Risale-i Nur Öğretisinden Bir Bölüm Ve Düşündürdükleri

Risale-i Nur ile ilgili bir yazı okurken, dikkatimi çeken bir bölümü sizlerle paylaşmak ve bu konuyu sizlerin düşüncenize sunmak istiyorum.

Bu kitaplardan ve içindeki bilgilerden bahsedip açıklama yapan bir kardeşimizin, çok dikkat çekici ve düşündürücü, şu sözlerini, sizlere nakletmek istiyorum önce.

(Her meseleye hakikat noktasında bakar. Her hadisenin hakikatini bizlere ders verir. Bu açıdan Risâle-i Nur’un bir benzeri yoktur.)

Dikkat çekici olduğu kadar, düşündürücü. Sizler bu sözleri ve bu güçteki bir rehberin olduğunu, bir yerden hatırlıyorsunuz biliyorum. Allah bizlere gönderdiği Kur’an için, bu özelliklerden bahseder ve eşi benzeri yoktur diyerek, hadi bir benzerini getirsinler bakalım, diye de bizleri uyarıyordu ayetinde, hatırladınız değil mi?

Ayrıca yüzlerce yıldır gelip geçen, onca âlimlerin yazdığı eserleri düşünün isterseniz bir de. Bizler hiç birisine, yukarıdaki payeyi, onuru vermedik. Çünkü beşerdir, her zaman şaşabilir diyerek, temkinli yaklaştık. Doğrulukları konusunda, Kur’an dan referans, yardım aldık.

Demek ki bazı din kardeşlerimiz, tıpkı Kur’an gibi eşi benzeri olmayan kitaplar olduğuna da inanıyorlar. Tabi bu herkesin kendi seçimidir, kimse buna müdahale edemez. Çünkü her beşer, kendi imtihanından sorumlu tutulacaktır.

Yazıda Risale-i Nurdan bir bölüm verilmiş. Yukarıdaki sözlerden yola çıkarsak, bu kitapların her hadisenin hakikatin den ders alınır dediğine göre, bakalım örnek verilen konudan bizler nasıl bir ders alacağız, hep birlikte bu örnek üzerinde, Kur’an ı rehber alarak, onun ışığında düşünelim. Bakın verilen bölümde neler yazıyor.

(Said-i Nursî Hazretleri önce lise mektebinde okuyan talebelerin durumunu nazara verir.

Bir zaman, Eskişehir hapishanesinin penceresinde bir cumhuriyet bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raks ediyorlardı. Birden manevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki: O elli-altmış kızlardan ve talebelerden kırk-ellisi kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş-seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar. Katî müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: ‘Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz.’
“Evet, gördüğüm hakikattir, hayal değil.)

Ne dersiniz, bu sözlerden nasıl bir ders aldınız? Peygamberimiz bile böyle sözler söylememiş, bu tür örnekler vermemiştir. Çünkü böyle sözlerin söylenmesine, Rabbimiz asla izin vermezdi de ondan.

Geleceği görmek, bilmek yalnız Allah a mahsustur. Hepimiz hayal kurarız, hatta rüyalar görürüz, geçmiş ya da gelecek için. Ama hiç birisi için bunlar hayal ya da rüya değil, HAKİKATTIR DEMEYİZ. Peygamberimiz Gaybı bilmem ben, gelecekten haber veremem, yani bende sizler gibi beşerim, demiyor mu Kur’an da?

Avluda oynayan genç kızların, geleceğini gördüğünü söyleyip, olacakları kesin doğru, hakikattir, hayal değildir diyerek anlatması, bizlerin nefsini, duygularını belki çok etkilemiş olabilir.

Ya aklımızı, mantığımızı ve Kur’an gerçekleri ile yoğurduğumuzda, bu bilgileri Kur’an süzgecinden geçirdiğimizde, bizleri nasıl etkiledi? Tabi Kur’an dan haberdar isek, bu son soruma cevap verebilirsiniz. Ya Kur’an dan çok fazla haberimiz yokta, onu anlamadan okuyan bir toplumsak. Bunu düşünmek bile istemiyorum.

Risaleleri okuyan kardeşlerimiz çok iyi bilir, bu kitaplarda Kur’an ın hiç bahsetmediği, birçok olaylar anlatılır. Bu bilgilerin kendisinin kalbine, Allah tarafından indirildiği yazılıdır. Hatta kıyamet ile ilgili Kur’an ın söz etmediği, birçok bilgilerde yazar.

Allah Araf 33. ayetinde, hakkında hiçbir delil indirmediğim bir şeyi, konuşmanızı HARAM kılıyorum dediği halde, bizler bu kitaplarda yazan, Rabbin bilgi vermediği, onca bilgiye inanmakta bir kusur görmüyoruz.

Lütfen üzerinde dikkatle düşünelim ki, azabın takipçisi olmayalım. Allah bizlerin, Kur’an ın açıklamadığı konularda konuşmamızı HARAM kılıyorsa, bizler bu ayetlerden habersiz, bu derece büyük hataları yapıyorsak, sizce bizler HARAMI her gün, tıka basa yiyenlerden olmuyor muyuz?

Kıyamet konusunda peygamberimize, onca sorular soranlara karşı Araf 187. ayetinde, Rabbimiz ne diyordu hatırlayalım.

(Sen onu, iyice biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: “O’na ilişkin bilgi Allah katındadır, fakat insanların çokları bilmiyorlar.)

Düşünebiliyor musunuz, Allah elçisine bile onca bilgileri söylemediği ve tam tersine, Deki onlara diye başlayan birçok ayetinde, gaybı, geleceği bilmem ben, sizlere ne faydam dokunur ne zararım, ayetleri ne yazık ki hatırlanmıyor.

Bana ve size ne yapılacağını bilmiyorum, bana vahye dilenden başkasına uymam ve ben açıkça uyaran bir elçiden başkası değilim, sözlerini sanırım görmezden gelen, üstünü örten bizler, dersimizi alamadığımız anlaşılıyor.

Sizlere yukarıdaki konu ile ilgili, Kur’an dan tek bir ayeti hatırlatmak istiyorum. Bu ayete iman eden bizler, ACABA GAİP TEN BİLGİLER VERENLERE NASIL YAKLAŞMALIYIZ, sanırım konu daha iyi anlaşılacaktır.

Aliimran 179: Allah, müminleri şu üzerinde bulunduğunuz halde bırakmayacaktır. Sonuçta pisi temizden ayıracaktır. Allah sizi gaybı bilir duruma da getirmeyecektir. Şu var ki Allah, resullerinden dilediğini seçer. O halde Allah’a ve resullerine inanın. Eğer inanır, korunursanız sizin için büyük bir ödül vardır.

Rahman kullarını, gaybı bilir duruma getirmeyeceğini apaçık söylediği, Yunus suresi 20 ayetinde de, Gayb Allah ın tekelindedir dediği halde, bizlere Kur’an ın hiç bahsetmediği, gaybi bilgileri anlatarak dikkatimizi çekenlere karşı, nasıl davranmamız gerektiğini, sanırım daha iyi anladık.

Allah yalnız seçtiği resullerinden, dilediğini seçip bu bilgileri vereceğini söylüyorsa, bizlere düşen Rabbin uyarılarına kulak vermek olmalıdır. Kur’an ın açıkladığı gaybi bilgiler dışında söylenenlere inanırsak, Rahmandan uzaklaşacağımız gibi, mahşer günü Allah a iftira attığımız için, yüzlerimizin de, kapkara olacağını unutmayalım.

Her düşünceye, her fikre, her şahsa sonsuz saygımız var. Herkes kendi imtihanını yaşıyor. Kimin doğru yolda olduğunu, yalnız Rabbimiz bilir. Amacımız kişileri küçük düşürmek, ya da kötülemek asla değildir. Amacımız Allah ın en doğru yolunu bulmak, O yolda yürümek ve din kardeşlerini Kur’an a davet etmektir.

Çok önemsediğim bir konuyu da, sizlerin düşüncelerinize sunmak istiyorum.

Sayın Said-i Nursi ye verilen bir unvan vardır, hatırlarsınız ona BEDİÜZZAMAN derler. Peki, bu unvanın anlamı nedir?

Bedi kelimesi “benzersiz, eşsiz” demektir. Bediüzzaman da zamanın benzersizi anlamına gelir. Bir başka deyişle zamanın harikası, kimseye benzemeyen, asrın mükemmel insanı demektir. Bu payeyi verdiğiniz kişinin de, hatasız bir insan olması gerekir. Acaba hatasız, günahsız insan olur mu?

BU UNVAN, TARİH BOYUNCA HİÇ KİMSEYE, PEYGAMBERLER DÂHİL VERİLMEMİŞ VE BU UNVANLA HİÇ KİMSE, HİÇ BİR ÂLİM ANILMAMIŞTIR, SAİD-İ NURSİ HARİÇ. PEKİ, SİZCE BU NORMAL Mİ?

Peygamberimiz bile, bende sizler gibi bir beşerim, sizlerden bir farkım yok. Gaybı bilmem ben, sizlere ne zararım dokunur, nede fayda sağlarım sözleri ile bu unvan karşılaştırıldığında, acaba sizlerin kafasında, nasıl bir düşünce hâsıl oldu?

Düşünebiliyor musunuz bırakın peygamberleri, peygamberimizin en yakınlarına ashabına ve daha sonra yaşamış onlarca din âlimlerine bile verilmeyen bir unvanın verilmesi, dikkat çekici ve düşündürücü değil mi sizce?

Yorum ve karar sizlerin. Bu fani Dünyada, nefsimizin esiri olmuş, Allah ın önerdiği gibi düşünmeden, bir değer üretmeden, imtihan olduğumuz bilincinden çok uzak, edindiğimiz velilerin ardına takılmış, yaşayıp gidiyoruz.

Şunu sakın unutmayalım, kıyamet günü o kadar yakın ki hepimize. Hem de bir nefes alışı kadar yakın. Ama bunun farkında bile değiliz. Geri dönüşü olmayan yola girdiğimizde, pişman olmak istemiyorsak, emin olmadığımız kitaplara değil, EN EMİN FURKAN’A sarılmalıyız.

Allah verdiği örnek ayetinde, mahşer günü bir kısım Müslüman ın, edindikleri velilerin onları saptırdığını anladıklarında, yapacakları acı feryadı, o çetin gün yaşamak istemeyenler, lütfen çok ama çokkkkk düşünmelidirler. Din kardeşlerime hatırlatırım.

Dilerim Rabbimden kula kulluk etmeyen, Allah dan başka veli edinmeyip, Kur’an dan başka rehberi olmayan, Rabbin halis kullarından oluruz.

Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK

Demokrasi = Oligarşi midir?

Ostrogorsky: Partilerin örgüt yapılarını araştıran ilk yazar olması bakımından önem taşımaktadır. Öne sürdüğü temel tez: Genel oy hakkının genişlemesi, profesyonel siyasetçilerin egemenliğinde sürekliliğe sahip parti örgütlerinin oluşumuna yol açmıştır. Parti örgütleri ise bürokratik bir yapıya dönüşmekte ve örgütsel öncelikler böylece siyasi önceliklerin önüne geçmektedir. Bu durumda sonuç olarak parti örgütü üyelerinden tartışmasız bir sadakat beklemektedir.

Robert Michels: “Siyasi Partiler, Modern Demokrasi, Oligarşik Eğilimler Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma” adlı eserinde “Oligarşinin Tunç Kanunu” teorisinin özünü, “demokratik örgütlerden söz etmek demek, oligarşiden söz etmek demektir.” şeklinde ortaya koyar. Bu görüşe göre, demokratik bir örgüt ne kadar büyükse oligarşi o kadar güçlenmektedir. Michels eserinde, demokratik örgütlerde -özellikle siyasi partilerin içinde- demokrasinin ne durumda olduğunu ortaya çıkarmaya çalışmıştır. Michels’in incelediği partiler demokratik olduklarını iddia etmekteydiler. Önderlik etme gücü partinin elindeydi ve liderler ancak bunu izleyebilirdi. Buna göre kabul edilebilecek durum, partilerde azınlığın yönetimine yönelik hiçbir eğilimin kabul görmeyeceğiydi.

20.yy.’ın başlarında Michels’in Avrupa Sosyal Demokrat Partileri ve Sendikalarından elde ettiği bulgular, demokratik ilkeleri benimsediğini ileri süren bu örgütlerin çok açık bir biçimde oligarşik bir yönetim yapısına sahip olduklarını ortaya çıkartmıştır. Örgütsel yapılar yöneten bir azınlık ile yönetilen bir çoğunluktan oluşmaktadır. Liderler başlangıçta sadece yönetim makamını teşkil ederken zamanla örgütün tamamı üzerinde neredeyse sınırsız güç kullanan ve uygulayan kişiler haline gelmişlerdir.

Bu oligarşik eğilimin nedenlerini Michels birbiriyle bağlantılı olarak dile getirmiştir:
*Örgütün büyüklüğü ortak kararların demokratik usullerle alınmasını imkansız hale getirir.
*Örgütün büyüklüğünden doğan karmaşıklık sonucunda hedefleri anlamada zorluk çekilir ve etkin yönetim gereği kararlar hızlı ve doğru alınmalıdır.
*Karmaşıklık uzmanlık bilgisi gerektirmektedir.
*Bir süre sonra parti yönetimi alışkanlığa dayalı hak haline gelmektedir.

Bütün bunlar parti ve örgütsel arka planda gerçekleşirken kitleler kendileri için çalıştıklarını düşündükleri bu azınlığa güvenir ve bunun yanı sıra liderliğe olağanüstü nitelik atfederler. Liderlik kolaylıkla feda edilebilecek ve vazgeçilecek konumda bulunan bir kurum değildir. Örgüt içerisindeki kitle de bütün bu sorunların ve zorlukların üstesinden gelemeyeceği aynı zamanda liderliği kutsadığı için yönetim denetimsiz bir şekilde azınlığın yani oligarşinin elindedir.

Sonuç olarak, demokratik kitle örgütlerinin tamamı kural olarak bir oligarşi tarafından yönetilir. Michels bu kuralı “Oligarşinin Tunç Kanunu” olarak nitelendirmiştir.

Neden ikna olmadığımızı düşünürüz?

İnsanlar neden kendilerinin reklamlardan ve ikna edici diğer mesajlardan daha az etkilendiklerini düşünür?

İkna psikolojisi ile ilgili en çok merak uyandıran şey, insanların ikna denemeleri üzerinde kendilerinin çok az, hatta neredeyse hiç etkilenmediklerini öne sürmesidir. “Diğerleri, ah evet reklamlar, onlar üzerinde işe yarar. Sen ve benim için değil, çünkü biz bunlar için fazla zekiyiz!”

Çekici bayanların elinde bir şişe bira. Hah! Bizi bu kadar aptal mı zannediyorlar. Ne yapmaya çalıştıklarını biliyoruz ve bundan hiç etkilenmiyoruz!

Peki gerçekten öyle mi?

İkna deneyleri

Bilim adamları 1980 ve 90’larda yapılan araştırmalar sonucunda “Reklam gibi şeylerden ancak “diğerleri” etkilenir” fikrini keşfettiler. Bunun üzerine psikologlar insanların reklamlar gibi ikna edici mesajlardan ne kadar etkilenebileceklerini ve olası tutum değişikliklerini görmek istediler.

Tipik olarak bu çalışmalarda ilk olarak katılımcılara bir reklam izletme, gazetede bir makale okutma gibi ya da orta düzeyde diğer ikna edici mesajlar verildi. Ardından bunlardan diğer insanların ne kadar etkilendikleri ve ne kadar etkilenmeleri gerektiği soruldu. Araştırmacılar gerçek etkilenmeyi ölçtükleri ve önceki araştırmalarda bu mesajların ne kadar etkili olduğunu bildikleri için, insanların tahminleriyle realiteyi karşılaştırdılar.

Yapılan çalışmaların ardından katılımcılar, diğerlerinin mesajdan etkilenebileceklerini fakat kendilerinin etkilenmeyeceklerini düşündükleri bulundu. Psikologlara göre sonuçların ardından katılımcıların da aslında diğerleri gibi etkilenebilecekleri ortadaydı. Bu duruma ‘üçüncü kişi etkisi’ (third-person effect) adı verildi.

Üçüncü kişi Etkisi

Bu alandaki çalışmalara baktığımızda, Perloff (1993) politik reklamlar, yıpratıcı yeni hikayeler ve daha buna benzer birçoklarıyla güçlü bir üçüncü-kişi etkisinin varlığını gösterdi. Benzer sonuçlar 32 ayrı çalışmayla bu konuyu inceleyen Paul et al. (2000) tarafından da elde edildi.

Perloff ayrıca insanların mesaja katılmadıklarında ya da kaynağını negatif olarak bulduklarında, üçüncü-kişi etkisinin daha da güçlendiğini buldu. Ayrıca bu etkinin ilgili kişilere direkt olarak verilmediğinde daha da güçlendiğini gördü.

Diğer bir deyişle, insanlar az ya da hiç ilgilenmedikleri konularda bile sandıklarından daha fazla etkileniyorlar. Güncel bir örnek verecek olursak, eğer araba almaya niyetli değilseniz, bir araba reklamı sizi sandığınızdan daha çok etkiliyor olabilir. Bu reklamların sizi az ya da hiç etkilemediğini düşünürsünüz, fakat araştırmalar bunun yanlış olduğunu ortaya koyuyor.

Kontrolü Elinize Alın

Üçüncü-kişi etkisi alışılmazın dışında; çünkü diğerlerinin bizimle olan benzerliklerini abartmamızla ilgili olan genel sonuçlara zıt.

Psikologların ‘sözde konsensüs etkisi’ (false consensus effect) olarak isimlendirdikleri durumda, insanların diğerlerinin gerçekte olduğundan daha fazla benzer fikirlere, tutumlara ve kişiliğe sahip olduklarını farzetme eğiliminde olduklarını ortaya koyuyor.

Fakat üçüncü-kişi etkisi durumu diğer taraftan ele alıyor. İş etkilenmeye geldiğinde, insanlarla benzer düşünmek yerine farklı düşünürüz. Bu istisnayı savunan insan doğasının iki yüzü var:

Zarar görmezlik yanılgısı. İnsanların yarısı istenmeyen ikna denemeleri gibi negatif etkileşimlere diğerlerinden daha az yatkın olduklarına inanma eğilimindeler. Hepimiz kendi yaşantımızda tüm hislerimizi ve duygularımızı kontrol etmek isteriz. Bunu yapmanın bir yolu da reklamların sadece diğer insanlar için işe yaradığını farzetmek.

Kendini tanımada yoksunluk. Hoş olmayan bu fikre rağmen, aslında çoğunlukla zihnimizde neler olup bittiğini bilmiyoruz. Bunu sadece psikoloji bilimi için hileli bir ifade olarak düşünmeyin, ayrıca şu anlama da gelir: zihnimizin çalışma şekli hakkında sezgilerimizin birçoğu karışmış ve zarar görmezlik yanılgısı gibi önyargılara da sahibiz.Yaygın mesajların etkisi buna iyi bir örnek olabilir.

İnsanlar genelikle bu tür araştırmaları cesaret kırıcı olarak nitelendirir. Elbette aslında zihnimizde neler olup bittiğini bilmediğimiz için nasıl kolayca etkilenebildiğimizi bilmek bizi çok da mutlu etmeyecektir.

Yine de, başımızı kuma gömüp etki unsurları bizim üzerimizde işe yaramıyor gibi davranmak bizi hedeflere daha açık hale getirecektir. Diğer taraftan, eğer düşünce süreçlerimize dair içgörü eksikliğimizi bilirsek, reklam ve mesajların gücüne karşı savunmamızı artırabilir ve kontrolü tekrar ele alabiliriz.

Kaynak: PsyBlog

Egemenlik İlişkilerini Parçalamak

27 Nisan gecesi Şirin Payzın’ın programında sol liderler toplandı ve sol tartışıldı. Veya, tartışılmaya çalışıldı diyelim. Programda ”Sol, olması gerekeni söylüyor ama yapamıyor, neden olmuyor?” sorusu da soruldu ama bu soru, özellikle TKP’li Kemal Okuyan’ın ‘sola haksızlık ediliyor’ çıkışıyla boğuntuya geldi. Oysa önemli ve can alıcı bir soruydu.

Sahi, sol neden başarılı olamıyor? Veya şöyle sormak daha doğru: Egemenler egemenliklerini yeniden ve yeniden üretmeyi her defasında nasıl başarıyor?

Bunun cevabı temsiliyet ve dolayım ilişkilerinde saklı. Her ne kadar egemenlik halkındır dense de burjuva demokrasisinin esas numarası, egemenliğin halka verildiği an geri alınmasında ve 550 vekile devredilmesindedir. Halk, kendi egemenliğini kullanma hakkını ”seçilmiş” vekillere bırakıyor ve yeniden egemenliksizleşiyor. Bu noktada artık vekillerin egemenliği söz konusu.

Vekiller ise halkın taleplerini yansıtmanın uzağına düşüyor zira;
1- ‘Büyük partilerin’ üyeleri, partinin genel başkanının onayıyla aday olabiliyor ve genel başkanlar halkın çıkarlarını yansıtacak adayları vekil göstermiyor. Bu tür adaylar oylamaya bile giremiyor.
2- Genel başkanı sistemin işbirlikçisi olan partiler büyük parti oluyor ve halk bunlar dışında bir alternatif göremiyor çünkü medyanın kitle iletişiminde rolü çok büyük ve medya büyük oranda sermaye egemenliği altında.

Solun hedef alması gereken nokta, sermayenin egemenlik ilişkilerinin kendini yeniden ürettiği alan olan dolayım ve temsiliyet ilişkileridir. Egemenliği 550 işbirlikçiden alıp yeniden halka devretmek yönünde bir siyasal hat üzerinden politikleşmek gerekiyor.

Üstte yazdığımı bir örnekle somut kılayım. Burjuva demokrasisinde, halk herhangi bir konu yüzünden bir partiye ve onun vekil adaylarına oy veriyor (bu konu bazen baş örtüsü, bazen laiklik, bazen Türklük v.b. olabiliyor) ama bu oyu vermekle halk, söz konusu partiyi ekonomiden bütçeye, dış politikadan ulusal savunmaya dek her alanda yetkilendirmiş oluyor. Dolayısıyla, örneğin AKP gibi dinsel saikler yüzünden oy toplayan bir parti, her alanda iktidar sahibi olarak, kendine oy verenlerin çoğunluğunun da aslında hiç onaylamayacağı işler yapabiliyor (özelleştirme, Amerikan işbirlikçiği, savaş politikaları, esnek üretim ve taşeronlaştırma, kürtaja dek özel hayata burnunu sokma v.b.). İşte burjuvazi iktidarını bu şekilde sürdürüyor. Parlat bir lideri, onu da sistemden nemalandır, belli bir konu üzerinden oy aldır, ama her konu için yetkilendir, sonra kendi işine gelen tarzda faydalan. Dinsel saikle AKP’ye oy veriyorsun, iktidara gelince AKP gidip işsizlik fonunda birikenleri sermayeye peşkeş çekiyor! İşte hedef alınması gereken budur.

Bu perspektif, her türlü temsiliyet ve dolayım ilişkilerini yadsımaya dayandığı için, fazlasıyla kurucudur (bugünden yeni olanı kurarak eski olanı yıkar) ve üretenlerin yönetmesine (doğrudan demokrasi anlayışına) dayanır. Buna ‘devrimci demokrasi’ diyebiliriz.

Burjuva demokrasisine ve dolayısıyla parlamentosuna, onun parti ve sandık anlayışına karşı çıkmamız gerekiyor. Zira hiçbir devrim burjuva parlamentosundan gelmemiştir, yığınların mücadelesiyle gelmiştir. Halkın siyasal konulara direkt müdahil olabilme hakkını savunmamız gerekiyor. Partiler oylanmasın, bizzat konular oylansın. Ben bir partiye oy verip de onun benim adıma her konuda karar vermesini beklememeliyim. Her konu benim oyuma sunulmalıdır. Halkı ancak yine kendi temsil edebilir! Bütçe politikası, vergi politikası, ulusal savunma, dış politika hamleleri, kamulaştırma v.b. her konu tek tek ve direkt olarak halk oylamasına sunulmalıdır. Devrimci bir partinin rolü, halkı yönetmeye talip olmak değil, halkın erklenmesine aracı olmaktır. Bu yüzden devrimciler oy istemez, burjuva parlamentosuna girmeyi de temel almaz. Bunun yerine, o parlamentonun mantığını teşhir ederek halkın kendini yöneteceği öz örgütlülükleri kurmaya odaklanır. Burada halkın kendini yönetimi ile halkın egemenlerce yönetilmesi arasında, ya da başka türlü söylersek, halkın kendini yöneteceği komünler ile halkın egemenlerce yönetildiği burjuva parlamentosu arasında bir çelişki oluşmaktadır. Bu çelişki, içinde yaşatıldığımız eskimiş dünya ile özlemini duyduğumuz yeni dünya arasındaki çelişkinin bir prototipidir.

Burjuva partileri, ”Bizi seçin, mecliste istediğiniz konuları gündeme taşıyalım” diyebilir; bu bizim işimiz olmamalı. Bizim yapmamız gereken, halka dönüp, ”Parti ve vekilleri, yani egemenliği sizden çalan aracıları aradan çıkarın, sizin olan egemenliği geri alın!” çağrısı olmalı. Burjuvazi, işbirlikçi partileri özneleştirir; devrimciler ise partileri değil direkt olarak halkı özneleştirmelidir. Söz, yetki, karar ve iktidar halkta olacaksa, bugün iktidar partisinin karar verdiği belli başlı temel konular halk oyuna sunulmalı ve kararı direkt olarak halk vermelidir. Solun yükselişinin başlangıç adımı da buradadır: Evvela oligarşinin egemenlik mekanizmasını felç etmek gerekiyor. Bu da ancak onların temsiliyet tuzağından çıkıp kendimizi yönetmemizle olur.