Termodinamik ise çok parçacıklı sistemlerin ölçülebilen sıcaklık, basınç ve enerji gibi bütünsel (global) değişkenleri ile ilgilenen bir Fizik bilimidir. Bu iki bilim arasında ortak yasalar olabileceği ve Fizik biliminin toplum davranışlarını anlamakta yardımcı olabileceği görüşündeyim.
Termodinamiğin birinci yasası bir sistemin iç enerjisi bulunduğunu ileri sürer ve bu enerjinin kapalı sistemlerde korunduğunu söyler. Birinci yasa “Bir kapalı sistemin iç enerjisindeki değişim, sisteme eklenen ısı miktarı eksi sistemin yaptığı işe eşittir” der. Mutlak anlamda kapalı sistem bulunmasa dahi, çevresi ile etkileşen cansız sistemlerin sıcaklığı arttığında genişlediklerini, dolayısıyla iş yaptıklarını biliyoruz. Buhar makinesinin çalışma sistemi de bu yasaya dayanır. Isıtılan su buhara dönüşür ve genişleyen su buharı bir pistonu iterek iş yapmış olur.
Şehir insanlarının havanın ısınması ile birlikte sokağa çıktıklarını ve dolayısıyla daha geniş bir alana yayıldıklarını görmekteyiz. Bu yayılma bir “iş yapmak” anlamına gelmese de temel bir Fizik yasasından kaynaklandığını, sırf hava alıp gezmek amaçlı olmadığını, belirtmek istiyorum. Demografi denen toplumların yeryüzündeki yayılışlarında değişik sebepler bulunsa da, bunlardan en önde gelen sebeplerden biri de iklim şartlarıdır. Hava soğuyunca kadim dönemlerde -taş devrinde- mağaralara sığınıp fazlaca hareket etmedikleri, hava ısınınca da geniş alanlara yayılıp yeni bölgeler keşfettikleri, böylece bir iş yaptıkları, tarihten bildiğimiz genel bir davranış şeklidir.
Fizik biliminde çok parçacıklı sistemleri inceleyen bilim kuramına İstatistik Mekanik denir. Adından da belli olduğu gibi, bu kurmada belirsizlik esastır ve istatistik ortalamalardan hareketle termodinamik sistemlerin davranışlarını açıklar. Termodinamikten en önemli farkı, ikinci yasadaki Entropi kavramını atomlarının ve moleküllerinin hareketleri ile ilişkilendirmesidir. İkinci yasaya göre “Kapalı ve çok parçacıklı sistemlerde Entropi sistem termodinamik dengeye ulaşana kadar artar. Denge oluştuğunda Entropi artmayıp sabit alır, asla azalmaz.”
Termodinamik denge, en basit tanımıyla, sıcaklığın sabit kaldığı durumdur. İnsan topluluklarında da benzer durumlar oluşur. Birbirlerine komşu fakat ayrı durumda olan toplumlar bir savaş durumunda birbirlerine karışırlar ve Kaos (karmaşa) belirir. Ancak savaş sona erip barış oluştuğunda yeni bir düzen kurulur ve sosyal denge sağlanmış olur. Demek ki, bir Fizik kavramı olan Termodinamik Denge ile bir Sosyoloji kavramı olan Sosyal Denge arasında önemli benzerlikler vardır.
Sosyal karmaşa durumunda toplumun Entropi’si artmakta, sosyal dengeye ulaşıldığında ise sabit kalmaktadır. İstatistik Mekanik kuramında mikroskopik bir birimin (bir atomun veya bir molekülün) belli bir yerde durma süresi o sistemin hacmi ile doğru orantılıdır. Örnek olarak bir şişkin balon düşünün. Eğer balonun hacmi sabitse içindeki hava veya gaz molekülleri fazla yer değiştirmezler. Balonu şişirecek olursak, içine yeni gaz molekülleri eklendikçe içteki gazın hareketi artar ve moleküller uzun süre aynı noktada kalamazlar.
Bu durum insan toplumlarında nüfusun arttığında neden göçlerin de arttığını bir miktar açıklıyor. Birinci yasa ile ikinci yasa ilişkilidir, zira sistemin enerjisi arttığında sıcaklık artar ve ısınan gaz genişleyerek daha geniş bir hacim kaplar. İnsan toplumlarında da enerji artışı teknik ve teknolojinin gelişimine neden olduğundan, teknoloji sayesinde nakil vasıtalarındaki gelişme ve hızlanma insanların daha hareketli olup daha kolay yer değiştirmelerine neden olur. Nitekim rüzgâr enerjisini kullanarak yelkenli gemileri geliştiren insanlık tüm dünyayı keşfe çıkmış, çok daha geniş alanlara yayılmıştır. Ardından petrolün yakıt olarak kullanılışı bu yayılmayı daha da kolaylaştırmıştır.
Fizik yasalarını bu şekilde sosyolojiye uyarlayamazsınız. Sosyoloji makro formasyonlardan olduğu kadar mikro yapılardan da oluşur. Ve herşeyden önce savaşın, barışın, ekonomik gelişmelerin, göçlerin vs.’nin nedenlerini “doğal” olarak değil toplumsal olarak irdeler.
Sizinki biraz Herbert Spencer’a benzemiş. O de insan vücudunun işleyişini toplumsal işleyişe birebir benzetir. Çıkan sonuç bana göre sosyolojik değil metafiziktir.
Aslında basitten karmaşığa doğru (cansızdan canlıya ve üst canlılara) giderken, sanki basiti geride bırakmayıp hala içerdiğimizi (ve sadece ona eklentiler yaptığımızı) gösteren/anlatan bir yazı olmuş. İnsanın aklına, başka ne benzerlikler kurulabilir düşüncesini getiriyor. İnsanların davranışlarını açıklarken fare populasyonları üzerinden yapılan gözlemler vardı zaten.
Sosyoloji ile fizik arasındaki ilişkiler ne sosyolaglar ne de fizikziler arasında onay görmektedir. Zira bu iki disiplin tamamen ayrı alanlara hitap ediyor. Ama disipinler-arası çalışmalar gün geçtikçe artıyor ve kesin sınırlar kayboluyor. Sosyoloji ve Fizik ilişkisi benim yıllardan beri düşündüğüm, fakat bir türlü yazmaya cesaret edemediğim bir konuydu. Şimdi zamanı geldiği görüşündeyim ve yeni yazılarla bu konuyu açıklamaya devam edeceğim.
Sosyolojide mikro yapıların etkisini de gelecek yazılarımda irdelemeyi düşünüyorum. İlginiz ve yapıcı tenkitleriniz ve katkılarınız için teşekkür ederim.
“Benzerlik var” demekle ne elde edilmiş olunuyor? İnsan istediği zaman herşeyde benzerlik görebilir. Eğer bu benzerlik başka bir olguyu betimlemek içinse o olgu nedir?
“Yapıcı tenkit”‘leri olumlu yönde algılıyorum .
Turan iyi söylemiş. Herşeyle herşey arasında benzerlik kurabilirsiniz. Örneğin karıncalar-insan topluluğu, insan vücudu-insan topluluğu hep karşılaştığımız örnekler.
En basitinden, bugün tv’de 23 nisan törenlerine rastladım. Annemin “nerede o eski 23 nisan’lar, eskiden coşkuyla kutlanırdı” dedikten sonra en basitinden bu sorunun bile sosyolojik-felsefi bir cevaba ihtiyaç duyduğunu düşünmeden edemeyiz.
Maddi gelişmeler, bilinç yapısında gelişme-değişmeler vs bir bir topluluğun maddi manevi değerlerinin ne kadar değişeceğini gözler önüne serer. Çünkü milliyetçilik ve buna bağlı rütüeller toplumun yüzleştiği eknomik değişimler sonucu değişmek zorundadır.
Ve sosyolojinin coğrafya, tarih, ekonomi gibi kendi alanına ait yapıları inceleyerek bi yere varma çabasını herşeyden önce doğa bilimlerinden yararlanan sosyolojik yöntemlerden daha OLGUSAL olduğunun altı çizilmelidir.
Haklısınız, “benzerlik” sözle değil, şekille anlatılabilir. Bu benzerliği sitemde göstermeye çalıştım. Lütfen, link to halukberkmen.net bağlantısına gidip resimlere bakın. Bir resim bin söze bedeldir.
Siz o yazıda da sıcaklığın artması ile toplumsal entropinin yükseleceğini yazmısşınız. Ama bunlar “normal” değil mi? Sosyal acıdan mesela nelerin “havayı” ısıttığı konusunda fikir almak isterdim ve toplumun “havasını” alma yöntemlerine atıfta bulunulmasını beklerdim. Ama siz sadece benzerlik var demisşiniz ve yazıyı bitirmişsiniz.
Güzel noktalara değindiniz. Bu konuları ileriki yazılarımda açıklamaya ve yorumlamaya çalışacağım. Her şey bir anda yazılmıyor ve giriş özelliği taşıyan kısa yazılarda fazla ayrıntıya girilemiyor.
Ernest Rutherford’un bir sözü var.
“Bütün bilim ya fizik ya da pul koleksiyonu yapmaktır.”
Acaba bütün bilim fiziğe indirgenebilir mi? Sosyolojiden psikolojiye her şey fizikle açıklanabilir mi? (Yani zorlarsak)
Aslında determinizm geçerli ise herşey fiziğe indirgenebilmeli zaten, değil mi? Sonuçta etrafta dolaşıp çarpışıp duran partiküllerden başka birşey olmayacak zaten. Bu da fizik zaten.
xenix: Doğanın temeli fizik yasaları ile açıklanmaya çalışılır. Fizik ise en küçükten, atom ve atomaltı parçacıklardan en büyüğe, gök adalarından evrenin kendisine kadar tüm var olanları açıklamaya çalışır. Yalnız unutmayalım ki, bu açıklama sadece bir betimleme bir yorumdur. Bugün kabul edilen yorumlar yarın değişebilir. Şu halde yasalar esas olsa da yorumlar değişkendir. Benim de yapmaya çalıştığım, disiplinler-arası bir yorum getirmektir.
rnd: Determinizm hem geçerli hem değil. Çünkü doğa hem düzenli hem de karmaşık. Bu ikisi birbirlerini ziler ve üretir. Kaostan kozmos ve kozmostan kaos ürer. Bir diğer görüntüsü de, doğum-ölüm döngüsüdür. Var olanlar sürekli bir döngü içinde yok olurlar ve yeniden var olurlar; Ama şekil değiştirerek. Bu şekil değişikliği de Kaos kuramı sayesinde açıklanacaktır. Bu konudaki Düzen Karmaşa İlişkisi konulu yazımı okuyabilirsin:
link to halukberkmen.net
Bilim dünyasını doğa bilimleri ve sosyal bilimler olarak ikiye ayırmak ne kadar doğrudur?
bilimleri sınıflandırırken evrenin karmaşık bütünsel yapısını sadeleştiriyor, basitleştiriyoruz,
böylece doğa bilimleri ile sosyal bilimler birbirinden ayrılıyor, aralarına kalın bir sınır/duvar çekiliyor.
sosyalbilimlerde fizik kıskançlığı denilen bir durum var, (Physic envy) sosyologlar daima fizikteki gibi kesin matematiksel yasalar, formüller, denklemler, modeller arıyorlar, sosyal bilimler açısından bakıldığında fizik bir örnek bilim teşkil ediyor.
sosyolojinin kurucusu Auguste Comte sosyalfizik deyimini kullandı,
hatta ondan önce Saint Simon var, Adolphe Quetelet var, sosyal fizik kavramını kullanan.
Marx bir yerde gelecekte bütün bilimlerin birleşeceğini, tek bir bilim olacağını söyler, (1844 elyazmaları s.181 ve s.325)
türkiyede sosyalfizik konusunda yapılmış çalışma Prof. Mustafa Cemil Karadeniz’in kitabı doğa ve insan (sosyofizik) 1990 baskısı sayılabilir.
ayrıca Konya enerjetizm okulu, yani Naci Fikret baştak ve Namdar rahmi karatay sayılabilir. ( Konya enerjetizm okulu yazan Muammer G. Muşta)
Entropi ve günlük hayatta entropi üretimi konulu bir yazıyı bir termodinamik kitabında bulabiliriz ( Yunus A. çengel – Michael A. Boles Termodinamik mühendislik yaklaşımıyla s.348-349)
bu gün sosyalbilimler içinde fiziğe en çok yaklaşan sosyalbilim olarak İKTİSAT’ı görüyoruz.
iktisat ve fizik o kadar benzer bilimlerdir ki, hele enerji ve entropi gibi fizik kavramları iktisatta karşılıklarını öyle güzel bulmaktadır ki,
isviçrede Fribourg üniversitesinde EKONOFİZİK /ECONOPHYSİCS bölümü açılmıştır. ( link to unifr.ch )
2005 yılından beri hindistan – Kolkata’da her yıl düzenli olarak ekonofizik konferansları yapılmaktadır.
bahçeşehir üniversitesinde Prof.Dr. Necip Çakır’ın doktora tezi Fizik ve İktisat başlığını taşır. bu tez 1998 de ingilizce olarak sermaye piyasası kurulu yayınları arasında yayınlanmıştır.
bütün dünya ekonomik sorunlarla, ekonomik krizlerle boğuşmaktadır ve iktisat bilimi fizikle bütünleşmedikçe ekonomik krize bilimsel bir çözüm bulunamayacaktır.
çünkü ekonomik kriz aslında bir enerji krizi ve entropi krizidir,
paranın değeri giderek düşmektedir ( enflasyon)
ve bilindiği gibi fizikte enerji giderek değersizleşir, enerji iş yapma kaabiliyetini giderek yitirir (entropi artışı)
bu iki olgu özdeştir, yani enflasyon ve entropi artışı aslında aynı olgunun iki değişik ifadesi veya iki değişik görünümüdür.
para ve enerji değersizleşmektedir.
bu yüzden toplumda dolaşan para, aslında toplumsAL SİSTEMLER ARASINDA DOLAŞAN ENERJİYİ TEMSİL EDER.
KISACASI PARA ENERJİDİR.
bunun böyle olduğunu çok uzun zaman önce birçok fizikçi ve birçok iktisatçı keşfetti,
paranın enerjiye özdeşleştirilmesi halinde ekonomik sorunlar, krizler kısmen çözülecektir,
bunun adı da TEKNOKRASİ ‘dir,
TEKNOKRASİ HAREKETİ 1920 li yıllarda amerikada başladı.
Teknokrasi hareketinin kurucusu Howard Scott’tur.
bu gün teknokrasi hareketinin bir uzantısı olarak ZEİTGEİST HAREKETİ’ni görüyoruz.
burada bu konunun bütün detaylarına girmek mümkün değil ama kısaca şunu söylemek zorundayız,
fizik ve iktisat kesişen bilimlerdir,
sosyal bilimlerle doğa bilimleri arasında kesin bir sınır çizgisi çekilemez.
bilimler giderek bütünleşmeye , bir entegrasyona, muhteşem bir senteze doğru gidiyorlar,
ve daha işin başındayız.
Pertev Dural
Ankara
Teşekkürler, Pertev Dural. Güzel bir özet yaptınız. Demek ki disiplinler-arası çalışmalar yeni değil. Bu çalışmalara karşı çıkanlar olaylara geniş bakamayanlardır. Günümüzde tüm disiplinler büyük bir senteze doğru gitmek istiyor, ama henüz başarmış değiller. Benim de yapmak istediğim bu tür bir tümel bakışı oluşturmak. Kitabımın adı da zaten bu sentez arayışına işaret ediyor: Kuantum ve Tasavvuf. Bilim ile mistisizmin ortak noktalarını elimden geldiğince, dilimin döndüğünce yorumlamaya çalıştım.
Auguste Comte bunları söylerken 1800lerin ilk yarısında yaşıyordu, Saint Simon ondan da önce. Ama gelin görün ki Durkheim’ın o yüzyıl sonunda sosyolojiye getirdiği itirazlar onun bir organik yapı veya fizik terminolojisine indirilemeyeceği yönündeydi.
Sosyal bilimler tabiki doğa bilimleri gibi nesnel olmayı isterler. Felsefeden kopmalarının nedeni de budur. Ama modern sosyoloji, modern psikoloji dediğiniz şeyler doğa bilimi olma sancılarını çoktan aşmıştır. Alanını belirlemiştirler. Ama yine bilimdirler.
Şimdi siz bana termodinamiğin yasalarının sosyal olguları açıkladığını söylüyorsunuz. Peki günümüz kapitalizmi ile ilgili neler söyleyeceksiniz. Ulus devlet modelinin geleceğini nasıl görüyorsunuz. En azından tüketim kültürü diye bir alt kültür var. Bunun modernizasyon ile olan bağları nedir. Toplum içindeki özneler olarak “biz”‘in, hangi sosyal – düşünsel hareketlerden etkilenip kendimizi oluşturduğumuzu düşünüyorsunuz. Isparta’da ramazanda karnı tok birilerini evire çevire döven adamla, modern toplumda oruç dahi tutma gereksinimi duymayan adam arasında ne gibi “özne” farklılıkları var.
Hah. Ben de size diyorum ki sosyal olgular, bu olguların tarihiyle açıklanır. O, fizikle veya matematikle özleştirdiğiniz EKONOMİ’nin bile üretilmiş bir tarihi vardır. Ve bütün bu üretilmiş ürünlerin-olguların-anlamların-şeylerin tarihsel değişikliği topluma ait bilgiler sunabilir. Yoksa, kavramların başka bilimlerden devşirilmiş kavramlara benzetilerek araştırılması metafiziktir. Ya da en azından ona yakın bir yerde durur.
Dedim ya karınca ve arılar. Zorlarsanız son derece insan toplumuna benzerler. Ama neden kapitalizm? Bu soruyu açıklayamazlar.
Kapitalizm de Enerjinin Korunumu yasası ile ilgilidir. Şöyle ki, kölelik dönemi bitince ve batıda buhar makinası ile teknolojik gelişmeler başlayınca işçi çalıştırmak gerekti. Bu işçilerin emeği de sermaye birkimine yol açtı ve ardından felsefi olarak destek arayan toplumda Kapitalist görüşler felsefi olarak savunulmaya başlandı. Ardından Kapitalist sistem yerleşti. Bu olguların altındaki temel yasa Enerji Korunumu yasasıdır.
Keza Sosyalist sistem de Termodinamiğin ikinci yasası olan Entropi yasası ile ilişkilidir. Çünkü çok parçacıklı bir sistemde enerji sisteme eşit olarak yayılır. Kapitalizm enerjinin, yani paranın ve sermayenin belli ellerde toplanmasını sağladığından toplumda tepkiler oluştu ve sosyalist görüşler gelişti. Karl Marx bu görüşleri bir Komünist felsefe olarak toparladı. Rusyada bu sistem karmaşa ile ve 1917 ihtilali ile yerleşti. Yine Entropi yasası der ki, sistemde denge oluşana kadar Kaos ve karmaşa olur. Yani bu tür ihtilaller de Termodinamiğe uygun olarak gelişir ve oluşur.
Bu olguların ardındaki yasa, üretim ilişkileri olmasın sakın Bilgisev.
Bir degünümüz toplumunda böyle bir ihtilalin varlığından söz edemiyorsak bunun nedeni kaos ve karmaşanın a priori yasaları değil, insan zihninin modernizmle yaşadığı değişim sürecidir. Ekonomik ve teknik gelişmeler insanın söyleminin tonajını hatta içeriğini değiştirir. Şimdiki hak arayışı internetten veya daha barışçı platformlardan oluşuyorsa demek ki kaos ve düzen bir varlık sebebi olarak öne sürülemez. Bu kavramlarla eskaza 1917 devrimini açıklasanız da aynı net çizgileri post modern sınırsızlıklar üzerinden açıklayamazsınız.
Merhaba Bilgisev,
siz sizin için çok normal olan şu durumu
Göstermeniz gerekiyor. Sırf sizin “bu böyledir” ifadeniz yeterli olmuyor.
Demişsiniz. Yani entropi eşitlik sağlağı için entropinin sosyalist bir sisteme eşit olabileceğini söylüyosunuz. Belki haklı olabilirsiz ama o zaman da sosyalist sistemin “ölü” bir sistem olduğunu da kabul etmelisiniz, çünkü entropi eşitliği “ısı ölümünde” sağlıyor.
Sosyalist sistemin düzene işaret ettiği doğru değildir, ısı ölümü ile belirttiğim gibi. Siz entropiden yola çıkarak ısı ölümünün düzenli olduğunu savunumuşsunuz. Galiba burada iki ayrı terimler birbirine ile karışmışlar. Siz eşitlik ile düzeni aynı anda kullanmışsınız. Yukarda da söylediğim gibi entropide eşitlik bir ortalama yapmanın sonucudur. Siz bu “eşitliğe” düzen diyorsanız yanılıyorsunuz. Bu aslında düzensizliğin tam kendisidir. Söz ettiğiniz gibi entropide belli bir düzen yoktor, yani parçacıkların hareketlerini önceden belirlemek imkansızdır ve herhangi bir morfolojik yapı da yoktur.
Kapitalizm sistemine krızlerden dolayı galiba karmaşa bir sistem demişsiniz. Entropide olduğu gibi parçacıklar ne kadar bilinmez iseler kapitalist sistemde de gelecek belirli değildir ama belli süreler içerisinde sistemi yönlendirmek mümkündür.
Siz benzerlikleri yaparken çok basitleştirmissiniz ve “işinize” yarayan yerlere değinmişsiniz.
Ben bu konuda bwallace ve turana katılıyorum. İnsan toplulukları bir çok şeyle benzetilebilir. Havadaki bulutlardan tutun da çocuk oyunlarına kadar. Fakat bu benzetimlerin bir faydası yoktur. En azından bu benzetimi yapanlar gelecek için bir yol bir yöntem belirleyemez. Daha önce DOMcular da aynı şekilde takılıp kalmıştı hiç bir soruya yanıt verememişlerdi. Onlar da karınca, arı vs benzetimi yapmışlardı.
Biraz daha yararcı ve çözüm içeren çıkarımlar yapılmalı diye düşünüyorum.
Sayın Turan,
Ben diyorum ki entropi-termodinamik terminolojisi baştan aşağı hatalıdır. Sosyolojinin uzaktan yakından konusu değildir.
Bu çabanın arkasında sayın bilgisev’in tasavvuf felsefisinin yatmakta olduğunu düşünüyorum. Ama gel gör ki insan ile insan, zihin ile zihin, doğa ile insan, insan ile doğa sürekli çatışma halindedir.
İdeolojinin ideolojiksizleştirildiği günümüz toplumunda bile belirli yönleriyle bu çatışmayı görebilirsiniz. “Yabancı” demiş akil insanlar diye. Buyrun … Modernitenin rahatsız eden yüzü … Sınırlarından arındırılmış ancak hala ideolojik yüzü …
Öznel süreçleri pek sevmem, keza Freud’un toplum bilimine de sıcak bakmam. Ama bilinçaltının varlığını kabul ederim. Belirli yönleriyle sadece toplumdaki değil bireydeki çatışmayı da göstermesi açısından.
Burada çatışma kavramını ontolojik bir kavram olarak düşünmeyin ve beni yanlış anlamayın. Ama hem tarih sahnesinde genel anlamda tecrübe edilen hem de daha mikro seviyede psişik alanda bireyi kuşatan bu genel çatışma halleridir.
Merhaba bwallace4ever,
Ben o benzetmenin hatalı olduğunu söylemiyorum, açıklamaların yetersiz olduğu kanısındayım. Belki de gerçekten dikat edilmesi gereken unsurlar olabilir ama bu unsurlar yeterli derecede açıklanamıyorsa ben gösterilmek istenilen teorinin yetersiz olduğunu söylerim.
Siz de herşeyi çatısma ile betimlemeye çalışıyorsunuz galiba. Güçlü-güçsüz betimlemesi de bana kafi gelmiyor. Tabii ki böyle bir benzerliği de bulmak söz konusu ama sosyolojiyi sırf bu terime indirgemek de reduksionist bir düşüncedir.
Sosyoloji sosyolojiyi belli bir çerçeveye sığdıramıyacak kadar karışık bır bilim dalıdır. Böyle herşeyi kapsayan, tek bir teori ile herşeyin açıklanabileceği bir teorinin olabileceği kanısında değilim. Parça parça bölümlerin incelenmesi mümkün. Ama genel bir teorinin olacapı kanısında değilim.
Ben de aynı şeyi söylüyorum. Demişim yukarıda Freud’un bilinçaltı kuramına karşı olmasam da toplumbilimine yayılması yanlıştır diye. “Çatışma” bir ontolojik gerçek olamaz. Tıpkı entropinin de olduğu gibi. Freud örneği sosyolojiden ayrı, herşeyin birlik bütünlük şeklinde açıklanamayacağını gösteren BİR BAŞKA kuramdır dedim sadece.
Ama ben size desem, kavramların-olayların oluşumlarının arkasındaki itici mekanizma üretim ilişkileridir diye. Sizce bu da mı bütüncül felsefe körlüğünde yazılmıştır? Bence felsefi-etik hassasiyetle yazılmış sosyolojik bir gerçeği telafuz eder diyalektik materyalizm. Yettiği yer vardır, yetersiz kaldığı yer de vardır. Ama bakış açısı değişimleri baz aldığı için temelde tutarlıdır.
Schoppenhaur hayat istençtir demiştir. Ve bu savını akabinde detaylandırmıştır. Hayatı bu şekilde açıklamak, açıklamak olduğu kadar ondan detay talep etmek de metafizik bir hataya düşmektir. Fizik bilimine ait kavramların insanla olan ilişkisine yapılacak bu çeşit vurgular, schoppenhaur’un “istenç” önsavından farksızdır.
Yoksa kapitalizmin enerji alanı olarak nitelendirilmesi nerelere varacak. Basit makaralara mı? Kuantum mekaniğine mi?
Anlatılmak istenen budur.
Bu anlattıklarımı kavramak için biraz fizik bilmekte yarar var. Zaten bu yüzdendir ki Fizik ile Sosyoloji bir türlü ortak bir dil geliştiremiyor. Enerji Korunumu ve Entropi konularını daha önceki Sosyolojinin Fiziği yazımda anlattım. O yazıya tekrar bakmanızı rica edeceğim. Kavramları tekrarlamakta ve konuya önfikirle yaklaşanlara tekrar tekrar anlatmakta yarar görmüyorum. Umarım bundan sonraki yazılarım sizlere daha net açılımlar ve anlayışlar getirir.
Felsefe tarihinde fizikalizm ve enerjetizm olarak bilinen iki benzer akım vardır,
Enerjetizmin kurucusu olarak alman kimyacı Ostwald zikredilir,
bu akıma göre evrendeki herşey fizikle ve enerjiyle izah edilir, bunu bir indirgeme olarak görmek mümkündür, yani her süreci madde ve enerji ilişkilerine indirgeme olarak görebilirsiniz.
Enerji kavramı ise termodinamik bilimiyle birlikte ortaya çıkar.
madde ve enerjinin birbirine dönüşebildiğini biliyoruz, bu yüzden evrende asli unsurun madde mi yoksa enerji mi olduğu tartışılabilir.
enerjiyi asli unsur olarak kabul edebiliriz çünkü evrenin çok büyük bir bölümünün %90-95 kadarının ‘karanlık enerji’ den oluştuğu söyleniyor.
bilim tarihinde termodinamiğin doğuşu olarak Sadi Carnot’un 1824 te yayınlanan kitabı Reflexions sur la Puissance Motrice de Feu ( ateşin harekete geçirme gücü üstüne düşünceler) kitabı kabul edilir.
ancak S.Carnot’un üzerinde durduğu mesele, o yıllarda yeni keşfedilen buhar makinasının verimsizliği ve makinenin veriminin nasıl daha verimli hale getirilebileceği problemiydi, carnot bu problemi çözmeye çalışıyordu.
buhar makinası tarihte çok önemli bir rol oynamıştır;
1- buhar makinası sanayi devrimini başlatmıştır.
2- buhar makinası kapitalist ekonomik sistemi doğurmuştur,
3- buhar makinası, termodinamik bilimini doğurmuştur.
şimdi kapitalizm gibi toplumsal-ekonomik-tarihsel bir olgunun fizikle ne ilgisi var diye soranlara açıklayalım,
toplumların evrimi süreci, birçok faktörle açıklanmaya çalışılır,
bilinen en tutarlı açıklama Marx’ın açıklamasıdır,
marksist diyalektik ve tarihsel materyalizme göre toplumlar şu evrim sürecini geçirirler:
1-ilkel komünal toplum
2-köleci toplum
3-feodal toplum
4-kapitalist toplum
5-sosyalist toplum
6-komünist toplum
( bu şemada asya tipi üretim tarzının yeri belirsizdir.)
marx bir yerde şunu yazar: ‘yeldeğirmeni size feodal beyli toplumu verir, buharlı değirmen ise sınai kapitalistli toplumu’ (felsefenin sefaleti s.117)
burada teknolojik determinizmi görebiliyoruz.
buhar makinası veya yeldeğirmeninin farklı toplumsal-ekonomik sistemlere yol açması biraz daha analiz edilirse, enerji üretimi teknolojisinin evrimiyle, toplumsal evrim arasındaki paralelliği vurgular.
toplumsal evrimde bir ara aşama olan kapitalizm, enerji üretimi teknolojisinde bir ara basamağa tekabül eder.
enerji üretimi ve enerji kaynaklarının gelişmesiyle, yukardaki 6 aşamalı toplumsal evrimi yan yana getirelim:
ilkel komünal toplumda başat enerji kaynağı nedir? insanın kas gücü, ateş, evcil hayvanların kas gücü (atlar, öküzler, develer vb.)
köleci toplumda başat enerji kayanağı, sömürülen kölelerin enerjisi
feodal toplumda yeni enerji kaynakları devreye girer: su değirmeni, yel değirmeni, barut, kömür
kapitalist toplumda sömürülen işçi sınıfının kol gücü yanında devreye giren enerji teknolojisi: buhar makinesi, daha sonra içten yanmalı motor ve son olarak elektrik motoru
sosyalist toplumda ve komünist toplumda robot teknolojisini, tam otomasyon ve sibernasyonu, bilgisayar teknolojisini, ve belki nükleer enerjiyi sayabiliriz.
dün köle emeği ile piramitler inşa edilirken bu gün işçi emeği ile gökdelenler, alışveriş merkezleri, plazalar, rezidanslar inşa ediliyor, gelecekte ise robot emeği ile neler inşa edilecek bilmiyoruz.
sonuçta enerji kaynağı olarak önce köleler, sonra işçiler sömürüldü, gelecekte de robotlar sömürülecek, bence robot emeğinin sömürülmesinde hiçbir mahzur yok.
burada toplumsal evrim süreciyle, enerji teknolojisinin evrimi arasındaki paralelliği kurmaya çalıştım,
son olarak marx’ın emek-değer teorisinin aslında bir enerji-değer teorisi olduğunu söylemeliyim.
emek, insan enerjisidir.
”gerçekte özgürlük alemi ancak emeğin zorunluluk ve günlük kaygılarla belirlendiği alanın bittiği yerde başlamış olur, …ve bu en az ENERJİ harcamasıyla ve insan doğasına en uygun ve en layık koşullar altında başarılır. … gerçek özgürlük alemi, kendi başına bir amaç olarak insan ENERJİSİNİN gelişimi bunun ötesinde başlar, bu da ancak temelindeki zorunluluklar alemi ile serpilip gelişebilir, işgününün kıslatılması onun temel önkoşuludur. ( Mark, Das Kapital, 3. cilt s.720)
Demek ki Fizik yasaları ile Sosyolojik yasalar çelişmiyor, hatta toplumların anlaşılmasında Fizik bilmenin büyük faydası olduğu anlaşılıyor. Sosyoloji ve Felsefe Fizik biliminden çok yararlanmışlardır. Felsefi akımlar Fizik kuramlarının sunduğu yeni paradigmalar sayesinde gelişmişlerdir. Örneğin, Isaac Newton (1643 – 1727) ve Libniz (1646 -1716) gibi doğa ile ilgilenen bilim adamları sayesinde Materyalist felsefe gelişmiş, Aydınlanma dönemi başlamıştır. John Lock (1632 – 1704), David Hume (1711- 1776), İmmanuel Kant (1724 – 1804) Materyalist felsefede Fizik biliminin deney ve gözlem netodunu savunmuşlar, Kapitalizm’in de gerlişimine katkıda bulunmuşlardır.
Şu halde benim yorumlamaya çalıştığım Sosyoloji ile Fizik ilişkisi bir tür felsefi bakış olarak değerlendirilebilir. Pozitif bir bilim olmak iddiasını taşımadığından, bu yaklaşımda kesin kanıt istemeye gerek yoktur. Yazılarım konuya niceliksel olarak değil de, niteliksel olarak yaklaşmaktadır.
Siz özgürlüğün dış etkenlere bağlı olduğunu soylemissiniz. Doğrudur. Ama iç etkenlere deginmeyi unutmuşsunuz.
Sosyoloji ile fizik arasinda bağlantı kurmaya calisirken hala “bu böyledir”i gecememissiniz. Eğer biz bu benzetmenin doğru olduğunu varsayarsak ve sizin sözlerinizin bilimsel olduğundan da yola çıkarsak, o zaman bu teorinin bi öngörüsü olmalıdır. Benim merak ettiğim şey de halen budur. Teoriniz neyi öngörüyor?
Fizikalizm, Enerjetizm gibi akımların iddiası, sosyal bilimlerin kapsama alanına giren olayların, toplumsal ve bireysel, psikolojik olay ve süreçlerin, fizikle, kimyayla, biyolojiyle, termodinamikle, enerjiyle açıklanabileceği veya en azından bir şekilde ilişkilendirilebileceğidir.
Bunun en güzel örneklerini iktisat alanında, ekonomik olay ve süreçlerin termodinamik yasalarla açıklanmasında görüyoruz.
sosyal bilimlerle doğa bilimleri arasındaki uçurumun kapatılması, bu iki alan arasında köprülerin kurulması, özellikle sosyal bilimler açısından büyük bir katkı ve ilerleme demektir, bilimler arası bir senteze varılma noktasında henüz değiliz, henüz yolun başındayız, ancak bilim tarihine bakarsak doğa bilimlerinin de yolun başında olduğunu söyleyebiliriz,
bu günkü modern bilimin tarihi topu topu 400-500 yıllıktır, insanlık tarihiyle kıyaslanınca bu oldukça kısa bir süre demektir,
modern bilimin copernicus, galileo, giordano bruno, kepler, newton gibi isimlerle başladığını kabul ediyorsak, bilim tarihimiz 400-500 yıldan ibarettir.
insanın ve toplumun anlaşılmasında doğa bilimlerinin, fiziğin bir katkısı olacaksa bu bütün insanlığın yararınadır.
Marx’ın dediği gibi bir gün tüm bilimler birleşecekse, tek bir bilim olacaksa bu yolda atılacak her adım desteklenmelidir.
”tarihin kendisi doğa tarihinin, doğanın insan durumuna dönüşmesinin gerçek bir parçasıdır, Daha sonra , insan biliminin doğa bilimlerini
kapsayacağı gibi, doğa bilimleri de insan bilimini kapsayacaktır, sadece bir tek bilim olacaktır.” ( Marx, 1844 elyazmaları s.181)
bu gün dünyada bilimler arası bir sentez peşinde koşan, bilimler arası , multidisipliner, interdisipliner, hatta transdisipliner çalışmalar yapan birçok bilim insanı var, bunlardan birinı kısaca burada tanıtmak istiyorum, Libb THİMS, bir amerikalı araştırmacı, kendisi insan bilimlerini termodinamik temeller üzerine yeniden inşa etmeye çalışıyor, çalışmalarına internetten ulaşılabilir,
sitesi : encyclopedia of human thermodynamics ( EOHT.INFO)
human molecule encyclopedia ( HMOLPEDIA)
Pertev Dural
Ankara
Kuramın öngörüsü doğayı, toplumları ve insanı daha geniş açıdan anlamayı sağlamaktır. Genelde insanların neden bencil ve çıkarcı davrandıklarını, neden daha bütüncül ve tümel düşünemediklerini bu kuram açıklar. Elbette ki insanlar arasında bütüncül düşünebilen, kendi çıkarını her şeyden üstün görmeyen özel kişiler vardır. Bu kuram özel kişilerle değil, istatistik bir yaklaşımla toplumun ortalama davranışlarıyla ilgilenir.
Bu bakımdan Enerjiden, Entropiden ve Normal Dağılımdan söz eder. Evrenin kendisi bir enerji ağı olup, tüm var olanlar bu ağın içinde yerel düğümlerdir. Ancak düğümler ağın içinde hareket etmek gücüne sahiptirler, zira enerji akışkan ve dönüşebilen bir yapıya sahiptir. Entropi de çok parçacıklı sistemlerin nasıl davrandıkları hakkında bir görüş ileri sürer. Bu dağılımın genelde Normal Dağılıma uygun olduğunu Fizik bilimi söylüyor. Özel durumlar hariç tabii.
Kurama göre ilerde insanların genel davranışlarında pek fazla bir değişim beklenemez, zira Fizik yasaları aynen değişmeden devam etmektedirler. Yani, kuramın öngörüsü toplumların harp etmeye devam edecekleri, kısa süreli barış dönemleri olacağı ama sürekli barışın asla sağlanamayacığıdır. Çünkü fizik yasalarına göre kaos kozmosa ve kozmos kaosa dönüşür. Bu döngü var olmanın temel yasasıdır.
Doğadaki Kaos – Kozmos veya Düzen – Karmaşa ilişkisini merak edenler şu yazımı okuyabilirler:
link to halukberkmen.net
Libb Thims sitesinden aktarıyorum:
“In thermodynamics, human thermodynamics is the scientific study of the energetic and entropic aspects of the processes of human activity and movement, in the context of boundaried daily solar cycles, namely those existent between heat, work, spontaneity, irreversibility and the laws defining therein. [1] In categorizational terms, there are about three dozen plus distinct branches of human thermodynamics.”
Çeviri: “Termodinamik biliminde ‘İnsani Termodinamik’ insan hareketlerinin ve davranışlarının enerji ve entropi açısından bilimsel araştırılmalarını gündelik döngüler içinde ısı, iş, hem ani hem de dönüşümsüz davranışları yöneten yasalarla ilgilenir. İnsani Termodinamik sınıflandırılacak olursa yaklaşık 36 adet bağımsız bölümden oluşur.”
Bunu psikolojik açıklamak da mümkündür. Ama termodinamik yasası ile veya entropi ile çıkarcılığı betimlemek bir hayli fantazi gerektiriyor.
Siz burada ahlaki değerler üzerine konuşuyorsunuz. Çıkarcı düşüncenin kötü, bütüncül düşüncenin iyi olduğu ahlaki bir değerdir. Bunu da termodinamik veya entropi ile açıklamak da sakıncalıdır/şüphelidir.
Entropi istatiksel bir durumu açıklar. Entropi belli yerlerde enerji birikintisini açıklayamaz. Kısım kısım enerji birikmeleri krizleri yaratır. Yeni oluşumlar da krizlere bağlıdır. Eğer “herşey böyle gelmiş, böyle gider” diyorsanız “ölü” bir düzeni açıklamak için entropi gerekebilir. Yeni oluşum için negentropi gerekli.
Çok haklısınız, sizin görüşünüze göre belli bir dengenin ebedi değişmeyeceğidir. Ben bu sisteme “ölü sistem” diyorum. Ama değişimi canlılığı sizin teoriniz açıklamıyor. Asıl önemli olan da bu değil mi? Değişim ve yeni oluşum.
Turan: Yukarıda bağlantısını verdiğim “Düzen Karmaşa İlişkisi” yazımı okudunuz mu? Orada düzen ile karmaşanın sürekli yeni yapılara yol açtıklarını, bu yeni yapıların evrimi oluşturduğunu anlattım. Kaos – Kozmos döngüsü sürekli değişim, oluşum ve dönüşümü oluşturur. Bu düzen asla “ölü” değil, canlıdır.
Ayrıca ben genelde insanların bencil ve çıkarcı olduklarını söylerken sadece bir gözlemden söz ettim. Bu ifadede herhangi bir değer yargısı veya ahlaki bakış yok. Ortalamanın davranışlarından söz etmek onları yargılamak anlamına gelmez. Bilimsel veya felsefi bir önerme, bir gözlem veya istatistiki bir olgu olarak ifade edilmiştir.
Ama, sizde yanlış bir kanı uyandırmışsam özür dilerim.
Okudum, yanlız düzen ile karmaşa ikilisinin sosyal bilimde neyi açıkladığını keşfedemedim. Eğer sorularım sizi rahatsız ediyorsa es geçebilirsiniz.
bu yazı konuyu içinde barındırıyor ve geniş kapsamlı ele alınmış.okunmasını tavsiye ederim.
link to blog.milliyet.com.tr
Kusura bakmayın ama ben ve entropi ile ilgilenenler entropi ile bir canlı varlığın nasıl açıklandığını kavrayamiyor, çünkü entropi yasasına göre herhangi bir canlının olması mümkün değil, kaldı ki canlılardan oluşan bir toplumu aciklayasin.
Entropi yasası evrendeki tüm enerjinin faydalı iş yapma yeteneğinin/özelliğinin gittikçe azaldığı, kaybolduğu şeklinde yorumlanabilir, yok olan enerjinin miktarı, niceliği değil, işe dönüşme, iş yapma niteliği veya özelliğidir,
enerji yok olmaz, enerji miktarı/niceliği korunur fakat enerjinin kalitesi/niteliği korunmaz.
yok olan enerjinin miktarı/niceliği değil fakat kalitesi, faydalı işe dönüşme niteliğidir.
her canlı varlık, ve tabii insanlar da bu yüzden giderek yaşlanır, hastalanır ve ölürler,
canlı organizmaların, biyolojik sistemlerin entropisi zamanla artar ve kaçınılmaz son gelir.
bu yüzden tüm canlılar ölümlüdürler,
tüm yaşam, entropi artışına karşı direnmekle, savaşmakla geçer ve sonunda bu savaşı kaybederiz, entropinin artması kaçınılmazdır.
toplumlar da yaşayabilmek için enerjiye bağımlıdırlar, bu yüzden amerika ıraka, suriyeye ve diğer ülkelere saldırıyor, herşey enerji kaynaklarını ele geçirmek için, yoksa ıraka demokrasi getirmek, diktatörleri devirmek kimsenin umurunda değil.
Pertev Dural
Ankara
Entropi genel olarak artsa da yerel olarak azalabilir. Örneğin, buzdolabı yerel olarak iç hacmini soğutarak entropiyi azaltır, fakat dışarı ısı salarak genel entropinin artmasına katkıda bulunur. Benzer şekilde, canlı varlıklar yerel olarak entropinin azalması ile oluşmuşlardır, fakat her canlı varlık genel entropinin artışına katkıda bulunur.
Entropinin azalışına “Negentropi” adı verilmiştir. Negatif-Entropi sözlerinden türetilmiş olan bu terime aynı zamanda Shannon Entropi de denir. Claude Shannon (1916-2001) bir matematikçi ve elektronik mühendisi idi. Kendisi negatif entropi ile enformasyon arasındaki ilişkiyi inceledi.
Enformasyon veya bilinç evrenin en temel yapısında bulunur. Sadece insanlara ait değildir. Bütün büyük düşünürler bu konuda fikir yürütmüşlerdir. Kuantum kuramının babası sayılab Max Planck şöyle demiştir:
“I regard consciousness as fundamental. I regard matter as derivative from consciousness. We cannot get behind consciousness. Everything that we talk about, everything that we regard as existing, postulates consciousness.”
Çevirisi: Bilinci esas görüyorum. Madde bilincin yan ürünüdür. Biz bilinci aşamayız. Konuştuğumuz her şey, var olduğunu kabul ettiğimiz her şey bilinçten türer.
Burada, bilinç = enformasyon = bilgi = şuur = Negentropi olmaktadır.
Evet, Shannon bu konuda iyidir. Enformasyon ile negentropi arasındaki bağlantıya işaret etmiştir o. Ona göre enformasyon sürpriz olaylara denir. Yani beklenen olguların enformasyonu sifirdir.
Yanlış anlamadiysam siz normal dagilimdan bahsetmistiniz. Normal dağılımın enformasyon oranı sifirdir, çünkü gereğine göre normal dağılım beklentiyi ölçer. Oysa enformasyon olayı beklenmedik olguları ölçer. Enformatif değer taşıyan olgular krizlerdir. Bu doğrultuda normal dağılımın pek açıklayıcı bir yani yoktur.
Yanılıyorsun, Normal Dağılım Olasılık hesabının en temel formüllerinden biridir. Dolayısıyla beklenmedik olayları inceler ama büyük sayılar yasasına göre belli bir ortalama etrafında dağılımı açıklar.
Örneğin bir tek paranın yazı veya tura geleceğini bilemeyiz ama çok sayıda para atıldığında % 50 etrafında normal dağılım beklenir ve de gözlenir.
Dogru söylüyorsunuz da normal dagılım beklenmedik olay değildir. Beklenmedik olaylar şaşırtır. Mesela fıkralara gülmemizin nedeni fıkraların beklenmedik bir son bulmalarından kaynaklanır.
Yazı tura atmanın enformasyon degerini hesaplayalım, enformasyon Shannona göre:
H=log S^n
Para atmanın S değeri 1 bittir. O halde S=1
H=log1 = 0.
q.e.d (quod erat demostrandum)
benim bildiğim ender olayları ölçen dağılım poisson.deneme sayısının ∞’a başarı olasılığının 0’a yaklaştığı durumlarda kullanılıyor.üstelik ender olabilmesi için kısıtlı bir zaman dilimine de ihtiyaç duyuyor bu dağılım.λ bunu ifade ediyor.
normal dağılımsa sürekli rastlantısal değişkenler için kullanılıyor.yani bildiğim kadarıyla ender olayla ilgisi yok.ortalama etrafındaki sapmaları/dağılımları gösteriyor.bu nedenle standart sapma ve standart hata gibi değerlere ihtiyaç duyuyoruz.sayın turan’a katılıyorum bu konuda.bu arada enformasyon beklenen değer mi demek? bilmediğim için anlamadım o kısmı.
linkini gönderdiğim notta yazanlara göre toplam entropi hiçbir zaman azalmıyor.bir yerdeki entropiyi azaltmak ise yakınında daha büyük bir entropi artışı pahasına gerçekleşiyor.dolayısıyla biz toplam entropiyi düşürdüğümüzü sandığımızda aslında toplam entropide normal artışın daha fazlası gerçekleşmiş oluyor.bu kısma ne diyorsunuz? şimdi bu kısım doğruysa,buradan hareketle sosyal hayata yansıtacaksak bu ifadeyi,tarihin tekrarlama işleminden ibaret olmadığının ya da gelişme olmadığının,gerileme olduğunun ifade edilmesi bana pek mantıksız görünmüyor.siz ne dersiniz? bunu da şuradan hareketle açıklarız:tıpkı fiziki işlemlere konu olan doğadaki durumlar gibi toplumsal yaşamda da gözlemlenebilir bu enerjinin dönüşümü ve geri getirilemeyişi.örneğin teknolojik gelişmelerin entropiyi arttırıyor oluşu.belki de demek istenilen şudur:teknolojiyi ilerletiyoruz ama bu genele ilerleme değil bir gerileme olarak yansıyor.çünkü teknolojik yenilikler sonucu doğa geri dönülmez şekilde tahrip oluyor.bunun yanı sıra atmosfere çeşitli zararlı gazlar salınıyor ve bunlar temizlenemiyor.bu durumda aslında ilerleme sandığımız teknolojik yenilikler gelişme değil gerilemeyi çağrıştırıyor.ama buna rağmen kim söyleyebilir ki taş üstüne taş koyularak yüz yıllardır birikimli şekilde bu ilerlemenin kaydedilmediğini? yine de çelişki yok aslında bence.çünkü burada ifade edilen şey bunun gibi bir durum değil sanırım
Enformasyon beklenmeyen olayları ölçer. Mesela araba sürerken yanınızdaki arkadaşınız ile konuşrsunuz. Ama yol boyunca sıze ulaşan enformasyonun değeri sıfırdır, taa ki aniden önünüze bir yaya çıkıncaya kadar. O yayanın aniden ortaya çıkması enformatif değer taşır.
Haklısınız, ama bizim hayatımız için gerçek önemli olan nokta o normal dışındaki azalan entropi noktalarıdır. O noktalar olmasa bizim hayatta kalma şansımız yoktur.
Gerileme ve ilerleme terimleri insan değerleridir. Doğada bulmak imkansızdır.
Eğer genel entropi ile gelişmenin olmadığı açıklanıyorsa buna bişey diyemem. Ama böyle bir savı yukardaki yazıda ben göremedim. Bir canlı için genel durum pek de önemli değildir, sonuçta ne kadar genel entropiyi artırsak da hayatımız kısıtlı ve kendimizin de değiştiğini algılıyoruz. Hayatta kalmak için yerel entropiyi azaltmamız gerekiyor. Her oluşum çevresindeki entropiyi azaltıyor, yani çevresinden enerji emiyor.
Bu yazıda Termodinamik kavramlar ile toplum davranışları ilişkilendiriliyor. Entropi konusunu son yazım olan Entropi Ve Evren başlığı altında tartışalım. Enformasyon konusu ise ayrı bir yazının konusudur. Onu da ayrıntılı olarak ele almayı düşünüyorum.
Işaret edilen konulara buradan yanıt verilseydi bence iyi olurdu. Aksi halde konunun akışı kopacaktir.
turan,benim gönderdiğim yazıda bahsettiğim gibi genel bir ifade var sanırım.sosyal ve mikro düzeydeki olaylara entropi formülasyonuyla ya da benzer şekilde ayrıntılı açıklama istiyorsunuz sanırım siz.”bizim hayatımız için gerçek önemli olan nokta o normal dışındaki azalan entropi noktalarıdır. O noktalar olmasa bizim hayatta kalma şansımız yoktur.” demişsiniz.zaten “toplam entropi” yeterince arttığında bu gerçekleşmeyecek mi? yoksa kastedilen şey entropi yasasına göre canlılığın her an için devam etmesinin imkansızlığı mı? önceki yorumunuzdan böyle anladım.
ayrıca ilk yorumlarda konu biraz yanlış yorumlanmış sanırım.yazıda sosyolojik olaylar termodinamiğe nedensel indirgemecilik yapılarak aktarılmışta yorumlarda da bu duruma karşı çıkılmış gibi görünüyor.oysaki elbette kapitalizmin ya da herhangi bir sosyolojik olayın,olgunun sebepleri sosyal bilimlerce yorumlanıp açıklanıyor ve buna karşı çıkmıyor bu tür yazılar.aksine destekliyor bence.yani bu noktada ilk yorumlarda verilen örnekler gözüme garip göründü.
bu arada örneğin tüm iktisadi çıkarımların temelinde homoekonomikus kavramı yatar.dönüp piyasalara baktığımızda insanın hakim olduğu bu mekanizmaya tıpkı doğa yasalarına yapıldığı gibi açıklamalar, neden-sonuç çıkarımları, öngörüler yapılır.ve beklenen sonuca ulaşılır çoğunlukla.örneğin piyasalarda küçük faiz oranı varsa para talebinin faize karşı esnekliği sonsuza yaklaşır gibi bir öngörü yaparken bile iktisadi birey varsayımı hakimdir.yani yatırımcıların davranışı düşünülmüştür ve bunun üzerinden yapılır çıkarımlar.bu harmanlamaya çok benzetiyorum iktisat biliminin varolan durumunu.sanıyorumki sosyal ve formel bilimlerin birleşimi sayesinde sosyal bilimlerde ileride belki de tıpkı iktisat bilimi gibi daha öngörülebilir bir konuma bürünecek.bu da formel bilimlerin gelişimiyle dahada mümkün olur sanırım.
ayrıca günümüzde insanın düşünce sistemine baktığımız zaman aristo mantığını görüyoruz.yani günlük hayatta başımıza gelen birçok şeyi anlar ve yorumlarken bu mantık geçerli.oysaki ileride örneğin zamanda yolculuk yapabilirsek,her iki yerde aynı anda olabilirsek ya da mesela bir yere ışınlanabilirsek sosyal olaylara bakış açımız da bununla paralel olarak büyük bir dönüşüm yaşayacak.tıpkı geçmişte olduğu gibi.yani bu hiç yeni bir şey değil ama sosyal bilimlerle formel bilimlerin birlikte anılıp çıkarsamalar yapılması yeni bir şey sanırım.çok büyük sosyal dönüşümlerin nedeni çoğunlukla formel bilimlerdeki ilerlemeler ile gerçekleşiyor.bu örnekleri verme sebebim aslında bu iki alanın birbirine çok uzak olmayışı.insan davranışı çoğunlukla öngörülemez değil,genellikle öngörülebilirdir benim düşünceme göre
Merhaba rumana, genel entropi diye anlandirdigimiz olgunun arttığı konusunda hemfikiriz. Yanlız bu evreni duzensizlige götürüyor. Herhangi bir düzen kurmak için (canlı cansız fark etmez) enerjiye ihtiyacınız var. Lokal düzen kurmak için enerjiye ihtiyacımız var. Mesela galaxilerin ortasında kara delik olmuş olmasaydi onlar da entropiye kurban giderlerdi. Olusmus düzenleri yok olurdu.
Kara deliklerin kendilerine en yakın maddeleri çektikleri gibi insanlar da kendi düzenlerini korumak için çevrelerindeki düzenli maddelerin enerjilerine ihtiyaçları vardır. Bizler cevremizdeki maddelerin düzenini yok ederek kendi düzenimizi ayakta tutmaya çalışıyoruz. Yok ettiğimiz düzenin entropisi korumaya çalıştığımız duzenden daha fazladır. Eğer bölgesel boyle anomaliler olmamış olsaydi gidilen yol “eşitlik”olurdu, yani her white noise diye de anlandirdigimiz bir durum.
Siz homoeconomicus tan bahsetmissiniz. Bu teoriye göre pazarın akıllı insanlar tarafından yonetilebildigidir. Insanların tüm enformasyona ulaşma şanslarının var olduğu ve o enformasyonlari en uygun şekilde değerlendirileceği kanısı yatar. Daniel Kahneman ve arkadaşları birçok deneylerle insanların rasyonel karar vermediklerini göstermiştir. Cok basit şeylerle insanları manipüle etme yöntemlerini gostermistir. Insanların çoğu istatistikten anlamadığını göstermiştir. 2008 parasal krizin de herşeyin umulduğu gibi pek rasyonel gitmediginin gerçek anlamda bir örneğidir.
Insanlarin büyük resmi görme şansları yok. Ama burada da öyle bir imaj yaratılıyor ki sözde herşeyi bilen fizik ile sosyolojinin kavranabilecegi kanısı var. Bu kanıyı desteklemek icin de kapali bir sistemden yola çıkılıyor. Birinci itirazim biz lokal enerji yok ettiğimiz için asla kapali sistem olamayız. Ikinci itirazım boyle açık bir sistemin matematiği bilinmemektedir. Benim bildiğim en iyi uygulama Umberto Maturanin autopoiesis’idir. Ama o da sadece bir onermedir.
Bana bir de Thomas Kuhn’un paradigma önermesi cazip geliyor.
Bu iki bahsi geçen şahıslar YENInin nasıl oluştuğu konusunda fikir yurutmuslerdir. Diğer ogeleri betimlemeye çalışanlar benim gözümde zaten var olan, yani gelenekleri betimliyorlar. Oysa asıl önemli unsurlar yeni oluşumunu tanımlamakta yatar. Krizlerin oluşumu ve onlardan yepyeni bir düzenin oluşumu…
Turan,
Enformasyon ile enformasyonun değeri kavramı karışmış gibi. Enformasyon enformasyondur, yeni veya bilinmedik şaşırtcı olması onun değeri ile ilgili. Değer kavramı da bilen ile bilmeyen için aynı olmayacağı için objektif olamıyor.
Bilgisev,
Aklıma takılan bir nokta var. Irmakların ve insanların en az zorluk gerektiren yollardan ‘akmaları’ enerjinin korunumu ile mi ilgilidir, yoksa ‘minimum enerji düzeyine geçme isteği’ ile mi?
Enerjinin korunumu gerçekleşen olaylarda enerjide artma veya azalma olmayacağı ile ilgili. Yani bu durum ırmak veya insan için bir yönlendirici veya bir seçim sebebi yaratamayacak gibi. Oysa ‘minimum enerji düzeyi’ isteği, bir işi en az enerji ile yapma isteği gibi.
Bir de benim bakışıma göre bir tezi tüm öngörüleriyle oluşturup gönderme veya açıklama gibi bir zorunluluk yok. Sadece bir benzerliğe dikkat çekmek, yeni fikirleri veya yeni bakış açılarını diğer insanlara anlatmak için de yazı yazılabilir ve yazılmalıdır da. Çünkü bilimin çoğu alanı/konusu bir insanın çalışmalarını/hayatını zaman olarak veya gereken çaba olarak aşabilir. Eğer insanlar o noktaya kadar neler düşündüklerini iletmemişlerse, aynı ya da benzer düşünceler başkaları tarafından tekrar üretilmek zorunda kalınacaktır.
Tabii bunun bir de diğer yüzü var. Tarihte birçok görüş tekrar tekrar ortaya çıkar. Toplum ve bilim her görüşü ‘geviş getirir gibi’ tekrar tekrar çiğner çoğu zaman unutur, ikna olana kadar da benzer görüşler tekrar ortaya çıkarlar. Yani bir görüşün 1800’lerde ortaya çıkması onun modasının geçtiğinin veya yanlışlığının garantisi değil. Benzer şekilde “şu görüş metafiziktir” savı da bir savunma çeşidi veya argüman değil. Ondan önce metafizik hiçbirşeyin evrende var olmadığının ispatı gerekir ki bu zor. Bu daha çok bunu söyleyen kişinin kafasındaki ‘metafizik kavramının veya metafiziğe bakış açısının’ biraz ‘metafizik’ olduğu hakkında ipucu veriyor bana daha çok.
Selam rnd,
benim tanimladigin enformasyon kavramı daha öncede belirtilmiş olduğu gibi Shannon’un kurmuş olduğu enformasyon teorisine dayanır. Daha da önemlisi bu tanımlama norologlar tarafından da sinanmistir. Arka plan da diyebileceğimiz üzerine inşaa etmek istediğimiz bilgiler pek bilince intikal etmiyorlar. Ama onlar bilince intikal eden enformasyonlara anlam verirler. Bu nedenle yeni enformasyonlar ilgimizi çekerler ve bilincimizi odaklarlar. Biz bu yeni enformasyonlarin onemine göre algılanması gerekli veya gereksiz olduğuna karar veririz.
Arka plan diye bahsettiğim enformasyonlar otomatikmen algiladigimiz ve farkına varmadigimiz enformasyonlardir. Mesela gürültülü bir partide isminizi duyduğunuz zaman dikkatinizi hemen ona verirsiniz. Sizin için önem taşıyan enformasyon dikkati kendine odaklar.
Bunları ben yapilmis deneylerle gosterebilirim. Bu nedenle sizin karışmış dediğiniz şeyi ben algilayamadim.
Söylediğiniz şey tembellik ile ilgilidir. Tabiat tembeldir. Bu nedenle ogrenmek, yeni şeyler inşaa etmek enerji gerektirir.
Metafizik bir yöntem olarak olgusal değildir ve kurmak istediğiniz alanla sizin aranızda görünmez bir bağlantı kurarak temelde onu sizden uzaklaştırır. 19.yy bunu söyleseydiniz metafiziğin belirli seviyelerde belirli bağlantıları açıklamaya yeterlidir diyebilirdim. Ama 1950’den sonraki neredeyse bütün bir felsefe maddecilikle flört halindedir. Evet fizikle sosyal durumlar arası bi bağlantı kurun. Ama lütfen karınca kolonileriye insanlar arasındaki sosyolojik benzerlikleri de reddetmeyin. Arılar da aynen öyledir. Bunların kuran ile akıl arasında bağlantı kurmaya çalışmaktan hiçbir farkı yok. Benzetmelerin ilk ödevi, benzeyen şey ile benzetilen şey arasındaki bağlantıların olgusal olmasıdır.
Örnek: Bilgisev’in kapitalizm’i açıklaması enerjinin korunumu yasası ile ilgilidir. Ama kapitalizmin yeni yüzü olan post modernizmin de nedeni aynı enerji korunumu yasasıdır. Peki internet, sınırların kalkması, sermayenin globalleşmesi ve bu sayede değişen algılar, moda, Alışveriş merkezi kültürü, reklam dünyası, eğlence endüstrisi vb şeyler ile birey arasındaki ilişki. Hepsi enerjinin korunumu, kaos-düzen . Bu nasıl olur diye sorulunca ortaya şöyle bir cevap çıkıyor. Bakınız buhar makinesi, bakınız post modern dünya ve Andy Warhol. Hala anlamadınız mı? enerji düğümleri. kapalı devreler açık devreler.
Sonuç … Bilgiseve göre gelecekte de böyleyiz. Değişimlerden bağımsız A PRIORI karmaşa-düzen kavramları çerçevesinde belirlenen bir dünya. Daha 50 yıl önce Amerika’da siyahiler arka koltuklarda otururdu. Şimdi adamların başkanı siyahi. Ama olmaz kaos-düzen hep aynıdır, insanlar doğalar bu bengi dönüş gereği böyle olacaklar.
Peki Turan bana ne diyor. Bütüncül felsefeyle yaklaşma. Sonra kayıyor entropik hesaplamalara. Söyledikleri bilgisevi eleştiriyor, hesapladıkları onu onaylıyor.
Sonra bütün bir tartışma entropi üzerine dönüyor. Dönmezse de bireye bilgisev’den şöyle bir cevap geliyor: Kuramlarımı okudunuz mu? Sonra bir birey ile diğerleri arasında kurulan bu tahakküm ilişkisini de entropik olarak açıklayalım ve bütün bir felsefeyi katlettiğimiz gibi post yapısalcılara da hastır’ı çekelim. Lütfen …
Ha bir de bilgisev’i bilmek için biraz fizik bilmeye ihtiyacımız var. Kenisi böyle dedi.
Tabii . Kuranı anlamak için de gönül gözüne ihtiyacımız var. Hiyerarşilere bakar mısınız yahu?
Shannon üzerinden bakarak da öyle birşeye rastlayamadım, yani enformasyona enformasyon denebilmesi için yeni/şaşırtıcı olması gerektiği vs.
İkisi ayrı şeyler. Enformasyon (veya bilgisayar bilimlerindeki hali ile en küçük birimi bit olarak ölçülen yapı) objektif birşey. Bunun ne kadar sıkıştırılabileceği, nasıl aktarılabileceği, kayıp ve hata olasılıkları vs.
Enformasyonu siz ‘yeni/şaşırtıcı’ olmaya göre tanımlarsanız, bir enformasyon bana göre yeni olabilir size göre eski, o zaman ona enformasyon demenin veya dememenin objektif bir kriteri kalmaz. O yüzden buradaki kavram enformasyon değil, ‘enformayonun değeri’dir. Değer kişiye göre değişebilir, ama enformasyon değişmez. Söylemek istediğim bu.
Buna tembellik diyeyim mi demeyeyim mi diye ben de düşündüm. Ama şöyle bir ayrım var sanırım. Bir şeyi en az enerjiyle yapmak en akıllıca durumdur/seçimdir zaten. Olması gereken bu belki de. Ama sırf enerji gerektirecek diye birşeyi yapmaktan vazgeçmek tembellik olabilir. Tabii bu noktada da “şu şeyi yapmak gerçekten gerekli midir?” sorgulaması devreye giriyor ki, bunu da akılcı diye düşünmek çok mümkün. Ama işte gerekli mi gereksiz mi ayrımında, aşırı bir şekilde gereksizliğe eğilim belki tembellik olarak görülebilir.
Belki görülemeyebilir de, çünkü ‘birşeyi yapmanın gerekliliğinin’ dayanabileceği referans bir çerçeve yok. Yaşamak için birşeyler yapmak zorunludur, ama yaşamak kendi içinde zorunlu birşey değildir. Yaşamak zorunlu değil ise, diğer herşey onun bir alt dizgesi olacağına göre, birşey için “gerçekten zorunludur” demek zorlaşır.
Metafizik bir yöntem değildir zaten. Yöntem fizik ya da bilimdir. Ama benim vurgulamak istediğim, “olanı fizik ve metafizik diye bölemezsiniz”. Yani “bu metafiziktir” demek anlamsız bir çıkıştır. “Böyle birşey yoktur” diyebilirsiniz, ama “bu metafiziktir” diyemezsiniz. Çünkü o zaman şeyleri kategorize etmede anlamsız bir sınır çizmiş olursunuz.
Çünkü zaten ‘klasik bilime’ yenilik getiren herşey ‘metafizik’ olarak gözükmek zorundadır başlangıçta. Klasik fizik veya bilim ortalama insanın bakış açısına göre ‘ulaşılmış en iyi nokta ve referans’tır. Ama değildir asılnda. Bu görüş doğru olmaya çok uzaktır. Nasıl ki toplumların genelini çan eğrisinin şişman göbeği oluşturuyorsa, bilimin/fiziğin göbeğini de gene aynı kitlenin ‘ortalama insanları’ oluşturur. Fakat ortaya çıkan her yeni düşünce bu ortalama kesim tarafından ortaya atılmaz, ama ortalama kesimin testine tabii tutulur. Nasıl ki bireyler tek tek toplumu çok daha fazla geçebilme yetisine sahipse (toplum yavaş anlayan ağırkanlı bir canlı gibidir, çok kez geviş getirir ve çok zor hazmeder yeni şeyleri. Genel olarak tutucudur), aynı şey bilim için de geçerlidir. Böyle olması da (kişilerin tek tek, kitleyi çok geride bırakabilmesi belli alanlarda) iyi ve normaldir, yoksa ne toplumu ne de bilimi ileri götürmek mümkün olmazdı. Yani orta göbek asıl yemektir ama tek başına pek lezzetli değildir, toplumu/bilimi ileri götürenler çan eğrisinin daha uçlarında yaşayanlardır (asıl yemeği tatlandıran baharat ve soslar olarak görmek mümkün onları).
Benzerliklerle ilgili olarak, ben insan gibi karmaşık bir canlının tüm faaliyetlerinin daha az kompleks bir sistem tarafından tümüyle açıklanabileceğini düşünmüyorum. Karıncalar/arılar, fizik yasaları güzel benzetmeler. Ama dediğim gibi daha basit bir sistem daha karmaşık bir sistemi tümüyle modelleyemez. Ama amaç da büyük oranda bu değildir zaten. Amaç karmaşık sistemi tümüyle açıklamak değil, basit sistemde görülen bir özellik karmaşık sistemde görülmemiş/farkedilmemiş/atlanmış olabilir, bu tip şeyleri yakalamak olabilir.
Kağitalizm, eğer gerçek anlamı ile halen varsa onu termodinamik başka bir terimle betimlemek aynı bir ağaçta oturan kuşlara saçma tüfeği ile ateş açmaya benzer. Elbette herhangi bir saçma tesadüf getirir. Eğer kapitalizm o yasalarla açıklanıyorsa neden sosyalizm açıklanmasın, neden liberalizm açıklanmasın?
Vahşi kapitalizm diye de adlandırılan sistemi bence daha basit bir şekilde açıklamak mümkün: kıyaslama ve kıyaslanan olguyu geçme arzusu (benımki senimkinden daha büyük meselesi).
Evet, belki bu düğümler herşeyi açıklayabilir ama siz bir banka kurtarmak zorundasınız ve çözüm olrak da enerjinin düğümü diyorsunuz. Bu konuda çok eminin ki siz cddiye alınmazsınız.
Bu dünyada ne oluyor sorusuna, size birisi karmaşa ve düzen döngüsü dediğinde ne dersiniz? Ben kendimce bu ifadenin hiç birşey ifade etmediğini söylerim.
Turan bütün diye herşeyi açıkladığını söyleyen teoriye hiç birşeyi açıklamadığını söylüyor.
Entropi termodinamik teorisinin bel kemiği. Ama herşey onunla açıklanır derken ölü bir sistemin kastedildiğinin farkında değiliz. Negatif entropinin de ortaya girmesi ile girdaplar ve fraktaller oluşuyor. Entropi “herşey varacağı yere varır” diyerek bunların üstünden bir çızgı çızıyor ve görmemezlikten geliyor. Bu da kapalı sistemin sonucu.
Bir insanı susturmak için yapılan en basit suçlamadır bu. Bu konuyu takip edecek kadar fizik bilgisine sahip olduğum kanısındayım.
İnsan severek yaptığı şeyin gerekliliğini asla sorgulamaz. O onu severek yapar. Bunun da belirtisi Csikszentmihalyi’nin geliştirdiği “flow” terimidir.
Rnd,
Topluma çan eğrisi-kitle üzerinden bakış açısı hatalıdır. Aynı hiyerarşik (evet hiyerarşiktir) bakış açısını önceden ben de savunuyordum.
ancak toplum sürekli olarak yer değiştirir, kılık değiştirir hatta öz değiştirir. O yüzden sabit bir devlet kategorisi veya iktidar öbekleri gibi kavramsal irdelemeler toplumu belirtemeyeceği gibi normallikler ve uçlar üzerine kurulu bir çan eğrisi modeli de aynı hataya düşer. Çünkü aslolan değişimdir. Dünyada hiçbirşey statik değildir.
Bu açıdan bakarsan fizik kendi terminolojisine ve iç yapısına ait bir dal olarak toplum bilimine benzetilemez keza toplum biliminde yaşanmışlıklar (topluluk,devlet, savaş, endüstri, insan hakları vs) öteki yaşanmışlıklarla karşılaştırılma yolunda belirli sonuçlara ulaşabilir.
Fizik toplum biliminde bir yöntem olamaz. Fiziğin toplum bilimiyle bağlantısı, toplumun düşüncelerini ne ölçüde farklılaştırdığı-değiştirdiği-geliştirdiği şeklinde özetlenebilir. Toplumbilimsel bir bakış açısından düşünce- kuram- bilimin kendi otokatalitik süreçleri diye birşey yoktur. Bu düşüncelerin-bilim dalının vs.’nin toplumu etkileme süreçleriyle irdelenir.
Daha da ileri gidilecekse, fizik terminolojisi toplumu değil, toplumsal alan fizik bilimini belirler. Fizik sosyal platformda üretilmiş bir bilimdir keza yeşerdiği dönem aydınlanma dönemine tekabül eder(öncesi de vardır tabi ama bilim olarak fizikten bahsediyorum). Ve fiziğin topluma GERİ DÖNÜŞÜ genel olarak tekniktir. Pratiktir. Öyle olmak zorundadır çünkü toplum bilimi pratikle ilgilenir.
İşte fizik biliminin sosyal platformla ilişkisi anca bu şekildedir. Yoksa bir yaşanmamışlık olarak termodinamik yasanın, toplumun yaşanmışlıklarına endekslenmesi yanlıştır (seni kırmamak için metafik demiycem:)) O konuyu kişisel mesajlarla tarışırız.
Turan bey,
O alıntıladığınız lafların hepsi birer eleştiriydi. Tarihin toplumun kaos-düzen ile açıklanamayacağını söylüyordu. O konuyu bi kesinleştirelim. Sizin de eleştirdiğiniz görüyorum ancak ben rnd’ye dediğim gibi fizik terminolojiyle sosyoloji yapılmasına tamamen karşıyım.
Bilgisev konusunda ise şunu belirtmeliyim. Bu sitede kimse başka kimsenin bu site dışında yazdığı yazıları okuyup irdeleyip o şahısa o şekilde cevap vermek zorunda değildir. Bu sitede bir yazı yazılıyorsa itirazım da o yazı üzerinden olur. Ama yazıyı koyan kişi kalkıp da bizi yazılarını okumamakla veya fizik bilmemekle suçluyorsa(üslup yumuşak bile olsa), o kişi bizi ötekileştiriyor demektir. Daha baştan bir duvar çekildi ve tartışma onun söylemleri üzerinden dönüyor.
. Bwallace4ever,
demissiniz. Kendi açımızdan haklı olabilirsiniz. Ben yeni şeyler öğrenmek açısına herşeye acigim ama bana söylenen herşeye de körü körüne inanacak biri değilim. Argümanlar tutarlı olduğunda, neden olmasın?
Siz de demişsiniz herşeyle herşey açıklanır. tutarlılık da bu hususta diz boyu.
Görünürle bağlantısı ne derece vardır. Ne derece detaya iner, konuyla ilgili soruları anlamamıza ve gelecekte sorulacak olan potansiyel sorulara cevap vermemize ne derece müsaade eder.
Ne söylemek istediğinizi pek anlamadım.
Sorulara verilecek yanıtlar sadece tutarlı değil (karıncalarla insan toplulukları arasındaki ilişki de tutarlıdır), aynı zaman da detaylı bir şekilde açıklayıcı olmalıdır.
Toplumun temel hareketlerinin yanında toplumun grifit (iç içe geçmiş) hareketleri de mevcuttur. Bu yüzden kaba-tutarlılık yetmez.
Örneğin sosyologlardan Herbert Spencer’ın insan vücudunun uzuvlarını toplum hareketlerine benzetmesi de tutarlıdır. Ama açıklayıcı değildir turan.
Ya da Freud. İnsan doğası kötücüldür ve insan davranışları dürtüseldir der. Bütün bir medeniyet tarihini bu içgüdülerin onaylanması ve yasaklanması üzerinden açıklar. Tutarlı mıdır? Evet. Açıklayıcı mıdır? Hayır. Çünkü arada savaşlar, antlaşmalar, feodal düzen, burjuvaya geçiş, devrimler, iş bölümü, coğrafi keşifler, sanayi makineleri var. Bu olayların-olguların birbirleriyle neden-sonuç ilişkileri var. Bu tarihi en iyi anlatan yöntem tarihsel maddeciliktir. Çünkü tutarlıdır, açıklayıcıdır, ve her şeyden önce tarihsel olayların dışına çıkıp herhangi başka bir terminoloji kullanmaz(örn:kaos-düzen). Sosyal olayları yine sosyal olaylarla açıklar. O yüzden en başta OLGUSALDIR. Hatta kurucusu olan Marx’ı bile aşar. Ondan da büyüktür.
Benim tutarli diye kullandigim kelime sırf kendi içinde tutarlılıktan bahsetmez, ayni zamanda testlerle denenmisligi de kapsar. Örneğini verdigim bilim adamları da teorilerini test etmişlerdir.
Normal dağılım zaten her türlü özde ve biçimsel değişimin varlığında da varlığını sürdürmeye devam eder. Yani normal dağılımdan pek kurtuluşumuz yok. Ki zaten bizzat da gözlemleyebilirsiniz bunu.
bwallace4ever: Olayları neden-sonuç ilişkisi içinde açıklamak sadece lineer (doğrusal) bir tarih anlayışı getrir. Olaylara bütünsel olarak bakmak ise bu neden-sonuç ilişkilerinin altında yatan ilkeyi veya ilkeleri görmekle olur. O zaman tarih bir olaylar zinciri olamktan çıkar, bilimsel bir yorum kazanır.
Benim anlayışıma göre, zaman doğrusal değil, döngüseldir. Yani, tarihte temel ilkelerden dolayı aynı olmayan tekrarlar vardır. Onun için “Tarih tekerrürdür” denmiştir. Bu konuya “Entropi ve Evren” yazımda değindim. Doğa determinist değildir, kaotiktir; bu bakımdan neden-sonuç ilişkileri de bire-bir belirlemeci bakışla açıklanamaz.
Kaos-Düzen ilişkisi alttaki genel ilkenin ifadesidir ve neden-sonuç ilişkilerini çok daha bilimsel bir bakışla açıklar. Bu bilim 21ci yüzyılın bilimidir. Belirlemeci, doğrusal bakış ise 19cu yüzyılın bakışıdır. Amacım, sizi tenkit etmek değil, bir kapı aralayabilmektir.
Neden sonuç ilişkileri altında a priori bir ilke olamaz. Freud dürtünün yasaklanması-onaylanması sürecinde aynı a priori bağlantıyı bulmaya çalışmıştır. Hegel’in felsefesi de a priori kavramların kendini düşünen düşünce platformuna evrilmesini izler durur.
Tarih değişkenlik arzeder ve toplum yapısı bu değişkenliğin her daim kurbanı olmuştur(olumsuz anlamda demiyorum). Günümüz medya-iletişim-teknoloji dünyası, bambaşka formasyonlara gebedir. Bu insanlar arasındaki ikili ilişkilerden tutun da, toplumun yapısına kadar değişik formlarda kendini gösterir durur. Bu yüzden tarih, siz buna ilerleme deyin veya demeyin, modernite sayesinde ve biraz da onun keskin yönlerine rağmen hem toplumda hem de insanda belirli değişikliklere sebebiyet verir. bütün bir insanlık tarihi kurulduğundan beri değişim göstermiştir. Bunu döngüsellikle açıklayamayacağınız gibi insan bencilliğini de bir varlık konusu olarak ortaya süremezsiniz.
Nietzsche tarihe bakınca kendi kavramı olan “güç istenci”ni görmüştür. Bunun nedeni, güç istencinin onun felsefesinde ulaşılan bir sonuç değil bir ÖNSAV olmasıdır. Kendisi de döngüsel mantık hatasına düşmüştür. Sizin fiziği toplumu açıklayacak bir önsav olarak öne sürüp varılan sonucu yine fizik bilimine ait kavramlara bağlamanız gibi.
Son olarak doğa kaotik olabilir. Ancak insan doğayı dönüştürerek buralara kadar geldi. Fizik biliminin kendisi bile bu doğayı dönüştürme sürecinin bir parçası olarak insana hizmet eder. O yüzden olgusal düzlemde doğa diye birşey yoktur. Topluma içkin olan en temel düzlem TARİHTİR. Bütün yaşanmışlıklarıyla.
Neden sonuç ilişkileri altında ilkeler olmasaydı zaten ‘neden’ ve ‘sonuç’ diye birşey de olmazdı. İlke yoksa “herşey rastgele olur” demekle eşdeğerdir durum. O zaman tarihin de anlamı olmaz, çünkü ‘rastgeleliğin tarihi’ olur o. O tarihten birşey çıkmaz, tarihe bakmanın anlamı da kalmaz.
En basitinden fizik yasaları o ilkelere karşılık gelir. Metafizikten dem vuruyorsunuz ama şu söylediğiniz mesela kendi içinde tam metafizik. İşte, bir farkında olunan/iddia edilen metafizik var, bir de farkında olmadığımız metafizik.
Nietzsche’nin “Güç istenci” ve Michel Foucault’nın “İktidar hırsı” gibi yaklaşımların ve yorumların altında duran ilke “Enerji Korunumu” yasasıdır. Veya, daha doğru bir ifade ile, bu yasanın yanlış bir kullanımından kaynaklanır. Zira var olan her sistem, canlı veya cansız, Enerji Korunumu yasasına göre hareket etse de, özgür irade sahibi olan insan bu yasayı kendi çıkarına saptırıp aşırı sonuçlar yaratabilir.
Eğer neden-sonuç ilişkisi olarak bakmak istersek, Neden (sebep) = Enerji korunumu => (İnsan hırsı) => Sonu: Aşırı Güç veya Aşırı Kontrolcu İktidar. Aradaki insan hırsı ve aşırı istekleri veya kompleksleri olmasa enerji dengesi bozulmaz. Nitekim, doğal ortamda hayvanlar ve bitkiler aşırı istekler içinde olmadıklarından doğa dengesi bozulmaz. ‘İnsan hırsı’nı parantez içine aldım, zira onun olması şart değildir. Aşırı hırs ve aşırı istek sahibi olamayan toplumlar ve insanlar daha dengeli bir yaşam sürerler.
Sayın bilgisev,
Çok doğru soylemissiniz. Siz de açık ve net enerji korunumu yasasının geçerli olmadığını yazmışsınız, çünkü “oyun bozanlar” var diyorsunuz. Ben de zaten aynı şeyi söylüyorum. Hatta bu oyun bozanlarin etkisi o kadar fazla ki geleceği bile belirsizlestiriyorlar. Çünkü sistemin gerçekten ne istediğini dışardan gözlemlemek yaparak bilemiyoruz. Belki de o sistem bile kendi isteğinin farkında değil.
Siz etken şeyi elimine etmekle mekanik bir sistem geliştirmeye çalışıyorsunuz. Uygun gördüğünüz yasaya uyması için çoğu etkenleri yok sayamazsiniz. Sayarsaniz da o sözde yasa bi ise yaramaz.
Enerji Korunumu yasası daima var. İnsan istekleri veya hırsları onu değiştirmez, değiştiremez. Çünkü yasa insanlara da, hayvanlara da, bitkilere de, cansız varlıklara da etkindir. Onu bazmak mümkün değildir. Fakat geçici olarak dengeyi bozmak mümkündür. Bir süre sonra yasa icabı, denge yeniden oluşacak ancak farklı bir yapı ortaya çıkacaktır. İmparatorluklar, örneğin, bir kralın veya bir imparatorun, bir firavunun şahsi isteklerine göre oluştu. Ama, aşırı hırs ve dengesiz davranışlar bunların sona ermesine ve yeni ulusların yeni sistemlerle ortaya çıkmalarına neden oldu. Çünkü enerji korunmak zorunda idi ve var olanlar varlıklarını, farklı bir yapıda da olsa, devam ettirmek zorunda idiler.
Doğanın sistemi bu. Kimse bozamaz.
Burada hemfikiriz. Ama bu yasa kendini uzun vadede gösterir. Eğer ebedi yaşama imkanı olsaydı herşey “aynı” olacaktı diyebiliriz. Çünkü uzun vadede herşey ısı ölümüne doğru gidiyor.
Bu söylediğiniz şeye de kısmen katılıyorum. Bir insan ömrü de zaten bu sizin de söz ettiğiniz kısa vadeli zaman birimine sığıyor. Ebedi yaşama imkansız olduğu için bizim öngörülerimiz hayatımız içerisinde tutması gerekiyor. Yani bu gün yaptığım bir öngörü mesela 14 milyar yıl sonra tutacaksa bu bizim bir işimize yaramıyor. Bizim daha kısa vadeli öngörülere ihtiyacımız var.
Sizin o “küçük” gördüğünüz “girdaplar” ve “çalkantılar” hayatı hayat yapan şeylerdir. Herhangi bir gün tutacak öngörü öngörü değildir. Siz ancak ve ancak geçmişi açıklayabilirsiniz. Gerçi o da tartışmalıdır ama gelecek konusunda hiç birşey vaad edemezsiniz.
EK: Düşününsene, siz Enerji Korunumu yasasına göre her şirketin eninde sonunda iflas edeceğini söylüyorsunuz. Çok haklısınız ama borsa ile ilgilenen biri için bu ifade hiç birşey ifade etmiyor. Spekülatör o şirketin ne zaman iflas edeceğini bilmeli ki ona göre yatırım yapsın.
Foucoult’nun ve nietzsche’nin felsefeleri sürekli enerji boşalımları üzerine kuruludur. Enerji kourunumunu nietzsche’ye sorsan direk reddeder, shcoppenhauer’ın istenç kavramını reddettiği gibi. Sizin ki biraz daha schoppenhauer’a benziyor.
Neyse konumuz sosyoloji. rnd’nin dediği toplumsal toplanışlar ve bunların a priori örgütlenmesi bir varlık konusu haline getirilemez. Yani siz için, toplumda elit bir tayfa var ve bu tayfa toplumun tüm kazanımlarını yaratatan, biçimlendiren lokomatiftir. Bu eğriye ister istemez “kitle” adı altında, “diğerleri” yerleştirilir.
Tabi sosyal değişimlerin insan zihnine sirayet eden dramatik etkileri, burjuva taleplerinin ve ona bağlı üretim araçlarındaki değişimin Fransız politik devrimlerine müsaade etmesi, aydınlanma döneminin zart diye yumurtadan çıkmadığı belirli ekonomik ilerlemenin sonucu olduğu aynı nasıl açıklanacak? Hiçbir olgusal bağlantı kurulmadan, denecek ki Galilleo, Napleon, Descartes yaptı. Elit denecek, şu denecek bu denecek. Ama gel gör ki zihin, olayları yaratmaz, olaylar zihne sebebiyet verir. Kendine devrim, kendin kitle, kendinde elit diye birşey yoktur. bunlar arasındaki tarihi değişkenler vardır.
Buna da metafizik değil materyalizm denir.
Ama bana kalkıp da neden geri kalmış ülkelerdeki şiddete meyillik-söylem sertliği-reaktif durumlar’ın modern ülkelerdekine göre gözle görülür oranda daha fazla olduğunu, Çin işçisinin ağzına ederken, bu hakların bir avrupa ülkesinde gözle görülür şekilde hissedildiğini, Arap ülkelerinde hala islamın üst yapıyı belirlemesini ve “şiddet” kavramının 200 yıl önceki şiddet kavramına tekabul etmediğini, onun da 1000 yıl öncekine uyuşmadığını … bunları bir türlü açıklayamazsınız.
Nedir bu olaylar rnd. Açıkla şunu fizik teminolojisiyle, yık şu bende görünmeyen metafiği.
Bu teorinin sonucunu çok karamsar bir felsefeye ben de bağlıyorum: herşey varacağına varır, hiç birşey yapmanın anlamı yok.
Turan: Öncelikle evrenin sınu belli değil. Ona bir son belirlemek “ısı ölümü” diye bir yargıya varmak belililik (determinizm) inancıdır. Oysa ki evrende karmaşa (kaos) vardır ve düzen karmaşaya dönüştüğünde ısı ölümü olmayabilir. Zaten ben Big bang modeline inanmıyorum ve benim gibi inanmayan bir hayli çok bilim adamı var.
Şirketlerin ne zaman iflas edeceğini bilmek mümkün değildir, zira doğa ve borsa kaotiiktir. Eğer bilinseydi zaten borsa olmazdı. Kaos ile enerji korunumu bir arada etki etmeli ki hem düzen hem karmaşa oluşsun ve de ne zaman oluşacağı bilinmesin.
bw: Zihin olayları yaratmaz, olaylar zihne sebebiyet verir diyorsun, ama aynı fikirde değilim. Olay karşılıklıdır. Hem dış dünya vardır hem de zihin dış dünyayı yaratır. Herbirimizin varsayımları, inançları ve dünya görüşü vardır. Eğer sadece dış dünya olsaydı hepimizin fikri ve dünyayı yorumlayışı aynı olurdu. Ama öyle değil.
Bilimde dahi bir fizik modeli ileri sürüldüğünde deney olmayabilir. Yani zihin doğayı hem öngörebilir hem de yaratabilir. Teknik aletler var mıydı? Cep telefonu bundan 30 sene önce yoktu. Onu zihin yarattı. Ama TV ve radyodan esinlenerek. Yani hem gözlemle keşfetti hem de yarattı. Bu mantık oldukça yenidir ve anlaşılması kolay değildir. Zira hepimiz Aristo mantığı ile ya-veya mantığı ile şartlandık. Benim görüşüm yeni bir mantığın gerekli olduğu ve buna da Hem-Hem mantığı diyorum.
Isı ölümü evrenin kapalı olduğu idaasının sonucu değil mi? Siz de yeri geldiğinde kapalı sistemlerden bahsetmiştiniz. Eğer evren kapalı değil ise (ne olduğunu bilmiyorum) “zaman okundan” da bahsetmek doğru olmaz. Hatta sizin bahsettiğiniz enerji korunumu yasası hiç geçerli değildir, çünkü bu yasa kapalı sistemler için geçerlidir. O halde ya evren kapalıdır ve sizin söz ettiğiniz yasa geçerlidir, yada evren açıktır ve sizin bahsettiğiniz yasa geçersizdir.
Bence evren kapalıdır ve sizin bahsettiğiniz termodinamik yasaları geçerlidir. Böylelikle zaman oku da bir anlam kazanmış olur. Ama kısa vadede negentropi etkisi ile düzen oluşması mümkündür.
Ben de aynı fikirdeyim zaten. Ama siz enerji korunumu yasası ile herşeyi açıklayabilenecek bir sav orta atmıştınız. En azından ben öyle algılamıştım. Eğer aynı fikirdeysek o halde sizin öne sürdüğünüz yasa neyi açıklıyor?
“O halde ya evren kapalıdır ve sizin söz ettiğiniz yasa geçerlidir, yada evren açıktır ve sizin bahsettiğiniz yasa geçersizdir.” diyorsun ama evren ya-veya mantığıyla çalışmıyor. Hem-hem mantığıyla çalışıyor. Yani, evren hem kapalı hem değil. Bu nasıl olur? diye merak ediyorsan şu iki yazımı okumanı öneririm:
link to halukberkmen.net ve
link to halukberkmen.net
Eğer söylediğiniz savları denklemlerle destekliyebiliyorsanız iyi bir konumdasınız demektir. Benim bilgim buraya kadar. Bundan sonrası fizikcilerin işine kalmış….
Sabrınız için teşekkürler.
İyi matematik bilen bir fizikçi asistana ihtiyacım var. Bu konu basit değil, bir doktora tezi konusu. Eğer böyle bir hevesli ve gönüllü talip çıkarsa matematik modelini de oluşturabilirim. Aksi takdirde bir başkası bu modelin matematik denklemlerini yayınlar ve tüm şeref de ona gider.
Ama zarar yok. Ana fikir bana aittir ve kanıtı da http://www.halukberkmen.net sitesinde durmaktadır. :=))
Matematik’ten uzaklaşalı bir hayli oldu. Umarım çalısmanızda istediğiniz sonuca ulaşırsınız.
Eger Almanca biliyorsanız Maturana’nın autopoiesis teorisine bi bakmanızı öneririm. Belki biliyorsunuzdur ama bilmeyenler için de faydalı olabilir:
Um ein autopoietisches System zu sein, muss eine Einheit die folgenden Merkmale erfüllen:
Sie hat erkennbare Grenzen.
Sie hat konstitutive Elemente und besteht aus Komponenten.
Die Relationen zwischen den Komponenten bestimmen die Eigenschaften des Gesamtsystems.
Die Komponenten, die die Grenze der Einheit darstellen, tun dies als Folge der Relationen und Interaktionen zwischen ihnen.
Die Komponenten werden produziert von Komponenten der Einheit selbst oder entstehen durch Transformation von externen Elementen durch interne Komponenten.
Alle übrigen Komponenten der Einheit werden ebenfalls so produziert oder sind anderweitig entstandene Elemente, die jedoch für die Produktion von Komponenten notwendig sind (operative Geschlossenheit).
link to de.wikipedia.org
(Autopoetk sistem olmak için bir bütünlük şu şartları yerine getirmesi gerekiyor:
Belirli sınırlara sahip olmak.
Onun yapısal elemenlerden ve komponentlerden oluşması gerekiyor.
Komponentlerin arasındaki ilişki (bağımlılık) bütün sistemin özelliklerini belirliyor.
Sınırları belirleyen komponentler aralarındaki bağdan ve iletişimden dolayı bunu yapıyorlar.
Komponentler bütünsel komponentlerden oluşuyorlar veya dış elementlerin iç komponentler tarafından değistirilmesiyle.
Diğer kalan bütünsel komponentler aynı şekilde oluşuyorlar veya başka türlü oluşmuş elementlerdir, kendileri komponent oluşumunda gereklidir.)
“Ama gel gör ki zihin, olayları yaratmaz, olaylar zihne sebebiyet verir. Kendine devrim, kendin kitle, kendinde elit diye birşey yoktur. bunlar arasındaki tarihi değişkenler vardır.
Buna da metafizik değil materyalizm denir.”
bwallace4ever,
buna benim bildiğim kadarıyla da kaba materyalizm deniyor.siyaset sosyolojisinden bildiğim kadarıyla engels marxın ifadelerini pekiştirirken bilincin yaşamı değil,yaşamın bilinci belirlediğini ya da alt yapının üst yapıyı belirlediğini savunurken kaba bir materyalizm ve kaba bir determinizmi savunmadıklarını,son tahlilde bunun sosyal ve siyasi düzleme böyle yansımalar yaptığını ama karşılıklı etkileşimin sözkonusu olduğunu vurgular.
buradan hareketle rnd’nin bahsi sanıyorumki bu konuya bakış açısının da (bütün anlamda) metafizik olabileceği yönünde.en basitinden kaba materyalizm savunusu aynı zamanda yemek yeme eyleminin yemek yeme fikrinden önce geldiğini de iddia ediyor olmalı ki bana da yeterince metafizik geliyor.(buna söyleniş amacı açısından katılıyorum.yani materyalizmin o kadar uç bir görüşü ki bu,metafizik yansımalar,böyle çağrışımlar yapıyor kişide.) birçok bilimsel çalışmaya baktığımızda da ilk önce fikir/bilinç/akıl var.sonra olay/olgu gerçekleşiyor.bu da kaba materyalizmi geçersiz kılan bir başka algı olsa gerek.
bir derste hocanın anlattığı bir şeyi internette aradım ve bulamıyorum.ders notlarımda da bulamadım.belki biliyorsunuzdur.sosyal öngörüler için hesap makinası düşünülmüş ve sanırım denenmişti de.başarısız olmuştu gibi hatırlıyorum.o zamana kadarki bütün tarihsel olayların kayıtları sonucunda gelecekte ne olacağının bilineceğine yönelik bir hesap makinasıydı bu.bütün bilgiler kaydediliyordu.bu konuyla çok ilgili görünüyor gözüme.galiba deneme başarısız olmuştu.isim hatırlamadığım için bulamıyorum googleda malesef.sizce bunun gibi bir durum çok mu imkansız çok daha ileri bir teknolojide? düşününki bu cihaz iktidarların düşünce,duygulanım yapısına kadar hakim olacak.(yani karar verme organının karar verirken geçtiği,geçeceği tüm aşamaların bilgisi dahi tarihsel sürece ek olarak bu aletin içerisine dahil edilecek.bir nevi yapay zeka)
Doğrudur, kaos-kozmos ilişkisi bir Otopoietik bir döngüdür. Kaoston kozmosun oluşumu Hegel’in “Tez, Antitez, Sentez” anlayışında ve Diyalektik (eytişimsel) mantıkta bulunur. Nitekim, benim savunduğum Hem-Hem mantığı ile Diyalektik mantık çok benzeşir. Her ikisi de karşıtlarını içlerinde barındırırlar. Yalnız Diyalektik mantık tez ile antitezi kabul eder, Hem-Hem mantığı baştan ret eder.
Hem-Hem mantığında sadece “ve” bağlacı vardır, “veya” bağlacı yoktur. Yani “bir önerme doğrudur ve yanlıştır” denmelidir. “Doğrudur veya yanlıştır” denmemelidir. Çünkü doğruluk ve yanlışlık duruma göre değişir ve birine doğru görünen diğerine yanlış görünebilir.
rumana: Evrenin kökeninde hem düzen ve hem karmaşa vardır. Bu karmaşadan dolayı gelecek kesinlikle bilinemez. Ancak belli olasılıkla bilinebilir. Ne kadar çok veri olursa olsun, öngörü asla %100 olamaz. İşte bu yüzdendir ki Normal Dağılım önemlidir. Öngörü dar bir konuya odaklanmışsa Normal dağılım da dar ve sivri olur. Yani oldukça yüksek bir olasılıkla durum tahmin edilebilir. Ama konu toplum ve insanlar ise çok geniş bir dağılım olacağından kesin bir öngörü olamaz ve Normal Dağılım geniş bir çana benzer.
evrenin hem açık hem kapalı olduğunu düşünerek entropi konusunu tekrar okuyacağım.şimdi biraz daha netleşti konu.son olarak anlamadığım şey nasıl geleceğin kesinlikle bilinemeyeceği konusunda bu kadar eminiz? belki binyıllar sonra belki çok daha fazla süre sonra bilinç yapımız gittikçe değişecek ve her şeyi bileceğiz? bu çok mu imkansız? her şeyi öngörebiliyor olmamız konusuna imkansız diyebilmek bile her şeyi öngörebilir olmayı gerektirir sanıyorumki.
Maturana dialektik bir sistem yerine rekursif bir sistem önerir. Rekursif sistemler kendi kendilerini inşaa ederler. Aynı fraktallerde olduğu gibi. Fraktaler de kendi kendini başlangıç noktadan sonra inşaa ederler. Burada dialektikte olduğu gibi bir “savaş” yoktur. Rekursif sistemler birbirleri ile dans ederler. Burada oyun vardir, düşmanlık yoktur. Dialektik sistem savaş düşüncesinin bir sonucudur. Tez ile antitezin arasındaki çatışmada galip gelen taraf kazanır. Rekursif sistem de öyle bir ayrım yoktur. Orada yeni oluşan olgular “ana” olgulara benzer turdendir ama yine de biraz değişiktir.
Sayın rumana,
Diyalektik materyalizmi kaba materyalizmle karıştırmıayın. bu konu gamaronun katılımı ile de gündeme gelmiş ve tartışılmıştı.
Bana göre geleceğe dair net söylemler 1800lü yıllarda kaldı. Gel gör ki maddeciliğe bu kadar incelikli bir bakış açısı getiren marx bile bi yerde proleterya-burjuva diyalektiğine bel bağlamak zorunda kaldı. Kendisi şimdi yaşasaydı büyük olasılıkla olayların bilinci yarattığını savunacak ve sosyal değişimlerin temel itkisinin üretim ilişkileri olduğunu savunacak ancak çevremizi kuşatan nesnelerin fazlalığından dolayı burjuva-proloterya diyalektiğini dile getirmeyecektir. Bakınız Althusser. Post yapısalcıdır ama temelde 20.yy marxist’idir.
Her neyse, katı maddecilik şu şekilde olur: Spinozada olduğu gibi neden-sonuç ilişkileri bir ontolojik gerekçe halini alarak bütün bir süreç (doğa, tarih, ahlak herşey) bu ilişkinin nesnelleşmesidir. Ya da rousseau’nun doğal insanı. Neye göre doğal, nasıl doğal? Ama doğal işte … Ve bütün bir toplum felsefesi bu doğal durum üzerine kuruludur. Bir de bakmışsın insanlar sözleşmiş toplanıyorlar. Yine aynı şekilde Hobbes kendi vahşi-doğal insanı.
Bu filozoflar maddecidir, keza maddi dünyaya olabildiğince sadıktır. Aşkın bir çıkarsama benimsemekten kaçınırken maddeyi olduğu gibi anlamaya çalışırlar. Ancak maddeci tutumları değişime müsaade etmeyen kavramlarla donatılmıştır. Ve hayatla ilgili bütün bir süreç bu kavramlarla zoraki bir şekilde açıklanageldiği için metafizik hataya düşmeden edemezler.
Maddecilik Marx ile olgunlaşır, ve bu dakikadan itibaren biliriz ki maddi olgular sosyal olguları, onlarda temelde insan zihnini dramatik şekilde etkiler.
Bunun adı vulger materyalizm değildir. Bağlantılar a priori veya kendinde olarak ele alınmaz artık.
VE DİYALEKTİK MATERYALİZM HERŞEYDEN ÖNCE MODERNİST BİR GÖRÜŞTÜR, EŞİTLİKÇİ DEĞİL.
Marx materyalizme getirdiği yorum kaçınılmaz şekilde burjuva-proloter ikiliğine yönelmek zorundadır. Çünkü söylemlerin sert, devrimci ve keskin olduğu yıllarda yazılmıştır. Zihin o yıllara aittir.
Bakınız Nietzsche: “Yıkın, devirin hıristiyanlığı ve onun ahlakını. Onlar dekadan’dır.”. Bir de 20.yy Nietzsche’cisi Deleuze’a bakın. Güç istenci konfigürasyonları için uzlaşma arar. O yüzden Nietzsche’nin sert kaba yıkımların yerini yumuşak farklılıklar ve bunların sentezleri alır. Söylem keskin ve ayrımcı değil uzlaşmacıdır.
Yani Marx bile belirli oranda kendi yarattığı tarihselliğin sularında yüzmek zorundadır. O yüzden lütfen söylemek istediklerimi geleceğe yönelik net öngörüler olarak ele almayın. Sadece modernitenin toplumu, toplumun da bireyi değiştirdiği bilin yeter. Uzun vadede veya kısa vadede.
bwallace4ever: Diyorsun ki: “Bakınız Nietzsche: “Yıkın, devirin hıristiyanlığı ve onun ahlakını. Onlar dekadan’dır.”. Bir de 20.yy Nietzsche’cisi Deleuze’a bakın. Güç istenci konfigürasyonları için uzlaşma arar. O yüzden Nietzsche’nin sert kaba yıkımların yerini yumuşak farklılıklar ve bunların sentezleri alır. Söylem keskin ve ayrımcı değil uzlaşmacıdır.”
İşte bu sözler kaos-kozmos döngüsünü onaylıyor. 19cu yüzyıl kaos üreten bir yüzyıl olarak 20ci yüzyılın 1. ve 2. dünya savaşlarına yol açmıştır. 1945 ten sonra ise Postmodern düşünürler bu olayları sorgulamışlar ve uzlaşan görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşler kaostan kozmosa dönüş, veya karmaşadan düzen oluşumu olarak görülebilir. Tarihi bu döngü içinde anlamak daha geniş bir bakış açısı sağlar.
rumana: Elbette ki gelecek % 100 bilinemez. Ben “gelecek kesinlikle bilinemez” demedim. Kaos-kozmos döngüsü devam edeceğinden gelecekte de savaşlar ve barış dönemleri olacaktır dedim. Bunu da yüksek bir olasılıkla söylüyorum, kesinlikle değil.
Sizin gibi düşünmüyorum bilgisev. İnsanlar eğer daha uzlaşmacıysa bunun ilk nedeni bütün bir modern süreçtir. Modern süreç de tek bir doğrultuda hareket eder çünkü temel motoru üretim ilişkileridir. Döngüsel iniş çıkışlara bana tarihten örnekler verebilir misiniz lütfen? Ama gerçekten doğrulayacak şekilde …
Örnek vereyim. İkinci dünya savaşından sonra barışı korumak için Bileşmiş Milletler teşkilatı kuruldu. Irak’ta Saddam rejimi sürerken baba Bush döneminde Irak nükleer silah üretiyor yalanı uyduruldu. BM Güvenlik konseyi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı savaşa gerek yok kararı almalarına rağmen ABD tek taraflı Irak’a saldırdı. Amaç petroldü ama bu savaşsız da elde edilebilirdi.
Demek ki 1945’te oluşan dünya düzeni 1990’da bozuldu. Bu da kozmosun kaos’a dönüşümü demektir. Nitekim, oğlu W. Bush ikinci körfez savaşı ile kaosu sürdürdü. Durum Irak’ta hala çok karışık. Daha da önemlisi Libya’yı ve Suriye’yi de karıştırdılar. Yakında bizde aynı durum oluşabilir.
Ne oldu modern sürece? Darmadağın, değil mi?
Ben bazı öğrenimlerin sancılı geçtiği kanısındayım. Bu sancılar içgüçlerden dolayı olabilir, dışgüçlerden dolayı olabilir. Rusyada ve Doğu Almanyada bu değişim içgüçlerden kaynaklanmıştır. Arap ülkelerinde bu değişim dışgüçlerden kaynaklanmıştır. İç veya dışgüçler değişimin asıl sebebi değildir. Asıl sebeb o sistemlerin yeni şartlara uyum sağlayamadıklarından kaynaklanmıştır. O sistemler zamanları geçmesine rağmen değişime halen direnmektedirler.
Darmadağın falan değil yerinde duruyor.
Bütün kandırmalara rağmen savaşa karşı daha az kayıtsız kalan bir dünya var karşınızda. Kore savaşına yeteri kadar tepki yoktu ancak ileriki dönemlerde Vietnam savaşına verilen tepki bir hayli yüksekti. Irak savaşına daha da yüksekti. Neden? buyrun ekonomik gelişmeler ve onun sırtında taşıdığı medya gibi kitle iletişim organlarının ve ileride internetin gelişimi. Savaşa karşı tepkiyle paralellik gösterir.
Onu da geçtim sanayi devrimine kadar neredeyse bütün bir savaş tarihinin birincil ölçütü gelir elde etmek üzerinedir. Başka bir gelir elde etme biçimi (örneğin ticaret) bu kadar yoğun hissedilmediği için ister istemez savaşmak meşru idi.
Günümüzde eskisine oranla büyük devletler arasında daha az savaşın görülmesinin nedeni de aynı sanayi devrimin getirdiği yeni eknomik ilişkilerdir. Bu ekonomik iliişkiler: “Önce ticaret, yoksa savaş” der. Demek zorundadır.
Demekki sizin dediğiniz gibi kendinde savaş diye birşey olamaz. Temel yöntem, kavramların ve olayların (örneğin savaş) tarihsel değişkenlikleriyle karşılaştırılmasıdır. 1950 öncesi savaş anlayışı ile sonrasınınkini aynı sepete koyup, “savaş var ama” diyemezsiniz. Savaşın şekli, içeriği ve hepsinden ötesi meşrutiyeti değişir. Kurumların savaşa şu an için müsaade etmek zorunda kalmasından bahsederken, toplumun birçok organ üzerinden sarfettiği reaksiyonunu hiçe sayamazsınız.
Bunun ileride devletler bazında da hissedilmesi kaçınılmazdır.
Buyrun obama, buyrun arjantinli papa. Global üretimin-global yerleşmenin kaçınılmaz sonuçlarıdırlar.
Bunlar hep iyimser, optimist yorumlar. Umarım haklı çıkarsın. Ama şunu da bilmeni isterim. Bugün gerek ABD’nin gerekse Rusya’nın elinde dünyayı tümüyle yok edecek nükleer silah var. Şimdilik bir nükleer tehlike uzak görünüyor, ama insan denen kaotik varlığın ilerde ne yapacağı belli olmaz. Fizik bilimi böyle söylüyor. Benim görüşüm de bir varsayım değil, gerçek bir yaşam bilgisi. Bu konuda, Uluslar Arası Atom Enerjisi Ajansında 22 yıl çalışmış ve tüm dünyadaki nükleer tesisleri denetleyip dünya barışına katkıda bulunmmuş biriyim.
Ben de modernitenin keskin yönlerinin olmadığını söylemiyorum Bilgisev. Bakın bunu en iyi cola reklamlarında görürsünüz.
Yazın yarı çıplak bireylerin üstüne fışkırtılan serin su eşliğinde buz gibi coca cola ve dans. Ramazan vakti, babanne, anne ve çocukların ortasına koca bir tabak yaprak sarması, kuru fasulye ve hemen yanında yine coca cola.
Kapitalizmin sabit olmayan ideolojiler yarattığı ve bunun bireyleri etkisi altına aldığı gibi bir gerçekten kaçamayız. Bununla birlikte tarihe kuşbakışı bakmayı da ihmal edemem. Bunlar, iletişim üzerinden yürütülen bir tahakküm iilişkisinin kurbanı olmak ile geleceğe optimist bakmanın garip ve çelişkili bir birleşimi aslında.
Coca cola’nın yaptığı şey biliçaltını etkilemektir. Onlar içecekten çok onlar içeceğin verdiği “hayayı” pazarlamak istiyorlar. Burada herhangi bir ideoloji yok. Burada müşteriyi etkileme sanata yatar.
Kapitalizm ideoloji üretmez, diğer ideolojileri yok edip tek hakim olmak ister. Öyle ki hem fertleri hem ülkeleri hem de onların liderlerini ele geçirir. Obama dediğin de petrol kartelinin bir oyuncağı. Onlar ne isterse o yönde, dış politikada karar alıyor. İç politikada bazı değişiklikler yaptı ama silah satışını yasaklamayı başaramadı. Çünkü silah endistrüsinin çok güçlü lobisi var. İngilizce söyleyeyim “Capitalism rules” :=))
Buna siz ideoloji demezsiniz sanat dersiniz o ayrı. Mesela bu sitede geçen sene benetton reklamıyla ilgili bir tartışma vardı.
Reklamda papaz ile imam öpüşürken resmedildi(fiktif olarak tabii) ve akabinde slogan da “unhate”.
Bu reklamın yaratıcı yönü bellidir de söylemsel yönü hollywood filmlerindeki ideolojik ikiliklere benzer. Etik bir bakış açısıyla yaklaştığınız zaman, Benetton giymenin savaş-barış simülasyonu üzerinden, STERİL bir barış gönüllüsü olmakla aynı düzleme çekildiğini hissederiz(savaşla ilgili bütün bir realite-trajedi durumların yoksun olarak kendinde barış ve karşıtı olarak savaş).
Bu geleneksel anlamda bir ideoloji olmamakla birlikte kurduğu mikro tahakküm zinciri açısından da belirli ideolojik söylemi kullanır. Biraz önceki yazımda dediğim gibi ideoloji kapitalizm sayesinde yok olmaz, ama onun kullandığı tespit edilemeyen bir akış haline gelir.
Bu arada Obama’nın bir öncü olduğunu falan söylemedim sakın yanlış anlaşılmasın. Obama, ekonomik-taktiksel bir sonuçtur. Pazarlama dünyasının geldiği yönü gösterme açısından (kendisi de bu pazarlama stratejilerinden hiçbir başkanın yararlanmadığı kadar yararlanmıştır) güzel bir örnektir. Yeni dünyanın liderinin simülasyonudur. Bu simülasyon bile birçok şey gösterir ve ilişkilerin geldiği yönü gösterme açısından maddi platforma bağlıdır.
Gödel der ki: “bir sistem hem mükemmel hem de tutarlı olamaz. Bu yüzden biz tutarlı olanlarla ilgileniriz.”
İyi bir matematikçi de teoriyi mükemmeleştirmek (veya her şeyin çözümü olabilecek, her şeyi açıklayabilecek vs) yerine eksik ama tutarlı bırakmaya çalışacaktır.
Wallace,
Ben bu sistemle herşeyi açıklarım demedim. Zaten metafizik kısmın da bununla ilgisi yok.
Sözettiğiniz materyalizmin klasik materyalizmden farklı olduğu söylendi ama tartışılmış değil. Çünkü ekstra kurallar ya materyalizme dahildir ve sonuçta determinizm çıkar veya değildir o zamanda materyalizm var diyemeyiz. Yani arada/ortada bir çözümü kabul edebilecek boşluk yok bu söylemlerde.
Diğer yandan gelişme vurgunuza katılıyorum.
Diğer başlıkta oligarşi tartışılıyor. Burada lobileri okuyunca kendi kendime şöyle dedim. Acaba lobiler de mafyanın yeni hali mi?
Kölelik sözde ve fiziksel olarak kalkıyor ama köleliğin yaptırımları başka araçlar kullanarak devam ediyor. Tek kişi veya bir grubun idaresi kalkıyor, egemenlik halka iniyor gözüküyor, ama yönetme iradesi başka araçlar üzerinden gene çok benzer şekilde işlemeye devam ediyor.
Düşününce insan özde bir arpa boyu gerçek bir yol gidememiş gibi. Sanki aynı kafalara aynı kafayı sürdürmelerinde yeni yollar bulup durmuş insanlık. Gelişme yok diyemem ama gerçekten çok yavaş. Önce biçim değişiyor, binbir kılığa girerek aynı özü koruyarak biçim sürekli değişiyor. Bir noktada tüm bu biçimlerin aslında aynı öz/aynı kafa olduğu görülüyor/görülecek. Ondan sonra belki insanlar “acaba değişsem mi” mi diyecek veya herzamanki gibi buna mecbur bırakılacak. Şu anda da vardır, “kölelik iyiydi, niye kalktı ki” diyenler olasılıkla.
Köleligin sınırları bilinmeden kölelik kalkamaz. Hem çoğu Insan durumundan memnundur. Durumlarından memmun olmayanlar zaten degistiriyorlar.
Bu rekürsif temelli sistemler ilginç olabilir.
Teorinin tamamını biliyorsanız kısaca bir başlık açabilir misiniz sayın turan?
Vakit bulduğumda deneyebilirim.
Nietzsche’nin felsefesindeki sistem gibi geldi rekürsif sistemler.
Güç ilişkileri birbiriyle bağlantıyta geçerek ya birrbilerini sönümlendirirler ya da yeni ilişkilere yol açarlar. Güç istenci konfigürasyonları bu şekilde işler. Bilmiyorum rekürsif sistem böyle mi?