Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin Fetvaları

Şeyhülislâm Ebussuud Efendi: “Kızılbaşların canları, malları helâldir, onlarla savaşırken ölmek şehitliğin en yücesidir”


Kanuni adıyla anılan I. Sultan Süleyman’ın 46 yıllık saltanatında (1520- 1566), Osmanlı ülkesinin en ünlü din adamları ona Şeyhüslamlık etmiştir: Zenbilli Ali Efendi (1520–1526), İbn-i Kemal (1526–1534), Sadullah Sadi Efendi (1534–1539), Çivizade Muhittin Mehmet Efendi (1539–1542), Hamidi Abdülkadir Efendi (1542–1543), Fenerizade Muhittin Efendi (1543–1545), Ebussuud Efendi (1545–1566). Şeyhülislam dini konularda en yüksek yetkiye sahip devlet görevlisiydi. Gerektiği zaman dini sorunlarla ilgili görüşlerini fetva yayınlayarak açıklardı. Bu fetvalar kanun niteliği taşırlardı. Bu şeyhülislamlardan en ünlüsü ve hem Kanuni döneminde, hem Osmanlı tarihinde en uzun süre görev yapanı Ebusuud Efendidir.

Kanunî’nin son seferi olan Zigetvar’dan yazdığı mektuptaki “hâlde haldaşım, sînde (mezarda) sindaşım, âhiret karındaşım, tarîk-i hakda (Hak yolunda) yoldaşım…” sözü, Ebusuud Efendinin itibarını göstermeye yeter. Ebusuud Efendi, kapitülasyonlarda yer alan, yabancıların mahkemelerde şahitliğinin kabul edilmesi hükmüne itiraz etmiş, “yasal olmayan bir şeyde sultanın hükmü geçersizdir” biçiminde anlaşılacak “nameşru nesneye emr-i sultani olmaz” yorumunu yapmıştır.

Ebusuud’un her zaman böyle adil olduğu söylenemez. Osmanlı yasalarına yaptığı katkılara rağmen Ebussuud Efendi, Anadolu’da Kızılbaş olarak nitelendirilen Türkmen Alevileri için verdiği acımasız fetvalarıyla (“Kızılbaşların canları, malları helâldir, onlarla savaşırken ölmek şehitliğin en yücesidir”) hatırlanır. Şeyhülislam Ebussuud Efendi, bu kesimle ilgili diğer fetvalarında da, İbn-i Kemal ve benzeri Osmanlı alimlerinin suçlamalarını yineler.

Ebusuud, kurallara uyulması konusunda selamlaşmanın bile Müslümanlıkta alışıldığı gibi yapılmazsa dinden çıkılacağını (kâfir olunacağını) söyleyecek kadar katıdır:

MES’ELE : Zeyd, Amra selâm vericek “aşk olsun” deyip Amr dahi mukabelesinde “yâ hû” dese, Zeyde ve Amra ne lâzım gelir?

ELCEVAP ; Hak hazretinin ta’yîn buyurduğu tahiyyet-i beğenmeyip öyle ederse, kâfir olur. (Bu tür selamlaşmanın Bektaşilikte olduğu açıktır.)

Alevilerin Şıi olduklarını söyleyerek kendilerini savunduklarını söyleyen birine de, Peygamberin yalnızca Sünnilerin cehennemden kurtulacaklarını söylediği yanıtını verir:

Soru- Adı geçen topluluk Şii olduğunu ileri sürer, lâilâheillâllah derken bu aşamayı gerektiren davranışlar nedir, açık-seçik, geniş bilgi verile!

Cevap- Peygamber,’ehl-i sünnet topluluğunun da içinde bulunduğu yetmiş üç topluluktan yalnız ehl-i sünnet kurtulacak, ötekiler ateşe atılacaktır’ buyurmuştur. Bu Kızılbaş topluluğu o yetmiş üç topluluktan bile değildir. Her birinden biraz kötülük, biraz suç, biraz ortalığı karıştırıcılık almış, kendi inançlarına göre benimsedikleri küfre, sapkınlığa katıp karıştırmış, yeni bir küfür yolu yaratmışlardır. Gün geçtikçe de çoğalmaktadırlar. Şimdiye kadar sürdürdükleri bilinen kötülükleri, suçları konusunda şeriat kuralları gereğince geniş anlamlı yargı şudur: O acımasız kişiler yüce Kur’an’ı, yüce şeriatı, İslam dinini küçümsemekle, şeriat kitaplarını yermekle, ocağa atıp yakmakla, din bilginlerini kendi bilimleri uğruna acımasızca suçlamakla, liderleri (şeyhleri) olan arabozucu kötü kişiyi Tanrı yerine koyup önünde eğilmekle,haram olduğu kesinlikle ortaya konan, dince yasaklanan içkileri üretip içmekle, Ebubekir ve Ömer’e sövmekle kâfir olduklarından başka; Peygamber’e bile kötü sözler söyledikleri ortaya çıktığından, çağlar boyunca gelen bilginlerin ortak konuda birleşen yargıları gereğince katledilmeleri uygun görülmüştür. Suçlulukları konusunda kuşkuya kapılanlar da suçludur.“ (M. Ertuğrul Düzdağ: Şeyhülislam Ebussuud Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, İst. 1972,s. 110- 111)

Aleviler konusundaki fetvasında suçlamaları sürdürerek “bu topluluğun öldürülmesi, diğer kâfirlerin öldürülmesinden daha önemlidir” der. Şeyhülislam Ebussuud Efendi, Hallac-ı Mansur, Şeyh Bedreddin gibi Batıni düşünce önderleriyle Yunus Emre gibi Sufi ozanları da, aradan yüzyıllar geçmesine rağmen yeniden yargılar, şeriata göre mahkûm eder. “Mansur, şeriata göre kâfir olduysa, ona hak veren ve onun yolunda gidenlere şer’an ne lâzım gelir?” sorusuna şu fetvayı verir: “Mansur’a lâzım olan lâzımdır. ” Yani, onları da çarmıha gererek katletmek gerekir.

Ebusuud fetvalarını sorulduğu dilde ve biçimde verirdi.Kanuni Sultan Süleyman, bir beyitle Topkapı sarayının bahçesindeki meyve ağaçlarına zarar veren karıncaların yok edilmesinin dinen suç olup olmadığını sormuş:

Dırahta ger ziyan etse karınca Günah var mıdır ânı kırınca?

Ebusuud Efendi, soruya beyitle cevap vermiş: Yarın Hakkın divanına varınca, Süleyman’dan hakkın alır karınca.

Din adamı olan Ebusuud’un insanlara karınca kadar değer vermemesi sizin de yüreğinizi burkmuyor mu?

Alıntıdır-Kaynaklar: 1) Evrensel Gazetesi: http://evrensel.net/news.php?id=43790#.UM2tCalUoL4.twitter
2)Kaynak: Seyhulislam Ebussuu Efendi Fetvalari isiginda 16.asir turk hayati
Yayina hazirlayan: M.ertugrul duzdag
1972 istanbul
sayfa: 109-117

General Strike in Europe! – Avrupa’da Genel Grev!

General Strike in Europe! Rise up people!!

Tens of thousands protest measures aimed at reducing government deficits. Greece, Italy, Portugal, Spain and other European countries are on pins and needles!

“The call to strike was heeded by many in Italy and Spain; but union workers in Britain, Germany and Denmark held rallies instead of walking off the job.” USA Today

Avrupa’da yoğun bir gösteri ve GREV protestosu silsilesi var. Türk basınından gördüğüm kadarıyla bu gösterilere pek yer verilmiyor. İki gün önce İtalyan halkı yollardaydı. Yunanistan, İtalya, İngiltere, İspanya derken umarım sıra bize de gelir diyorum.

Bir de konuyla ilgili birkaç şey dikkatimi çekti. Orta Doğu’da karışıklık olunca bizim halk ayaklanır yazar çizer. Günlerce, hatta aylarca Türkiye’nin tartışma gündeminden düşmez. Avrupa günlerdir genel grevde. Halk sokaklarda.. “Kahrolsun Kapitalizm” diyerek pankartlar açıyorlar. Yağmura, soğuk hava şartlarına rağmen kimse sokakları terk etmiyor. Buna rağmen Türkiye’de hemen hemen hiç kimse konuya yeteri kadar önem göstermiyor. Bunun nedeninin ne olduğunu çözebilmiş değilim. Ya kendimizi yeteri kadar Avrupalı hissetmediğimizden oradaki insanları umursamıyoruz ya da cidden Türkiye dışında olan olaylardan bihaberiz. Veyahut benim gözümden kaçan başka bir şey var. Bunun nedenini bilen/tahimin eden varsa benimle de paylaşırsa sevinirim.

Bu arada Yunanistan’daki protestodan derlediğim bazı fotolara şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.facebook.com/media/set/?set=a.484743891570318.117540.183362591708451&type=3

“Avrupa Sendikalar Konfederasyonu, hükümetlerin kemer sıkma politikalarına karşı ilk kez tüm AB ülkelerinde seferberlik günü ilan etti. Yarın yapılacak gösteriler bazı ülkelerde genel greve denk geliyor.

Portekiz’deki en büyük işçi sendikası, 14 Kasım’da genel greve gideceğini haftalar önce duyurmuştu.

Temmuz ayında 65 milyar euro’luk tasarruf paketi açıklayan İspanya’da ise eylemler bu akşamdan başlıyor. Sendikaların çağrısıyla başkent Madrid’de işçiler akşam saatlerinde sokaklara dökülecek. Belçika’nın başkenti Brüksel’de 4 gün önce iş bırakan toplu taşıma çalışanları grevlerini 2 gün daha uzatacak. “ CNN

“Post-Marksizm”in Marksist Bir Eleştirisi

Sınıf mücadelesinden soyutlanmış, kimlik mücadeleleri ve sivil toplum anlayışı ülkemizde ve dünyada özellikle son yıllarda gittikçe artmıştır. Bu anlayışın taşıyıcılığını trajik bir biçimde eski Marksistler yapmaktadır. Kendilerini “çağdaş sol” anlayışının bir temsilcisi olarak lanse eden bu kişiler Marksizmi eski köhnemiş bir anlayış olarak göstermektedirler. İşte kendi adlandırmalarıyla ifade edersek; Post Marksist ve (neo)liberal “aydınların” ipliğini pazara çıkartan Petras’ın yazısını bu yüzden önemsiyoruz. Özgür Düşün kolektifi olarak çevirisini yaptığımız Marksist sosyolog James Petras’ın yazısını okurlarımızla paylaşıyoruz.

Özgür Düşün Kolektifi

Giriş

İşçi sınıfı hareketinin zayıflaması ve neoliberalizmin zaferi ile “postmarksizm” aydınlar arasında oldukça rağbet gören bir duruş haline gelmiştir. Reformist solun [Latin Amerika’da] boş bıraktığı meydanı büyük ölçüde kapitalist politikacılar ve ideologlar, teknokratlar, ve köktenci kiliseler (Pentelcostallar ve Vatikan) doldurmuştur. Geçmişte ise bu meydanı sosyalistler, popülist milliyetçiler ve “kurtuluş teolojisi”ni benimsemiş din adamları dolduruyordu. Yakın zamana kadar siyasi rejimlerde ve halk kitleleri arasında oldukça etkili olan ortanın solu eski gücünü muhafaza edememiştir. Radikal solun boş bıraktığı alan dendiğinde sözü geçen “alan” siyasi aydınlar, sendikaların politize olmuş kesimleri, kentsel ve kırsal toplumsal hareketlerdir. Ve işte Marksizm ile “Postmarksizm” arasındaki çelişki bugün en yoğun biçimi ile bu grupların saflarında yaşanmaktadır.

Neoliberalizmi benimsemiş olan temel finansal kurumlarca ve devlet aygıtlarınca beslenen ve pek çok durumda da finansal destek sağlanan, ideolojisi, bağlantıları ve pratiği Marksist teori ve pratik ile doğrudan çelişmekte olan pek çok “toplumsal” örgütlenme ortaya çıkmıştır. Çoğu durumda, kendilerini “devlet dışı” veya “bağımsız araştırma merkezleri” olarak tanımlayan bu örgütlenmeler finansal patronlarının neoliberal programları ile kolaylıkla bağdaşan ve hatta onları tamamlayan ideolojileri ve eylemleri desteklemekte ve yaymaktadırlar. Bu yazı söz konusu kuruluşların ideolojisini eleştirecek, ardından da bu kuruluşların faaliyetlerini anlatarak bu faaliyetleri sınıf hareketi ve sınıfsal bakış açısı ile karşılaştıracaktır. Bu bölümü, yazının “postmarksizm”in kökenini, evrimini ve geleceğini, Marksizm’in gerilemesi ve muhtemel geri dönüşü ile birlikte ele alan bölümü izleyecektir.

Post-Marksizm’in Unsurları

Post-Marksizmin aydınlar arasındaki destekçileri çoğunlukla Marksizmi “eleştirerek”, kendilerine alternatif bir teori veya en azından mantıklı bir analiz metodu yaratabilmek için Marksizmin sunduğu temel önermelere karşısavlar üreterek Marksist teori ve pratikten kopmuş “eski Marksistler”dir. Bu post-Marksistlerin sunduklarını on temel savı ise aşağı yukarı şöyle özetlememiz mümkündür:

  1. Sosyalizm bir hataydı ve toplumları analiz etmeye ve değiştirmeye çalışan bütün “genel teoriler” bu süreci tekrar etmeye mahkûmdurlar. İdeolojiler hatalıdır (post-Marksizm hariç!) çünkü tek bir cinsiyete veya ırka dayalı kültür sistemlerinin egemen olduğu bir düşünsel dünyayı yansıtırlar.

  2. Marksizmin toplumsal sınıflara yaptığı vurgu “indirgemecidir” çünkü sınıflar çözülme aşamasına girmişlerdir; siyasi ayrışmaları var eden temeller kültüreldir ve çeşitli kimliklere bağlıdırlar (ırk, cinsiyet, etnik köken, cinsel tercihler vs.).

  3. Devlet demokrasi ve özgürlüğün düşmanı, toplumsal adaletin dağıtımında yetersiz ve yozlaşmış bir aracıdır. Onun yerine “sivil toplum” demokrasi ve toplumsal gelişmenin öncüsüdür.

  4. Merkezi planlama üreticiler arasındaki meta alım-satımına ket vuran bürokrasinin bir sebebi ve bir sonucudur. Sınırlı bir denetlemeye tâbi tutulan piyasalar ve piyasa temeline dayanan bir alım satım daha büyük miktarda tüketimi ve daha etkili dağıtımı sağlar.

  5. Geleneksel solun iktidar mücadelesi, bu mücadelenin içinde yer alanları yozlaştırır ve sivil toplum üzerinde tahakküm oluşturan otoriter rejimlere yol açar. Değişimin ulusal ve uluslararası otoritelere dilekçe vermek veya bu otoritelere baskı uygulamanın haricinde yegâne demokratik yöntemi yerel mevzulara yerel örgütlerce, yerel mücadeleler aracılığı ile getirilen çözümlerdir.

  6. Devrimler imkânsızdırlar ya da her zaman kötü bir şekilde sonlanırlar: Toplumsal değişim otoriter tepkimeleri tetikler. Bunların alternatifi demokratik evrimi ve seçim süreçlerini desteklemek ve kuvvetlendirmektir.

  7. Sınıf dayanışması eskinin koşullarını yansıtan ve geçmişte kalmış ideolojilere has bir olgudur. Toplumsal sınıflar artık yoktur. Belirli kimliklerin, ‘hayatta kalabilmek için’, dışarıdan destek alarak karşılıklı yardımlaşma faaliyetlerinde bulunduğu bölünmüş çevreler mevcuttur. Dayanışma sınıflar üzeri bir fenomendir, insancıl bir davranış biçimidir.

  8. Sınıf mücadelesi ve savaşımı somut kazanımlara yol açmaz; yenilgileri tetikler ve sorunları çözmede başarısızdır. Devletlerle ve uluslararası kuruluşlarla belirli konularda yapılan işbirliği ise üretimi arttırır ve gelişmeyi hızlandırır.

  9. Antiemperyalizm de artık miadını doldurmuştur. Günümüzün küreselleşmiş ekonomisinde ekonomik güç odaklarına karşı çıkmanın bir yolu yoktur. Dünya ekonomisini teşkil eden unsurlar gittikçe birbirlerine bağımlı hale gelmektedirler ve bu yüzden sermayenin, teknolojinin ve bilginin “zengin” ülkelerden “yoksul” ülkelere geçişinde daha fazla uluslararası işbirliğine gereksinim vardır.

  10. Kitle örgütlerinin önderleri sadece yoksulları örgütlemeye ve onların yaşam şartlarını paylaşmaya yönelmemelidirler. İçsel örgütlenmelerin dışarıdan gelen finansal yardımın üzerine temellendirilmesi gerekir. Yerel grupların örgütlenebilmesi için profesyonellerin programlar hazırlaması ve dışarıdan gelen yardımı güvence altına alması şarttır. Dışsal yardım olmadan yerel gruplar ve profesyonel kariyerler çöker.

Post-Marksist İdeolojinin Eleştirisi

Böylece post-Marksistlerin bir analizleri, eleştiri metodları, ve gelişim stratejileri vardır; yani tam da Marksizm’i tartışırken lanetledikleri “genel ideolojinin” varlığı için gerekli olan şeyler burada mevcuttur. Dahası bu, kapitalizmin krizlerini (uzun süreli durağanlığı ve dönemsel finansal paniği) ve üzerine yoğunlaşmayı pek sevdiği yerel toplumsal sorunları etkileyen, ulusal ve uluslararası çaptaki toplumsal çelişkileri (toplumsal eşitsizliği ve toplumsal kutuplaşmayı) göz ardı eden bir ideolojidir. Örneğin, neoliberalizmin (Post-Marksistleri var eden sosyo-politik ve ekonomik çağın) kökeninde de sınıf savaşımı yatmaktadır.

Şöyle ki, devlet ve imparatorluk ile bir ittifak oluşturan sermayenin belirli kesimleri, halk kitlelerini yenerek bu düzeni dayatmışlardır. Sınıfsal olmayan bir bakış açısı Post-Marksistler’in de içinde bulundukları ve faaliyetlerini sürdürdükleri dünya düzeninin kökenini açıklamakta yetersiz kalacaktır. Ayrıca, aynı sorun Post-Marksistler’in ortaya çıkışını da tartışmaya çalıştığımızda ortaya çıkacaktır. Kendi biyografileri de ulusal ve uluslararası boyutta, ekonomik ve kültürel alanda ansızın gerçekleşen ve Marksizm’in çalışma alanını ve kaynaklarını zayıflatırken Post-Marksizminkiler’i kuvvetlendiren güç değişikliğini yansıtmaktadır. Post-Marksizmin sosyolojik kökeni doğrudan doğruya siyasi gücün işçi sınıfından ihracatçı sermayeye geçmesine bağlıdır.

Şimdi post-Marksist ideolojinin bilgi sosyolojisine dayanarak yaptığımız eleştirisini ve “genel teori”lere ilişkin tutarsızlığını bir yana bırakarak onun sunduğu belli başlı önermeleri ele alalım.

“Sosyalizmin başarısızlığı” ve “ideolojilerin sonu” savından başlayalım. “Sosyalizmin başarısızlığı” dendiğinde tam olarak ne kastediliyor? Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin ve Doğu Blok’unun çöküşü mü? İlkin, bunun sosyalizmin sadece bir tasarım biçimi olduğunu belirtmeliyiz. Ayrıca burada başarısız olanın ne olduğu da pek açık değildir: Siyasi düzen mi yoksa sosyoekonomik düzen mi? Rusya, Polonya, Macaristan ve çoğu eski Sovyet devletinde yakın zamanlarda gerçekleşmiş olan seçimlerin sonuçları bizlere seçmenlerin büyük çoğunluğunun geçmişte var olan ekonomik düzeni ve sosyal devlet anlayışını şimdikine tercih ettiğini göstermiştir. Şayet eski komünist ülkelerdeki genel kanı “başarısızlığın” bir göstergesi ise, o vakit söz konusu “başarısızlığın” sonuçları pek de kesin değildir.

Hem sonra eğer post-Marksistler “sosyalizmin başarısızlığı” derken solun güç bakımından zayıflamasını kastediyorlarsa, sosyalist pratiğin içsel yetersizliklerinden kaynaklanan bir “başarısızlığın” dış güçlerce yol açılan siyasi ve askeri yenilgiler ile aynı kefeye konamayacağına vurgu yapmamız gerekmektedir. Mesela Hiç kimse Hitler’in Batı Avrupa demokrasilerini alaşağı edişinin “demokrasinin başarısızlığı” olduğunu söylemeye cesaret edemez. Şili, Arjantin, Bolivya, Uruguay, Guatemala, Nikaragua, El Salvador, Angola, Mozambik, Afganistan ve Dominik Cumhuriyeti’nde iktidara gelen terörist kapitalist rejimler ve/veya Amerikan müdahaleleri, devrimci solun “geriye düşüş”ünde büyük rol oynamışlardır

Askeri başarısızlıklar, ekonomik yenilgiler ile bir değildirler ve sosyalist deneyimin etkisini ölçmek için birer standart olamazlar. Dahası, nispeten istikrarlı dönemlerde var olmuş olan sosyalist yönetimlerde ve halk cumhuriyetlerindeki pek çok toplumsal göstergeye göre, sosyalist yönetimin veya halk cumhuriyetinin kendisinden sonra gelen rejime kıyasla daha başarılı olduğunu gözlemlemek mümkündür. Örneğin Pinochet dönemindekine kıyasla Allende döneminde sağlık, eğitim, demokratik sürece katılım ve eşit gelişim daha ileridir. Aynı alanlarda Nikaragua’daki Sandinista’ların da Chamorro rejimini geride bıraktığını görmemiz mümkündür. Yine benzer şekilde Arbenz hükümetinin getirdiği toprak reformunun ve bu rejimin insan haklarına yaklaşımının, toprağı az sayıda elde toplayıp 150.000 insanı katleden Amerikan kukla rejiminin uyguladığı siyasete kıyasla çok daha olumlu olduğunu görmek mümkündür.

Bugün her ne kadar neoliberallerin hüküm sürdüğü ve Marksistlerin zayıf olduğu gerçek ise de, Latin Amerika’da Marksizm’den veya sosyalizmden etkilenmiş halk hareketlerinin eylemler gerçekleştirmediği ve neoliberal rejimlere kafa tutmadığı bir ülke adı saymak güçtür. Paraguay, Uruguay ve Bolivya’da başarı ile yürütülen genel grevler; Meksika’da yerli gerillalar ve kitleselleşmiş köylü hareketleri; Brezilya’da topraksız emekçilerin hareketleri, hep Marksizmin etkilerini yansıtırlar.

Halkın hür bir biçimde belirlediği çıkarlarını temsil ettiğinden, Doğu Blok’unun dışında sosyalizm genellikle kitle desteği kazanan demokratik bir hal hareketi biçiminde vücut buluyordu. Post-Marksistler Sovyetik Komünizmi Latin Amerika’daki devrimci-demokratik halk hareketleri ile karıştırma hatasına düşerler. Neoliberalizmin iki karşıt kavramı iç içe geçirişini kabul ederek askeri yenilgileri solcuların siyasi hataları ile birbirine karıştırır, ikisini bir tutarlar. Son olarak da, Sovyetik Komünizm için de dâhil olan, komünizmin değişken ve dinamik doğasını göz ardı ederler. Oysa toplumsal mülkiyetin, sosyal güvenliğin, toprak reformunun ve halk meclislerine dayalı demokrasinin sosyalistlerce gerçekleştirilen ve kitlesel destek bulan sentezi yeni sosyal ve siyasi hareketlerin üzerine temellendirilmiştir.

Bu bağlamda Post-Marksistler’in “ideolojilerin sonu” söylemi sadece kendi ideolojik söylemleri ile değil, aynı zamanda geçmişte ve günümüzde Marksistler arasındaki ideolojik tartışmalar ile ve Marksistlerin şu anda neoliberalizm ve onun “PostMarksist” yavrusu ile girmekte oldukları polemikler ile de çelişerek tutarsızlığa yol açmaktadır.

Sınıfların Çözülüşü ve Kimliklerin Yükselişi

Post-Marksistler Marksizm’in savunduğu sınıfsal tahlil kavramına çeşitli yollardan saldırıyorlar. Mesela sınıfsal bir bakış açısının kültürel kimliklerin (etnik köken, cinsiyet) önemini yadsıdığını iddia ediyorlar. Sınıfsal tahlillere başvuranları “ekonomik indirgemeci” olmak ve sınıfların arasındaki cinsiyete ve etnik kökene dayalı sorunları görememek ile itham ediyorlar. Daha da ileri giderek bu etnik veya cinsi “farklılıkların” çağdaş siyasetin doğasını teşkil ettiğini bile söyleyebiliyorlar. Köklerini entelektüel inşacılardan ikinci bir saldırı yöntemi ise sınıfların kültürel bir biçimde belirlenen öznel fenomenler olduğunu savunmaktadır. Bu sava göre toplumu bölen “somut sınıf çıkarları” yoktur çünkü “çıkarlar” tamamen özneldirler ve kültürden kültüre değişiklik gösterirler. Ekonomik ve toplumsal alanlardaki muazzam değişikliklerin bir zamanlar var olmuş olan sınıfları yok ettiği düşüncesini savunarak da Marksizmin sınıfsal analizlerine saldırmak için kendilerine bir yol daha açmış oluyorlar. Kimi post-Marksistlere göre “sanayi sonrası” toplumlarda güç, bilişim sistemlerinde, yeni gelişen teknolojilerde ve onları kontrol edenlerdedir. Bu görüşe göre toplum ikiye bölünerek yeni bir toplumsal aşamaya evrilmektedir. Bu aşamaya geçildiğini savunanlara göre sanayi proletaryası yok olarak ya “yeni orta sınıfın” saflarına katılacak, ya da marjinal bir grup olan “altsınıfa” inecektir.

Marksistler hiçbir zaman sınıfların içindeki ırksal, etnik ve cinsi ayrımların önemini yadsımamışlardır. Fakat Marksistler bu farklılıkları yaratan toplumsal düzene ve bu eşitsizliklerin işyerinde, mahallede ve aile ortamında ortadan kaldırılmasına duyulan ihtiyaca vurgu yapmışlardır. Çoğu Marksistin karşı çıktığı şey ise cinsi ve ırksal eşitsizliğin sınıfsal çerçevenin dışında çözülmeye çalışılması olmuştur. Yani reddedilen düşünce, toprak sahibi zengin kadının, asgari ücrete çalışan ve çoğunlukla aç kalan yoksul köylü kadını ile veya neoliberal hükümetin saflarında yer alan ve Güney Amerika yerlisi kökenden gelen bir bürokratın toprağından edilen yerliler ile ortak bir “kimliği” paylaştığıdır. Örneğin bugün, _ Bolivya’nın başkan yardımcısı yerli kökenlidir ve koka bitkisi yetiştiren yerli köylülerin topyekûn tutuklanmasından sorumludur.

Belirli bir grup tarafından doğrudan uygulanan baskıya karşı bir bilinç olarak gelişen kimlik politikası makul görülebilir. Fakat eğer bu, karşı karşıya kalınan baskıya sebep olan unsurları bir an evvel aşarak o baskıyı var eden toplumsal düzene karşı çıkamazsa diğer ezilen toplumsal gruplardan kendisini soyutlayan ve içinden çıkılamayan bir “kimlik (ırk veya cinsiyet) hapishanesine” dönüşür. Bu unsurları aşmak için de genel ve özel eşitsizliklerin koşullarını belirleyen toplumsal güç yapısının daha geniş ve sınıfsal bir analizine gereksinim duyulmaktadır.

Kimlik siyasetinin temelciliği, oluşan grupları soyutlayarak birbirleri ile rekabete iter ve bu yüzden de yoksulları, emekçileri ve köylüleri var eden ve esir eden siyasal ve ekonomik düzene karşı çıkacakları boyuta geçemezler. “Kimlik siyaseti” sınıf siyaseti düzleminin içinde ele alınmalıdır ve ancak bu düzlemde sınıfları ve diğer eşitsizlikleri var eden kurum ve ilişkiler değiştirilebilir.

Sınıflar öznel kararlardan ortaya çıkmazlar; kapitalist sınıfın kendisine değer tahsis etmesi için bu sınıf tarafından organize edilirler. Bu yüzden sınıfın zamana, mekâna ve algıya bağlı öznel bir kavram olduğu düşüncesi “sınıf” ile “sınıf bilinci” kavramlarını birbirlerine karıştırır. İlki nesnel iken, ikincisi toplumsal ve kültürel etmenlerce belirlenir. Evet, sınıf bilinci toplum tarafından yaratılan bir olgudur fakat bu onu herhangi bir şekilde gerçekdışı veya önemsiz yapmaz. Her ne kadar sınıf bilincinin toplumsal biçimi ve ifade şekli farklılık gösteriyor ise de dünya çapında, tarih boyunca kimi zaman bağımsız bir biçimde, kimi zamansa başka bilinç türlerinin gölgesinde kalarak (ırksal, cinsi, veya ulusal) veya onlar ile birleşerek (milliyetçilik ve sınıf bilinci), devamlı ortaya çıkmış bir olgudur.

Sınıfsal yapıda önemli değişikliklerin olduğu su götürmez bir gerçektir fakat bu Post-Marksistler’in iddia ettiği doğrultuda değildir. Sömüren ve sömürülen sınıfların doğaları ve içinde bulundukları şartlar değişirken bile, sözü edilen önemli değişiklikler sınıfsal farklılıkları ve sömürüyü derinleştirmiştir. Bugün, geçmişte olduğundan daha fazla ücretli işçi bulunmaktadır. Geçmiştekine kıyasla denetimsiz emek pazarında ( “gayrıresmi” veya “kayıtdışı” sektör olarak bilinen sektörlerde) çalışmakta olan çok daha fazla işçi vardır. Belirleyici özelliği vahşi sömürü koşulları olan bir düzenin, kapitalizmi “aşmış” bir düzen olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Aksine 19. yüzyılın emek sömürüsü düzenine bir geri dönüştür bu. Yeni bir tahlile ihtiyaç duyan, halkçı sosyal devletin çöküşünden sonra ortaya çıkan kapitalizmdir. Bu da, geçmişte emek ve sermaye arasında gidip gelerek karmaşık bir görevi yerine getirmiş olan partilerin ve devlet aygıtlarının yerine, doğrudan egemen kapitalist sınıfın yanında yer alan devlet aygıtlarının gelmiş olduğu bir düzendir. Neoliberalizm egemen sınıfın aracılar olmaksızın devlet iktidarını elinde bulundurması anlamına gelir. Yakın tarihte var olmuş olan devletlerin ve rejimlerin”çoğul belirleyicileri” bir yana, günümüzde neoliberal birikim modeli borçların ödenmesi ve döviz elde edilmesi amacı ile bir ihraç sektörünün oluşturulması için, uluslararası bankalara doğrudan bağımlı olmak durumunda kalan merkezi devlet yönetimlerine dayanmaktadır. Düzenin dayandığı söz konusu devlet modelinin yurttaş ile olan bağı ise baskıcı devlet aygıtları ve toplumsal patlamaların önünü kesen sivil toplum kuruluşları aracılığı iledir.

Sosyal devletin alaşağı edilmesi toplumsal yapının kutuplaşmasının daha sert bir biçimde gerçekleşmesine neden olmuştur. Bu, bir tarafta yer alan ve düşük ücretlere çalıştırılan (veya işsiz olan) sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik sektörlerinin kamu emekçileri ile öbür tarafta yer alan çokuluslu şirketlere dolgun maaşlarıyla bağlı profesyoneller, sivil toplum örgütleri, ve dışsal unsurlarca finanse edilen, dünya pazarına ve siyasi güç odaklarına bağlı olan kuruluşlar arasındaki bir kutuplaşmadır. Bugünün koşullarında mücadele sadece fabrikalarda mevzilenen sınıfların arasındaki bir mücadele değildir. Sokaklarda ve pazarlarda, sosyal devletin tasfiyesi ile güvenceli işlerini kaybetmiş ve toplumsal yeniden üretimin masrafları sırtlarına yüklenmiş, sınıfsızlaştırılmış insan topluluğu ile devlet arasında da bir çelişkiden söz etmek mümkündür. Üst tabaka ihracatçılar ile orta ve ufak çaplı kompradorlar (elektronik malların üreticileri, otel sahipleri ve turizme bağlı diğer unsurlar) tarafından gerçekleştirilen dünya ekonomisine eklemlenme işi içsel ekonominin tahrip edilmesi pahasına gerçekleştirilmiştir. Yerel sanayi ve ufak çiftlikler de üreticilerin devamlı olarak ülke dışına veya şehirlere gönderilmesi ile tasfiye edilmişlerdir.

Lüks tüketim mallarının üst-orta sınıf için gerçekleşen ithali yoksulların “ihraç” edilen emeğinin getirdiği kazanç sayesinde vuku bulmaktadır. Sömürünün çekirdeğini iç ekonominin yoksullaştırılması, yani köylülerin topraksız bırakılarak göçe zorlanması oluşturmaktadır. “İhraç edilen emeğin” getirdiği gelir ithalatın finanse edilmesine ve yurtiçi ihracı ve turizm işletmelerini desteklemek için gerçekleştirilen neoliberal altyapı projelerine nakit para olarak aktarılmaktadır. Sömürü zinciri de, dolaylı yoldan olsa da, yine de emek-sermaye ilişkisine bağımlıdır.

Neoliberalizmin çağında “ulusun”, ulusal pazarın, ulusal üretim ve değişimin yeniden yaratılması için vuku bulan mücadele, tıpkı denetimsiz (resmi olmayan) işgücünün kuvvetli bir kamusal yatırıma, resmi bir iş gücüne, ve yaşanabilir toplumsal koşulların yaratılması için denetleyici bir merkeze duyduğu ihtiyaç gibi, temel tarihsel bir ihtiyaçtır. Kısaca, sınıfsal tahlilin, reformizmin gelir dağılımında sağladığı nispi adaletin yerini, geliri ve gücü tepede yoğunlaştıran neoliberal politikaların almış olduğu, denetimsiz ve uluslar arası bağları olan bir emek piyasasında hiçbir şekilde dizginlenemeyen sermaye egemenliğinin çağına uyarlanması gereklidir. Geçmişte denetime tabi tutulan emek pazarında yer almış olan geniş işçi ve köylü kitlelerinin homojenleştirilişi ve harekete geçirilişi birleşik devrimci faaliyet için muhteşem bir potansiyel sağlamaktadır. Yani yoksulların mücadelesinin örgütlenebileceği bir zemini oluşturan ortak bir sınıf kimliği bugünün düzeninde mevcuttur.

Kısaca, post-Marksistlerin söylediğinin aksine, kapitalizmin dönüşümü sınıfsal tahlili eskiden olduğu kadar önemli bir konuma getirmiştir.

Teknolojik ilerlemeler de sınıfları ortadan kaldırmak bir yana, onların arasındaki uçurumu derinleştirmiştir. Mikroçip sanayisinde ve o çiplerin kullanıldığı sanayi alanlarında çalışan emekçiler işçi sınıfını ortadan kaldırmamışlardır. Sadece faaliyet alanının ve üretim biçiminin sürmekte olan sömürü sürecindeki yerini değiştirmiştir. Yeni sınıfsal yapı gelişen teknolojiyi daha yoğun sömürü biçimleri ile birleştirmektedir. Kimi sektörlerin otomatikleştirilmesi çalışma temposunu arttırmaktadır; idari personelin sayısını azaltan güvenlik kameraları işçilere soluk alacak alan tanımamaktadır. İşçilerin işçilere baskı uyguladığı ve dolaylı yoldan kendi sömürülerini ücret artışı olmaksızın yoğunlaştırdıkları “iş kalite grupları” oluşmaktadır. “Teknolojik devrim”in niteliği, neoliberal karşıdevrimin sınıfsal niteliği tarafından belirlenmektedir. Bilgisayarlar tarımsal firmaların ürettiği böcek ilaçlarının fiyatlarını ve miktarını belirleyebilirler fakat onları ekinlere sıkarken zehirlenecek olanlar yoksul, düşük ücrete çalışan işçilerdir. Benzer şekilde bilişim ağaları korkunç bir sömürünün söz konusu olduğu denetimsiz sektördeki tekstil ürünleri ve ayakkabı türünden metaların üretimini belirlerler.

Emeğin ve teknolojinin bu eşitsiz fakat birleşik gelişim sürecini anlamanın yegâne yolu sınıfsal analizdir.

Devlet ve Sivil Toplum

Post-Marksistler devleti yalnızca tek yönlü bir biçimde ele alırlar. Devlet hiçbir işe yaramayan, halkı yoksul bırakan, hazineyi talan eden ve ekonomiyi iflasa sürükleyen engin bir bürokrasi denizi olarak algılanır. Siyasi alanda, devlet yurttaşlık haklarının uygulamaya geçirilişine (demokrasi) ve serbest meta alım satımına ket vuran (“piyasa”), otoriter ve keyfi egemenliğin aracı olarak görülür. Öte yandan, Post-Marksistler’e göre “sivil toplum” hürriyetin, toplumsal devinimin ve yurttaşlığın kalesidir. Aktif bir sivil toplum hareketi sayesinde eşitlikçi ve dinamik bir ekonomi ortaya çıkabilir. Bu ideolojinin ilginç yanı, [Latin Amerika’nın] 50 yıllık yakın tarihini göz ardı ediyor oluşudur. Kamu sektörü, özel yatırım olmadığı için, 1930’ların küresel krizinde ve 40’ların savaşında sanayileşmeyi tetikleyen zorunlu bir araç olmuştur. Ayrıca, okuma-yazma oranının ve temel sağlık sektörünün gelişimi de kamunun öncülüğünde gerçekleşmiştir.

  1. yüzyıldan 1930’lı yıllara değin Latin Amerika İncil’de anlatılan yedi felaket ile karşılaşmıştır: Soykırım, açlık, salgın hastalık, zorbalık, bağımlılık, sömürü ve köksüzleştirilme. Bütün bu acılar karşısında serbest piyasa parmağını dahi oynatmamıştır.

Bu sorunların karşısında kamusal sektör büyümüş fakat siyasi elitler ve sermayedarlar bu sektörü kendilerine mal etmeye başladıkça kamusal fonksiyonlarından uzaklaşmıştır. Yani “devletin yetersizliği” aslında kamunun özel sektörü sübvanse etmek ve siyasi destekçilere iş sağlamak için gelişigüzel kullanılması sureti ile kişisel çıkar için istismar edilmesinden kaynaklanmaktadır. Devletin yetersizliği onun doğrudan özel sektörün çıkarlarına bağlı kılınması ile alakalıdır. Devletin tasfiye edilen kapsamlı sağlık ve eğitim programları aslında hiçbir zaman özel ekonomi, kilise veya sivil toplum kuruluşlarınca yeterli bir biçimde telafi edilememiştir. Özel sektör de, kilise de, ufak bir azınlığa hizmet eden özel muayenehaneleri ve okulları finansal olarak desteklemekten öte bir şey yapmamışlardır. Sivil toplum ise yabancı bağışçıların dileklerine bağımlı olan, sınırlı sayıda insana yerel koşullarda ulaşan, kısa dönemli eğitim programlarından öteye gidememiştir.

Devlet ile özel sektör mukayese edildiğinde, post-Marksistlerin tarihi yanlış okudukları ortaya çıkıyor. Devlet karşıtı retorikleri öylesine esir almıştır ki onları, kamunun özel sektöre kıyasla getirdiği kazanımları görememektedirler.

“Devlet”in otoriterizmin kaynağı olduğu savı hem doğrudur hem de değildir. Diktatörlükler her zaman var olmuştur ve var olacaktır; fakat çoğunun kamusal mülkiyet ile uzaktan yakından alakası olmadığını görmemiz mümkündür; özellikle de bu kamusal mülkiyete giden yol yabancı işletmeleri kamulaştırmaktan geçiyor ise. Çoğu diktatörlüğün geçmişte ve günümüzde ekonomideki devlet yönetimine karşı serbest piyasa destekçisi olduğunu gözlemledikten sonra, yakın gelecekte de böyle olacağına kanaat getirmemiz mümkündür.

Dahası devlet, nüfusun sömürülen kesimlerinin yönetime katılmasını sağlayarak ve işçilerin, kadınların ve siyahilerin haklarını tanıyarak yurttaşlık haklarının önemli bir destekçisi olmuştur. Devletler geliri, bütçeyi ve toprağı yoksula avantaj sağlayacak şekilde yeniden dağıtarak sosyal adalet için zemin oluşturmuşlardır.

Yani devletin meşruiyetini, siyasi temsile dayanan temelini ve sınıfsal niteliğini tanımlamak için devletçi/devlet karşıtı retoriğin ötesine gitmemiz gerekmektedir. Devlete karşı yöneltilen, tarihsel ve toplumsal açıdan tamamen asılsız saldırılar sadece serbest piyasa toplumunun yurttaşını bu düzene karşı toplumsal eylemin yaratıcı potansiyeli tarafından açığa çıkarılacak etkili ve akılcı bir alternatif yaratmaktan mahrum bırakmaktadır.

Sivil toplumun bu yaklaşımı aynı zamanda yanlış bir kıyaslamaya yol açmaktadır. Sivil topluma ilişkin tartışmalar büyük ölçüde sivil toplumun kendi içinde var olan ve onu kamplara ayıran çelişkileri göz ardı etmektedir. Sivil toplum, daha doğrusu bu sivil toplumun önder kadroları, “sivil toplumun” üzerindeki tahakkümlerini muhafaza etmek için daima maliye ve askeriye ile olan bağlarını kuvvetlendirmeye çaba sarf etmişlerdir. Benzer şekilde sivil toplumun saflarında yer alan halk kesimleri olanak buldukça egemen sınıfların devlet üzerindeki tekelini kırmaya uğraşmışlardır. Bu yoksullar zenginlere karşı içinde bulundukları sosyoekonomik durumu kuvvetlendirmek için sık sık yüzlerini devlet kaynaklarına dönmüşlerdir. Mevzu daima farklı sınıfların devlet ile olan ilişkisi olmuştur.

Neoliberaller tarafından devletten uzaklaştırılmış olan Post-Marksist aydınlar kendi beceriksizliklerini bir meziyetmişçesine öne çıkarırlar. Yukarıdan gelen devlet düşmanı retoriği eleştirmeksizin aşağıya aşılarlar. Post-Marksistler örgütsel araçlarının (sivil toplum örgütlerinin) dikey yönde bir esneklik sağladığını iddia ederken bu sivil toplum örgütlerinin devletten bağımsız olduğunu iddia ederler. Oysa bu örgütler yerel hükümetler ile işbirliği yapmaları amacı ile dış güçlerce desteklenmektedirler.

“Sivil toplum” kapitalist toplumun bağrında yetişen, ona has olan ve neoliberal çağda daha da derinleşmiş olan toplumsal uçurumlardan soyutlanarak üretilen bir olgudur. Sivil toplumun kendi içinde, bünyesindeki sınıflar arasında, en az devlet ile sivil toplum arasında olduğu kadar çelişki vardır. Sadece istisna durumlarda bunun aksini söylememiz mümkündür. Sadece işkencenin, kötü muamelenin ve yağmanın toplumsal sınıfların bütünlüğünü rencide ettiği faşist veya totaliter rejimlerde sivil toplum ile devletin arasında açık bir çatışmadan söz edebiliriz.

“Sivil topluma” dair söz söylemek veya yazı yazmak, yasalcı bir ayrımı siyaseti belirleyen ciddi siyasi kategorilere uyarlamak anlamına gelir. Böyle yaparken sınıflar arası farklılıkların üzeri örtbas edilir ve egemen sınıfın toplumun üzerindeki tahakkümüne meydan okunmaz.

“Yurttaşı” “devlet”in karşısına koymak kimi yurttaşların (üst/orta sınıf, ihracat devleri) devlet, toplumun büyük bir kesiminin (işçilerin, yoksul köylülerin) temel toplumsal haklarını kullanmaktan mahrum bırakılması ve bu haklara yabancılaşması ile olan son derece önemli bağlarını göz ardı etmek anlamına gelir. Bu üst tabakaya mensup yurttaşlar devleti, devletin yurttaşlarını tebaa haline getirmek için kullanırlar. Devlet ile olduğu gibi sivil toplum tartışmalarında da öncelikle toplumsal sınıfların ve ayrıcalıklı sınıflarca dayatılan sınırların göz önünde bulundurulması son derece önemlidir. Post-Marksistler bu terimi mutlak ve her koşula uygun bir olguymuşçasına kullanırlar; çünkü amaçları toplumsal değişimin dinamiklerini açığa çıkarmak değil, tam tersine onları gizlemektir.

Planlama, Bürokrasi ve Piyasa

Eski komünist ülkelerdeki merkezi planlamanın otoriter, merkeziyetçi ve bürokratik bir üretim biçimi olduğu su götürmez bir gerçektir. Bu gözlemden yola çıkan post-Marksistler “planlamanın” (merkezi veya başka türlü) doğası gereği günümüzün pek çok talebi, milyonlarca tüketicisi ve devasa bilgi akışı ile son derece karışık olan ekonomisine bir antitez oluşturduğu kanısına varırlar. Onlara göre sadece piyasalar sorunları çözebilir. Demokrasi ile piyasa daima kol kola olmak zorundadır. Bu da neoliberalleri Post-Marksistler ile birleştiren bir başka noktadır. Bu savın hatası ise kapitalist bir ekonomideki neredeyse bütün büyük çaplı kurumların merkezi planlamaya başvurduğu gerçeğidir.

General Motors, WalMart ve Mikrosoft doğrudan gerçekleştirecekleri bütün yatırımları ve üretim ve pazarlamaya ilişkin tüm harcamaları önceden planlayarak yapmaktadırlar. Post-Marksistler arasında neredeyse hiç kimse bu büyük teşebbüslere dikkatini çevirmemiştir. Post-Marksistler bu çokuluslu tekellerin uyguladıkları merkezi planlamanın etkililiğini veya bu planlamanın kapitalist demokrasilerin rekabete dayalı seçim sistemi ile bağdaşıp bağdaşamayacağını da niyeyse sorgulamayı akıl edememişlerdir.

Post-Marksistlerin merkezi planlamaya ilişkin teorik hatasının sebebi onun yalnızca bir siyasal/tarihsel biçimini göz önünde bulunduruyor olmalarıdır. Planlı sistemin çeşitli siyasi düzenlerde (demokratik veya otoriter) var olabileceği çıkarımında bulunabiliyorsak eğer, o halde planlı sistemin hesap verebilirliği ve getirileri elbette ki durumdan duruma çeşitlilik gösterecektir.

Bugün kapitalist toplumlarda, askeri bütçe devlet planlamasının bir parçasıdır ve harcamalar üreticilere (ve sermaye sahiplerine) verilen “emirlere” dayanmaktadır. Fakat bu üreticiler ve sermaye sahipleri verilen “emirlere” gereken biçimde karşılık vermeyerek, bazen 50 yılı aşan sürelerle bundan kâr elde ederler. Planlama “modelinin”, şu noktada sözü geçen merkezi planlama da dâhil olacak şekilde, “komünist düzenlere” has bir olgu olmadığına vurgu yapılması gerekmektedir. Eksikliklerine genellemeler ile yaklaşılmaktadır ancak bunlara kapitalist ekonomilerde de rastlamak pekâlâ da mümkündür. İki durumda (Komünizmde ve Pentagon’da) da asıl problem demokratik hesap verilebilirliğin yokluğudur. Askeri -sanayici üst tabaka üretimi, fiyatları, arzı ve talebi kendilerine göre belirlerler.

Doğal kaynakların eşitsiz dağılımı, göç, üretkenlik, meta talebi gibi sebeplerden veya tarihsel sebeplerden ötürü devletin kaynaklarının merkezi dağıtımı bugün çoğu ülkede son derece gereklidir. Yukarıdaki faktörlerden olumsuz bir biçimde etkilenen az gelişmiş bölgelere, sınıflara, cinsiyetlere veya ırklara ancak merkezi bir dağıtım mal ve hizmetleri adil bir biçimde ulaştırabilir. Çünkü “piyasa” daima tarihsel avantaja ve avantaj sağlayan özelliklere sahip olanlara hizmet ederek kutuplu bir gelişime yol açar, hatta bölgelerarası sınıf sömürüsüne ve etnik çatışmalara dahi yol açabilir.

Planlamanın temel sorunu, bu planlama sürecini bilgilendiren siyasi yapılardır. Örgütlü toplulukların ve toplumsal grupların denetimine tabi tutulacak şekilde seçilerek mevkiine gelen planlama görevlileri üretime, tüketime ve yatırıma ayrılan malları askeri-sanayici elitlere bağımlı olan atanmış planlama görevlilerinden daha farklı şekillerde tahsis edeceklerdir.

Ayrıca planlama detaylı bir biçimde hazırlanan şartnameler demek de değildir. Toplumsal bütçe halk tarafından seçilen temsilciler tarafından kararlaştırılabilir. Yurttaşların yaşadıkları bölgede duyulan ihtiyaçlara göre oy verebildikleri halk meclislerinin kararlarına göre de bu bütçenin dağılımı belirlenebilir. Bu yöntem İşçi Partisi’nin olan bir yerel yönetim tarafından birkaç yıldır Brezilya’daki Porto Alegre’de başarılı bir biçimde uygulanmaktadır. Genel ve yerel planlamanın arasındaki ilişkilerin de, tıpkı harcama ve yatırım şartnamelerinin “üst mercilerce” belirlenmesinin gerekli olmadığı gibi, mutlak ve değişmez kurallara bağlı olması gerekli olmayabilir. Yüksek derecede teknoloji, eğitim ve altyapı gibi bütün ülkeyi etkileyen stratejik hedeflerin belirlenmesi için merkezi dağıtım aygıtları faaliyet gösterir, onların kararlarını da okullara, kültür merkezlerine ve sağlık ocaklarına parasal destek vermek gibi yerel karar alma mercileri destekler.

Bugünün kapitalist ekonomisinde planlama çok önemli bir rol oynamaktadır. Sosyalist planlamayı reddetmek toplumsal dönüşümün örgütlenmesine destek olacak çok önemli bir aracı reddetmek demektir. Var olan korkunç eşitsizlikleri, mülkiyetin adaletsiz dağılımını ve adil olmayan bütçe harcamalarını değiştirmek için genel bir plan ile onu uygulayacak demokratik bir güç odağı gereklidir. Kamu teşebbüsleri, üreticiler ve tüketicilerden oluşan özyönetim konseyleri ile birlikte merkezi planlama demokratik dönüşümün üçüncü temel taşıdır.

Son olarak da merkezi planlamanın ufak çaplı üretim ve hizmet faaliyetleri (lokantalar, kahvehaneler, tamirhaneler ve ufak çiftlikler) ile pekâlâ da bağdaşabileceğini eklememiz gerekmektedir. Kamusal otorite toplumun makro yapısı ile uğraşmaktan başka işlere vakit bulamayabilir ve bu noktada bu tür teşebbüsler faydalı olabilirler.

Karmaşık karar ve bilgi akışını idare etmek günümüzde var olan son derece gelişmiş bilgi işlem teknolojisi ile çok daha kolay bir hal almıştır. Formül şudur: demokratik temsil+ merkezi planlama= verimli ve toplumsal açıdan adil üretim ve değişim.

“Siyasi İktidar Yozlaştırır”: Yerel Siyaset Boyun Eğer

Marksizm’in Post-Marksist eleştirmenlerinin temel eleştirilerinden biri siyasi iktidarın insanları yozlaştırdığı ve onun için mücadele etmenin büyük günah olduğudur. Bunun devlet halktan kopuk olduğu için olduğunu, otoritenin özerk ve keyfi bir surete bürünerek asıl amacından ayrılıp kişisel çıkarlar peşinde koştuğunu söylemektedirler. Şüphesiz ki tarihte güç elde eden kimi insanlar sahiden de zorba olmuşlardır. Fakat toplumsal hareketleri yönlendiren kimselerin iktidara gelmesinin de özgürleştirici etkileri olmuştur. Köleliğin kaldırılması ve mutlakiyetçi monarşilerin alaşağı edilişi buna verilebilecek iki güzel örnektir. O halde “iktidar” aslında tarihsel bağlama göre iki farklı anlama sahip olabilmektedir. Benzer şekilde yerel hareketlerin de toplulukları harekete geçirmede ve var olan koşulları yerel çapta, kimi zamanlar ciddi biçimlerde iyiye dönüştürmede başarılar elde ettikleri görülmüştür. Fakat aynı zamanda makrosiyasi/ekonomik kararların yerel çabalara zarar verdiği de bilinmektedir. Bugün ulusal ve uluslararası boyutta uygulamaya konan yapısal değişiklik siyaseti; yoksulluğa ve işsizliğe yol açmakta, yerel kaynakları tüketmekte ve kimi bölge halklarını göçe veya suç işlemeye zorlamaktadır. Devlet ve yerel güçlerin arasındaki diyalektik yerel insiyatifleri destekleyecek veya zayıflatacak şekilde işleyebilir. Bu iki seviyede de kendisini belli eden sınıfsal güce doğrudan bağlıdır. Tarihte, karşıdevrimci ulusal rejimler tarafından finansal desteği kesildiği için başarısızlığa uğramış pek çok ilerici yerel yönetim girişimi olmuştur. Öte yandan, Uruguay’daki Montevideo’nun sosyalist belediye başkanı ve Porto Alegre’nin solcu belediye başkanı ile olduğu gibi, ilerici yerel yönetimlerin mahalli örgütlenmeye çok önemli biçimlerde destek sağladığı da görülmüştür.

“Yerel” ile “devlet”i karşı karşıya getiren Post-Marksistler savunmalarını tarihsel deneyimin, en azından Latin Amerika’nın tarihsel deneyimlerinin üzerine temellendirmemekteler. Sivil toplum örgütlerinin; yerel örgütlenmeler, neoliberal yabancı bağışçılar (Dünya Bankası, Avrupa, ABD) ve yerel serbest piyasa rejimlerinin arasında bir aracı görevi üstlendiğini sanmaktalar. Tutarsızlıklarının kaynağı da işte bu düşüncedir. Kendilerini “meşrulaştırmak” için bu Post-Marksist sivil toplum profesyonelleri, “demokratik kitle hareketinin neferleri” olarak, solu siyasi iktidar boyutunda küçük düşürmeyi kendilerine görev bilmektedirler. Bu süreç içinde yerel hareketler ve örgütlenmeler ile ulusal ve uluslararası siyasi hareketlerin arasındaki bağları kopararak neoliberallere yardımcı olmuş olurlar. “Yerel faaliyetlere” yapılan vurgu neoliberallere hizmet etmektedir. Çünkü bu vurgu, neoliberalizmin yabancı ve yerel bankacılarının makro-sosyoekonomik siyaseti yönetmelerine ve onların devletin kaynaklarının büyük çoğunluğunu ihracat sermayedarlarına aktarmalarına olanak sağlamaktadır.

Sivil Toplum Örgütlerinin Yöneticileri Olan

Post-Marksistler proje tasarlamada ve yeni “kimlikleri” ve “küreselleşmeci” jargonu kendi hareketlerine uyarlamada oldukça hünerli hale gelmişlerdir. Uluslararası işbirliğine ve mikro-teşebbüslere dair ettikleri laflar sadece neoliberaller ile ideolojik bağlar kurmalarına olanak tanımakla kalmayıp, aynı zamanda dış bağışçılara ve onların neoliberal sosyoekonomik planlarına bağımlılığı da kuvvetlendirmektedir. O halde on yıla yakın süredir sürmekte olan sivil toplum faaliyetlerinin ardından Post-Marksist profesyonellerin kadınları, gençliği ve mahalleleri tamamen “depolitize” etmiş olmasına ve onların radikalizmini köreltmiş olmasına şaşırmamak gerekir. Peru ve Şili klasik örnekler teşkil etmektedirler: sivil toplumun kuvvetli bir biçimde taban bulduğu yerlerde radikal toplumsal dönüşüm hareketleri geri adım atmak durumunda bırakılmışlardır.

Acil sorunlar ile başa çıkmaya çabalayan yerel hareketler ortaya yeni çıkmakta olan radikal toplumsal hareketleri besleyen kaynaklardır. Can alıcı soru onların yönelimine ve dinamiğine ilişkindir: toplumsal düzenin geniş çaptaki sorunlarına dikkat çekerek yerel güçler ile ittifak kurmak aracılığı ile devleti ve ona arka çıkan emperyalistleri karşısına mı almaktadır, yoksa içe dönerek ve yabancı bağışçılardan medet umarak kısa sürede dışsal finansman için birbiri ile rekabet eden fraksiyonlara mı bölünmektedir? Marksistler ilk soruya verilecek “evet” cevabının yanındadırlar, post-Marksistler ise ikincisine bu cevabı beklerler.

Devrimler Hep Kötü Bir Biçimde Sonlanır: Post-Marksizmin “İmkâncılığı”

Post-Marksizm’in karamsar bir türü vardır ki, devrimlerin başarısızlığından söz etmektense sosyalizmin imkânsızlığından söz etmeyi yeğlemektedir. Bunlar, devrimci solun geri düşüşü, Doğu’da kapitalizmin zaferi, “Marksizmin krizi”, alternatiflerin kayboluşu, ABD’nin kuvveti, askeriyelerce gerçekleştirilen darbeler gibi olayları ve olguları solu “imkâncılığı” desteklemeye ikna etmek için kullanırlar. “İmkâncılık” Dünya bankası ve onun yapısal değişim programı kapsamında var olan bir serbest piyasa düzeninde faaliyet gösterilmesi ve sosyalizmin askerler tarafından dayatılan parlamenter siyasetlere hapsedilmesi anlamına gelmektedir. Buna kimi zaman da “pragmatizm” veya “çoğalmacılık” gibi isimler taktıkları da görülebilir. Post-Marksistler toplumsal dönüşümlerin seçime dayalı bir sistemin hâkimiyetine sokulmasını prensip edinen, askeri rejimden burjuva demokratik rejime seçime dayalı geçiş metodunun uygulamaya konmasında ve savunulmasında da ideolojik öncü rolünü üstlenmişlerdir.

Post-Marksistler’in savlarının çoğu nesnel gerçekliğin değişmez ve eklektik gözlemlerine ve önceden kararlaştırılmış çıkarımlara dayanmaktadır. Devrimlerin çağdışı olduğuna karar kıldıktan sonra neoliberallerin seçimlerde elde ettikleri zaferlere yoğunlaşmaktadırlar. Bunu yaparken elbette seçim sonrası gerçekleşen ve büyük sayıda insanı parlamento dışı faaliyetlerde birleştiren kitlesel eylemleri ve genel grevleri görmezler. Komünizmin 1980’lerdeki çöküşünü görebilirler, fakat 90’ların ortasındaki yeniden dirilişini gözden kaçırırlar. Askeriyenin seçimle gelen siyasetçilere uyguladıkları baskılardan söz ederken Zapatista gerillaların askeriyeye başkaldırışını, Caracas’taki kent ayaklanmalarını ve Bolivya’daki genel grevlerin farkına varmaktan acizdirler. Kısaca, “imkâncılar” yerel veya sektörel boyutta askeriyenin koyduğu seçime dayalı siyasetin sınırları dâhilinde başlayıp, daha sonra seçime şartlanmış “imkâncıların” beceriksizliklerinden ötürü bu sınırların dışına taşarak insanların temel talep ve ihtiyaçlarını karşılayan mücadelelerin dinamiklerini anlayamamaktadırlar. Bu “imkâncılar” ne askeriyenin dokunulmazlığına son getirmişlerdir, ne kamu çalışanlarının maaşlarını ödeyebilmiş (Arjantin’de), ne de koka çiftçilerinin (Bolivya’da) ekinlerinin yok edilişine son verebilmişlerdir.

Post-Marksist “imkâncılar” çözümün değil sorunun bir parçası haline gelmektedirler. Sözü edilen spekülasyonları dahi çokuluslu şirketlere devredebilen neoliberal siyasetin radikalleşmesine tanıklık etmiştir.

Neoliberallerin kutuplaşmış bir sınıfsal yapı yaratarak orta çıkardıkları toplum Post-Marksistler’in hayallerinde olan toplumu değil Marksist paradigmaya uygun olan toplumu yansıtmaktadır. Günümüzde Latin Amerika’nın sınıfsal yapısı eskiye nazaran daha deterministik ve katıdır, devlete ve sınıf siyasetine daha bağlıdır. Bu şartlarda devrimci siyaset Post-Marksistler’in sunduğu pragmatizmden çok daha günceldir.

Sınıf Dayanışması Ve Yabancı Bağışçıların “Dayanışması”

“Dayanışma” sözcüğü öylesine yanlış biçimlerde kullanılmıştır ki neredeyse anlamını yitirmiş bulunmaktadır. Post-Marksistler “dayanışma” dedikleri zaman bunun içine yoksul herhangi bir topluluğa yollanan dış bağışları da katarlar. Hatta sadece “araştırma” veya yoksulların profesyonellerce “eğitimi” de onlara göre “dayanışmadır”. Aslında bu “yar rejimden rejime geçişler uygulanmaya başlayalı 15 yıl olmuştur fakat Post-Marksistler daima neoliberalizme sarılarak serbest piyasa siyasetini derinleştirmektedirler. “İmkâncılar” serbest piyasanın olumsuz getirilerine karşı etkin bir biçimde ses çıkaramamakla kalmayıp mevkilerini kaybetme korkusu ile neoliberallerin durmadan yeni ve daha sert uygulamaları gerçekleştirme talepleri karşısında boyun eğmekteler. Bu kimseler neoliberallerin pragmatik eleştirmenleri olmaktan çıkıp, gerektiğinde yatırımcıların güvenini kazanacak, gerektiğinde de halk hareketini bastıracak ölçüde neoliberalizmin etkin ve adanmış yöneticileri haline gelmişlerdir.

Bu esnada Post-Marksistler’in pragmatizmi ile ancak neoliberallerin aşırıcılığı boy ölçüşebilmektedir. 1990’lar ile başlayan on yıllık dönem potansiyel krizleri engelleme amacı ile çok kârlı yatırımları ve dımın” ve “eğitimin” aktarılma biçimi ve bu biçimin hiyerarşik yapısı 19. yüzyıl hayır kuruluşlarını andırmaktadır ve destekçileri de Hıristiyan misyonerlerinden pek de farklı değillerdir.

Post-Marksistler “bağımlılığa ve devlet güvencesine” saldırırken “kendi kendine yeterliliğe” vurgu yaparlar. Neoliberalizmin kurbanlarını kendi saflarına çekmeyi amaçlayan farklı sivil toplum kuruluşlarının kendi aralarındaki bu rekabet sürecinde, Post-Marksistler Avrupa ve ABD’deki akranlarından büyük miktarda parasal yardım alırlar. Kendi kendine yeterlilik felsefesi, kamu çalışanlarının yerine gönüllülerin ve dikey bir esnekliği olan, geçici dönemlerle işe alınan profesyonellerin getirilmesi gerektiğini savunur. Post-Marksist görüşün amacı “dayanışma” kavramını, dikkatleri zengin sınıfların malvarlığından uzaklaştırıp yoksulların kendi kendilerini sömürmesini sağlayarak işbirliğine ve neoliberalizmin makroekonomisi karşısında boyun eğişe çevirmektir. Yoksulların, devletin kendilerini yapmaya zorunlu kıldığı şeyleri yaptıkları için Post-Marksistler tarafından “faziletli” ilan edilmeye ihtiyacı yoktur.

Buna kıyasla Marksizm’de vurgu, sınıf dayanışmasına ve bu sınıfın içerisinde ezilen toplulukların (kadınların ve farklı ırklardan kimselerin) yerel ve yabancı sömürücülere karşı olan dayanışmasına yapılır. Marksizm sınıfları bölen ve ufak toplulukları etkisiz kılan bağışlara odaklanmayı tercih etmez. Marksist dayanışma kavramı, aynı sınıfın fertlerinin ortak ekonomik sorunlardan yola çıkarak kolektif ilerleme için ortak bir mücadele vermesi gerektiği temeli üzerine dayanır.

Bu dayanışma mücadele veren toplumsal hareketleri destekleyen, gerekirse ortak bir bedel ödemeye hazır olan aydınları da içerisinde barındırır. Bu dayanışma algılayışı “organik” entelektüellere de bağlıdır. Bunlar hareketin adeta birer parçasıdırlar, sınıf mücadelesine kaynak, analiz ve eğitim sağlarlar. Post-Marksistler ise müesseselerin, seminerlerin, yabancı kuruluşların, uluslararası konferansların ve bürokratik raporların dünyasına eklemlenmişlerdir. Sadece öznel kimlikler kültü nezdinde kabul görmüş bir avuç insanın anlayabileceği post-modern jargon ile yazdıkları için de kitlelerden kopukturlar.

Marksistlere göre dayanışma bir toplumsal hareketin dışında yer alarak, her şeyi eleştirip hiçbir şeyi desteklemeden yorumlar yapmak değil, o hareket için gerekirse ödenecek olan bedeli de paylaşmak demektir. Post-Marksist için temel amaç “proje” için haricî desteği “kazanabilmektir”. Marksist içinse temel amaç gerçekleşen politik mücadele ve toplumsal gelişimi sağlamlaştırmak için olan eğitim süreçleridir. Amaç toplumsal dönüşüm ve çoğunluğun genel yaşam şartlarını değiştirmek için kitleyi bilinçlendirmektir. PostMarksistler için “dayanışma” özgürlük emelinden soyutlanmıştır, bir eğitim semineri için veya bir helânın inşası için üçbeş kişiyi bir araya getirmekten ibarettir. Bir Marksist için kolektif mücadelenin dayanışması, geleceğin demokratik kolektivist toplumunu müjdeler. Dayanışma kavramına

böylesine farklı anlamlar yüklenebiliyor oluşunun sebebi bu kavrama yaklaşımdaki perspektifin farkıdır.

Sınıf Mücadelesi ve işbirliği

Post-Marksistler hiç düşünmeksizin herkesin “işbirliğinden” söz etmektedirler. Bunu yaparken bir an için olsun neoliberal rejimlerin ve dışsal fon kurumlarının işbirliğinin yol açacağı sorunları düşünmemektedirler. Sınıf mücadelesi artık var olmayan atalardan kalma bir kavram muamelesi görür. O yüzden bizlere “yoksulların” kendilerine yeni bir yaşam kurmak istediği söylenir. Onlar artık geleneksel ideolojilerden, siyasetten ve siyasetçilerden sıkılmışlardır.

Buraya kadar bir sorun yok. Fakat denizaşırı fon akımı sağlayan ve bu fonları uygun kaynaklara ulaştıran Post-Marksistler, arabulucu ve tellal olarak üstlendikleri görevi bu şekilde tanımlamamakta pek hevesli değillerdir. Kurumların girişimcileri de yakın geçmişin “emek müteahhitlerininkini” (enganchadores) andıran yeni bir siyaset anlayışına angaje olmuşlardır: “Eğitilmeleri” için kadın topluluklarının birer sürüymüşçesine güdülmeleri ve ihracat devlerine taşeronluk görevini üstlenen mikrofirmaların kurulması gibi metotlar bu anlayış tarafından benimsenmektedir.

Post-Marksistler’in yeni siyaseti esasen kompradorların siyasetidir. Ulusal üretimde yer almazlar, sadece neoliberal rejimin sürdürülebilmesi için dışş fonlar ile yerel emek (kendi kendine yeterlilik ve mikrofirmalar) arasında bağlar oluştururlar. Bu açıdan ele alındığında sivil toplum kuruluşlarının yöneticileri olarak Post-Marksistler aslında projeleri, eğitim seminerleri ve atölyeleri ile gayrisafi milli hâsılayı veya yoksulluğun ortadan kaldırılmasını en ufak bir biçimde etkilemeyen siyasi aktörlerdir. Fakat faaliyetleri, halkı sınıf mücadelesinden uzaklaştırarak sömürücüleri ile işbirliğine itmek açısından oldukça etkilidir.

Sınıf savaşımı ve mücadelesinin Marksist algısı toplumda sahiden var olan toplumsal bölünmelerin temeli üzerine inşa edilmiştir. Bunlar kâr, rant ve faiz elde etmeye çalışan, azalan oranlı vergileri savunanlar ile ücretlerin, toplumsal harcamaların ve üretici yatırımların azami seviyeye çıkarılmasını savunanların arasındaki çelişkinin üzerinedir. Post-Marksist yaklaşımın sonuçlarını bugün her yerde görebiliriz. On yılı aşkın süredir işbirliğini, mikrofirmaları ve “kendi kendine yeterliliği” savunanların bizi getirdiği nokta gelirin az sayıda elde yoğunlaşması ile eskisine kıyasla eşitsizliğin korkunç artışıdır. Bugün InterAmerican Bank (IAB) gibi bankalar bir yandan mikrofirmalara kredi sağlarken bir yandan da milyonlarca tarım emekçisini zehirleyen ve sömüren ihracatçı tarımsal firmalara fon sağlamaktadırlar. Post-Marksistler’in bu mikro projelerdeki vazifesi tabandaki siyasi muhalefeti sustururken egemen sınıflara da neoliberalizmi savunmaktır.

“işbirliği” ideolojisi Post-Marksistler aracılığı ile yoksulların tepelerindeki neoliberallere bağlanmasına sebep olur. Entelektüel alanda Post-Marksistler kabul edilebilir araştırmalara karar veren, araştırma fonlarının dağıtımını gerçekleştiren ve sınıfsal tahlilleri ve sınıf mücadelesini esas alan görüşleri ayıklayan “entelektüel polis” görevini görmektedirler. Marksistler “ideolog” yaftasını yiyerek bu tür konferanslardan dışlanırlar. Buna karşın Post-Marksistler kendilerini “toplumsal bilim adamları” olarak lanse ederler. Yayınların, konferansların ve araştırma fonlarının kontrolü sayesine Post-Marksistler kendilerine bir güç zemini elde ederler fakat bu zeminin varlığı doğrudan neoliberal patronları ile en ufak bir çatışmadan kaçınmalarına bağlıdır.

Eleştirel Marksist aydınların gücü, fikirlerinin değişen toplumsal gerçekleri yansıtıyor oluşundan ileri gelmektedir. Tıpkı öngördükleri üzere sınıfların kutuplaşması sertleşmektedir ve şiddetli çatışmalar yaygınlık kazanmaktadır. Bu açıdan Marksistler taktik olarak zayıf olmalarına rağmen stratejik olarak kuvvetlidirler, Post-Marksistler içinse tam tersi geçerlidir.

Antiemperyalizm Öldü Mü?

Yakın zamanda antiemperyalizm sözcüğü Pos-Marksistler’in siyasi lugatından çıkmıştır. Burjuva siyasetçilerine dönüşmüş eski gerillalar ile STK’ları yöneten profesyoneller uluslararası işbirliğinden ve karşılıklı bir bağımlılıktan söz etmektedirler. Yine de borçların ödenmesi adı altında Latin Amerika yoksullarının kazanımları Avrupa, Amerika ve Japonya’daki bankalara aktarılmaktadır. Kamusal mülkiyet, bankalar ve hammaddeler çok düşük ücretler karşılığında çokuluslu firmalar tarafından satın alınmaktadır. Eskisinden çok daha fazla Latin Amerikalı milyarderin parası bugün Amerikan ve Avrupa bankalarındadır. Bu arada pek çok eyalet sınaî mezarlığa dönüşmüştür ve kırsal alanları da insansızlaştırılmıştır. ABD’nin bugün tarihteki herhangi bir dönemde olduğundan daha çok sayıda askeri danışmanı, uyuşturucu görevlisi ve federal ajanı Latin

Amerika’nın “polisliği” görevini üstlenmiş durumdadır. Yine de kimi eski Sandinistalar veya eski Farabundistalar çıkıp bize soğuk savaşın sonu ile antiemperyalizmin de son bulduğunu anlatmaya çalışmaktadırlar. Bize söylendiğine göre, sorun yabancı yatırım veya yardım değil bunların eksikliğidir. Bu anlayışın beraberinde getirdiği siyasi ve iktisadi miyopluktan ötürü destekçileri, yatırımların ve yardımların varlığı için gereken siyasi şartların sağlanması için emeğin ucuzlamasının, toplumsal yasamanın ortadan kaldırılmasının, Latin Amerika’nın devasa bir plantasyona, devasa bir maden işletmesine, haklarından, bağımsızlığından ve zenginliğinden tamamen arındırılmış bir serbest ticaret bölgesine dönüştürülmesinin gerektiğini görmekten aciz kalmaktadırlar.

Marksizmin emperyalist sömürünün yoğunlaşmasına yaptığı vurgunun özünde toplumsal üretim ilişkileri, emperyalist ve bağımlı kapitalizmin arasındaki ilişkiler yatmaktadır. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin çöküşü emperyalist sömürüyü şiddetlendirmiştir. Tek kutuplu dünyanın diledikleri üzere “işbirliğine” yol açacağına inanan Post-Marksistler Amerika’nın Panama’da, Irak’ta, Somali’de ve başka yerlerde gerçekleştirdiği askeri müdahaleleri herhalde ki yanlış anlamış olacaklar. Ayrıca unutulmamalıdır ki emperyalizmin dinamiği SSCB ile olan dışsal bir rekabete değil sermayenin içsel dinamiğine bağlıdır. İç pazarın ve dış sektörün Latin Amerika’da ortadan kalkıyor oluşu “ulus öncesi” çağdan ziyade “sömürge” çağını andırmaktadır.

Emperyalizme karşı bugün gerçekleştirilecek olan mücadele için ulus, iç pazar, üretici ekonomi, ve toplumsal üretim ve tüketime doğrudan bağlı bir işçi sınıfı yeniden yaratılmalıdır.

Toplumsal Dönüşüme İki Farklı Yaklaşım: Sınıf

Örgütleri ve STK’lar

Emperyalizme ve onun yerel neo-komprador işbirlikçilerine karşı verilecek mücadelenin ilerlemesi Post-Marksistler ile halk hareketleri içerisinde ideolojik ve kültürel tartışmalardan geçmektedir.

Neoliberalizm, bugün ekonomik ve kültürel/siyasi olmak üzere iki cephede, ve rejim ve halk kitlelerinde olmak üzere iki seviyede faaliyetlerini yürütmektedir. Tepede IMF ve Dünya Bankası, Washington, Bonn ve Tokyo ile kol kola bir biçimde, neoliberal rejimlerle, yerel ihracatçılarla, büyük işletmelerle ve bankacılarla da işbirliği içerisinde neoliberal siyasanın oluşturulmasını ve uygulamaya konmasını sağlamaktadır.

1980’lerin başlarında neoliberal egemen sınıfların olayları daha iyi kavrayabilen kesimleri siyasetlerinin toplumu kutuplaştırdığını ve geniş çaplı toplumsal huzursuzluğa yol açtığını keşfetmeye başladılar. Bu yüzden neoliberal siyasetçiler “tabandan” gelen, aralarında çelişkiler olan sınıflara müdahale edebilmek için “devlet karşıtı” bir jargon benimsemiş olan, “kitlesel” örgütlenmeye dayanan ve özünde “toplumsal bir tampon” bir görevi görecek olan hareketleri desteklemeye ve finanse etmeye karar vermişlerdi. Bu örgütlenmeler finansal olarak neoliberal kaynaklara bağımlıydılar ve yerel liderler ile aktivistlerin desteği için doğrudan sosyo-politik devinimler ile rekabet halindeydiler. 1990’lara gelindiğinde “devletten bağımsız” olarak tanımlanan bu örgütlenmelerden binlerce vardı ve dünya çapında 4 milyar dolara yakın miktarda destek alıyorlardı.

STK’ların siyasi niteliğine ilişkin kafa karışıklığının sebebi 1970’lerde, diktatörlüklerin çağında oynadıkları siyasi rolden kaynaklanmaktadır. Bu dönemde bu diktatörlüklerin kurbanlarına yardım sağlıyor ve insan hakları ihlallerini lanetliyorlardı. Yine bu STK’lar neoliberal diktatörlüklerin yarattığı şok dalgasının ilk kurbanlarının acılarını hafifletmek amacı ile aşevlerini desteklemişlerdi zamanında. Hatta bu dönemde sol bunları “ilerici kampın” saflarında kabul ediyordu ve solcular bu kuruluşlara sempati ile yaklaşıyorlardı. Yine de o zamanlar bile STK’ların yetersizliği ortadaydı. Örneğin diktatörlüklerin insan hakları ihlallerine saldırırlarken bu yönetimlerin Avrupalı finansmanlarına ve patronlarına dil uzattıkları pek görülmezdi. Ayrıca emperyalizmin yeni çağına girildiğinde, neoliberal ekonomi politikaları ile insan hakları ihlallerinin arasındaki bağlantıyı kurmak için hiçbir çaba sarf etmemişlerdi. Dışsal yardımlara olan bağımlılıklarının, eleştirel perspektiflerini ve insan haklarına ilişkin faaliyetlerini sınırladığı açıktır.

1980’lerde neoliberalizme karşı muhalefet kuvvetlendikçe Avrupa devletleri ve Dünya Bankası STK’lara verdiği desteği kuvvetlendirmeye başlamıştı. Neoliberal modele meydan okuyan hareketlerin kuvvetlenişi ile bu hareketleri STK’ların alternatif faaliyetleri aracılığı ile yıkma çabaları doğrudan birbirine bağlıdır. Dünya Bankası’nın STK’lar ile yakınlaşmasının temel sebebi ikisinin de “devletçiliğe” karşı olmasıydı. Yüzeyde, STK’lar devleti “sol” bir perspektiften eleştiriyor, sivil toplumu savunuyorlardı. Sağcılar ise devleti serbest piyasa zemini üzerinden eleştiriyorlardı. Hakikatte ise Dünya Bankası, neoliberal rejimler ve Batılı kuruluşlar çokuluslu firmaların kurbanlarına teselli olarak toplumsal hizmetlere fon ayırarak, STK’ları sosyal refah devletinin çökertilmesine olanak sağlayacak şekillerde destekliyorlardı. Yani iktidardaki neoliberal rejimler ucuz ithal ürünlerin istilası, dış borç ödemeleri, emeğin denetiminin ortadan kaldırılması, ve gittikçe büyüyen ve düşük ücrete kısa dönemlerle çalışan işsiz ordularının oluşması aracılığı ile toplumları perişan ederken STK’lar “öz yardım” projeleri, “eğitim seminerleri”, “iş eğitimleri” kurmak için toplumu harap eden bu güç odaklarından parasal destek alıyorlardı. Amaç ufak yoksul grupları kısa dönemler ile meşgul etmek ve bu yöntemler ile bir şekilde düzen karşıtı mücadeleleri zayıflatmaktı.

STK’lar kısa sürede neoliberalizmin “toplumsal yüzü” haline geldiler ve tepedekilerin yıkıcı faaliyetlerini yerel projeler ile desteklediler ve hala da desteklemekteler. Yani neoliberaller ikili bir stratejiyi benimsemişlerdir. Ne yazık ki solcuların çoğu dışarıdan veya tepeden gelecek olan neoliberalizme (IMF, Dünya Bankası) karşı odaklanmıştı ve bu aşağıdan gelen neoliberalizm onları hazırlıksız yakaladı. Buna karşı hazır olamayışlarının bir sebebi de çok sayıda eski Marksistin de STK teori ve pratiğine devşirilmesi olmuştu. Post-Marksizm sınıf siyasetinden “toplumsal gelişime” geçiş için bir bilet görevi görüyordu: Marksizm’den STK’lara geçiş için.

Neoliberaller son derece kârlı devlet mülklerini zenginlere teslim ederken STK’lar sendikal mücadelenin safında yer almamışlardı. Tam tersine bu esnada, yerel topluluklarda mikro-teşebbüslere yoğunlaşarak “özyardım” felsefesini savunan yerel ve özel projelerde aktif bir rol oynamışlardı. STK’lar “devlet karşıtlığı” ve “sivil toplum” adına ufak çaplı kapitalistler ile özelleştirme sürecinin kaymağını yiyen tekelciler arasında ideolojik köprülerin kurulmasını sağlamışlardı. Zenginler kendilerine özelleştirmelerden gelen gelir ile devasa finansal imparatorluklar oluştururlarken STK’cı ortasınıf profesyoneller ofisler açmak, ulaşımı desteklemek, ufak çaplı ekonomik faaliyetler için ufak miktarda fonlar ile yetinmek durumunda kalmışlardı. Ama siyaseten asıl önemli olan STK’ların toplumun kimi kesimlerini depolitize etmiş, kamusal istihdamdan uzaklaştırmış olmaları ve potansiyel halk önderlerini kendi ufak projeleri için devşirmiş olmalarıdır. Neoliberal rejimler devletin sağladığı eğitim sistemine saldırırken de STK’lar devlet okullarında görevli öğretmenlerin mücadelelerinin safında yer almaktan çekinmişlerdir. Düşük ücretlere ve bütçe kısıtlamalarına karşı gerçekleştirilen grevleri ve protestoları destekledikleri de pek nadir olmuştur. Eğitim fonlarının neoliberal yönetimlerden geldiğini düşünecek olursak mücadelede kamu sektörünün işçileri olan eğitimcilerin safında yer almıyor oluşları şaşılacak şey değildir. “Devlet dışı” aslında pratikte kamukarşıtı harcama etkinlikleri, neoliberallerin ihracatçı kapitalistlere sağladığı destek ve bu faaliyetlerden arta kalan ufak miktarda gelirin devletten STK’lara damlaması anlamına gelmektedir.

Gerçekte devlet dışı kuruluşlar devlet dışı değillerdir. Denizaşırı ülkelerin devletlerinden parasal yardım alırlar veya yerel devletlerin özel taşeronluk görevlerini üstlenirler. Sıklıkla doğrudan devlet kuruluşları ile işbirliği yaptıkları görülebilir. Bu taşeronluk sözleşmeli profesyonelleri zor durumda bırakır ve onların yerine yedek, şarta bağlı profesyonelleri getirir. STK’lar sosyal refah devletinin sağladığı uzun dönemli ve kapsamlı programları taklit edebilecek güçte değildir. Bunun yerine az sayıda topluluğa sınırlı miktarda hizmet sunarlar. Daha da önemlisi uygulamaya koydukları programlar yerel halka değil denizaşırı bağışçılara hesap verecek şekildedir. Bu açıdan STK’lar toplumsal programları yerel halkın ve onların seçimle gelen temsilcilerinin ellerinden alarak seçilmemiş, denizaşırı görevlilere verdikleri ve halkı bunlara bağımlı kıldıkları için de demokrasinin karşısındadırlar.

STK’lar yerel toplumsal hizmetlerin desteği için insanların dikkatini ulusal bütçeden çelerek kendi kendilerini sömürmelerini sağlarlar. Bu sayede neoliberaller toplumsal bütçeyi kısarak devlet yardımlarını özel bankalara ve ihracatçılara aktarma fırsatını elde ederler. “Öz sömürü” (özyardım) işçilerin devlete vergi verip karşılığında hiçbir şey alamamalarının yanı sıra aynı zamanda burjuvazinin karşılıksız elde ettiği şeyler için asgari ücrete fazla mesai yapmaları anlamına gelir. Yani STK’ların “özel, gönüllü faaliyet” ideolojisi devletin yurttaşlara güvenli bir gelecek, yaşam, hürriyet, ve mutluluk sağlamakla yükümlü olduğu, devletin siyasi sorumluluğunun vatandaşların refahı için zaruri olduğu fikrini zayıflatmaktadır. Bu kamusal sorumluluk fikrine karşı olan STK’lar toplumsal sorunların karşısında özel sorumluluğa, ve bu sorunların çözümü için özel kaynakların önemine vurgu yaparlar. Fiilen yoksulların sırtına iki misli bir yük yıkarlar. Yani yoksulların hem zengine hizmet eden neoliberal devlete hizmet etmesi için vergi vermesi hem de özel “özsömürü” aracılığı ile de kendi başlarının çaresine bakmaları beklenmektedir.

Çözüm olarak söz etmek sorunun, gelirin denizaşırı aktarımına değil bireysel inisiyatife bağlı olduğunu söylemek anlamına gelir. STK’ların yardımı toplumun ufak bir kesimine ulaşır ve bu yüzden sınırlı kaynaklar için topluluklar arasında sinsi ayrımlara ve sınıf dayanışmasının baltalanmasına sebebiyet verecek bir rekabete yol açar. Aynısı profesyoneller için de söz konusudur her biri kendi STK’sını dış yardımı isteyebilmek için kurar. Bu yüzden bir STK, dış bağışçılara onların çıkarlarına uygun düşen projeler sunarken, diğer STK’lardan daha çok destekçisi olduğunu söyleyerek ve daha düşük ücrete çalışmayı kabul ederek STK’lar ve Sosyo-Politik Devinimler, STK’lar toplumsal hareketlere değil projelere vurgu yaparlar. İnsanları üretim araçlarının kontrolü için değil sınırda üretim için harekete geçirirler. İnsanların günlük yaşamını biçimlendiren yapısal koşullarla alakasız projelerin teknik ve finansal desteğine odaklanırlar. Solun laflarını kendi amaçları için kullanır, “halk iktidarı”, “cinsiyet eşitliği”, “sürdürülebilir gelişim”, “yetkilendirme”,”yukarıdan aşağıya liderlik” gibi terimleri ağızlarına sakız ederler. Sorun bu dilin her türlü pratiği, sınıf mücadelesini reddeden siyasi anlayışlara tâbi kılan bağışçılara ve devlet aygıtlarına bağımlı oluşudur. STK faaliyetlerinin yerel doğası sözü geçen “yetkilendirmenin” sınırlı kaynaklara dayanarak toplumun sınırlı bir alanının üzerindeki, ve neoliberal devlet ve makroekonominin izin verdiği sınırlar dâhilindeki bir “yetkilendirmeden” öteye geçememesi anlamına gelir.

STK’lar ve post-Marksist profesyoneller yoksulların, kadınların, ırksal açıdan ayrıma uğrayanların ve diğer ezilen grupların desteği için toplumsal hareketler ile rekabet halindedirler. İdeolojileri ve pratikleri dikkatleri yoksulluğun kaynağından ve çözümünden uzaklaştırır (dışarıya ve yukarıya değil de içeriye ve aşağıya bakılmasını sağlar). Denizaşırı bankaların sömürüsünü göz ardı ederken mikro teşebbüslerden çok diğerleri ile sürekli bir rekabet halindedir.

Bunun sonucu, yoksul toplulukları kendilerini etkileyen geniş toplumsal dokuyu algılamaktan ve ona karşı mücadele etmekten aciz sektörel ve sektörel altı gruplara bölen STK’ların durmadan çoğalmasıdır. Yakın zamanda edinilen tecrübeler bize aynı zamanda söz konusu dış bağışçıların projelere finansal desteği özellikle statükoya toplumsal ve politik başkaldırının kuvvetli olduğu dönemlerde sağladıklarını göstermektedir. Bu başkaldırı sona erdiğinde finansal yardımı STKrejim işbirliğini sağlayacak kanallara aktarırlar. Bu da STK projelerinin neoliberal programların bünyesinde yer bulmasıdır. “Apolitik” görünümleri ve özyardıma yaptıkları vurgu ile STK’ların yapıları ve doğaları yoksul kitleleri depolitize etmeye ve etkisiz kılmaya yaramaktadır. Neoliberal partileri ve basını destekleyerek seçim süreçlerine arka çıkmaktadırlar. Emperyalizmin doğasına ve ihracatçılarla mevsimlik işçilerin arasındaki çelişkiler gibi neoliberalizmin sınıfsal temeline ilişkin siyasi eğitimden ise kaçınılır. Bunların yerine STK’lar, “dışlanmışları”, “güçsüzleri”, “aşırı yoksulluğu”, “ırksal veya cinsi ayrımcılığı” bunları var eden toplumsal düzene karşı gelmeden yüzeysel bir biçimde ele alarak tartışıyormuş gibi görünürler. Yoksulları tamamen “özel gönüllü faaliyetler” aracılığıyla neoliberal ekonomiye katan STK’lar toplumsal eylemin ve dayanışmanın görüntüsü ardına aslında ulusal ve uluslararası güç yapısına boyun eğen muhafazakâr bir konformizmi gizlerler.

STK’ların güçlendiği kimi bölgelerde bağımsız politik sınıf mücadelesinin zayıflamış olması ve neoliberalizmin rakipsiz bir biçimde hüküm sürüyor oluşu tesadüf değildir. STK’ların büyümesi, neoliberalizmin artan finansal yardımı ve her yerde yoksulluğun artması ile aynı zamana denk düşmektedir. STK’ların yerel boyutta kimi başarılar elde ettiği yönündeki iddialara rağmen neoliberalizmin mutlak gücüne meydan okuyabilecek kimse yoktur ve STK’lar da bu oluşan güç dokusunda kendilerine yer edinebilecekleri çatlaklar aramaktadırlar. Alternatiflerin üretilmesindeki yavaşlamanın bir diğer sebebi de toplumsal hareketlerin, gerilla, kadın ve sendika hareketlerinin eski önderlerinin çoğunun bu STK’larca devşirilmiş olmasıdır. Teklif oldukça caziptir: Dolgun bir maaş, itibar, denizaşırı bağışçıların, konferansların ve ağalaşmaların gözünde edinilecek olumlu yer ve baskılar karşısında güvenlik. Sosyopolitik hareketler ise içinde yer alanlara, maddi fayda sağlamasalar da daha büyük miktarda saygı ve bağımsızlık sağlarlar. Ayrıca bu hareketlerin içinde yer alanların STK’larda yer alanların sahip olmadıkları bir özgürlükleri vardır ki o da politik ve ekonomik düzene meydan okuma özgürlüğüdür. STK’lar ve onların denizaşırı bankacı destekçileri (Dünya Bankası, InterAmerican Bank) sık sık mikroteşebbüslerin ve başka “özyardım” projelerinin başarılarını anlatan hikayeler yayınlarlar. Bunu yaparken toplumsal tüketimin azalması, ucuz ithal malların pazarı istila etmesi ve faiz oranlarının fırlaması ile birlikte bu projelerin yüksek başarısızlık oranlarını toplumdan gizlemeyi de ihmal etmezler.

Bu projelerin “başarıları” da zaten yoksul kitlelerin çok çok ufak bir kısmına faydalı olur ve sadece başkaları o pazara giremediği sürece başarılı olurlar. Ama bireysel mikroteşebbüsün başarı hikayesinin propaganda değeri, neoliberalizmin destek gören bir fenomen olduğuna ilişkin efsanenin kuvvetlendirilmesi açısından önemlidir. Öte yanda mikroteşebbüslerin var olduğu bölgelerde meydana gelen şiddetli kitlesel tepkiler, bizlere ideolojinin belki de hegemonyaya tâbi olmadığını ve STK’ların bağımsız sınıf hareketinin yerini alamadığını göstermektedir.

STK’lar ayrıca yeni bir kültürel ve ekonomik sömürgeciliği ve bağımlılığı beslemektedirler. Projeler emperyalist güç odakları tarafından konan kuralların ve bu güç odaklarının çıkarlarının dahilinde oluşturulur ve onaylanırlar. Denetimden geçtikten sonra da toplumlara “satılırlar”. Değerlendirmeler emperyalist kurumlar tarafından, yine bu kurumlar için yapılırlar. Finansal desteğin kaydırılması veya kötü değerlendirmeler grupların, toplulukların, çiftliklerin ve kooperatiflerin topluca terk edilmesine yol açar. Herkes ve her şey gittikçe bağışçıların ve proje değerlendirmecilerinin taleplerini karşılamak için daha da disiplinli bir şekle sokulur. Yeni gelen vekiller bağışçıların hedefleri, değerleri ve ideolojileri dahilinde hareket edilip edilmediğini ve fonların beklenen biçimde kullanılıp kullanılmadığını denetlerler. “Başarıların” elde edildiği yerlerde bunlar, her zaman yokluğunda çökecekleri dış desteğe sıkı sıkıya bağımlıdırlar.

STK’ların çoğu gittikçe neoliberal sisteme eklemleniyorlar iseler de bunların içinde antiemperyalizmi ve sınıf hareketini desteklemeye çalışan ufak bir azınlığın olduğunu da eklememiz gerekmektedir. Bu grupların hiçbiri Dünya Bankası’ndan veya Avrupa’dan finansal destek almamaktadır. Yerel iktidar mücadelelerini merkezi siyasi iktidar mücadelesine bağlamak için var olan çabalara arka çıkarlar. Yerel projelerle, büyük toprak mülklerini işgal eden, kamu mülkiyetini ve çokuluslu firmalara karşı ulusal firmaları savunan ulusal sosyo-politik hareketlerin arasında bağlar oluşturmaya gayret gösterirler. Toprağın mülksüzleştirilmesi için olan toplumsal hareketler ile dayanışma içerisindedirler. Sınıfsal yaklaşımlara bağlı olan kadın hareketlerini desteklerler. Yerel ve acil sorunların çözümünde siyasetin öne çıkmasının gerekli olduğu gerçeğini yadsımazlar. Yerel örgütlenmelerin ulusal boyutta mücadele yürütmesi gerektiğine ve ulusal önderlerin yerel çalışanlara hesap verebilmesi gerektiğine inanırlar. Kısaca söylememiz gerekirse, post-Marksist değildirler.

Kaynak: Özgür Düşün – Sayı 45
Çeviri:James Petras

NBA

NBA!

Siyasetti, dindi, evrimdi, bilimdi falan filandi derken basketbolla soluklanmak isteyenler NBA ile birasını yudumlasın diye bu başlığı açıyorum.

Hangi açıdan ele alırız bilemiyorum. Belki holiganca basketbol konuşuruz. Belki de durumu kapitalizme getirip atıflarda bulunuruz. Şimdilik bilemiyorum. Laf lafı açar sanırım 🙂 İleride bir de Formula 1 başlığı açmak istiyorum. Yıllarca tutkuyla takip edip bir süreden sonra tekrar izlemeye başladığım harika bir yarıştır. Neyse şimdi konular karışmasın.

Aşağıda göreceğiniz gibi takımların isimleri bold. Boston Celtics hem bold hem altı çizili. Herkesi Celtics taraflarlığına davet ediyorum. Zararın neresinden dönerseniz kardır.

NBA takımlarının isimleri ve tarihlerini şuradan bakabilirisiniz: http://nbahoopsonline.com/Articles/2007-08/teamnames.html

One might not know it from just a casual glance, but history has played a big part in the naming of most of the NBA franchises. Many of the NBA franchises get their names for the cities historical past, or from a city in which the team first originated in. This is especially true with the teams who entered the League after 1949, but even those teams have some history behind their names.

Atlanta Hawks

The Hawks were first called the Tri-Cities Blackhawks. Tri-Cities(Molina and Rock Island, Illinois, and Davenport, Iowa) is located in the midwest, in lands which once belonged to the Kickapoo,Sauk, and Fox indians. The three tribes fought a long war against the United Stated called the Blackhawk war after their chief Blackhawk. The Teams name was shorted to just Hawks after the team moved to Milwaukee.

Boston Celtics

The name Celtics refers to Boston’s Irish American population Many Irish believe they are ancestors of the ancient druid people called the Celts. The teams logo and mascot also reflect the Irish connections as it’s a traditional symbol of Ireland; the Leprichan.

Charlotte Bobcats

The Bobcats is one of the few generic names in the NBA with no historical meaning to the city of Charlotte.

Chicago Bulls

On the surface the name Bulls may seem very generic, but it’s not. Chicago was the hub of the meat packing industry during the late 19th and early 20h century. Texas longhorns would be taken by rail from Abilene and Dodge City to Chicago for slaughter and then distribution around the country. For a long time the city boasted the largest stockyard in the world.

Cleveland Cavaliers.

The team Cavalier refers to someone who supported the royalist during the English civil war. . The most likely derivitive for the name of the team may be a corruption of the word Chivalier, which is a French Cavalryman. One very famous Cavalryman was a George A Custer, leader of the massicred 7th cavalry at the little bighorn. Custer was born in Ohio.

Dallas Mavericks

Despite popular belief a Maverick is not a horse. The team was first given to stubborn longhorns, but then was quickly applied to those who wrangled the beasts. Texas has a long important history of cattle drives and this is where the Mavericks get their name from; The lone cowboy on the prarie.

Denver Nuggets

Before the Modern team there was an original NBA team called the Nuggets. Both teams take their name from the Colorado Gold rush of 1859.

Detroit Pistons.

Originally the Fort Wayne Zollner Pistons, the teams name comes from team owner Frank Zollners piston manufacturing company. Though, by some strange twist of fate the name still greatly applies to the team as Detroit is one of the leading manufacture of automobles in the world.

Golden State Warriors.

Previously known as the San Francisco and Philadelphia Warriors the teams name is likely just a generic name. But it may have a historically connection with the Delaware Indians who inhabited the area before British Colonist displaced them.

Houston Rockets.

One of the most ironic name twist in sports history belongs to the Rockets. The Rockets were originally the San Deigo Rockets, which was just a generic name. But the team got a new twist on its name when it moved to Houston; home of NASA’s Mission control.

Indiana Pacers.

Not many people know what a Pacer is, but the name is very important in the history of Indianapolis. A Pacer is the car which comes out and sets the pace during a red flag in the Indy 500.

Los Angeles Clippers.

A Clipper is a long sailing ship from the 19th century. The team got its named after it moved to San Diego from Buffalo in 1979. San Diego is a very important port city and has been for centuries. Many Clipper ships from South America docked in San Diego and other California ports during the 1849 gold rush.

Los Angeles Lakers.

To the casual fan this name makes absolutely no sense. But once you realize the team originally played in Minneapolis it starts making a lot more sense. Lakers are large ships found on the Great Lakes. Minnesota has a coast line with Lake Superior. Another variation of the name may be from Minnesota being known as the land of 10,000 lakes.

Memphis Grizzlies.

Mostly a generic left over from when the team moved from Vancouver. But the pacific northwest was a popular place for bear hunting in the past.

Miami Heat.

A generic name referring to the warm tempatures of the South Florida region.

Milwaukee Bucks.

A generic name with little historical significants

Minnesota Timberwolves.

Wolf hunting was a popular sport in the early 20th century but this name appears to be mostly generic.

New Orleans Hornets.

The team originated in Charlotte, North Carolina. The Carolinas were invaded by the British in the Revolutionary war, and during one such invasion the British stepped into a trap laid by the Americans and the British general said it was like a Hornets nest. The name Hornets won out of a contest held to name the team in 1987.

New Jersey Nets.

A generic basketball term

New York Knicks.

Not many people know what Knicks really means. Knicks is a shortening of the work Knickerbockers; which where a type of pants worn by Dutch immigrants in the late 19th and early 20th centuries.

Orlando Magic

The Magic got its name after the Disney world theme part located in Orlando.

Philadelphia 76ers.

Named in honor of the men who signed the Declaration of Independence on July 4, 1776 in Philadelphia. Phoenix Suns.

A generic name referring to hot tempatures of Arizona.

Portland Trailblazers.

Portland was the end of the Oregon trail, a trial which brought millions of people into the American west. A Trailblazer was someone who opened up the route for the wagons to travel upon. This name was usually a former fur trapper who knew the area well.

Sacramento Kings

A generic term referring to a monarch, but no real American historical connections.

San Antonio Spurs.

Spurs are sharp objects worn on boots to control horses. While it doesn’t have any historical connection to San Antonio and is mostly generic it does have a connection back to Texas cattle days of the 1860s, 70s and 80s.

Seattle Supersonics.

Named so because of the large Boeing aircraft plant in the area.

Toronto Raptors.

Named after the Dinosaur in the Jurassic Park movies. No historical connection at all.

Utah Jazz

The name Jazz stuck with the team when it moved from New Orleans. New Orleans is the jazz capitol of the world. Most is not all great jazz musicians begin their careers in New Orleans.

Washington Wizards.

Wizards is a generic term picked after public pressure forced the team to change its name from Bullets to Wizards. Bullets had no historical meaning either.

Evrim: ‘Yaşamın Kısa Tarihi’

Biyologlar çeşitli konularda araştırma yapabilmek için evrimi öğrenirler: popülasyon genetikçileri nasıl çalıştıklarına dair süreçleri araştırır, sistematikçiler veya filogenetikçiler türler arasındaki akrabalık ilişkilerini belirler ve paleontologlar geçmişte canlılığın çeşitlenmesine dair gizli kalmış detayları ortaya çıkarırlar.

Bu detayları sezmek çoğu zaman zordur, ancak yeni kanıtlar gün ışığına çıktığında buna dair hipotezler yapılır ve test edilirler. Gezegenin geçmişi ile ilgili bu bölüm bilim adamlarının sahip olduğu en iyi hipotez olarak görülmelidir. Burada yer alan malzeme bazı konularda oldukça kesin soruları içermekle beraber bazıları da sadece bilgilendirme amaçlı spekülasyonlardan oluşmaktadır. Bazı noktalar için karşıt hipotezler de bulunmaktadır. Bunlara dair derli toplu ve anlaşılır bir görünüm sağlamaya çalıştım. Genel olarak, anlatılan zaman dönemi ne kadar eskiyse, buna dair anlatılan hikaye de o kadar eksik olacak veya hata içerecektir.

Hayat denizde gelişti ve Dünya tarihinin büyük bölümünde de orada kaldı.

Kendi kendisini kopyalayabilen ilk molekül büyük olasılıkla RNA idi. RNA, DNA’ya benzeyen bir nükleik asittir. Laboratuvar ortamında yapılan çalışmalar, bazı RNA dizilerinin katalitik özelliklere sahip olduğunu göstermiştir. En önemlisi, bazı RNA dizilimleri polimeraz gibi davranır. Polimerazlar, RNA ipliklerinden kendi monomerlerini oluşturan enzimlerdir. Bu kendini çoğaltma süreci, yaşamın oluşmasında atılan hayati bir adımdı. Buna RNA dünyası hipotezi denir.

Tüm yaşamın ortak atası muhtemelen genetik materyal olarak RNA kullandı. Bu ortak ata biyolojide üç ana soyun oluşmasına neden oldu. Bunlar: Prokaryotlar (“sıradan” bakteriler), arkeobakteriler (termofilik, metan ve tuzcul bakteriler) ve ökaryotlardır. Ökaryotlar, protistayı (amip ve diatom gibi tek hücreli organizmalar ile yosun gibi bazı çok hücreli formlar), fungileri (mantar ve mayalar da dahil olmak üzere), bitkiler ve hayvanları içerir. Bu üç grup arasında ökaryotlar ve arkeobakteriler, birbirleriyle en yakın akrabalık derecesine sahip olan iki alemdir. Translasyon süreci (mRNA’lardaki koda uygun olarak ribozomlarda gerçekleştirilen amino asit veya protein sentezleme süreci) bu iki soyda birbirine çok benzerdir, ancak transkripsiyon ve genomun organizesi (DNA kodlarından mRNA yapımı) prokaryotlarda, ökaryotlar ve Arkeobakteriler arasında olduğundan daha farklıdır. Bilim adamları bu durumu ortak atanın RNA temelli olduğu anlamında yorumlarlar. Bu şekilde birbirinden bağımsız bir DNA genomu ile yine birbirinden bağımsız DNA-> RNA transkripsiyon mekanizmaları geliştiren iki farklı grup oluştu.

İlk atmosferde oksijen olmadığı için ilk hücreler anaerobik olmalıdır. Buna ek olarak, muhtemelen termofilik (sıcağı seven) ve de fermentatif idiler. 3,5 milyar yıl yaşındaki eski kayalar prokaryot fosilleri içerir. Özellikle, Avustralya’da Warrawoona serisi olarak adlandırılan bazı kayalar stromatolitler denilen yapılar şeklinde, organize olmuş ilk bakteri topluluklarına dair bulgular verir. Bunun gibi fosiller tüm dünyada tespit edilmiştir. Bu tür bakteri yatakları hala olsun bir kaç bölgede şekillenmektedir (örneğin, Batı Avustralya’da Shark Körfezinde). Çok ama çok uzun bir zaman boyunca bakteriler, kayalarda bulunan tek yaşam formlarıdır. Ökaryotlar (tek hücreliler) 1,5 milyar yıl önce görünmeye başlar ve mantar-benzeri canlı organizmalar da yaklaşık 900 milyon yıl önce (0.9 milyar yıl önce) görünürler.

Fotosentez yaklaşık 3.4 milyar yıl önce evrildi. Fotosentez, organizmaların basit bileşenlerden şeker üretebilmek için güneş ışığından yararlandığı bir süreçtir. Gelişen ilk fotosistem olan PSI (fotosistem I de denir), karbon dioksit (CO2) ve hidrojen sülfürü (H2S) glikoza dönüştürmek için ışık kullanır. Bu süreçte kükürt atık bir ürün olarak serbest bırakır. Yaklaşık bir milyar yıl sonra ise ikinci bir fotosistem (PS) daha gelişti. Büyük olasılıkla bu yeni fotosistem ilk fotosistemin bir duplikasyonundan oluştu. PSII türü fotosistem kullanan organizmalar karbon dioksit (CO2) ve suyu (H2O) glikoza çevirmek için her iki türden fotosistemi birden kullanırlar. Bu süreçte ise, bir atık ürün olarak oksijen serbest bırakır. Günümüzde yaşayan mor ve yeşil bakterilerde de görüldüğü gibi oksijensiz fotosentezte ise (ya da H2S fotosentezinde) sadece PSI fotosistemi kullanılır. Bu tür bir fotosentez biçimi de siyanobakterilerde görülür. Siyanobakteriler mor bakterilerle yakın akrabadır ve bu nedenle siyanobakteriler muhtemelen mor bakterilerin atalarından evrilmiştir. Yeşil bakteriler ise bu gruptan dışarıda kalırlar. Oksijenli bakteriler, oksijensiz bakteriler grubu içinde yer alan bir soy olduklarından bilim insanları PSI’in ilk olarak evrilmiş olduğu görüşündedirler. Bu ayrıca jeolojik kanıtlarla da onaylanıp desteklenmiştir.

Yeşil bitkiler ve algler de her iki fotosistemi birden kullanırlar. Bu organizmalarda fotosentez, kloroplast olarak adlandırılan organellerde (hücre içinde bağlı membran yapılarda) gerçekleşir. Bu organeller ise, serbest yaşayan ve siyanobakteriler ile akraba olan bakterilerin ilk ökaryotlar tarafından yutulması ve sonunda onlarla bir endosimbiyotik ilişki içine girmesiyle ortaya çıkmıştır. Ökaryotik organellerin endosimbiyotiği teorisi ilk defa Lynn Margulis tarafından savunulmuştur. Başlangıçta tartışmalı olan bu teori artık kabul edilmektedir. Bu fikri destekleyen en önemli anahtar kanıt kloroplastlardaki DNA dizilimi çözüldüğünde geldi. Nitekim gen dizilimi, bitkilerin kloroplastlarındaki gen dizilimden ziyade, daha çok serbest yaşayan siyonobakterilerdeki dizilimlere benziyordu.
Fotosistem II sisteminin ortaya çıkışıyla atmosferdeki oksijen seviyesi de yükselmeye başladı. Okyanuslarda çözünmüş olan oksijen, atmosferdeki oksijenin de artmasına yol açtı. Bu bazen oksijen felaketi olarak da tanımlanır. Oksijen çok iyi bir elektron alıcısı olup yaşayan organizmalar için çok zararlı olabilir. Birçok bakteri anaerobiktir ve oksijen varlığında hemen ölürler. Diğer organizmalar, örneğin hayvanlar gibi, oksijenin yol açtığı hücresel hasarları önlemek için özel yollara başvurular (bu onların hayatta kalabilmesi için zaruridir de). Başlangıçta, oksijen çevrede oluşmaya başladığında, halihazırda var olan maddeler tarafından oksijeni nötralize ediliyordu. Denizlerde yüksek konsantrasyonda var olan demir oksitlenmiş ve çökelmişti. Buna kanıt olarak bu dönemden kalma deniz tabanlarında biriken demir katmanları ve şerit halinde rastlanan demir oluşumları örnek gösterilebilir. Bir jeologun dediği gibi, “dünya paslanmıştır”. Buna sonucu olarak birçok türün soyu tükenip gitmiştir, bazıları ise ancak anaerobik mikro çevrelerde yaşamlarını sürdürebilmiştir (ve hala da sürdürmektedirler) ve birçok soy da bağımsız olarak oksijen solunumu geliştirdiler.

Mor bakteriler, karbon sabitleme yolları ile moleküllerin akışını ters çevirerek ve de elektron taşıma zincirini değiştirerek oksijen solunumu geliştirdiler. Mor bakteriler de aerobik yapıya kavuşabilmeleri için ökaryot soyuna kolaylıklar sağladı. Ökaryotik hücreler, mitokondri denilen membrana bağlı organelleri ile hücre solunumunu üstlendiler. Bunlar kloroplastlar gibi endosimbiyotiktir. Mitokondriler, ökaryotların geçmişinde çok erken bir dönemde simbiyotik ilişkiye girmişlerdir ve birkaç grup hariç tüm ökaryotik hücrelerin mitokondrileri bulunmaktadır. Daha sonra, birkaç soy kloroplast devşirmiştir. Kloroplastların birden fazla kökeni vardır. Kırmızı algler, ilk kloroplastlarını siyanobakteriler soyundan devşirmiştir. Bitki türlerin evrimleştiği grup olan yeşil su yosunları ise, bir proklorofitten çeşitli ve farklı kloroplastlar almıştır.

Hayvanlar Kambriyen öncesinde, yaklaşık 600 milyon yıl önce ortaya çıkmaya başladı. Kambriyen dönemi öncesinden kalma ilk hayvanlar Avustralya’da, Adelaide yakınlarındaki kayalarda bulundu. Bu ilk hayvanlar Edikara faunası olarak da adlandırılır ve daha sonra diğer yerlerde de bulunmuştur. Bu formların hayatta kalan herhangi bir torunları olup olmadığı belli değildir. Bunlardan bazıları knidliler (Cnidaria takımı) gibi görünmekte (denizanası, deniz anemonlar ve benzeri), diğerleri annelidlere (halkalı solucanlar) benzemektedir. Hayvanların tüm filumları (ikinci en yüksek taksonomik kategori) Kambriyen döneminde ortaya çıktı. “Kambriyen Patlaması”, yüksek oksijen konsantrasyonlarının daha yüksek metabolizmalı büyük organizmaların evrimleşmesini sağlamasının bir sonucu olabilir. Ya da o dönemde sığ denizlerin yayılmasıyla bir dizi ekolojik nişlerin de ortaya çıkması sonucu olabilir. Her durumda Kambriyen yayılımı, çeşitli hayvanların ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Bazı paleontologlar günümüzde olduğundan daha fazla hayvan filumlarının olduğunu düşünürler. Burgess tortul şisti, Kambriyen hayvan fosillerine bir örnektir. Kanada’daki bu fosiller bir dizi garip görünümlü canlılar içermekte olup bazıları ise günümüzde herhangi bir canlı hayvanda rastlanmayan benzersiz vücut planlarına sahipler.

Kambriyen patlamasının kapsamı genellikle abartılmıştır. Hızlı olsa da, Kambriyen patlaması jeolojik zaman içinde aniden olmamıştır. Ayrıca, Kambriyen öncesi döneme ait hayvansal yaşam için kanıtlar da vardır. Buna ek olarak, bu dönemde tüm hayvan filumlarları ortaya çıkmış olsa da, bunlar bugün gördüğümüz modern formlar değillerdir. Bizim ait olduğumuz filum (diğer memeliler, sürüngenler, kuşlar, amfibiler ve balıklarla paylaştığımız filum) Pikaia olarak adlandırılan, küçük ve yassı bir solucana benzer bir canlı tarafından temsil edilir. Bu dönemde bitkiler henzü mevcut değildir. Fotosentetik protistler ve algler besin zincirinin en altında bulunuyordu. Kambriyen ardından, deniz ailelerin sayısı 200’den biraz daha az bir sayıya gelmiştir.

Bu patlamayı, yaklaşık 500 milyon yıl önce Ordovisyen patlaması takip etti. Kambriyen patlamasından daha büyük olan bu ‘patlama’, Paleozoik faunasını (brachiopodlar olarak tanımlanan Crinoidea takımına ait deniz zambakları , kafadan bacaklılar ve mercanlar da dahil olmak üzere) pek çok aile kazandırdı. Kambriyen faunası (trilobitler, tanımlanmamış brachiopodlar, vb) bu ​​süre içinde yavaş yavaş azaldılar. Ordovisyen sonunda, Kambriyen faunası çoğunlukla Paleozoik faunasının önünü açmıştır ve bu dönemde deniz ailelerin sayısı da 400’ün üzerine çıkmıştır. Permiyen dönemi sonuna kadar da bu düzeyde kaldılar.

Bitkiler 400 milyon yıl önce eski yeşil alglerden gelişti. Her iki grup da fotosentetik pigment olarak klorofil a ve b kullanır. Buna ek olarak, bitkiler ve yeşil algler, kloroplastlarında nişasta depolayan tek gruplardır. Bitkiler ve mantarlar (simbiyoz ilişkide) yaklaşık 400 milyon yıl önce yeryüzünü işgal ettiler. İlk bitkiler yosun benzeri bitkilerde ve hayatta kalmak için nemli ortamlara ihtiyaç duyuyorlardı. Daha sonra mum tabakasına benzer katikül yapılar gibi evrimsel gelişmeler bazı bitkilerin, karaların daha iç ortamlarından yararlanabilmelerine izin verdi. Yine de yosunlar, gövdelerinde sıvı ve besin transportu için gerçek vasküler dokulara gereksinim duyuyorlardı. Bitkiler difüze ihtiyaç duyduğu için bu da onların boyutlarını sınırlandırıyordu. Damarlı bitkiler yosunlardan evrimleştir. Bilinen ilk vasküler (damarlı) kara bitkisi olan Cooksonia , dikenli, dallanmış ve yapraksız bir yapıya sahipti. Aynı zamanda ya da kısa bir süre sonra, karalarda eklembacaklılar bitkileri izledi. İlk kara hayvanları çok bacaklılar (myriapodlar) olup, millipede kırkayakları ile centipede kırkayakları bunlardan en ilki olmuştur.

Yaklaşık 380 milyon yıl önce, Devoniyen döneminde omurgalılar karaya çıktı. Ichthyostega, bir amfibi, bilinen ilk kara omurgalıları arasında yer alıyor. Grönland’da bulundu ve Rhipidistians denilen lob-yüzgeçli balıklardan türedi. Amfibiler ise sürüngenleri meydana getirdi. Sürüngenler karada su kaybını önlemek için deri pulları ve yavrularının karada da yumurtadan çıkabilmesi için sert kabuklu yumurtalar geliştirdiler. En eski sürüngenler arasında en iyi korunmuş olanı Hylonomus olup Nova Scotia kayalarında bulundu.

Permiyen yok oluşu tarihinin en büyük kitlesel yok oluşudur. Bu yok oluş yaklaşık 250 milyon yıl önce olmuştur. Bu yok oluşta tüm Kambriyen Faunasının soyu tükenmiştir. Paleozoik faunası ise başlangıçtaki yaklaşık 300 aileden, yaklaşık 50 aileye kadar bir düşüş yaşamıştır. Bu yok oluşun, bütün türlerin % 96’sının (bütün ailelerin ise % 50’sinin) sonlarını getirmiş olduğu tahmin edilmektedir. Bu olaydan sonra, Ordovisyen’den bu yana, yavaş yavaş genişleyen Modern günümüz faunası yerini devraldı.

Modern fauna balıkları, kabuklu midyeleri, gastropodları (salyangozları) ve yengeçleri içerir. Bunlar Permiyen yok oluşundan çok az etkilenmiştir. Modern fauna, daha sonra şu an 600’ün üzerindeki deniz ailesine büyümüştür. Paleozoik faunası kararlı bir şekilde yaklaşık 100 aileyi içermektedir. Permiyeni hemen takip eden ikinci bir yok oluş ise hayvan çeşitliliğini düşük tutmuştur.

Karbonifer sırasında (Permiyen’den hemen önceki dönem) ve Permiyen’de eğrelti otları ve onların akrabaları kara parçalarına hakimdi. Permiyen kitlesel yok oluşundan sonra, açık tohumlular (örneğin çam) çoğalarak daha bol görünmeye başladı. Açıktohumlular, ataları olan tohumsuz eğrelti otlarından daha çok yayılabilmelerine yardımcı olan tohumlar evrimleştirdi. Açıktohumlular aynı zamanda daha çok çaprazlanmaya (krosing overler) izin veren, spermle kaplı polenler de geliştirdi.

Dinozorlar Archosaur sürüngenlerden evrimleşti. Onların yaşayan en yakın akrabaları timsahlardır. Belki de dik duruşun evrimi onların başarılı olmasında rol oynayan bir anahtar olmuştur. Uzuvları yüzgeçlerin değişimiyle evrilmiş olduğu için amfibiler ve sürüngenler dışa doğru meyil yapan bir duruşa ve yalpalanan bir yürüyüş şekline sahiptir. Onların yürüyüş şekli balıkların yüzme hareketlerinden modifize olmuştur. Dışa doğru meyil gösteren bir duruşa sahip olan hayvanlar hareket ettikleri esnada nefes alamadıkları için sürekli hareket etmeyi sürdüremezler. Sağa ve sola yalpalanan dalgalı harekatları göğüs boşluğunu sıkıştırır. Bu şekilde ilerlemeye devam etmeden önce her birkaç adım durup nefes almaları gerekir. Dinozorlar, memelilerdeki dik duruşa benzer dik duruşlarını onlardan bağımsız olarak geliştirdi. Bu dik duruş şekli onlara sürekli bir hareketlilik sağladı. Buna ek olarak, dinozorlar sıcakkanlı olarak gelişti. Sıcakkanlılık dik duruşlu organizmaların hareketlerinin canlılığında bir artış sağlar. Dışa doğru meyil gösteren dik duruşlu organizmalara büyük olasılıkla sıcakkanlılığın yararı olmaz. Kuşlar, sauriscian dinozorlardan evrimleşti. Kladistiksel olarak kuşlar dinozordur. Ara fosil Archaeopteryx sürüngen ve kuş özelliklerini bir karışımına sahiptir.

Çiçekli bitkiler (Angiospermler) açıktohumlulardan evrimleşti. Angiospermlerin en yakın akrabaları Gnetae’lardır. Meyve ve çiçekler, bu iki önemli adaptasyon çiçekli bitkilerin açıktohumlu bitkilerin yerini alarak daha baskın olmasını sağlamıştır. Meyveler (aslında modifiye edilmiş bitki yumurtalıkları) hayvansal tohumların dağılıp yayılmasını ve gübrelerin bolca birikilmesini sağlar. Çiçekler, özellikle böceklerin tohumlarının yayılabilmesinde hayvanlara kolaylık sağladığı için evrilmiştir. Çiçek, yaprağın sadece değişik bir halidir. Şu an çiçekli bitkiler dünya florasına hakim etmektedir. Yaşayan tüm bitkilerin dörtte üçü Angiospermlerdir, yani çiçekli bitkilerdir.

Böcekler ilkel segmentli eklembacaklılardan gelişti. Böceklerin ağız parçaları bacaklardan modifiye edilmiştir. Böcekler annelidler ile yani halkalı solucanlarla yakından akrabadır. Böcekler ise dünya faunasına hakim etmektedir. Tanımlanan tüm türlerin yarısını böcekler oluşturur. Bu sayının üçte birini ise kın kanatlı böcekler.

Kretase sonunda, yaklaşık 65 milyon yıl önce, küçük bir kitlesel yok oluş hayata damgasını atmıştır. Bu yok oluş kuşları kurtarırken tüm dinozor soylarının ölümüne yol açtı. Bu noktaya kadar memeliler geceleri böceklerle beslenebildikleri nişlere hapsedilmişti. Dinozorlar ancak tablodan silindikten sonra memeliler çeşitlenebilmiştir. Dinozorlarla çağdaş olan Morgonucudon, ilk memelilerden birine örnektir. Memeliler therapsid sürüngenlerden evrildi. Finback sürüngenlerinden Diametrodon ise therapsidler için bir örnektir. Memelilerin en başarılı soylarından biri de tabii ki insanlardır. İnsanlar neotenik maymunlardır. Neoteny, canlıların üreme kapasitesine daha geç dönemde, ergenlikte ulaşana kadar genç ve çocuksu görünmelerini sağlayan bir süreçtir. Bunun için birincil kanıt genç maymunlar ile yetişkin insanlar arasındaki benzerliklerdir. Louis Bolk bu konuda, yetişkin insan ve juvenil (genç) maymunlar arasında paylaşılan ortak özellikleri, özellikle yüz morfoloji, göreceli büyük beyin ağırlıkları, kaş çıkıntısı yokluğu ve kafatası çıkıntılarını içeren ve 25 özellikten oluşan bir liste hazırladı.

4 milyar yıl boyunca yeryüzü akıcı bir değişikliğe maruz kalmıştır. Bu zaman boyunca farklı soylar ve türlerin bolluğu çılgınca değişim gösterdi. Yeni soylar gezegen yüzünde evrildiler ve yayıldılar, önceki türlerin soylarını yok olmaya ya da geçmişten kalan varlıklarını korunmalı bölgelerde veya uygun mikro habitatlarda sürdürmeye zorladılar. Canlı organizmalar çevrelerini değiştirirler. Bu, oksijen felaketinde olduğu gibi yıkıcı olabilir. Ancak, çevresel değişiklikler yeni evrimsel gelişmeleri tetiklerler ve ivme kazandırırlar. Genel olarak, biyoçeşitlilik yaşamın başlangıcından beri artmıştır. Ancak, bu artış, kitlesel yok oluşlar tarafından birçok kez sekteye uğratılmıştır. İnsanın yeryüzünde görünmesinden hemen önce doğadaki türler çeşitliliği zirve yapmış ve tüm zamanların rekorunu kırmış görünüyor. İnsan nüfusu arttıkça, biyolojik çeşitlilik de giderek artan bir hızla azalmaya başlamıştır. Bu ikisi arasında muhtemelen nedensel bir korelasyon bulunmaktadır..

Alıntı: http://www.evrimteorisi.org/index.php?option=com_content&view=article&id=341:yaamn-ksa-tarihi&catid=14:evrimteorisi&Itemid=108