanırım senarist olabilmek ve oyun kurabilmek ya da tamamen oyunun dışına çıkabilmek:)))
Yazınızı beğendim sevgili ixtlan tebrikler…
bence de insanın herşey olabilme kapasitesi var sevgili medisis 🙂 hiçbir şey olabilen her şey olmuştur derler.
“her şey eşittir. bu koşullarda bir şey diğer bir şeyden nasıl daha önemli olabilir ki?”
her şey eşitse her şey aynı ölçüde de saçmadır. her şey aynı ölçüde saçmaysa aradaki fark bir kimsenin bu saçmalıklardan birini taktiksel olarak seçip uygulaması ve gene de bunun saçmalar içinde bir saçma olduğunun bilincinde olması, diğer kimsenin ise bir saçmalığı, çok önemli olduğu düşüncesiyle, delicesine savunması olabilir…
soru şuydu;
“bizim bir kişiliğimiz var mıdır aslında?”
sayısız kişiliğimiz var bizim.
“biz” derken bütün “ben”leri kastediyorum aman yanlış anlaşılma olmasın.
öyle her güne bir tane de değil üstelik.
bazen saliselerle giyip çıkarıyorum her birini.
henüz farkına varamadığım daha da fazlası olmalı.
nasılsa hepsi “ben”im.
ve nasılsa aslında çok da önemli değiller.
ve her nasılsa öylesine de önemliler.
bazen “ben” diye bir şey var mı acaba? sorgusu düşüveriyor ortalığa.
ama benimkiler pek bir maharetliler bu konuda.
çarçabuk derdest edip ortalıktan kaldırıveriyorlar sorgu sualleri.
nasılsa o sorgu da aynı mekanizmanın ürünü o yüzden çok da önemli değil diyorum.
anlamsız boşluklar oluşuyor.
ve dahi hemen dolduruluyor.
makina çok iyi üretilmiş.
takdir ediyorum.
sonra da gülüyorum halime.
bazen kendimi çok ciddiye alıyorum.
öyleki “biz” diye başlıyorum sözlerime.
heyyy bakın bunlar Tanrısal…
dinleyin beni diyorum alt cümlede…
“biz” güçlü…
yanına bir sürü “ben” toplamış.
birlikten kuvvet doğar hesabı 🙂
biz bunu severiz……… biz buna karşıyız…… biz eskiden su içerdik testiden :))))
gittikçe azalan sürelerde farkına varıyorum aslında ne kadar da anlamsız cümleler olduğunun.
ve dahi derhal başlatılıyor yeni oyun :)))
buradan çıkmak için birkaç manevra gerekiyor farkındayım.
o yüzden yoldaşıma sesleniyorum;
“rüyalarını anımsa…… rüyalarını anımsa……”
sanırım sonrası özgürlük :))))
bir diğer soru da şuydu;
“ve hepsinden de önemlisi insanın kendi kişiliğim diye düşündüğü şeye sadık kalması neyi garantiye alır?”
bu soru da dikkatimi çekti.
buradaki kişilikten kasıt sanırım birkaç “ben”in bir araya gelip baskın bir “biz” oluşturma hali.
az önce de dediğim gibi “biz” oldukça güçlü.
“ben”ler arasında da sonuçta bir ego savaşı söz konusu.
öne çıkan diğerlerini bir çırpıda silip atabiliyor, halbüki kimsenin bir yere gittiği yok.
“biz” kendisini var edebilmek için gerekli oyunu hazırlamış durumda.
pek çok hal’i ya da ben’i kendi konumuna çekip, orada sabitleyip, her katılanla kendini daha da güçlendiriyor.
kalesini günden güne sağlamlaştırıyor yani.
sonuç olarak;
insanın kişiliğim dediği şeye bağlı kalması sadece kurulan bir kalenin daha da güçlenmesinden başka bir şey değil.
garantiye aldığı da sadece kalenin içindekiler.
üstelik bir süre sonra kendi yarattığı kaleye mahkum olup başka yerlere açılamıyor olmak da oldukça can sıkıcı olsa gerek.
ve yine sesleniyorum;
“rüyalarını anımsa……”
Morgana sana tamamen katılıyorum.Elif şafak”ın Çiğ süt kitabında insandaki birçok farklı sesleri konuşturuyor .Bu seslerin beslenmelerine göre oynadığımız roller oluşuyor ve hayatta hedeflere ulaşmak bunların sayesinde oluyor.Buyüzden bence başarılı kişiler bu sesleri isteklerine göre akıllıca seçip koruyup geliştirebilmiş kişilerdir .Ha daha sonra bu seslerden kurtulamama ve başka sesler duyamama gibi yan etkileride olsa seçim malum .mavimi kırmızımı?
kırmızı kırmızı:D
@XENİX ,
3.gurup insan vaat etmez veya etmemeli.Çünkü onlar beklemede ve kayıtsızlardı hani?
Bence insanları 3 guruba koymak pek mantıklı değil .Hepimiz o guruptan bu guruba koşturup duruyoruz .Yada 4.gurup olsun : daldan dala atlayanlar gurubu o .ilk üyesi benim .fakat bişey itiraf edeyim 2.guruba çok nadir giriyorum :/
Zaten mantık kullanarak yapılan bir sınıflandırma değildi.
xenix
Doğuştan itibaren bir “şartlanma” söz konusu
Bir ses kulağımıza “sen insansın” demiş,
biz de gereklerini yerine getirmeye çabalıyoruz yaşam boyu.
Belki de bizi en çok motive eden “korkularımız“dır.
Hani, komşu ne der sonra, var ya..
Mahalle baskısı,
Okul ortamı,
Ticari kaygılar,
Bedensel çekinceler,
Hastalık ve sakatlıklardan sakınma..
gün be gün çevremizde ağlardan duvar örüyoruz.
Bir örümceğin kendi üzerine koza örmesi gibi,
Sonrası bir esaret yaşantısı
Kesif bir bataklığa saplanmanın sancıları
Vaz’geçemediğimiz karakter özellikleri
Tenimize yapışmış alışkanlıklar
Kanıksadığımız kişilik şablonları…
Bir zaman sonra biz, biz oluyoruz ve
hapisaneden kaçış imkansızlaşıyor.
Artık inançlarımız var, mutat davranışlarımız var,
koruyup kollamaya yeminli olduğumuz statükolarımız var
Hiç bir çöpü rizikoya sokamayız,
Dünya yapışıp kalacağımız bir tutkaldır.
Gündelik yaşantılara uygun yüzlerce rol kimliği ediniriz ve
bunları inek bir öğrenci gibi iyice ezberimize alırız.
Tüm “kimlik”lerimiz değerlidir, vazgeçilmezdir.
Yaşantımızdaki en değerli olgu aslında HAZ’dır
bunun değişik kıyafet giymiş versiyonları karşımıza çıksa da
temelde hep HAZ vardır.
Bizi dünya yaşantılarına sıkı sıkıya bağlayan kesinlikle HAZ’dır
HAZ ise, doğuştan itibarek kişilik ve karakterlerimizin şekillenmesinde
ve oluşumunda rol oynar
Sanki bir takım elbisenin kumaşı gibidir
tüm kişilik tanımlamalarımız HAZ kumaşından yapılmıştır
eğer ortadan haz kaldırılırsa tümüyle çıplak kalırız
işte bu yüzden elbiselerimize bu kadar düşkün
bu kadar bağlıyız
haz ise bir oyun hamuru gibi şekilden şekile girer
avatarımıza hayat veren kesinlikle odur
bizi canlı tutan
dünyaya bağlayan
kalıplara sokan..
Su akar yolunu bulur derler ya hani,
cansuyumuz da sızar ve ruhumuza işler
O, artık biz olmuşuzdur
kuklamızın ardında bir el vardır
bizi oynatır da ona dur diyemeyiz
dünyayı onun gözleri ile görür
onun aklı ile düşünürüz
onun sevdaları ile severiz
ve onun cenderesine sığınırız
kimliklerimizin bir-kaç başka boyutu daha var ama artık bu başka bir oturuma
aslında, güzel bi yazı;
ve cevaplamışsınız aslında;
kişilikten çok istekler ya da ortaya çıkmayı bekleyenler- başarılmak-yaşanmak ve doyurulmak istenenler vardr;
belki en kökte saf amaçlar ve istekler vardır ve barınabilir;
Kişilik bi örtü/örüntü ya da ya da kullanılan bi kalıp ve biçim gibi belki; ama sonuçta bize dair bi şeyler yansıtıyor;
sadık kalmak neyi garantiye alırdan ziyade sadık kalmamak nedir? kişinin kişiliğini yıkması/kendini yıkması ve benliğini dönüştürmesi mi?
kişi bi şey kaybetmiş ya da kendini kaybetmiş a da kendinden taviz vermiş hisseder galiba;
başka biri olmuş ya da değişmiş hisseder ya da kendini/ kendi sandığını bulamaz;
kök bi kişiliğe ya da hayat algısına tutunmadan kişi yaşıyorsa yaşamak istiyorsa bunun yerine, (yani kişilik yerine) amaç-ideal-erek-düşünce biçimi-inanç biçimi vb. güçlü şeyler koymalı, Ve o olmalı onlar için yaşamalı ya da kendi benliğine-kişiliğine odaklanmak ve adanmak yerine tam aksine onalra odaklanmal ıve adanmalı;
Yani kişisel isteklerine ve kişi olarak kendine odaklanmak yerine kendiyle hiç ilgilenmeyen kişi, ben omuyum-bumuyum şumuyum demeyen sadece yapan bi şey olur galiba;