İkili Mantığın Sorunları

Belirli ve yalıtık kavramlara ve sınıflandırmalara dayanan ikili mantığa dayalı düşünmenin ilkeleri kadim Yunan filozofları tarafından başlatılmıştır. Başlangıçta belli bir A hipotezi bulunur ve ard arda B, C, D,… adımlarıyla bir sonuca ulaşılır. Sorun A’nın, B’ye ve B’nin tekrar A’ya işaret ettiği durumlarda ortaya çıkar. Bu gibi durumlarda takılıp kalırız ve kendi üzerine dönüşümlü etkileşimler paradokslara (çelişkilere) yol açar. M.Ö. yaklaşık 400 yıllarında Zeno ve M.Ö. 600 yıllarında Epimenides ikili mantığın içerdiği sorunları görmüşler ve ilginç paradokslar düşünmüşlerdir.

Aşil ve Kaplumbağa paradoksu

Hızlı koşan Aşil ile yavaş hareket eden kaplumbağa arasında bir yarış başlatılır. Yarışı kazanacağından emin olan Aşil, kaplumbağaya avans verir ve onun yarışa önde başlamasını ister. Zeno, Aşil’in hiç bir zaman kaplumbağaya yetişemeyip geçemeyeceğini iddia eder. Çünkü Aşil kaplumbağanın başladığı yere ulaşana kadar kaplumbağa bir miktar yol almış olacaktır. Her yeni uzaklık veya adım için durum değişmeyecek ve kaplumbağa daima Aşil’den ilerde olacaktır.

Bu tür bir mantık zaman ihmal edilip sadece uzaklık göz önüne alındığında doğrudur. Hız ise hem uzaklığa hem de zamana bağlıdır. Hızın tanımı yol bölü zaman olup V = x/t şeklinde ifade edilir. Eğer belli bir zaman aralığında hızlı koşucu yavaş koşucuya göre daha fazla mesafe kat ederse, hızlı koşucunun hızı yavaş koşucunun hızından büyük olacak ve hiç bir çelişkili durum oluşmayacaktır.

Fakat bu paradoks sanıldığından daha derin anlamlar içermektedir. Aşil bir adımı sonlu bir sürede tamamlamalıdır. Adımı belli bir t zamanında tamamlaması için önce adımın yarısı t/2 gibi yarı zamanda kapsaması gerekir. Fakat bu zaman da yarıya ve kapsadığı uzaklık da yarıya bölünebilir. Bu bölünmeler sonsuza kadar devam ettirilebilir. Sonuçta sıfır süreye ve sıfır zamana ulaşılır. Böylece, zamanın bir düşünce yapısı olduğu ve gerçekte bulunmadığı sonucu ortaya çıkar. Gerçek zaman andadır ve bir flaş ışığı gibi çok kısa bir sürede, kavranamadan geçip gider. Böylece bu paradoksun en kısa zaman süresi göz önüne alındığında, geçerli olmakta devam ettiğini görüyoruz. An dediğimiz bu en kısa zaman aralığına şimdi ve en kısa uzaklığa da burası diyoruz.

Gözlem daima ‘şimdi’de ve ‘burada’dır. Kuantum kuramı gelecek ve geçmiş hakkında herhangi bir öngörüde bulunmaz. Geçmiş ve gelecek büyük oranda beynimizin ürünüdürler. Olayları rasyonel olarak incelemek (mantığa vurmak) ve sonuca ulaştırmak isteğimizden ortaya çıkan birer “ekstrapolasyon” durumudur.

Eğer varsayımlarımızdan ve ön kabullerimizden kurtulursak var olanların bütünsel ilişkilerini ve bağlarını görebileceğiz. Böylece dışımızda var olan her ne ise hem bir parçacık gibi bağımsız hem de bir dalga gibi bağımlıdır. Dış dünya hem bizden ayrıdır, hem de bize ait bir parçadır. Bizimle içinde yaşadığımız arka zemin arasında bitmeyen bir ilişki ve etkileşim vardır. ‘Hem’ sözcüklerini koyu yazmamın nedeni var olanların kopmaz bütünselliğini ve beraberliğini belirtmek içindir.

İkili düşünce şeklinin paradokslara yol açmasının nedeni, kavramların belirli ve birbirlerinden bağımsız olduklarını varsaydığımız içindir. Fakat gerçekte mikro ve makro sistemler birbirleriyle etkileşirler ve kapalı, yalıtık veya birbirlerinin aynı olan birimlerden oluşmuş sınıflar halinde varlıklarını sürdürmezler. Eğer düşünce şeklimizi doğanın iç-içe geçmiş ve çok tabakalı yapısına uyduramazsak, paradokslarla ve yanıtsız sorularla karşılaşmamız kaçınılmaz olur.

Avusturyalı mantıkçı ve matematikçi Kurt Gödel (1906-1978) biçimsel mantık sistemlerinin tutarsızlıklarını kanıtlayan teoremi ile meşhurdur. Biçimsel mantık, belirli kurallara dayanarak oluşturulan mantık sistemine denir. Teoremi matematiğin temellerini küme (set) kuramıyla açıklamaya çalışan matematikçilerde bir tokat etkisi yaratmıştır. Teorem herhangi kurallı ve ‘kendi kendine yeterli’ (kapalı) bir mantık sisteminde yanıtsız soruların bulunacağını ve dolayısıyla sistemin tamamlanmış olamayacağını kanıtlamıştır. Dahası, kuralların tutarlılığı sistem içinde kanıtlanamaz. Şu halde ‘kendi başına bağımsız tutarlılık’ kapalı bir sistemin (bir kümenin) kabulünden ortaya çıkan bir tanımdan ibarettir.

Bu da şunu gösterir: Hiç bir tutarlı sistem, ne kadar basit olursa olsun, kendi tutarlılığını kanıtlayamaz ve sistemde bazı önermeler HEM kanıtlanabilir HEM de kanıtlanamaz. Bu ifadede karşıtların birliği ile yeniden karşılaşıyoruz. Bu bütünsel birlik evrenseldir ve her türlü kurallı küme teorisi için dahi geçerlidir.

Gödel’in teoremi gündelik dilde şu şekilde ifade edilebilir: “Mevcut olan mantık sisteminin kurallarıyla bu ifadenin doğruluğu kanıtlanamaz.” Kanıt olabilmesi için “evet” veya “hayır” şeklinde kesin bir sonuca ulaşmak gerektiğinden, teoreme göre bu tür bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. Nihai sonuç, hem ‘evet’ hem de ‘hayır’ yanıtını veren çelişkili bir durum olacaktır. Bu genel sonuca göre hiç bir formel (kurallı) mantık sistemi tamamen kapalı ve tutarlı olamaz.

Yalancı Paradoksu

Benzer bir paradoks Giritli Epimenides tarafından oluşturulmuştur. Epimenides şöyle bir önermede bulunmuştur:

“Tüm Giritliler yalancıdır. Ben de Giritliyim.”

Bu önerme kendi üzerine dönüşümlüdür. Çünkü hem kendi önermesinden hem de tüm Giritlilerden söz eder. Tüm Giritliler yalancı iseler önermesi de yalan olması gerekir. O zaman da dediği doğru olur ve gerçekten Giritliler yalancıdır. Şu halde çelişkiden kurtulmanın tek çaresi Giritlilerin HEM yalancı HEM de doğrucu olduklarını kabullenmektir.

İkili mantığa göre önerme bir paradokstur. Paradoksun oluşma nedeni “üçüncü halin olmazlığı” ilkesidir. Bu ilkeye göre bir önerme ya doğrudur veya yanlıştır. Ayrıca sadece iki olasılığı, ‘hepsi’ veya ‘hiç’ hallerini, kabul etmekte aradaki ‘bazen’ veya ‘bazı’ durumlarını ret etmektedir. Fakat doğada üçüncü orta hâlin bulunduğu pek çok olay veya durum vardır. Örneğin, bir kap siyah mürekkebe azar azar su katarsanız belli bir noktada sıvı ne siyah ne de beyazdır. Arada bir durumda gri olarak tanımlanabilir. Bu durumda hem siyah hem beyazdır ve ne siyah ne beyazdır. Fakat hangi su damlasında bu orta durumun, “gerçek” griyi oluştuğunu belirlemek mümkün değildir.

Eğer “veya” yerine “ve” ile düşünmeye başlarsak, gerçeği ve doğru olanı kavrayabilme yeteneklerimiz artar ve daha kapsayıcı insanlar oluruz. İkili mantığın sorunlarını çözmek kolay değil. Zira gözlem sonucu gelişen teknoloji ikili ya-veya mantığına dayanıyor. Fakat yaşam içinde bu mantığın yeterli olmadığı da bir gerçek. Özellikle “üçüncü halin olmazlığı” ilkesi veya varsayımı düşüncemize büyük bir kısıtlama getiriyor. Kuantum kuramı yeni bir Hem-Hem mantığı ile çalışıyor. Hem-Hem mantığı Hegel’in Diyalektik (eytişim) mantığına benzese de şu noktada ayrılıyor: Hem-Hem mantığında ayırımlar ve karşıtlar gerçek değil, beynimizin ürünü. Eytişim mantığı ise karşıtların varlığını gerçek olarak kabul ediyor. Bu yeni mantığın yeni bir devrin, yeni bir çağın mantığı olduğu görüşündeyim.

Entropi ve Evren

Entropi hakkında 2010 Şubatında yazdığım yazıyı şu bağlantıdan okuyabilirisiniz.

http://www.sonsuz.us/node/entropi

O yazıya ilaveten şimdi de Entropi ve Evren konusuna girmek istiyorum.

Bilim başlığı altındaki 45 sayılı Zaman ve Uzam Hakkında başlıklı yazımda makro boyuttaki birçok olayın tersinmez olduğunu, mikro boyutta ise zamanın tersinir olduğunu söyledim. Hatta zaman diye doğrusal ve tersinmez bir olgunun bulunmadığını, tek gerçekliğin “an” olduğunu ifade ettim.

Tersinirlik ve tersinmezlik zaman kavramıyla ve Entropi denen bir değişkenle yakından ilgilidir. Termodinamiğin ikinci yasası, veya diğer adıyla Entropi yasası, tersinmezliği açıklamak için Ludwig Boltzmann (1844 – 1906) tarafından ileri sürülmüştür. Boltzmann’ın Entropi formülü olasılıklarla ilgilidir ve ifadesi:

S = k log(W)

şeklindedir. Burada S Entropi, k Boltzmann sabiti ve W olayın veya durumun oluşma olasılığıdır. Boltzmann’ın W harfini seçmiş olması Almanca olasılık sözünün Wahrscheinlichkeit oluşundan dolayıdır. Boltzmann bu formülü gazların yapısında atomların bulunduğu varsayımından hareketle geliştirmiştir. Bu görüş zamanında büyük tepki ile karşılanmıştır, zira onun zamanında atomların gerçekte var olduklarına inanılmıyordu. Boltzmann’ın ölümünden sonra 1908 yılında k sabiti 1.3806488 × 10−23 J/K olarak saptanmış, böylece İstatistik Mekanik kuramı genel olarak kabul görmüştür.

İstatistik mekaniğe göre Entropi çok parçacıklı bir sistemde parçacıkların dağılımını belirler ve genelde karmaşanın ölçüsü olarak kabul edilir. İdeal kapalı sistemlerde Entropi denge oluşana kadar artar ve denge oluştuğunda sabit kalır. Şu halde Entropi hesabı için kapalı bir sistem kabul edilmeli ve sistemde bir başlangıç ile bir son durum tanımlanmalıdır. Oysaki evrende döngüsel olaylar, yani başı ve sonu bilinmeyen periyodik (tekrarlanan) veya kaotik (karmaşık) olaylar da vardır. Örneğin, dünya ne zaman güneş etrafında dönmeye başladı? Veya ne zaman kendi etrafında dönüşü son bulacak? Gibi sorular yanıtsız kalmaktadırlar. Evrenin bir büyük patlama ile (Big Bang) başlamış olduğunu kabul etmekle evrenin kapalı bir sistem olduğunu ve bir gün son bulacağını kabul etmiş oluyoruz. Oysaki evren şu anda genişlediği biliniyor ve ileride bu genişleme pekâlâ daralmaya dönüşebilir veya dönüşmeyebilir. Durum hakkında kesin bir kanı ileri sürülemez.

Evrenin şimdiki durumuna bakarak ilerde ne olacağı hakkında fikir yürütmek Determinist (belirlemeci) bir bakıştır. Evren ve genel olarak doğa, kaosu ve kozmosu içinde barındıran döngüsel ve dönüşümlü, belirsizlik içeren bir yapıdır. Günümüzde bilinen evren bilinmeyen evrenin sadece küçük bir kısmıdır. Evrenin derinliklerinden gelen Arkazamin Işıması (Cosmic Background Radiation) verilerini değerlendiren NASA, evrenin % 68,3 ünü Karanlık Enerji, % 26,8 ini Karanlık Madde ve % 4,9 unu bilinen (ölçülen veya gözlenen) madde oluşturmakta olduğunu söylemektedir. Ancak ne Karanlık Enerji ne de Karanlık madde hakkında herhangi bir somut kanıt ileri sürülebilmiş değildir. Şu anda ikisi de varsayım düzeyinde fizikçilerin dillerinde dolaşmaktadırlar. Bu konuda 40 sayılı Evrenin Yapısı başlıklı yazıma bakmanızı öneririm.

Üstteki fotoğraflar üç farklı uydudan elde edilmiş Arkazemin Işıması’nın görüntüleridir. En sağdaki Planck uydusundan elde edilen görüntü açıkça Fraktal bir yapıyı gözler önüne seriyor. Fraktaller kendilerine benzeyerek dönüşen ve belirsizlik içeren karmaşık şekillerdir. Çevremizde pek çok doğal oluşum Fraktal bir yapı sergiler. Altta, doğal Fraktallerden birkaç örnek sunuyorum. Solda ve ortada doğal oluşumlar, sağda ise insanın gözbebeği görülüyor.

Fraktaller konusunu 31 sayılı Doğada Düzen ve Karmaşa başlıklı yazımda işledim. Karmaşık sistemlerin bir özelliği de başlangıç noktasına duyarlı olmalarıdır. Yani, bir bakıma karmaşık (kaotik) sistemlerde başlangıç noktası tanımlanamaz, zira her bir farklı başlangıç farklı ve bilinmesi mümkün olmayan bir sonuca yol açar. Dolayısıyla, belirlilik geçerli değildir ve olasılık esastır. Karmaşık sistemlerde gelecek kesin olarak bilinemez, ancak belli bir olasılıkla tahmin edilebilir.

Gerek İstatistik Mekanik gerekse Kuantum kuramı olasılıklardan söz ederler ve olayları kesinlikle tanımlamaktan kaçınırlar. Hem evren hem de insan toplulukları birer karmaşık ve kaotik sistem olduklarından, gelecek hakkında ancak belli olasılıklar çerçevesinde konuşmak doğrudur. Zaman, yandaki şekildeki gibi, Enerji Korunumu ve Belirsizlik ilkelerinin etkisi altında ve döngüsel olarak, Kozmos ile Kaos arasında hem sürekli hem de kesikli olarak dolandığı görüşündeyim.

Çift Yarık Deneyi ve Toplum

İki jileti birlikte tutup bir kâğıtta iki ince yarık oluşturun. Bu kâğıdın bir tarafını ışıkla aydınlatıp diğer tarafına ekran görevi yapacak bir diğer beyaz perde korsanız, perdede siyah ve beyaz çizgilerin oluştuğunu göreceksiniz. Bu deneye Çift Yarık Deneyi denir. Bu deney ışığın dalgasal bir yapıda olduğunu ve dalgaların girişim ilkesine uygun olarak, girişim çizgileri oluşturduklarını gösterir.

Fakat ışık hem dalga hem de Foton denen parçacıklardan oluştuğu anlaşıldığında, aynı deney elektronlarla tekrarlanmış ve girişim görüntülerinin elektronlar tarafından da oluşturulduğu şaşkınlıkla görülmüştür. Zira dalgalar girişim yapsalar da, parçacıklar girişim yapmazlar. Girişim yapabilmeleri için parçacıkların birbirleriyle bağımlı olmaları ve ekranda nereye gitmeleri gerektiğini bilmeleri gerekir ki, bu durum hem nesnellik ilkesine hem de yerellik ilkesine aykırıdır. Alttaki resimlerden soldakinde ışığın dalga olarak oluşturduğu girişim çizgileri ve sağda parçacık olarak davrandıklarında belirmesi beklenen farklı iki görüntü grubu çizilmiştir.

Soldaki şekilde, girişim görüntüsünün en parlak çizgilerinin iki yarığın orta bölgesinde olduklarını ve yanlara doğru parlaklığın azaldığını görüyoruz. Kenar bölgelerde ise beyaz çizgiler kaybolmaktadırlar. Nesnellik ve yerellik ilkelerinin evrensel ilkeler oldukları ve hem makro hem de mikro âlemde geçerli oldukları kabul edildiğinde, parçacıkların girişimini açıklamak mümkün değildir. Beklenen görüntü girişim görüntüsü değil, sağdaki iki belirgin ve ayrı grubun görüntüsüdür.

Bu çelişkili durumun cevabını, -önceki yazılarımda açıkladığım- Normal Dağılım vermektedir. Fotonları veya elektronları birer parçacık olarak kabul edersek karşı ekrana Normal Dağılımla çarpmaları beklenir. Bu durumda enerji dağılımları da bir çan eğrisine benzemelidir. Üstteki çizimler bu enerji dağılımını açıkça gösteriyor. Soldaki çizimde ortadaki siyah çizgi aslında ekranda beyaz görünür. Zira dalgasal bakışa göre, üst üste binen ışık dalgaları en fazla enerjiyi orta bölgede taşır ve parçacık bakışına göre en fazla parçacık tam orta bölgeye düşer. Sağdaki çizimde bu parçacıkların enerji dağılımlarının, tam da Normal Dağılıma göre oluştuğunu görmekteyiz. Aradaki beyaz bölgeler


-ki bunlar ekrandaki koyu çizgilerdir- dalgaların birbirlerini yok ettikleri bölgeler olmaktadırlar. Parçacık bakışına göre sağdaki görüntünün oluşması için parçacıkların bağıntılı olmaları gerekir. Bu durum parçacıkların bağımsız olmaları varsayımı ile çelişir. Aslında parçacıklar ilk çıktıkları kaynakta birbirlerine bağımlı idiler. Çift yarığa ulaştıklarında küresel ışık dalgaları düzlem dalgalara, yaklaşık olarak dönüşmüş olduklarından, dalgayı oluşturan tüm parçacıklar başlangıçtaki bağlantıyı sürdürürler. Bu bağlantıdan dolayı görüntü iki ayrı gruba ayrılmaz ve tümel bir girişim görüntüsü belirir.

Soldaki görüntülerde yarık sayısı arttıkça, çizgilerin gittikçe daha da Normal Dağılıma yaklaştıkları görülüyor. Üsttekinde iki yarıktan, alttakinde on tane yarıktan oluşan görüntüler bulunuyor. Bu şekillerin oluşumunu, bir önceki Demografi ve Kuantum yazımda daha net olarak görebilirsiniz.

Kuantum kuramının dalga-parçacık ikilemi insanlar için de geçerli olduğu söylenebilir. Her bir insan tek tek bir parçacık gibi davransa da, birlikte bir topluluk oluşturduklarında, aynen fotonların veya elektronların girişim görüntülerine benzer şekilde, ortak bir kültür yaratırlar. Kültür, insanların girişimleri sonucunda oluşturdukları bütünsel bir olgudur. Ayrıca bu durum hem parçacıkların hem de insanların bağımlı olduklarını gösteriyor. Böylece nesnellik ve yerellik birer ilke olmayıp, sadece makro dünyadan üretilmiş birer varsayım oldukları sonucu ortaya çıkmaktadır.

Sosyolojinin Termodinamiği

Termodinamik ise çok parçacıklı sistemlerin ölçülebilen sıcaklık, basınç ve enerji gibi bütünsel (global) değişkenleri ile ilgilenen bir Fizik bilimidir. Bu iki bilim arasında ortak yasalar olabileceği ve Fizik biliminin toplum davranışlarını anlamakta yardımcı olabileceği görüşündeyim.

Termodinamiğin birinci yasası bir sistemin iç enerjisi bulunduğunu ileri sürer ve bu enerjinin kapalı sistemlerde korunduğunu söyler. Birinci yasa “Bir kapalı sistemin iç enerjisindeki değişim, sisteme eklenen ısı miktarı eksi sistemin yaptığı işe eşittir” der. Mutlak anlamda kapalı sistem bulunmasa dahi, çevresi ile etkileşen cansız sistemlerin sıcaklığı arttığında genişlediklerini, dolayısıyla iş yaptıklarını biliyoruz. Buhar makinesinin çalışma sistemi de bu yasaya dayanır. Isıtılan su buhara dönüşür ve genişleyen su buharı bir pistonu iterek iş yapmış olur.

Şehir insanlarının havanın ısınması ile birlikte sokağa çıktıklarını ve dolayısıyla daha geniş bir alana yayıldıklarını görmekteyiz. Bu yayılma bir “iş yapmak” anlamına gelmese de temel bir Fizik yasasından kaynaklandığını, sırf hava alıp gezmek amaçlı olmadığını, belirtmek istiyorum. Demografi denen toplumların yeryüzündeki yayılışlarında değişik sebepler bulunsa da, bunlardan en önde gelen sebeplerden biri de iklim şartlarıdır. Hava soğuyunca kadim dönemlerde -taş devrinde- mağaralara sığınıp fazlaca hareket etmedikleri, hava ısınınca da geniş alanlara yayılıp yeni bölgeler keşfettikleri, böylece bir iş yaptıkları, tarihten bildiğimiz genel bir davranış şeklidir.

Fizik biliminde çok parçacıklı sistemleri inceleyen bilim kuramına İstatistik Mekanik denir. Adından da belli olduğu gibi, bu kurmada belirsizlik esastır ve istatistik ortalamalardan hareketle termodinamik sistemlerin davranışlarını açıklar. Termodinamikten en önemli farkı, ikinci yasadaki Entropi kavramını atomlarının ve moleküllerinin hareketleri ile ilişkilendirmesidir. İkinci yasaya göre “Kapalı ve çok parçacıklı sistemlerde Entropi sistem termodinamik dengeye ulaşana kadar artar. Denge oluştuğunda Entropi artmayıp sabit alır, asla azalmaz.”

Termodinamik denge, en basit tanımıyla, sıcaklığın sabit kaldığı durumdur. İnsan topluluklarında da benzer durumlar oluşur. Birbirlerine komşu fakat ayrı durumda olan toplumlar bir savaş durumunda birbirlerine karışırlar ve Kaos (karmaşa) belirir. Ancak savaş sona erip barış oluştuğunda yeni bir düzen kurulur ve sosyal denge sağlanmış olur. Demek ki, bir Fizik kavramı olan Termodinamik Denge ile bir Sosyoloji kavramı olan Sosyal Denge arasında önemli benzerlikler vardır.

Sosyal karmaşa durumunda toplumun Entropi’si artmakta, sosyal dengeye ulaşıldığında ise sabit kalmaktadır. İstatistik Mekanik kuramında mikroskopik bir birimin (bir atomun veya bir molekülün) belli bir yerde durma süresi o sistemin hacmi ile doğru orantılıdır. Örnek olarak bir şişkin balon düşünün. Eğer balonun hacmi sabitse içindeki hava veya gaz molekülleri fazla yer değiştirmezler. Balonu şişirecek olursak, içine yeni gaz molekülleri eklendikçe içteki gazın hareketi artar ve moleküller uzun süre aynı noktada kalamazlar.

Bu durum insan toplumlarında nüfusun arttığında neden göçlerin de arttığını bir miktar açıklıyor. Birinci yasa ile ikinci yasa ilişkilidir, zira sistemin enerjisi arttığında sıcaklık artar ve ısınan gaz genişleyerek daha geniş bir hacim kaplar. İnsan toplumlarında da enerji artışı teknik ve teknolojinin gelişimine neden olduğundan, teknoloji sayesinde nakil vasıtalarındaki gelişme ve hızlanma insanların daha hareketli olup daha kolay yer değiştirmelerine neden olur. Nitekim rüzgâr enerjisini kullanarak yelkenli gemileri geliştiren insanlık tüm dünyayı keşfe çıkmış, çok daha geniş alanlara yayılmıştır. Ardından petrolün yakıt olarak kullanılışı bu yayılmayı daha da kolaylaştırmıştır.

Sosyolojinin Fiziği

Sosyoloji veya Toplum Bilimi insan topluluklarının davranış nedenleri üzerine odaklanır. İlgilendiği konular arasında toplumda sınıfların oluşumu, toplum içinde parçalanmaların ve birleşmelerin nedenleri, cinsiyet farklarının sonuçları ve demografi denen toplum hareketlerinin arka zemini bulunur. Toplum bilimi ile uğraşanlar genele uygulanabilen sosyal yasalar ararlar ve bu amaçla sayısal verilerle somut kanıtlar bulmaya çalışırlar. Fakat toplumlar sabit yapılar olmadıklarından sayısal veriler bulunsa dahi onlardan somut yasalar elde etmek pek de kolay olmamıştır.

Öte yandan belirli yasaları bulunan Fizik bilimi, doğadaki cansız nesnelerin yapıları ve birbirleri ile olan etkileşimleriyle ilgilenir. Fizik biliminin ilgi alanı içine maddenin en küçük yapı taşlarından tüm var olanları içeren evrene kadar, her türlü nesne topluluğunun uyum sağladığı doğa yasaları girer.

Canlı varlıklarla ve özellikle insanlarla ilgilenen Sosyoloji ile cansızların temel bilimi olan Fizik arasında ortak yönleri bulmak ve her iki bilimde geçerli olan yasalar geliştirmek hem zor hem de tartışmalı bir yaklaşımdır. Zira insanların değişken ve çok çeşitli davranışları ile cansız nesnelerin değişmeyen sabit davranışlarını ortak yasalarla açıklamaya çalışmak, bugüne kadar çok az sayıda insanın başarılı olabildiği kaygan bir zemin oluşturur.

Bu bakımdan en genel yasalardan başlayıp gittikçe daha ayrıntılı ilişkilere doğru yayılmak, sosyolojinin fiziğini oluşturmanın metodu olabileceği görüşündeyim. Fizik bilimindeki en temel yasalardan biri Enerjinin Korunumu yasasıdır. Bir önceki 49 sayılı Enerji Hakkında başlıklı yazımda, enerjinin esasta tanımsız olduğunu, fakat gündelik hayatta ve doğada çeşitli şekillerde tanımlanabildiğini söyledim. Böylesine geniş bir kavramın yasası elbette ki canlı sistemleri de içermesi gerekir.

Kapalı sistemlerde enerjinin korunduğu biliniyor. Bu yasa defalarca ve her türlü doğa sisteminde deneysel olarak kanıtlanmış, matematik sayesinde sayısal değerleri hesaplanmıştır. Ancak ‘kapalı sistem’ kavramı pratikte bulunmayan soyut bir kavram olarak üzerinde durulmaya değer. Bir sistemin uyum sağladığı yasayı veya yasaları saptayabilmek için o sistemi çevreden soyutlayıp yalıtmak ve bağımsız bir birey olarak incelemek gerekir. Bu tür bir yaklaşımın sonucunda nesnellik (materialism) ve indirgeyicilik (reductionism) gelişmiştir. Her iki yaklaşımda idealist bir bakış mevcuttur. Zira doğada her sistem bir ortam içinde yer alır ve tümüyle yalıtık, mükemmel bir kapalı sistemden söz edilemez. Ancak pratik çözümler istendiğinde, laboratuar ortamında kapalı sistemler oluşturarak sayısal sonuçlar elde edebiliriz.

İnsan topluluklarını da, hatta tek bir insanı dahi, benzer şekilde idealize kapalı bir sistem olarak düşünebiliriz. Böylece, enerjinin korunumu yasası hem topluma hem de tek bir insana uygulanabilir. Enerjinin korunumu yasası, kapalı bir sistem içinde her türlü harekete, değişikliğe ve oluşuma rağmen, değişmeden kalan bir değerin varlığını koruduğunu iddia eder. Bu yasanın bir diğer açılımı da, çevresiyle etkileşen her sistemin minimum enerji kaybıyla varlığını sürdürmek istemesidir. Çünkü enerji kaybı dağılmaya, parçalanmaya ve yok olmaya götürür. Var olmak isteyen, daha doğrusu, varlığını sürdürmek isteyen her kapalı sistem, enerji kaybını mümkün olduğu kadar azaltmak, dolayısıyla enerjisini korumak zorundadır.

İnsanların davranışları büyük çapta bu yasaya uygunluk gösterir. Varlığını sürdürmek isteyen insanların en eski dönemlerden bu yana birleşip geniş aileler, klanlar, kabileler, şehirler ve uluslar oluşturmuş olmaları bu yasadan dolayıdır. Ulusların içinde daha küçük topluluklar oluşturan meslek kuruluşları, loncalar, dernekler, vakıflar ve politik partiler hep aynı yasanın gereği olarak ortaya çıkmışlardır.

Birey düzeyine inecek olursak, varoluşumuzun temeli olan beslenme gereksiniminde dahi enerjinin korunumu bulunduğunu görüyoruz. Meslek sahibi olmak, aile kurmak, ev sahibi olup barınmak ve bu türden, gündelik yaşamın değişik etkinliklerindeki esas neden enerji korunumudur. Ancak bu yasanın sosyal yapılardaki matematik ifadesini yazmanın güçlüğünü de kabul etmek gerekir. Yasanın niceliksel tanımını yapmak yerine niteliksel kapsamını kavramanın önemli olduğu görüşündeyim. İnsanların bencil ve çıkarcı oluşlarının, birer ego varlığı olarak hep haklı görünmek istemelerinin nedeni de büyük çapta bu yasadır.

Bu yasanın ahlak (etik) ve felsefedeki yansımasını Pragmatizm akımında buluyoruz. Yararcılık olarak da adlandırılan bu görüşe göre, bir düşünce veya davranış pratikte yarar sağladığı ölçüde doğrudur. Ancak, ‘doğru’ mutlak olmayıp göreli ve kişiden kişiye değişebildiğine göre “Kime yararlı ve kime göre doğru?” sorusunu yanıtlamak hiç de kolay değildir. Belki de en uygun yanıt “Hem kendime hem de insanlığa yaralı olan eylem ve girişimler doğrudur” denebilir. Zira tek bir insanın zarar görmesi bile tüm insanlığın zarar görmesine yol açabilir. İnsanlık bir bütündür ve onu parçalara ayırıp, şu grubun yararını veya bu grubun çıkarını düşünmek, indirgeyicilik ve ayırımcılık yapmakla eşdeğerdir.

Tüm insanların ortak yararını düşünüp davranmak, belki de hiçbir eylemde bulunmamak sonucunu da yaratabilir. Bu tür bir yaklaşım doğu kültürlerinde bilge insanların davranış şekli olmuştur. Zira bir ‘şey’ yapmak kadar, hiçbir şey yapmamak da geçerli bir seçenektir. Nitekim Japonların Zazen dedikleri meditasyon “Hiçbir şey yapmadan sadece oturmak” anlamını taşır. Zazen, bedeni sakinleştirerek zihni gereksiz takıntılardan kurtaran, varoluşun esas doğasını anlamaya yardımcı olan bir davranış şeklidir. Minimum enerji sarfıyla maksimum yoğunlaşmayı sağlayan bu çaba, insanın kendi doğasını anlamasına, her konuda uyumlu ve dengeli davranmasına da büyük çapta yardım eder. Böylece insan, egonun isteklerine boyun eğmekten de kurtulabilir.

Doğu mistiklerinin uzun süreler oruç tutmaları, yürürken meditasyon durumuna geçmeleri veya nefes çalışmalarında bulunmaları, enerji korunumu yasası ile yakından ilişkilidir. İnsan bir tin ve beden bütünlüğü olduğuna göre, bedene verilen önemin yanında tine, yani psikolojiye ve sosyal ortama da aynı derecede önem vererek, enerjinin korunabileceğini kavramakta ve davranmakta yarar olduğu görüşündeyim.

Doç. Dr. Haluk Berkmen

Sosyoloji ile Fizik ilişkisini merak ediyorsanız http://www.halukberkmen.net sitesinde Bilim başlığı altındaki diğer yazıları okumanızı öneririz. Üye olanlara yeni yazı yayınlandıkça bilgi verilecektir.