uygar dünya ve alkol

alkollü icki reklami,alkollü arac kullanma,yas sinirlamasi vd. düzenlemelerle ilgili kanun teklifi nedeniyle yine malum kesimin laiklik damari tavan yapti halbuse ab ve diger ülkeler de benzer uygulama ve düzenlemeler var..

oysa onca mücadele,devrimler vs. muasir medeniyet seviyesine yükselmek,uygar dünya standartlarina ulasmak icin yapildiydi..

önce hükemet kanadinin aciklamasina bakalim;

“…Başbakan Yardımcısı Bozdağ,
“Alkolü içecekler konusunda Avrupa’da, ABD’de olan standartların Türkiye’ye taşınmasıdır.Bu reklam konusudur
ve içkilerin satışının yapılacağı yerlere dair standartlardır.

Yoksa yapılan düzenleme içki içmeyi yasaklayan düzenleme kesinlikle değildir.

Kamuoyunda sanki bu düzenleme alkollü içki kullanımını yasaklıyormuş gibi bir hava yaratılmak isteniyor.

Anayasa’nın 58. Maddesinin devlete gençleri alkol düşkünlüğünden koruma görevi verdiğine dikkat çeken
Bozdağ, Amerika’ya bakıldığında, Avrupa ülkelerine bakıldığında oralarda reklam yasaklarının var olduğunu,
satıldığı yerlere iliştin standartların olduğunu ve yaşa ilişkin sınırların olduğunu söyledi.

Bozdağ, sözlerine şöyle devam etti:
Türkiye’ye bakıldığında AB ve ABD ile uyumlu değil. Yapılan bu düzenleme standartlar konusunda uyum
getirmiştir.Pek çok ülkede gecenin belli bir saatinden sonra alkollü içki satan işyerleri alkollü içki satamıyor.

CHP’li Kadıköy Belediye Başkanı’nın bu konuda geçmişte aldığı kararı hatırlatan Bozdağ, belediye başkanının
yaptığı düzenleme ile alkollü içecek satan işyerlerinin gece 22.00’den sabah 06.00’ya kadar satış
yapmamaları noktasında karar aldığını bildirdi.

Böyle bir kararı CHP’li belediye başkanı aldığında kimsenin aklına turizm gelmiyor.
Kimsenin aklına alkolü içeceği yasaklıyorlar diye gelmedi.
Medyanın gündemine bile gelmedi.

Kaldı ki turizm yerleri ile alakalı bu düzenleme içerisinde turizmin etkilenmemesi için ona göre düzenlemeler yapıldı. Turizm yerlerinin bundan etkilenmesi söz konusu değildir….” (gazeteler)

simdi Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu Uzmanı Sebahattin Kuş konuyla ilgili arastirmasinda ne yazmis ona bakalim;

“…Avrupa ülkelerinde son yıllarda alkolle mücadele konusunda ciddi önlemler alınıyor.

Alkol tüketiminin yol açtığı zararların azaltılması amacıyla yürütülen çalışmalarda yüksek vergi ve fiyat, alkollü ürünlerde reklam kısıtlaması ile alkollü içeceklerin satış yerleri, saatleri ve alkol satıcılarına verilen ruhsatlar konusundaki düzenlemeler dikkati çekiyor.

Dünya Sağlık Örgütü,
AB, ABD ve diğer ülke mevzuatlarına yer verilen bölümde AB üyesi 27 ülke ile birlikte aralarında ABD, Çin, Rusya
ve Hindistan gibi 13 ülkenin bulunduğu toplam 40 ülkede medyada alkollü içki reklamlarındaki kısıtlamalar
ele alındı.

27 AB üyesi devletten
21 ülkede kısmi veya tam reklam yasağı uygulanırken
Kıbrıs,
Danimarka,
Almanya,
Yunanistan,
Lüksemburg ve Çek Cumhuriyeti olmak üzere 6 ülkede ise hiçbir reklam kısıtlaması bulunmuyor.

Belçika’da
devlet kanallarında alkol reklamı yasakken özel kanallarda yüksek alkollü içkilerin reklamına izin verilmiyor.

Bulgaristan’da saat 21.00’dan önce dolaylı alkollü içki pazarlaması yapılamazken bu saatten sonra yüksek alkollü içkinin reklamı yapılamıyor.

Fransa ve Letonya’da televizyonda kesinlikle alkol reklamlarına izin verilmiyor.

AB üyesi olmayan Norveç’te ise tüm medyada tam bir alkol yasağı uygulanıyor.

AB’ye üye 27 ve başta ABD, Rusya ve Çin olmak üzere 13 ülke olmak üzere toplam 40 ülkede ulusal televizyon, yazılı medya ve reklam panolarında yapılan kısıtlamalar tek tek sıralandı.

Alkol reklamlarının etkileri konusunda yapılan birçok araştırmanın sonucu kesin olmasına rağmen korumasızlığın
ve başıboşluğun içki içme eğilimini artıracağı ve içkiye bağımlılık yapabileceği konusunda artan bulgular ve
kanıtların mevcut olduğu belirtilen kitapta, bu yüzden özellikle genç nesiller hedefse, reklamlar ve sponsorluk kısıtlamalarının geniş kapsamlı alkol politikalarının bir parçası olması gerektiği vurgulandı.

Alkol reklamlarında özellikle yazılı medya ve reklam panolarında büyük çoğunluktaki ülkelerde hiçbir kısıtlama olmadığını belirtilirken, kısıtlamanın görsel medyada daha fazla olduğu ve genel olarak yüksek alkollü içki reklamlarındaki kısıtlama yapıldığını kaydedildi.

Cezayir: Bira, şarap ve yüksek alkollü içkilerin reklamlarının ulusal televizyon, yazılı medya ve reklam panolarında yer alması yasak.

Brezilya:
Yüksek alkollü içki reklamlarının ulusal televizyonlarda yayınlanması ile ilgili kısmi yasak uygulanmasına rağmen
diğer alkollü içkilerin televizyon, yazılı medya ve reklam panolarında reklamlarının yer alması ile ilgili bir yasak uygulaması yok.

Belçika:
Devlet kanallarında alkol reklamı yasak. Alkol reklamlarına özel kanallarda izin veriliyor. Yüksek alkollü içkinin reklamı devlet ve özel kanallarda yasak.

Bulgaristan:
saat 21.00’dan önce dolaylı alkollü içki pazarlaması yasak. Yüksek alkollü içkinin alkol reklamı yasak.

Finlandiya:
hafif alkollü içkiler için 07.00-20.00 saatleri arası alkol reklamı yasak. Yüksek alkollü içkilerin reklamı yasak.
Reklam panolarında sadece bira ve şarap reklamları yer alabiliyor.

Fransa:
ulusal televizyonlarda bira, şarap ve yüksek alkollü içkilerin reklamları kesinlikle yasak, yazılı medyada kısmi yasaklar uygulansa da reklam panoları ile ilgili herhangi bir kısıtlama bulunmuyor.

Macaristan:
devlet kanallarında alkol reklamı kesinlikle yasak. Yüksek alkollü içkiler 18.30-21.30 saatleri arasında özel kanallara reklam bulunmuyor.

İngiltere:
kamu kanallarında hiçbir reklama izin verilmiyor. Diğer kanallarda alkol reklam yasağı bulunmuyor.
Ayrıca yazılı medya ve reklam panoları ile ilgili kişi ve kurumlarda gönüllü sözleşmeler imzalanmış durumdu.
Böylece bu yerlerde alkol reklamları ile ilgili kısıtlamalar bulunuyor.

İtalya: yüksek alkollü içkilerin reklamı yasak.

Litvanya: 06.00-23.00 arası hiçbir alkol reklamı yok.

Malta: 06.00-21.00 arasında alkollü içkiler için reklam yasağı uygulanıyor.

Hollanda: 06.00-21.00 arasında alkollü içkiler için alkol reklamı yasak.
Ayrıca 06.00-21:00 arasında alkol firmalarının kanallardaki programlara sponsor olmasına izin verilmiyor.

Portekiz: 07.00-22.30 arasında alkol reklamları yasak……”

slm.

İslam Dininde Allah dan Başka Dine Hüküm Koyan Var mıdır

Yazılarıma yapılan tenkitleri, hatta ikazları çok dikkate alır ve üzerinde tekrar, tekrar Kur’an ın rehberliğinde düşünürüm. Şunu asla unutmam, ben bir beşerim, hata riskim her zaman vardır. En az hata yapmak istiyorsak, İslam ı doğru öğrenme çabasındaysak, bu gerçeği hiç birimiz göz ardı etmemeliyiz diye düşünüyorum.

Yazımı okuyan bir kardeşimiz, sanırım yazının konusuna ve ana fikrine katılmadığı için olsa gerek, bakın bana cevaben ne demiş. Çok önemsediğim ve içinde yaşadığımız İslam ın, adeta bana göre bir özetini anlattığı için, sizlerle paylaşmak ve üzerinde yine Kur’an ışığında, düşünmek istedim.

(İslam yalnız Kur an dan ibarettir diyenlerden, hiç Müslüman olanını görmedim…)

Aslında üzerinde durmamız ve dikkatle düşünmemiz gereken bir iman şekli. Önce kendimize soralım ve diyelim ki, İslam inancını yaratan, kurallarını koyan makam-güç kim? Eğer bu sorumuzun cevabı, bizleri yaratan Allah tır ise, İslam dininin sahibi, kanun ve kural koyanda Allah tan başkası, yani Kur’an dan başka ne olabilir?

Bizler bile yaptığımız özel bir işimize, koyduğumuz kurallara, kimsenin karışmasını istemiyor ve karıştırmıyorsak, nasıl olur Allah koyduğu kanunlarına, imtihanımızın yol ve yöntemine, yarattığı bir kullunu ortak yapar.

Acaba İslam dininin kanun koyucusu, Allah ve elçisidir diyebilir miyiz? Bunu söylersek, Kur’an ın tamamına ters düşeriz. Eğer bunu kabul edersek, hâşâ Yaradan ile elçisini eş tutmuş ve İslam dininin kurucusu, hüküm koyucusu olarak, elçisini ortak etmiş oluruz ki, buda en büyük günahtır.

Hatırlayınız, Allah hükmüne kimseyi ortak etmez, demiyor muydu? Bu ayetleri görmezden mi geliyoruz, yoksa atalarımızın itikadı, Kur’an dan daha mı ağır basıyor. Kur’an da geçen bazı kelimelerden yola çıkarak, yanlış itikatlarımıza delil gösterirsek, ancak kendimizi avutmuş oluruz.

Allah elçisine, sana indirdiğimle onlara hükmet demiyor muydu? Yüce Rabbimiz birçok kez Kur’an ın ipine sarılın diyorsa, nasıl olurda başka kaynak ararız din ve iman adına kendimize.

Allah elçime uyun diyorsa, nasıl olurda elçisinin, Kur’an dışından farklı şeyler söyleyebileceğini düşünürüz. Hatırlamıyor muyuz, Allah ın elçisine söylediği sözleri, yaptığı uyarıları.

Allah kurtuluşa erenlerin, Rablerinden gelen hidayet yani Kur’an üzerinde olanlar olacağını söylüyorsa açıkça, hala Kur’an ın karşısına, onun değerinde ya da onsuz olmayan, nasıl olurda başka kaynaklar koyma cesaretini buluruz kendimizde.

Allah elçisine, deki onlara diyerek bizlere, bana vahye dilenden başkasına da uymam! Ve ben, açıkça uyaran bir elçiden başkası da değilim, dediği sözlerini nasıl duymazlıktan, anlamazlıktan geliriz.

O örnek peygamberimiz, yalnız Kur’an a uyduğunu söylüyorsa, nasıl olurda bizler Kur’an dan başka dine hüküm koyan kaynaktan bahsederiz. Yoksa Kur’an ın bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmıyor muyuz?

Allah Ahzab suresi 2. ayetinde elçisine seslenerek, Rabbinden sana vahyedilene uy hükmünü görmezden gelerek, edindikleri velilerin sözlerini, hâşâ Allah ın kitabına eşdeğer yaparak, nasıl bir şirk batağında olduğumuzu göremiyor muyuz hala? Böylece dini Allah a Has olmaktan çıkardığımızın, farkındamıyız?

Peygamberimiz yalnız, Kur’an a uyma emri aldıysa ve yalnız Kur’an a uyduysa, nasıl olurda bizler dinimizin ana kaynağına, Rahmanın kanunlarına ilaveler yapıldığına inanırız.

İslam dininin yalnız Kur’an dan ibaret olmadığını söylersek eğer, Allah ın kanunlarını yeterli görmediğimizi de söylemiş oluruz, bunu unutmayalım. Allah hadi bir benzerini getirsinler bakalım diyerek, Kur’an ın gücünü anlatmaya çalışırken, nasıl olurda Allah ın kanunlarına peygamberimizin ilaveler yaptığını söyler ve buna inanırız.

İslam ı yalnız Kur’an dan ibaret olmadığını savunanlar ucu açık, dipsiz bir kuyuya atılan taş misali, inancını yaşadığını bilmelidirler. Allah ayetinde, emin olmadığınız bilgilerin ardına düşmeyin, sizleri sorumlu tutarım diyorsa, bu hükmün mahşer günü, karşımıza çıkacağını unutmamalıyız.

Bu soruyla muhatap olacak olan bizler, acaba Kur’an dışından, bunlarda Allah katındandır, bunları da dine peygamberimiz ilave etmiştir diyenlere inandığımızda, hesabın görüleceği gün, Rabbimiz sizleri Kur’an dan sorumlu tutacağım hükmünü gerçekleştirdiğinde, ben sizlere böyle bir emir verdim mi diye sorduğunda, acaba bu bilgilerin doğruluğu konusunda şahitleri kimler olacak?

Lütfen son cümlemi bir daha düşününüz. Kur’an ın emretmediği bir hükme iman edenler, Allah ın bu sorusu karşısında, kimleri şahit gösterecekler? Peygamberimizi şahit asla gösteremezler, bunu unutmayalım. Çünkü peygamberimiz ümmetini, yalnız Kur’an ile uyarma görevi aldığı, açıkça onlarca ayetinde yazıyor Kur’an da.

Kur’an ın yazdığı bir uyarıyı, hatırlatmak isterim. Peygamberimiz şahitlik yapacağı o çetin gün, ümmetim Kur’an ı devre dışı bıraktılar sözlerinden, eğer bugün bizler dersler almıyorsak, o gün bunun acısını çekeceğimizi bilmeliyiz.

Hatırlayınız, Rabbimiz ne diyordu elçisine?

Hakka 44–45–46: Eğer (Peygamber) bize isnat ederek, bazı sözler uydurmuş olsaydı, mutlaka onu kudretimizle yakalardık. Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik.

Peki, bu kadar açık ayetler varken, bizler ne diyoruz? Bunları da Kur’an dışından dine peygamberimiz ilave etmiştir. Nasıl söyleriz bu sözleri. Hani sana indirdiğimle onlara hükmet diyordu, unuttuk mu buna benzer onlarca ayetleri. Hani Yaradan bizleri, Kur’an dan sorumlu tutacağını söylemişti ayetinde. Nasıl olurda bu ayetlerin, tamamen tersi düşüncelere iman ederiz. Düşünen, aklını kullanan, Kur’an ı rehber alan yok mu?

İslam yalnız Kur’an dan ibaret değildir diyerek, atalarının itikatlarından da vazgeçmeyenlere, Allah ın aşağıdaki ikazlarını tekrar hatırlatırım.

—Karşılarında okunup duran bir kitabı, sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? (Ankebut 51)

— Artık bu Kur’ân’dan sonra, başka hangi söze inanacaklar. ( Araf 185)

Kur’an ı yeterli görmeyerek, emin olmadıkları başka itikatları, atalarının rivayetlerini de inançlarının ana temeli yapanlara, geleneklerini dinleştirenlere, Allah ın cevabı yeterli değilse, sonucuna da elbette katlanacaklardır.

Peygamberimiz Kur’an ı tebliğ ederken, müşriklerde aynı itirazı yapmışlardı. Tamam, Kur’an a iman edelim, ama atalarımızın inançlarını da devam ettirelim demişlerdi. Elbette Rabbimiz, buna asla izin vermemişti.

Allah elçisinin görev ve sorumluluğunu, o kadar açık ve net bizlere, bakın nasıl anlatıyor. Anlayana, anlamak isteyene.

Maide 67: Ey resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan onun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Allah, küfre batmış topluluğa kılavuzluk etmez.

Apaçık, izaha bile gerek olmayan bu emri anlamayana, ne yani peygamberimiz postacımıydı diyerek, peygamberimizi dinde Allah ın ortağı gibi gösterenlere, başka ne söylersek fayda etmeyecektir.

Allah elçisine deki onlara diyerek, yine konumuzla ilgili o kadar güzel ve açık bir hüküm bakın nasıl veriyor.

Enam 57: De ki: Şüphesiz ben Rabbimden gelen apaçık bir delile dayanıyorum. Siz ise onu yalanladınız. Çabucak gelmesini istediğiniz (azap) benim yanımda değildir. Hüküm ancak Allah’ındır. O hakkı anlatır ve O, doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır.

Allah ın elçisi, örnek peygamberimizin, bakın ne söylemesini istiyor Rabbimiz.

—De ki: Şüphesiz ben Rabbimden gelen apaçık bir delile dayanıyorum.

— Hüküm ancak Allah’ındır. O hakkı anlatır ve O, doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır.

Dostlar, değerli din kardeşlerim. Bunca açık ayetlerden sonra, sizlere tekrar sormak isterim, İslam yalnız Kur’an dan ibaret değildir diyerek, dine sokulan, Kur’an dan onay almayan, onca beşeri hükümlere inananlar mı gerçek iman eden Müslümanlardır, yoksa İslam yalnız Kur’an dan ibarettir, hükmü veren, kanun koyan yalnız Allah tır, diyenler mi gerçek iman eden Müslümanlardır.

Tekrar hatırlatmak isterim, Allah sizleri Kur’an dan sorumlu tutacağım diye bizlere bir söz verdiyse, sizce Kur’an ın dışından, Kur’an da hiç bahsedilmeyen, açıklanmayan bir hükümden de sorumlu tutar mı? Sorumuzun cevabı o kadar açık ki, gözler perdeli, gönüller mühürlüyse, elbette bu gerçekleri göremeyenler olacaktır.

Peygamberimiz Allah ın hükümlerine uyan, onun hükümleri ile topluma hükmeden bir peygamberdi. Bunu söyleyen, elçisine böyle bir görev ve sorumluluk verdiğini anlatan, Kur’an ın bizzat kendisidir. Yalnız peygamberimiz değil, daha önce gelen tüm peygamberlerin görev ve sorumlulukları aynıydı. Allah ın indirdikleri ile hükmetmek, topluma tebliğ etmek, onları uyarmak.

Peygamberimiz Kur’an ı hayatına eksiksiz geçiren, yaşamıyla bizlere çok önemli bir örnektir. Allah da bizlere, onun yaşamını örnek almamızı emreder. Elbette örnek yaşamı giydiği kıyafette, yediği yemekte, bıraktığı sakalda aramak yerine, Kur’an ın terbiyesini hayatına, yaşamına nasıl geçirdiği yönünde olmalıdır. Bakın Allah bu konuda, ne tavsiye ediyor bizlere.

Ahzab 21: Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.

Allah ın elçisinin örnek davranışları, insanlarla karşılıklı diyalogları, Kur’an ın adeta yaşamına yansımalarıdır. Bunları doğru kanallardan öğrenelim ve yaşantımıza geçirelim. Onu iyi tanımak için, önce Kur’an ı çok iyi anlayalım, öğrenelim.

Onun asla yapmayacağı, söylemeyeceği sözleri, onun adını kullanarak, anlatanlara itibar etmeyelim, inanmayalım. Çünkü peygamberimiz söylemediği halde, bu peygamber sözüdür demenin, bizleri cehenneme götüreceğini unutmayalım.

Bu konu çok dikkat etmemiz ve üzerinde titizlikle durmamız gereken bir konudur. Rivayet nakletmek ve o rivayetleri doğru aktarmak ciddiyet ister. Bire bir anlamını değiştirmeden nakletmekse, neredeyse imkânsızdır. Bizlere nakledilen, peygamberimizin rivayet hadislerini, mutlaka Kur’an a arz edelim ve ondan onay alalım. Şunu da unutmayalım, Kur’an ın dışından dine hüküm koyan, hiçbir güç yoktur. Bu hükmü Kur’an ın bizzat kendisi vermiştir.

Kur’an Allah korumasındadır, hiçbir beşeri bilgi Allah korumasında değildir, bu gerçeği asla göz ardı etmeyelim. Birileri çıkıp, peygamberimizin rivayet hadislerinin de, tıpkı Kur’an gibi Allah korumasında olduğunu söylüyorsa, bu sözlerin Kur’an a muhalif sözler olduğunu bilelim, asla inanmayalım.

Şunu da unutmayalım, hadisler peygamberimizin devrinde kayıt altına alınmamış, hatta dört halife döneminde de yazdırılmamıştır. Dört halife devrinin sona ermesi ve siyasi menfaatlerin ayyuka çıktığı bir dönemde, İslam ın mezheplere bölünmesiyle, her mezhep kendi düşüncesi doğrultusunda, hadis toplama yarışına girmişlerdir.

O günlerde toplanan hadis sayısının 500 civarında olduğu rivayet edilir. Peki, dostlar, bugün milyonlarca hadisin kol gezdiği İslam âleminde, bu acı gerçekleri görmezden gelirde, önlemler almazsak, halimiz nice olur sizce.

Kur’an dine hüküm koyan tek kaynaktır. Bu demek değildir ki, İslam ı öğrenmek için, başka kitaplar-kaynaklar okumayalım. Elbette okuyacağız. Çünkü herkes aynı kapasitede değildir, detaylı düşünemeye bilir. Kur’an ı anlatan, onun özünden şaşmayan her kitabı-bilgiyi okumalı ve faydalanmalıyız. Çünkü herkes bir birine muhtaçtır.

Kur’an bir deryadır, onun nurundan istifade etmek isteyen, onu en çok okuyup üzerinde düşünendir. Bu gerçeğinde farkında olalım. Çünkü Allah Kur’an ayetlerinin, bizlerin gönül gözlerini açacağını söyler. Gönül gözü açık olmayan, bakan kör gibidir, okuduğunu anlayamaz, hissedemez.

Günümüzde bizlere, din ve iman adına ibadetlerimizle ilgili, Kur’an da her bilgi, detay yoktur diye öğretilmiştir. Buna inandığımız içinde, her mezhep birbirinden farklı ilaveleri dinleştirmiştir. Hâlbuki Allah biz Kur’an da hiçbir eksik bırakmadık, her konudan nice örnekleri, değişik ifadelerle verdik ki anlayasınız demiyor mu? Hakka batıl karıştırmayın ayetini, unuttuk mu yoksa.

Geleneklerimizin dine yapılan ilavelerini öyle kanıksamışız ki, Kur’an da göremediğimizde, bakın demek ki Kur’an da her şey yazmıyormuş, diyenlere inanıyoruz.

Hatta bazı kardeşlerimiz, hadi yalnız Kur’an ile namazını kıl bakalım diyerek, adeta Kur’an ı din ve iman adına, yeterli olmayan bir rehber ilan etmiş. Sizce Allah namaz kılın, oruç tutun, zekât verin emrini verdikten sonra, bizlerin bilmesi gereken detayları, yapmamız gerekenleri rehberinde yazmayıp, Kur’an dışından elçisine bildirmiş olabilir mi?

Lütfen bu soruyu kendinize sorunuz. Allah Kur’an ın ipine sarılın, sizlere detaylı bir rehber indirdim ve sizleri Kur’an dan hesaba çekeceğim dedikten sonra, bugün her mezhebin geleneğinin, dine ilavelerinden de hesap sorar mı? Bu gerçeğin bilincine varamadığımız sürece, Kur’an ı da doğru anlamamız asla mümkün olmayacaktır.

Hatırlayınız her mezhebin dine ilaveleri farklıdır. Hepside bizim yaptığımız en doğrudur der. Elbette geleneğin ilaveleri ve farklılıklarında hiçbir sorun yok. Hiç birisine de yapılanlar yanlıştır, günahtır diyemeyiz. Önemli olan Allah ın emrettiği farzların, yaptığımız ibadetin içinde olmasıdır.

Sizce Allah ibadetlerimizin, olmazsa olmaz detaylarını Kur’an da açıklamayıp, bizlere rivayetler yoluyla ulaşmasını ister miydi? Bu sorumun cevabını, Allah ın bizleri uyardığı, emin olmadığınız bilgilerin ardına düşmeyin, sizleri sorumlu tutarım ayetiyle, lütfen birlikte düşününüz.

Allah açıklamadığı, detay vermediği hiçbir konudan, hesap sormayacağını söylüyorsa, bu gerçeği artık görelim. Yoksa mahşer günü çok pişman oluruz ve keşke falancayı dost, veli edinmeseydim, beni o yoldan saptırdı diyerek, pişmanlığımızı dile getiririz. Onunda faydası olmayacağının uyarısını, Rabbimiz açıkça bu gün bizlere yapıyor ki, dersimizi alabilelim.

Peygamberimizin en yakınlarının, Allah ın resulünün sözlerini naklederken, daha o günlerde bile, bu konunun nasıl sulandırıldığını gösteren, bir rivayet hadis nakletmek istiyorum. İşte bu bilgiler elbette, bizlerin dikkatle düşünmesine vesile olacaktır.

(5179 – Mücâhid merhum anlatıyor: “Büşeyr el-Aşevi, Hz. İbnu Abbâs
radıyallahu anhümâ’ya gelip:
“Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki…” diyerek bir şeyler anlatmaya kalktı. Ancak İbnu Abbâs onu konuşmaya bırakmadı ve kendisine iltifat etmedi. Büşeyr:
“Sözlerimi niye dinlemiyorsunuz? Ben size Resülullah aleyhissalâtu vesselâm’dan anlatıyorum, hiç tınmıyorsunuz, niçin?” diye sordu. İbnu Abbâs ona şu cevabı verdi:

“Biz vaktiyle, bir kimsenin “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki” dediğini işitince, gözlerimizi ona çevirip kulaklarımızı da dinlemek üzere uzatıyorduk. Ne zaman ki, insanlar hadis rivayetinde laubalileştiler, biz de onlardan ancak bildiklerimizi almaya başladık.”)
Müslim, Mukaddime 7, (7).

Bu güzel örnek, sanırım çok şeyler anlatıyor. Peygamberimizin vefatından çok geçmeyen bir zaman sonra bu yanlışlıklar, bu hatalar yapılıyorsa, günümüzde bu yanılgının sınırını, düşünmek bile istemiyorum.

Sizlere son olarak Yüce Rabbimizin bir ayetini hatırlatmak istiyorum.

(Enbiya 10: And olsun, size öyle bir kitap indirdik ki, bütün şan ve şerefiniz ondadır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?)

Ne dersiniz dostlar, bütün şan ve şerefimizi, Allah a ulaşacak en doğru yolu, nerede aramalıymışız? Yaradan, İslam yalnız Kur’an dan ibaret değildir diyerek, bizleri başka kaynaklara da mı yönlendiriyor? Yoksa İslam ın hüküm koyucusu, kurtuluşumuzun kaynağı, hüküm veren , bütün şan ve şerefimiz yalnız Kur’an dır mı diyor?

Elbette Allah yalnız Kur’an olduğunu, bu kadar açık söylüyor. Peki, gözler neden görmüyor bu ayetleri, kulaklar neden duymuyor bu uyarıları? Gönüller neden taş kesilmiş hissetmiyor da, nefsimizin esaretiyle dinde başka kaynaklar arıyoruz.

Elbette bunun nedeni, Kur’an ı terk edip, ataların itikatlarına yönelmemizdir. Tıpkı peygamberimizin döneminde, atalarının dininden vazgeçemeyenlerin durumuna düşmüşüz.

Hepimiz bu Dünyada imtihandaysak, yorum ve karar sizlerin. Gerçekleri hep birlikte, O çetin gün göreceğiz.

Sizce şahidi Kur’an olan, emin olduğumuz bilgilerin ardından gitmek, bizleri Allah ın istediği, gerçek Müslüman yapmaz mı?

Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK

Eşitlik kötü birşey de olabilir

yıl 2081 ve insanlar nihayet eşitler.

sadece tanrının ve kanunların önünde değil, her şekide eşitlerdi. hiçkimse bir diğerinden daha zeki değildi. hiçkimse bir diğerinden daha iyi bir görünüşe sahip değildi. hiçkimse bir diğerinden daha güçlü veya hızlı da değildi. tüm bfu eşitlikler anayasanın 211, 212 ve 213. nolu yasalarındaki değişikliklerinden ve abd handikaplama generali (hg) ajanlarının aralıksız ihtiyatından kaynaklanıyordu.

yine de, yaşamla ilgili bazı şeyler hala yolundaydı. örneğin, nisan ayında hala baharın gelmemiş olması insanları çılgına çevirebiliyordu. ve hg’nin adamları george ve hazel bergeron’un on dört yaşındaki oğlu harrison’u götürdüklerinde de nisan ayıydı.

evet bu trajik bir olaydı, fakat george ve hazel bunun üzerinde çok güçlü düşünemezdi. hazel tam olarak ortalama bir zekaya sahipti, dolayısıyla çok küçük zaman dilimleri dışında herhangi bir şey üzerinde uzun uzun düşünemezdi. ve george, zekası ortalamanın çok çok üzerindeydi fakat kulağında küçük bir zihinsel handikaplama radyosu taşıyordu. ve kanun gereği bunu daima taşımak zorundaydı. radyo, hükümetin vericisine ayarlanmıştı ve her yirmi dakikada bir keskin sesler göndererek george gibi insanların beynini haksız bir şekilde kullanmasını engelliyordu.

george ve hazel televizyon izliyorlardı. hazel’ın yanaklarında gözyaşlar vardı, fakat niçin ağladığını o an unutmuştu bile.

televizyonun ekranında balerinler vardı.

george’un kafasında bir vızıltı duyuldu. düşünceleri panic içinde kaçtılar, tıpkı soygun alarmından kaçan hırsızlar gibi.

“güzel bir danstı, şu az once yaptıkları” dedi hazel.
“efendim?”

“şu dans. güzeldi.”
“evet” dedi george. balerinleri düşünmeye çalıştı. çok da iyi değillerdi, herhangi birinden daha iyi olamazlardı ya zaten. kanat ağırlıkları ve saçmalarla dolu ağırlıklarla yüklenmişlerdi ve yüzleri maskeliydi, böylece özgürce yapılmış zarif bir jest veya güzel bir yüz kimseye kendisinin çirkin olduğunu düşündürmezdi. george hayal meyal de olsa dansçıların handikaplanmaması gerektiğini düşünüyordu, ama radyodan gelen bir başka ses düşüncelerini dağıttığı için bunu çok fazla devam ettiremedi.

george sekiz balerinden ikisiyle birlikte ürktü. hazel george’un ürktüğünü gördü. hiç zihinsel handikapı olmadığı için george’a bu son sesin ne olduğunu sorması gerekiyordu tabi.

“sanki birisi bir çekicin sivri ucuyla süt şişesine vuruyormuş gibiydi” dedi george.

“ilginç olmalı, tüm bu değişik sesleri duymak” dedi hazel biraz kıskanarak. “tüm düşünülenleri”.

“eğer handikap generali ben olsaydım ne yapardım biliyor musun?” diye ekledi. gerçek şu ki hazel, diana moon glampers ismindeki handikap generaline benziyordu. “eğer ben diana moon glampers olsaydım, pazar günleri çan çaldırırdım, sadece çan. dinin şerefine gibi”

“sadece çansa, bunu düşünebilirdim” dedi george.

“belki de çok sesli bir şekilde çalardım” dedi hazel. “sanırım ben iyi bir hg olurdum.”

“herkes kadar iyi” dedi george.

“normalin ne olduğunu benden iyi kim bilebilir ki?”

“evet” diye cevapladı george. şu an hapiste olan olağandışı oğlu harrison’u düşünmeye başladı ancak kafasındaki yirmi bir top atışı selamlaması sesi bunu durdurdu.

“garipti değil mi?” dedi hazel.

o kadar garipti ki george bembeyazdı ve titriyordu ve gözyaşları kıpkırmızı gözlerinin kenarlarında duruyordu. balerinlerden ikisi şakaklarını tutarak stüdyonun zeminine çöktüler.

“birden çok yorgun gözüktün. neden kanepede uzanıp handikapını yastıklara yaslamıyorsun birtanem? “ handikaptan kastı george’un boynunun etrafında asılı 47 poundluk bez saçma torbasıydı. “git de yasla şu torbayı. bir süre için eşit olmamamız umurumda değil”.

george torbayı elleriyle tarttı.”bunu umursamıyorum. fark etmiyorum bile artık. bu benim bir parçam”.

“son zamanlarda hep yorgundun, tükenmiş gibi” dedi hazel. “keşke torbanın dibinde küçük bir delik açabilseydik ve içinden kurşunların birkaç tanesini alabilseydik. sadece birkaç tane”.

“her aldığın kurşun için iki yıl hapis ve iki bin dolar para cezası” dedi george. “buna takas denmez”.

“işten geldiğinde sadece birkaç tanesini çıkarsan? yani, sen kimseyle boy ölçüşmüyorsun ki. sadece burada oturuyorsun”

“eğer bunu yaparsam” dedi george. “diğer insanlar da yapar ve kısa sürede herkesin birbiriyle yarıştığı o eski karanlık çağa geri döneriz. bunu sevmezsin değil mi?”

“bundan nefret ediyorum”

“işte” dedi george. “insanlar kanunları çiğnemeye başladığında toplum ne hale gelir sence?”

eğer hazel bu soruyu cevaplamasa, george yeni bir tanesini sormazdı. kafasında bir siren sesi duydu.

“çökerdi” dedi hazel.

“ne?”

“toplum. sen bunu sormamış mıydın?”

“kim bilir.” dedi george.

televizyondaki program aniden bir haber için kesildi. haberin neyle alakalı olduğu açık değildi, çünkü spikerin, diğer tüm spikerler gibi, ciddi bir konuşma engeli vardı. yaklaşık yarım dakikada ve büyük bir heyecanla, spiker “bayanlar baylar” demeye çalıştı.

sonunda vaz geçti ve haber bültenini okuması için balerinlerden birine verdi.

“önemli değil” dedi hazel spiker için. “denedi. önemli olan bu. tanrının ona verdiğiyle yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalıştı. bu çabası için iyi bir zam almalı”

“bayanlar baylar” dedi balerin, haber bültenini okuyarak. olağan üstü güzellikte olmalı, çünkü taktığı maske çirkin. ve balerinlerin en güçlü ve zarifi olduğu açıktı, çünkü 200 poundluk bir adama verilenler kadar büyük handikapları vardı.

ve bir kadının kullanması için hiç de adil olmayan sesi için de bir kez özür dilemek zorundaydı. sesi sıcak, parlak, sonsuz bir melodiydi. “affedersiniz” dedi ve sesini tamamen rekabet edemeyecek düzeye getirerek tekrar başladı.

“on dört yaşındaki harrison bergeron, hükümeti düşürme planları yapma şüphesiyle tutulduğu hapisten az once kaçtı. dahi bir atlet, handikapsız ve aşırı derecede tehlikeli”

“harrison bergeron’un bir polis fotoğrafı gösterildi, baş aşağı, yanlamasına ve tekrar baş aşağı. resim feet ve inçlerle kalibre edilmiş bir arka planda çekilmişti ve harrison bergeron’un boyunu tam olarak gösteriyordu. tam 7 feet uzunluğundaydı.

harrison’un geriye kalan görüntüsü ise cadılar bayramı aksesuarlarıydı. kimse bundan daha ağır handikaplara sahip değildi. handikapları hg’nin adamlarının düşündüğünden çok daha kısa sürede ona küçük gelmeye başlamıştı. mental handikap olarak küçük bir radyonun yerine devasa kulaklıklar ve kalın hareli gözlükleri vardı. gözlükler sadece onu yarı kör yapmak için değil, ayrıca ona baş ağrıları vermesi içindi.

her tarafında metal parçaları asılıydı. normalde, güçlü insanlara verilen handikaplar askeri bir özenle sağlanmış açık bir simetriye sahipti, ancak harrison yürüyen bir hurdalık gibiydi. bu hayat yarışında, harrison 300 pound taşıyordu.

ve güzel görünüşünü örtmek için hg’nin adamları onu burnuna daima kırmızı lastik bir top takmaya, kaşlarını tıraş etmeye, ve hatta bembeyaz dişlerine rastgele siyah kapaklar takmaya zorluyorlardı.

“eğer bu çocuğu görürseniz, sakın -tekrar ediyorum- sakın onunla konuşmaya çalışmayın”

menteşelerinden kopan bir kapının sesi duyuldu.

televizyondan hayrete düşürücü çığlıklar ve havlama sesleri geldi. harrison bergeron’un fotoğrafı sanki bir depremin ritmiyle dans ediyormuş gibi tekrar ve tekrar gözüktü ekranda.
george bergeron bu depremi kolayca tanıdı, tanımalıydı da. çünkü uzun zaman kendi evi de bu ses ile dans etmişti. “tanrım. bu harrison olmalı” dedi george.

bu fark etme, kafasında yankılanan bir araba çarpışması sesiyle anında uçup gitti aklından.

“burada böylece dururken bile” diye bağırdı. “kötürüm, sakat, hasta.. yine de dünya üzerinde yaşamış herhangi birinden daha büyük bir hükümdarım! şimdi ne yapabileceğimi izleyin”

harrison handikap koşumlarını ıslak bir kağıt mendili yırtar gibi yırttı, 5000 poundu taşıyabilecek kapasitede olan handikapları…

harrison’un demir parçası handikapları yere düştü.
harrison parmağıyla koşum takımını sabitleyen asma kilidi itti. kilit kereviz gibi kopuverdi. harrison kulaklıklarını ve gözlüklerini duvara çarptı.

plastik-top burnunu fırlatıp atarak, gökgürültüsünün tanrısı thor’u bile korkutacak bir adamı ortaya çıkardı.

“şimdi imparatoriçemi seçmeliyim” dedi çömelmiş insanlara bakarak. “ayağa kalkmaya ilk cürret eden kadın eşine ve tahtına sahip olacak.”

kısa bir zaman sonra, balerinlerden biri bir söğüt gibi sallanarak ayağa kalktı.

harrison balerinin kulağından zihinsel hanikapını çıkardı, fiziksel handikaplarını olağan üstü bir hassaslıkla kopardı. ve en sonunda, maskesini çıkardı.

kör edici güzellikteydi.

“şimdi” dedi harrison. “insanlara ilk dansın anlamını göstermeli miyiz?

müzik!” diye emretti.

müzisyenler sandalyelerine geri oturdular ve harrison onların handikaplarını da çıkardı.

“çalabildiğinizin en iyisini çalın ve sizi baron, dük ve kontlar yapacağım”.

müzik başladı. başlarda normaldi, ucuz, basit ve aptalca. ama harrison iki müzisyeni sandalyelerinden itti ve çalınmasını istediği şarkıyı söyleyerek onları birer sopa gibi salladı.

müzik yeniden başladı ve çok daha iyiydi.

harrison ve imparatoriçesi bir süre sadece müziği dinledi, kalp atışlarını müzikle senkronize eder gibi ağır bir şekilde dinlediler. ayak parmaklarının üzerine kalktılar.

harrison büyük ellerini kızın minik bileğine koydu, ileride onun olabilecek bu “ağırlıksızlığı” hissetmesini sağlayarak.

ve sonra bir zerafet ve haz patlamasıyla havaya sıçradılar.
yalnızca yeryüzünün kanunları değil, yer çekimi ve hareket kanunları da terk edilmişti.

döndüler, yükseldiler, döndüler ve döndüler.

aydaki geyikler gibi sıçradılar.

stüdyonun tavanı otuz feet yükseklikteydi ancak her sıçrama dansçıları biraz daha yakınlaştırdı. tavanı öpebilmek açık niyetleriydi.

ve öptüler.

ve sonra, yer çekimini aşk ve saf istekle nötrleyerek, tavanın birkaç inç aldında havada asılı kaldılar, ve uzun uzun zaman boyunca birbirlerini öptüler.

bundan sonra, diana moon glampers (hg) elinde çift namlulu on kalibrelik bir av tüfeğiyle stüdyoya girdi. ıki kez ateş etti. imparator ve imparatoriçe daha yere düşmeden ölmüşlerdi.

diana moon glampers tüfeği tekrar doldurdu. müzisyenlere doğrulttu ve onlara handikaplarını geri takmaları için on saniyeleri olduğunu söyledi.

ve bergeronların televizyon tüpü yandı.

hazel kesinti hakkında konuşmak için george’a döndü ancak george bir kutu bira için mutfağa gitmişti.

george birayla geri geldi, handikapın onu sarsmasıyla bir süre duraksadı. ve tekrar oturdu. “ağlıyo musun?” dedi hazel’a.

“evet”

“niçin?”

“unuttum” dedi hazel. “televizyonda gerçekten üzücü bir şey vardı”

“neydi?”

“kafamda karışık durumda”

“üzücü şeyleri unut” dedi george.

“her zaman böyle yapıyorum.”

“işte benim sevgilim” dedi george. ürktü. kafasında perçinlenen silah sesi vardı.

“vay be! bunun garip olduğunu söyleyebilirim.” dedi hazel.

“doğru söyledin/tekrar söyleyebilirsin”* dedi george.

“vay be! bunun garip olduğunu söyleyebilirim”.

kurt vonnegut’un ilk kez 1961’de yayımlanmış müthiş distopik kısa hikayesi.