Egemenlik İlişkilerini Parçalamak

27 Nisan gecesi Şirin Payzın’ın programında sol liderler toplandı ve sol tartışıldı. Veya, tartışılmaya çalışıldı diyelim. Programda ”Sol, olması gerekeni söylüyor ama yapamıyor, neden olmuyor?” sorusu da soruldu ama bu soru, özellikle TKP’li Kemal Okuyan’ın ‘sola haksızlık ediliyor’ çıkışıyla boğuntuya geldi. Oysa önemli ve can alıcı bir soruydu.

Sahi, sol neden başarılı olamıyor? Veya şöyle sormak daha doğru: Egemenler egemenliklerini yeniden ve yeniden üretmeyi her defasında nasıl başarıyor?

Bunun cevabı temsiliyet ve dolayım ilişkilerinde saklı. Her ne kadar egemenlik halkındır dense de burjuva demokrasisinin esas numarası, egemenliğin halka verildiği an geri alınmasında ve 550 vekile devredilmesindedir. Halk, kendi egemenliğini kullanma hakkını ”seçilmiş” vekillere bırakıyor ve yeniden egemenliksizleşiyor. Bu noktada artık vekillerin egemenliği söz konusu.

Vekiller ise halkın taleplerini yansıtmanın uzağına düşüyor zira;
1- ‘Büyük partilerin’ üyeleri, partinin genel başkanının onayıyla aday olabiliyor ve genel başkanlar halkın çıkarlarını yansıtacak adayları vekil göstermiyor. Bu tür adaylar oylamaya bile giremiyor.
2- Genel başkanı sistemin işbirlikçisi olan partiler büyük parti oluyor ve halk bunlar dışında bir alternatif göremiyor çünkü medyanın kitle iletişiminde rolü çok büyük ve medya büyük oranda sermaye egemenliği altında.

Solun hedef alması gereken nokta, sermayenin egemenlik ilişkilerinin kendini yeniden ürettiği alan olan dolayım ve temsiliyet ilişkileridir. Egemenliği 550 işbirlikçiden alıp yeniden halka devretmek yönünde bir siyasal hat üzerinden politikleşmek gerekiyor.

Üstte yazdığımı bir örnekle somut kılayım. Burjuva demokrasisinde, halk herhangi bir konu yüzünden bir partiye ve onun vekil adaylarına oy veriyor (bu konu bazen baş örtüsü, bazen laiklik, bazen Türklük v.b. olabiliyor) ama bu oyu vermekle halk, söz konusu partiyi ekonomiden bütçeye, dış politikadan ulusal savunmaya dek her alanda yetkilendirmiş oluyor. Dolayısıyla, örneğin AKP gibi dinsel saikler yüzünden oy toplayan bir parti, her alanda iktidar sahibi olarak, kendine oy verenlerin çoğunluğunun da aslında hiç onaylamayacağı işler yapabiliyor (özelleştirme, Amerikan işbirlikçiği, savaş politikaları, esnek üretim ve taşeronlaştırma, kürtaja dek özel hayata burnunu sokma v.b.). İşte burjuvazi iktidarını bu şekilde sürdürüyor. Parlat bir lideri, onu da sistemden nemalandır, belli bir konu üzerinden oy aldır, ama her konu için yetkilendir, sonra kendi işine gelen tarzda faydalan. Dinsel saikle AKP’ye oy veriyorsun, iktidara gelince AKP gidip işsizlik fonunda birikenleri sermayeye peşkeş çekiyor! İşte hedef alınması gereken budur.

Bu perspektif, her türlü temsiliyet ve dolayım ilişkilerini yadsımaya dayandığı için, fazlasıyla kurucudur (bugünden yeni olanı kurarak eski olanı yıkar) ve üretenlerin yönetmesine (doğrudan demokrasi anlayışına) dayanır. Buna ‘devrimci demokrasi’ diyebiliriz.

Burjuva demokrasisine ve dolayısıyla parlamentosuna, onun parti ve sandık anlayışına karşı çıkmamız gerekiyor. Zira hiçbir devrim burjuva parlamentosundan gelmemiştir, yığınların mücadelesiyle gelmiştir. Halkın siyasal konulara direkt müdahil olabilme hakkını savunmamız gerekiyor. Partiler oylanmasın, bizzat konular oylansın. Ben bir partiye oy verip de onun benim adıma her konuda karar vermesini beklememeliyim. Her konu benim oyuma sunulmalıdır. Halkı ancak yine kendi temsil edebilir! Bütçe politikası, vergi politikası, ulusal savunma, dış politika hamleleri, kamulaştırma v.b. her konu tek tek ve direkt olarak halk oylamasına sunulmalıdır. Devrimci bir partinin rolü, halkı yönetmeye talip olmak değil, halkın erklenmesine aracı olmaktır. Bu yüzden devrimciler oy istemez, burjuva parlamentosuna girmeyi de temel almaz. Bunun yerine, o parlamentonun mantığını teşhir ederek halkın kendini yöneteceği öz örgütlülükleri kurmaya odaklanır. Burada halkın kendini yönetimi ile halkın egemenlerce yönetilmesi arasında, ya da başka türlü söylersek, halkın kendini yöneteceği komünler ile halkın egemenlerce yönetildiği burjuva parlamentosu arasında bir çelişki oluşmaktadır. Bu çelişki, içinde yaşatıldığımız eskimiş dünya ile özlemini duyduğumuz yeni dünya arasındaki çelişkinin bir prototipidir.

Burjuva partileri, ”Bizi seçin, mecliste istediğiniz konuları gündeme taşıyalım” diyebilir; bu bizim işimiz olmamalı. Bizim yapmamız gereken, halka dönüp, ”Parti ve vekilleri, yani egemenliği sizden çalan aracıları aradan çıkarın, sizin olan egemenliği geri alın!” çağrısı olmalı. Burjuvazi, işbirlikçi partileri özneleştirir; devrimciler ise partileri değil direkt olarak halkı özneleştirmelidir. Söz, yetki, karar ve iktidar halkta olacaksa, bugün iktidar partisinin karar verdiği belli başlı temel konular halk oyuna sunulmalı ve kararı direkt olarak halk vermelidir. Solun yükselişinin başlangıç adımı da buradadır: Evvela oligarşinin egemenlik mekanizmasını felç etmek gerekiyor. Bu da ancak onların temsiliyet tuzağından çıkıp kendimizi yönetmemizle olur.

Engels soslu diyalektik eleştirisi

Engels’ten yapacağım bir alıntı üzerinden diyalektik yöntemi eleştirsem çok mu büyük bir ‘günah’ işlemiş olurum? Umurumda değil, çünkü günah hep çekicidir! O halde önce bir alıntı: “Kölelik olmadan, Yunan devleti, Yunan sanat ve bilimi olamazdı; kölelik olmadan, Roma İmparatorluğu da olamazdı. Ama Yunan kültürüyle Roma İmparatorluğunun kurduğu temel olmadıkça, modern Avrupa da olamazdı. Bütün iktisadi, politik ve ussal gelişmemizin, köleliğin hem evrensel olarak kabul edilmiş hem de gerekli olduğu bir durumdan oluştuğunu hiç unutmamalıyız. Bu anlamda şunu söyleyebiliriz: Eski çağın köleliği olmadan modern sosyalizm de olamazdı. … o zaman varolan koşullarda kölelik düzeninin kurulması ileriye atılmış büyük bir adımdı.” [Engels, Anti-Dühring, 216-217].

Nasıl ama? İnsanı marksizmden soğutacak bir analiz değil mi? Tümüyle teknisist bir bakış açısı ve erekselcilik söz konusu. Ekonomik indirgemecilik ve insanı önemsizleştirme çok açık ifade edilmiş. Yunan sanat ve biliminin kökeninde köleliğin yattığını iddia ediyor. Pisagorcular başta olmak üzere komün savunusu yapan felsefeciler v.b. yok sayılıyor bu arada. Çünkü Engels o dönem için köleliği ‘ileri bir adım’ olarak görüyor. O halde, o dönem eşitlik-özgürlük için mücadele eden hareketleri de bu ileri adımı engelleyen gerici hareketler olarak görecektir. Bundan bu sonuç çıkar. Demek ki o devirlerde yaşıyor olsa, Engels mücadele eden kölelere gidip ”Durun yapmayın, siz şimdi farkında değilsiniz ama aslında sizin ezilmeniz uzun vadede çok hayırlı olacak, komünizmin alt yapısı kuruluyor. Ses çıkarmayın!” deyip despotlardan yana olacak! İşte Stalin de işçilerin canını çıkarırken bu ”teoriyi” kullanıyordu. Kalkınma, sanayileşme v.b. ereği koyup işçilerin tüm haklarını törpülemiş, onları köleleştirmiş, sovyetleri de devletleştirmişti. Sonunda Rusya kalkınmıştı da! Peki bu ‘ileri bir adım’ mıdır? İşçilere göre hayır, ama Engels’e göre evet! Bu yazının yazılma gayesi işte budur. Sorunun diyalektikten kaynaklandığını gösterebilmeyi umuyorum.

Tarihsel açıdan bir şeyin ilerici sayılması için emeğin özgürleşmesi yönünde bir adım olması gerekir. Kölelik ise -adı üzerinde- böyle bir adım değildir. Ama Engels aktardığım sözlerinde emeğin özgürleşmesi açısından değil, tümüyle teknisist bir açıdan meseleye yaklaşıyor. Kölelik sonucu elde edilen birikim neticesinde, bin yıl sonra doğmuş olan bizler için kazanımlar bulunabilir elbet. O da sadece teknoloji açısından; yoksa gerici felsefeler, despotik devletler v.s. hiç de birer kazanım gibi görünmüyorlar. Engels’in olumladığı kölelikten günümüz seküler medeniyeti ve bilimi kadar günümüz gericiliği ve faşizminin de doğduğunu unutmamak gerekiyor. Engels’in ‘ileri bir adım’ olarak gördüğü köleci dönemden sonra daha ileri bir adım olarak gördüğü feodal dönem ve hatta Orta Çağın karanlığı geliyor! Tarih ileri mi akar hakikaten? İlericilikte neyi kıstas aldığımıza göre değişir. Sadece teknolojik gelişime bakarsanız böyledir kuşkusuz ama onca gelişim içinde yokluk çekenlere, hayatı kararan kadınlara, savaşlarda telef olanlara, Orta Çağ karanlığında yakılanlara sorun bir de!.. Kölelik ileri bir adımdı deyince Engels köleler dışında herkesi ikna eder herhalde!

Kölelikten serfliğe geçiş ileri bir adım olarak görülebilir. Ama ilkel komünal toplumun göreli özgür emekçisinin köleliğe düşmesi bir ilerleme falan değildir. Bu bir düşüştür. Bu düşüşün belki tarihsel olarak kaçınılmaz olması, bunun bir düşüş olduğunu reddetmeyi gerektirmez. Kölelikten serfliğe geçiş de –emeğin tahakküm edilmesi devam ettiği için- en fazla reform anlamı taşır ve kurtuluş getiren bir devrim anlamına gelmez. Hele ki üretim ilişkileri üretici güçlerin önünde engel haline gelmeden evvel, yani köle emeği üretici güçleri geliştiriyorken böyle bir refomun bile olamayacağı iddiası baştan sona rezalettir. Engels’i zaman makinesine koyup Spartaküs’ün yanına ışınlasak, köle emeği üretici güçleri geliştirirken Spartaküs’e hayalperest muamelesi yapacak, kölelik üretici güçlerin gelişimi önünde engel haline geldiğinde ise en ‘fazla’ serflik önerecekti! Spartaküs serfliği değil özgürlüğü talep ettiği için de Engels’den fırçayı yiyecekti. Burada, emeğin özgürleşmesi ve kendini olumlamasını temel alan değil (halbuki böyle olmalıydı – Spartaküs’te böyledir), emeği karşıtının onu olumsuzladığı haliyle (yani ‘köleleştirilmiş emek’ olarak) değerlendirip o diyalektik tahakküm ilişkisi içinde hareket ettirebilen bir zihniyet var. Buna ekonomik indirgemecilik diyebiliriz. Bu zihniyet geçmişe bakarken ‘durum tespiti’ yapıyor gibi görünebilir ama aynı zihniyetle geleceğe baktığında, üretici güçler gelişiyor diye işçilerin canını çıkarmaya kalkan bir Stalin görürüz. Ya da Batıya yetişmek, hızlı kalkınmak, sanayileşmek için taylorist iş disiplinine sığınan bir Lenin görürüz. Erekselcilik işte bu noktada devreye girer.

Bir başka örnek verelim; emekçi insanın özgürleşmesini önemsemeyen ekonomik indirgemeci bir mantıkla meseleye bakarsak, örneğin o dönemlerdeki Emeviler, sonradan ortaya çıkan özgürlükçü-komünal Karmatilere göre daha ‘ilerici’ sayılır! Çünkü Karmatiler özgürlükçüydü, Emeviler ise köleliği barındırıyordu ve dolayısıyla maddi koşulları daha hızlı geliştiriyordu!

İkinci husus şudur: Bence komünal toplumdan köleliğe geçen emekçi ileri bir adım atmamıştır (zira bunu böyle tanımlamak özgürlüğe değil insan mutluluğunu dışlayan bir teknolojik gelişim fetişizmine odaklanıldığını gösterir) ama kölelikten serfliğe geçiş belki ileri bir adım olarak görülebilir. Bu noktadaki eleştirim, Engels’in diyalektikçi zihniyetinin köleler için serf haline gelmekten başka bir çıkış yolu tanımıyor olmasınadır. Yani emeğin tahakküme alınmasını reforme edip tahakkümü bu kez de feodalizm altında yeniden üretmek dışında bir çözüm sunmuyor diyalektik. Çünkü Engels köleliği karşıtını olumsuzlamaya kapatıyor, buna göre onlar en fazla efendilerini sıkıştırıp kölelik şartlarında biraz kolaylık isteyebilir. Veya kendilerine yeni efendiler(feodal beyler) bulabilir. Oysa çok daha fazlasının istendiğini ve denendiğini Spartaküs’ten, Pisagorculardan, Gnostiklerden, sonra da Karmatilerden v.b. görüyoruz. Engels o devirlerde yaşasaydı tüm bunlara köleliğe karşı serfliği önerip daha fazlasını ütopiklikle suçlayarak karşı çıkacaktı. Engels emeğin özgürleşmesini, kendini olumlamasını, bunun politikasını yapmayı görmüyor. O dönem bunun politikası yapılabilirdi, nitekim üstte saydığım örneklerde yapıldı da. O günkü maddi koşullarda komünizm olmazdı ama ‘’ilkel’’ komünal toplumun özgürlükçü ilişkiselliği, imparatorlukları yıkıp ele geçirilecek birikim ve alt yapı kullanılarak yeniden üretilebilirdi (ki Roma’da saraylar, kanalizasyonlar, su şebekeleri v.s. bile vardı). Bunun için diyalektikten çıkıp antagonizmaya bakmak gerekiyordu.

Diyalektik çelişki kendini karşıtını olumsuzlama üzerinden yeniden üretir; dolayısıyla karşıtını da yeniden üretir ve bu yüzden tahakküm ilişkisini reforme eder en fazla. Diyalektik, tahakkümün felsefesidir. Antagonizma ise uzlaşmaz çatışmadır, kendini olumlayarak karşıtını yok eder. Antagonizma, diyalektiğin basit bir uzantısı değildir; diyalektik tahakküm ilişkisinden çıkışa dayanır. Örnekleyecek olursam; diyalektik, köle ile köle sahibi arasındaki çelişkiden hareket eder; kölelerin hak elde edip serf haline gelmesine varır. Antagonizmik çatışma ise emek ile köle emeği (yani köleleştirme; egemenlerin emeği olumsuzlayarak/köleleştirerek kendilerini/egemenliklerini olumladıkları diyalektik tahakküm ilişkisi) arasındadır. Bu çelişki, tahakkümden çıkışı, emeğin kendini olumlamasını ve serfliği değil emekçinin özgürleşmesini getirir. Varacağı yer, Komünün kuruluşudur. Engels’in indirgemeci ve insanı talileştiren bakış açısı diyalektik yönteminden kaynaklanıyor.

Engels tarihe bakarken hep sermayenin olumsuzladığı emek üzerinden hareket ediyor, emeğin kendini olumlaması üzerinden hareket etmiyor. Diyalektik ilişki, karşıtını olumsuzlayarak kendini olumlamaya dayanır. Böylece karşıtını da yeniden ve yeniden üretirsin. Köleliğe diyalektik gözlükle bakarsan, köle sahibini olumsuzlama üzerinden köleyi olumlama yoluna gider ve serfliğe varırsın. Emeğin, kendini olumsuzlayan tahakkümden, yani köleleştirilmeden çıkışını ve bu yolla kendini olumlamasını düşünmek gerekirdi oysa. Diyalektik üzerinden gitmek, karşıtını da yeniden ürettiği için, sınıfsız topluma asla varamaz; yapabileceği şey en fazla tahakkümü reforme edip yeniden üretmekten ibarettir. Nitekim tarihte de buna yol açmıştır. Engels tarihi bu gözlükle okuyor. Engels diyalektikçi olduğu için emeğin kendini gerçekleştirmesine bakmıyor hiç. O hep köle görüyor, serf görüyor, sonra da ‘ücretli emek’ görüyor. Yani hep egemenlerin öznelliğini yansıtan (kendi öznelliğini değil) bir ezilen sınıf görüyor. Diyalektikte taraflar karşısındakini kendine göre özneleştirerek nesneleştirir. Köle, serf, ücretli emek v.b. egemenlerin nesnesidir. Bunlar üzerinden tarihi okursak, tarihin akışını diyalektiğe kapatırsak kölelikten sonra anca serflik gelir tabi! Ama emeğin var olmak için karşıtına gereksinimi yoktur. O, kendini olumlayarak karşıtını olumsuzlar ve ortadan kaldırır. Önemli olan, egemenin diyalektiği içine sıkışıp tahakkümü revize etmek (yani sınıf mücadelesi) değil, iktidar diyalektiğinden otonomlaşıp kendini olumlamak(yani sınıfsızlaşmak)tır.

Bize göre komünizmin maddi koşulları var mı şu an dünyada? Eğer yoksa, bu koşullar yaratılana dek ücretli emek olarak sınıflaştırılmayı ve artı değer sömürüsünü ‘üretici güçleri geliştirdiği’ gerekçesiyle savunuyor muyuz? Diyalektik yöntemin mantığı bunu savunmaya varıyor. En ‘iyi’ ihtimalle bu sömürüyü ve birikimi kapitalist piyasada değil de sosyalizm adı altındaki devlet kapitalizminde yapmayı salık veriyorlar. Diyalektikçi çizgi, tahakkümü yeniden üretmek dışında sonuç vermedi. Çünkü emeğin kendini olumlamasına, yani kendi yaşamını yönetmesine dayanmıyordu.

Marksizmin bu ‘sakat’ algılanışı onun diyalektiğinin ‘dümdüz’ anlaşılmasından kaynaklanıyor. Materyalizmin diyalektik yorumu, mücadeleyi ‘alt yapının gelişimine’ kapatıp özgürleşmenin ırzına geçiyor. Sosyalizmi ileride ulaşılacak bir cennet gibi tasavvur etmenin yolunu açıyor. Ona ulaşılana dek, ‘üretici güçler gelişsin’ diye emekçilerin canını çıkarıyorlar. (Halbuki en büyük üretici güç insandır). Lenin de yine bu aynı mantıkla taylorizmi benimsemişti. Mesele bürokrasi sorunundan da evvel bu diyalektikçi zihniyette. Diyalektik, devleti ve aşkınsal iktidarı türetip duruyor. Devlet de bir sınıf üretme ilişkisi olduğu için sınıfsız topluma ulaşamadan yozlaşma ve çözülüş yaşanıyor. Stalinizmi eleştirmek gerekli fakat yetersiz, onun teorik arka planını da görmek gerekiyor. Bu teorik temeli diyalektik yöntem oluşturuyor.

Emeği, sermayenin sınıflaştırma diyalektiğinden çıkarmak gerekiyor. Bunun için evvela zihnen diyalektikçilikten çıkmak lazım. Diyalektik, tahakkümün felsefesidir çünkü. İster istemez yabancılaşmaya ve metafizikçi zihniyetin yeniden üretimine sebep oluyor. Diyalektiğin deli gömleğinden kurtulmuş bir materyalizm lazım bize. Spinoza’dan, Foucault’tan, Negri’den, Hardt’tan, Deleuze’den, Guattari’den, hatta anarşistlerden öğrenilecek çok şey var.

Yazıya Ek: İnsan kendini olumlama yönünde politikleşmezse ve bu yönde bir praksis geliştirmezse, şuursuz varlıklar gibi diyalektik işleyişe tabi olur. Köleden en fazla serf olur, o da artık kölelik sistemi işleyemez hale gelince… Bu noktada Engels doğrudur. Hatası ya da hatası demeyelim de, görünmezleştirdiği seçenek şudur: İnsan akıllı ve canlı bir varlıktır. Kendini olumlama yönünde politikleşip tarihteki diyalektik tahakküm ilişkilerini aşabilir. En başta savunulması gereken budur. (Bu kısa açıklamayla ‘Devrimci Marks’ ile ‘Bilim Adamı Marks’ ayrımını da öpüştürüp barıştıralım.). Diyalektik ilişki, sınıflar arasında olur; emeğin sınıfsızlaşmak üzere praksisi ise sınıfsal diyalektikten özgürleşmeyi içerir.

Doğadaki diyalektik, emekçiler kendilerini gerçekleştirmek/olumlamak üzere harekete geçmediği sürece tarihte de işler, nitekim işlemiştir. Ama devrimcilerin vurgu yapması gereken, tarihin diyalektik akışına kapılmak değil, emeğin kendini olumlamasının altını çizerek tarihsel süreçte kendini yeniden üreten diyalektik tahakküm ilişkisinden çıkmaktır. Emek, nesneleştiği sürece doğadaki diyalektik tarihte de sürer. Çünkü egemenler, karşıtlarını/emekçileri olumsuzlayarak/sınıflaştırarak kendilerini üretirler. Tarihteki diyalektik budur. Bizim çıkmamız, aşmamız gereken bir şeydir. Emek canlıdır ve akıllıdır, kendini gerçekleştirebilir, yani sınıflaştırılmayı reddedebilir. Komünal bir özgürlüğü talep edebilir. Nitekim 2000 sene evvelki Spartaküs’te bile bunu talep etmiştir. Bu olanak her zaman var. Doğadaki diyalektik, nesnenin karşısındakini olumsuzlamak üzerinden kendini ve karşısındakini yeniden üretmesine dayanır. ‘Kendinde sınıf’ olunduğu sürece emekçiler de sermayenin onları olumsuzladığı biçimde (yani bir sınıf olarak) özneleşerek -aslında- nesneleşirler ve ‘sınıflaştırmanın diyalektik ilişkisi’ devam eder. İnsan toplumundaki diyalektik -karşıtını olumsuzlayan/tahakküm eden içeriği yüzünden- sınıflaştırmayı üretir. Doğada bu bir sorun yaratmaz, ama insan toplumunda -insanın duyguları olduğu için- bu bir tahakküm-özgürleşme kapsamına girer. Doğadaki diyalektik sorun yaratmaz, ama insan toplumunda sınıflaştırmayı, tahakkümü yaratır. Tarihteki diyalektiği ondan özgürleşmek için bilmeliyiz sadece.

Kısacası: Doğada diyalektik vardır (şimdilik aksini iddia etmeyeyim, yavaş yavaş…) ve bu bizim için sorun değildir. İnsan toplumunda da insan şuursuz davrandığı sürece diyalektik vardır, bu durum tahakküm ilişkisini üretir. Bu bir sorundur. Tabi doğa için değil sadece insan için sorundur. İnsan kendini gerçekleştirme arzusuna dayanarak diyalektik tahakküm ilişkisinden otonomlaşabilir. Devrimcilerin savunması gereken budur. Öbür türlü zaten tarihin diyalektiği kendi yatağında akacaktır.

Tanrı Hakkında Sorular….

Tanrım, alınganlık gibi insani zaafların yoksa bize olan öfkelerin ve cezaların neden?

Tanrım, yarattığın insanlar psikiyatri bilimini geliştirdi, artık amacına ulaştın, tedavi olabilirsin!

Tanrım, bana ne zaman öfkelensen, kendine beni senin yarattığını hatırlat olur mu?

Her şeye gücü yeten bir Tanrı olarak bence mevcut dünyamızdan çok daha iyisini yapabilirdin, ya kötüsün ya beceriksiz. Yoksa utandığın için mi kendini gizliyorsun?

Kullarına kızıp bağışlayabiliyorsun, duygusalsın falan ama bir şey merak ediyorum: Espiri duyunca gülüyor musun?
Peki tehdit edebildiğin kadar iyi espiri yapabiliyor musun?

Tanrım, yarattığın insanların çiftleri var ve yaşamlarını paylaşıyor, bunu öğrendikçe olgunlaşıyorlar, sevgi alıp veriyorlar. Sen daha ne kadar zaman ‘tek tabanca’ takılacaksın?

Tanrım, baş meleğin sana itiraz etmiş, ilk yarattığın insan çifti de itiraz etmiş, kısacası etrafındaki kimseye -kendini göstermene rağmen- sözünü geçirememişsin. Hiç kusuru kendinde aradığın oldu mu?

Tanrım, bize öfkeleneceğine, bakış açını değiştirmeyi düşünmez miydin?

Tanrım, hata yaptığında kabul edebilecek kadar olgun musun?

Tanrım, yarattığın ve hür irade verdiğin bu kuluna kendini sevdirememek nasıl bir duygu?

Tanrım, sence insanlar cehennemde onlara işkence ettiğinde seni sevmeye başlayabilir mi?
Tanrım, sence zulmetmek, insanların fikrini değiştirmek için bir yöntem olabilir mi?

Tanrım, tapılma ve övülme arzun yalnızlığından ve sevgi görememenden mi kaynaklanıyor?

Tanrım, senin yaşamının bir amacı var mı? Örneğin, evreni neden yarattın? Her şey can sıkıntısının ürünü mü yoksa?

Tanrım, sana inanmayanları ve dediklerine uymayanları diri diri yakacağını söylüyorsun; bu kadar nefreti yüreğin nasıl taşıyabiliyor?

Tanrım, sürekli olarak bizi gözetleyip iyi ve kötü bulduğun davranışlarımızın muhasebesini tuttuğunu söylüyorsun, başka işin mi yok? Bence kendine daha yaratıcı uğraşlar bulabilirsin. Örneğin biz insanlar, kendimizden farklı canlıları bir yere kapatıp sabahtan akşama dek onları izleme türünden zevklere sahip değiliz. Tamam, hayvanat bahçelerimiz var ama kısa ziyaretler yapıyoruz.

Tanrım, biz çocuklarımızı büyüyüp olgunlaşsınlar ve artık bize ihtiyaçları kalmasın diye yetiştiriyoruz; bence bizden öğreneceğin şeyler olabilir.

Tanrım, kadınlara olan kinin anne sevgisini hiç tatmamış olmandan mı kaynaklanıyor?

Tanrım, sen özeleştiri yapabilir misin?

Tanrım, senin her şeyi bildiğin söyleniyor? Peki herhangi bir şeyi merak edebilir misin?

Tanrım ben senden vazgeçebilirim; örneğin, bu dünyada sensiz yaşayıp öldükten sonra diriltilmekten vazgeçebilirim, peki ya sen benden vazgeçebilir misin? Ben sen yokmuşsun gibi davranabilirim, ya sen? Peşimizde dolanmayı bırakabilir misin?

Tanrım, senin her şeyi gördüğün söyleniyor. Umarım bu, her zaman için geçerli değildir! Özel hayata saygı diye bir şey duymadın mı acaba?

Tanrım, sence huri vaat etmeseydin erkek kulların sana bu kadar bağlı olur muydu?

Tanrım, neden ödülün de cezan da hep nefse dair?

Tanrım, neden erdemi özgürlükte değil de itaatte arıyorsun?

Tanrım sence biz insanlar varlığından şüphe edecek denli tanımadığımız birini sevebilir miyiz?
Peki, sevmediğimiz birine bize bir şeyler vaat etti veya korkuttu diye boyun eğmemiz sence bir erdem olabilir mi?

Tanrım, nasıl bir hayat yaşacağımızı önceden biliyorsan bize neyin sınavını yapıyorsun?
Bildiğini tekrar ederken sıkılmıyor musun?

Tanrım, bu ‘hayat sınavı’ içerisinde neden savaşlar, çocuk cinayetleri, tecavüzler, soykırımlar v.b. olmak zorunda?
Neden en büyük kötülüğün karşımızdakine tokat atmak olduğu bir düzenek yaratıp sınavı orada yapmıyorsun?

Tanrım, gözünün önünde küçük bir kız çocuğu tecavüze uğrayıp öldürülüyor, senden yardım istiyorken neden kılını kıpırdatmıyorsun?
Hiç değilse çocukları korusaydın olmaz mıydı?
O sırada kendini nasıl dizginleyebiliyorsun?

Tanrım, senin gücünün her şeye yettiğini söylüyorsun ama bana kendini sevdiremedin bilesin.
Kitaplarını okuyorum da, aslında bunu amaçlamamışsın bile!

Şiddet eğilimi olan ‘duyarlı vatandaşlar’ için not: Bu yazıda sözü edilen, eski Yunan tanrısı Zeus‘tur! Üzerinize alınmayınız…

http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/tanriya-sorular-15913

Trans Bireyler ve ”İşbirlikçi Psikiyatri”

Hürriyet’ten Ayşe Arman, cinsiyet değiştirerek erkek olup Rüzgar adını alan Nil Erkoçlar ile röportaj yapmış. Erkoçlar, ünlü bir isim olduğu için bu cinsiyet değiştirme operasyonu basının ilgisini çekmiş haliyle. Röportajda dikkatimi çeken ise şu oldu: Ayşe Arman, Erkoçlar’a, ”Cinsiyet değiştirmeye karar verdiğinde bunu hemen uygulayabildin mi?” mealinde soruyor. Erkoçlar ise iki sene Çapa’da psikiyatriste gitmek durumunda bırakıldığını, doktorun ”cinsiyet değişimine hazırdır” diye onay vermesiyle ameliyat olabildiğini belirtiyor.

Burada dikkati çeken nokta şu: İktidar, cinsiyet rollerini yeniden üretebileceğini, örneğin biyolojik olarak erkek cinsine (sexuality) geçecek olan kişinin toplumsal cinsiyet kalıbı olarak da (gender) erkekliği benimsediğini garantiye almadan ameliyata izin vermiyor! Erkek egemen cinsiyet kalıpları devreye giriyor ve iktidar psikiyatri ”bilimi” aracılığıyla kişiyi tahakküme alıp şekillendiriyor. Verili cinsiyet rollerine uygun olana dek kişinin bedenini tahakküme alıp ameliyata izin vermiyor.

Aslında buna karşı da mücadele etmek lazımdır. Kürtaj konusunda ”benim bedenim benim kararım” dedi insanlar. Son derece haklıydılar. Cinsiyet değiştirme de aynı kapsamda değil midir? Ben cinsiyet değiştirmeye karar verirsem tek karar merci ancak yine ben olabilirim. Devlet ve psikiyatri servisleri ne hakla karışır? Onlar, ancak ben onlardan psikolojik destek talep edersem karışabilirler. Ama Türkiye’de böyle olmuyor. Zorunlu bir psikiyatrik süreç başlıyor ve ancak doktorun onay vermesiyle ameliyat olunabiliyor. Anlaşılan o ki, onayın kriteri de ataerkil toplumsal cinsiyet rollerine uyum! Cinsiyetini değiştirmek isteyen kişi illa psikiyatri tarafından, geçmek istediği toplumsal cinsiyetin davranış kalıplarını benimsediğine ilişkin gözetime tabi tutulmak zorunda mı? Burada erkek egemen zihniyetin ve ‘erkek devlet’in uyguladığı bedensel tahakküm açıkça görülebiliyor. Biyolojik olarak erkek olmak için ameliyat olmak isteyen bir transeksüel, ancak toplumsal cinsiyet kalıbı olarak erkekliği benimsediğinde bu izni alabiliyor. Burada ataerkinin yeniden üretimini merkeze almış bir mekanizma görüyoruz.

Bir ”normallik” tanımı yapılıyor ve eril cinsle erkeğe atfedilen roller ve davranış kalıpları ilişkilendiriliyor. Buna uyanlar, ”operasyona hazır sayılıp” ameliyat vizesi alabiliyor. Belli ki psikiyatri de toplumsal cinsiyet kalıbı olarak erkeklik ile biyolojik cins olarak erkeklik (erillik) arasında bir bağ kurup bunun üzerinden normali tanımlıyor ve ”hastasına” bu gözle yaklaşıyor. Demek ki sadece ‘erkek devlet’ değil, ‘erkek psikoloji’ de demek lazım!

Bu noktada psikolojinin ideolojik işlevini, adeta modern zamanların dini gibi bir içerikle iktidar tarafından araçsallaştırılmasını görüyoruz. Psikiyatri ”bilimi”, bilimin egemen sınıf elinde nasıl da araçsallaşıp afyonlaşabildiğini göstermesi bakımından oldukça dikkate değerdir. Bir yönüyle psikiyatrinin, tıpkı din gibi, özünde toplumsal ve politik olan sorunların üzerini örtmeye yaramaktan başka bir işe yaradığı yoktur. Psikiyatri, sosyo-politik zeminin mağdur ettiği bireylere ”hasta” yaftası yapıştırıp, kusuru sosyo-politik sistem yerine bireyde arar!

Örneğin, birey işsizlikten ötürü bunalıma girdiyse, burada sorun işsizlik ya da işsizliği dayatan sistemde değil sendedir! Psikiyatri bununla da kalmaz, hastalığı tanımlama tekelini elinde tuttuğu için, bireyleri sindirip düzeni temize çıkarmak için yarı-bilinçli bir misyon da üstlenir. Bireyi hasta olduğuna ve hastalığının kökeninin biyolojik olduğuna, yani yine bireyin kendisi olduğuna inandırarak kişiyi sıkıştırır. Birey kendini gerçekten de sorunlu ve hasta hissederek kendini sorgulamaya başlar. Korku, kaygı, suçluluk duygusu ve kendi gibi ‘hasta’ olmayıp ‘normal’ olanlar karşısında eksiklenme baş gösterir. Birey iyice içine kapanır. Tüm bu yöntemlerle bireyin isyanı sindirilemez ve itirazına devam ederse bu sefer de ‘tıbbi’ tedavi adı altında binbir çeşit psikoterapik ilaçla ”tedavi edilmeye”, yani maddi araçlar da kullanılarak sindirilmeye çalışılır. Aslında sistemin mağdur ettiği bir birey, duyarsız ve sisteme uyan diğer bireyler arasında belki de tek sağlıklı bireydir ama anormal ve düzeltilmesi gereken bir vaka muamelesi görür. Psikiyatri, hastalığı hiç sistemde aramaz; hep bireylerde arar. (Sosyal Psikiyatriyi ise ayrı değerlendiriyorum)

Psikiyatri, kapitalizmin yeni dinidir. Artık suçluluk hissi, korku ve kaygıyı psikiyatri vermekte, düzeni temize çekmek üzere düzenin mağdurlarını suçlama misyonunu o üstlenmekte, eskinin günahkarlık kavramına benzer biçimde bireye kendini anormal ve hastalıklı hissettirmektedir. Üstelik psikolog ve psikiyatristler, tıpkı din adamları gibi, bu işi paraya da dökmüşlerdir! İktidarlar, kendine karşı çıkan ya da bir biçimde mağdur ettikleri herkesi sindirmek için ille de asker-polis gücünü kullanmaz. Ya da tutuklayıp hapse atmaz. Bundan daha öncelikli ve etkili bir yol benimser. En başta başkaldıran bireyin ve etrafındaki insanların bu başkaldırıyı ezmesi ve dışlaması için bunu bir hastalık, bir anormallik olarak tarifler ve topluma benimsetir. Psikiyatri denen bazı durumlarda bir tür ‘bilimsel faşizm’e dönüşebilen uygulamalar yığını, iktidara bu yolda büyük destek sunabiliyor. Akıl hastaneleri ve terapi seansları başkaldırının sistem adına ezilip hastalığın tüm ‘kabahatinin’ bireyde arandığı, böylece bireyin daha da sindirildiği, aslında tümüyle politik bir süreç olarak yaşanır. Sosyo-kültürel yapının mağdur ettiği insanlar, ”ruh hastası” olarak yaftalanıp -tıpkı mahkumlar gibi- bir yere kapatılır. Mahkumların ‘ıslah edilmesi’ gibi, bu insanlar da ‘tedavi edilmeye’ başlanır. Ta ki tüm sorunun kendilerinde olduğuna inanıp sistem eleştirisi yapmayı bırakana ve mevcut düzene uyumlu bir birey olana kadar. Psikiyatrinin ‘normallik’ ve ‘sağlıklılık’ tanımı temelde mevcut sisteme uyum, o sistemin üzerinde yükselek toplumsal ilişkilere ve kültüre uyumdur. Aykırılık yapanlar olsa olsa ‘deli’ ya da ‘ruh hastasıdır’. Başta burjuva medya olmak üzere devrimcilere sürekli olarak ‘patolojik vaka’, ‘şiddet eğilimli tipler’, ‘asosyaller’ v.s. denmesi boşuna değildir. Bu söylemlerin tümü sistemin tahakkümünü bireyler üzerinde her gün tekrar tekrar üretmeye yarar.

Kısacası: Psikolog takımını imamlardan daha fazla dikkate almamanızı tavsiye ederim. Zira aynı temelden kök almakta ve aynı amaca hizmet etmektedirler. Ruh sağlığında bir sorun hissediyorsan bunun sebebi toplumsaldır, biyolojik değil. Çözümü de yaşam pratiğini devrimcileştirmektir; psikiyatriste sonunda seni suçlaması için bir tomar para boca etmek değil! Psikiyatriste beden üzerinde karar verme hakkı verilmesi ise çok korkunç sonuçlara dek varabilir. Cinsiyet değiştirme ameliyatı için izin gerekliliği, bunun başlangıç adımıdır. İpin ucu kaçmadan karşı konulmalı.

Emekçiler sadece fiziksel olarak değil duygusal olarak da sömürülüyor. Kapitalizm, başta medyası ve reklamları olmak üzere algımızı ve duygu dünyamızı da kontrol edip yönlendirmeye çabalıyor. Arzularımıza uygun ürünler satmanın da ötesine geçerek, ürünlerini arzulamamızı sağlamak üzere duygu dünyamıza tecavüz etme yoluna gidiyorlar. Psikiyatri denen yeni din, emekçilerin duygulanımlarının bir sonraki günün sömürüsü için kontrol edilmesi, sınırlar içinde tutulması ve yeniden üretilmesini sağlayan modern bir afyondan başka bir şey değil.

Ülkemizde Devrimci Hareket Neden Sönük? Ve Çaresi Nedir?

Politik hareketler her zaman popüler ve etkili kalacaklar diye birşey yok elbet. Her siyasi akım belli dönemlerde yükseliş ve düşüşler yaşayabilir. Sosyalist hareket de 1960’larda yakaladığı yükselişi 1970’lerin ikinci yarısında oldukça tırmandırmış ve etkili bir güce dönüşmüştü. Fakat darbe sonrası bu hareket fazlasıyla cılız bir hale geldi. 12 Eylül faşist darbesi esas muhatabı olan sosyalist hareketi kısa sürede ezdi. Bu denli büyük ve organize darbeler dünyanın her yanında düşmanlarını kısa sürede ezerler. Bunda bir sorun yok. Sorun, darbenin üzerinden on yıllar geçmiş olmasına karşın sosyalist solun hala darbenin ilk yaşandığı dönemdeki kadar cılız ve etkisiz olmasında. Sorun, devrimci hareketin kendini toparlayamamasında.

Bu başlıkta önce bu durumun sebeplerini tartışmak, sonra da düzeltmek için neler yapılabileceğini konuşmak istiyorum. Önce sosyalist hareketin neden kendini toparlayamadığına yönelik kendi fikirlerimi maddeler halinde paylaşmak istiyorum.

  • Sosyalist hareketin büyük kısmını oluşturan THKP-C ve THKO kökenli örgütler, suni dengeyi kırmak ve zaten isyan etmeye hazır durumdaki memnuniyetsiz halkı harekete geçirmek için öncü savaşını yeterli buldular ve toplum üzerinde ideolojik hegemonya kurmayı yeterince önemsemediler. Aslında, o dönemin çatışmalı ortamı ve şartları gereği savaş ön plana çıkmak durumundaydı ve ideolojik hegemonya için vakit ve olanaklar sınırlıydı. İdeolojik hegemonyanın yeterince kurulamamsı, darbeyle birlikte yok edilen devrimci savaşçı güçlerin halk kitleleri üzerindeki bağlayıcılığını da yok etti. Sistem, kısa sürede, sosyalizmin kitlesini oluşturan kesimler üzerinde kendi ideolojik hegemonyasını kurup onları soldan kopardı ve düzene bağladı. İşçi sınıfı sosyal demokrasiye, Aleviler ”laik” devlet ve CHP’ye kaptırıldı. Kürtler ise kendi ulusal hareketlerini çıkarıp onların etkisine girdi. PKK’nın Kürtleri politikleştirirken rakipsiz kalmasında ve rahat hareket etmesinde, devletin devrimci örgütleri yok etmesinin büyük etkisi vardır.

  • 12 Eylül darbesi devrimci örgütlere çok sert müdahele etse de bu örgütler nispeten kısa sürede yeniden toparlandı. Fakat önceki kitle desteğini hiçbir zaman bulamadı ve kitlesiz örgütler durumuna düşerek marjinalleşti. Çünkü darbe sadece devrimci örgütleri değil, biraz politize olmuş emekçileri bile sıkı bir baskı ve denetim altına alıp topluma korku vererek sindirdi. Devlet, sola açık kitlelerin gözünde kendini adeta yenilmez güç olarak yeniden üretti. Bunu sadece zor yoluyla değil, sol değerleri CHP üzerinden kendine bağlayıp kendi solunu yaratarak da başardı. Gerçek sol yerine, kitlelere devletin uygun gördüğü bir sol(hizaya sokulmuş CHP) sunuldu. Sol, devlet tarafından, sınıfsal vurgularından arındırılıp tümüyle laiklik üzerinden yeniden tanımlandı.

  • Darbe sonrasında devlet sınıfsal ayrımların üzerini örtecek yeni ikilikler(laik-dinci, Türkçü-Kürtçü v.b.) icat ederek toplumun bu ikilikler üzerinden politikleşmesini sağladı. Sınıfsal çelişki perde altında kalınca sosyalist sol kitleselleşme olanağı bulamadı.

  • Devlet, tüm dünyada Yeşil Kuşak projesiyle de yürürlüğe konduğu üzere muhafazakarlığı toplumda yaydı ve bunu sola karşı bir panzehir olarak düşündü. Din derslerini zorunlu tuttu, her türlü yayınla topluma din zerk etti, varoşlarda devrimcilerden boşaltılan yerleri cemaat ve tarikatların kontrolüne soktu. Böylece toplumda dinsellikten kaynak bulan anti-komünist bir ideolojik hegemonya kuruldu. Sosyalist fikirlere alan bırakılmadı.

  • Devlet sosyalist mücadelenin gereksindiği asgari düzey demokrasi ve özgürlük ortamını bile hiçbir zaman sunmadı. Hukuksuzluk ve kontrgerilla cinayetleri sola karşı her zaman sürdü. İnsan hakları ihlallerinin bile durdurulamadığı bir ortamda sol mücadele yükseltilemeyecekti.

  • SSCB ve Doğu Blokunun ortadan kalkışının yarattığı ideolojik demoralizasyon, liberallerin sosyalizmi bu çöküşe indirgemeleri ve çökenin ardından bire bin katarak yaptıkları karalamalar ile adeta bir psikolojik yıkıma dönüştü. Toplum nezdinde de, zaten kendini anlatma olanakları pek sınırlı olan sosyalistlerin imajı büyük yara aldı. Liberal propoganda ve çarpıtma neticesinde, sosyalizm kitlelerin gözündeki ciddiye alınırlığını ve inandırıcılığını büyük ölçüde yitirdi.

  • Kapitalizmin gelişimi ve şehirleşmenin sunduğu olanaklar, televizyon, yoz magazin kültürü, yoz eğlence kültürü, bireycilik, kendini kurtarmacılık, çalışma süresinin uzayarak ve rekabetçi hale gelerek insanların başka şeyleri düşünmeye vakit bulamaması, özellikle gençlik içinde kışkırtılan apolitiklik v.b.’nin etkisiyle toplum sadece sosyalizmden değil, en temel haklarını savunmaktan bile aciz hale düşürüldü. Kapitalizm toplumu yozlaştırdı. Bu yozlaşma içerisinde sosyalist mücadele yükselemezdi.

  • Sosyalist mücadelenin güdüklüğü ve beli kırılmışlığı nedeniyle, sosyalizmle tanımlanacak ya da en azından sosyalistlerle yan yana duracak başka akımlar(savaş karşıtları, ekolojistler, feministler, LGBTT hakları için mücadele edenler v.s.) birbirlerinden yalıtık, sadece kendi grubunun haklarını düşünen bir yörüngeye girdi. Zaten toplumsal yozlaşma onları da etkilediğinden onlar da cılız kaldı.

  • Teknolojik gelişim, özellikle de iletişim araçlarındaki gelişim sosyalistlerin geleneksel propoganda araçlarını(bildiri dağıtma, gösteri, yürüyüş, şenlik, kahve toplantıları v.s.) gözden düşürdü. Televizyon öne çıktı. Fakat kitle iletişim araçları devlet ve sermaye denetimi altında ve pahalı olduğundan sosyalistler dışlandı.

Görüldüğü gibi sosyalist hareketin toparlanamamasının sebebi tek değildir. Her biri tek başına bile oldukça yıkıcı olan pek çok sebep üst üste binmiştir. Tüm bu sebeplerden ötürü devrimci hareketin toparlanamadığını ve cılızlığını aşamadığını düşünüyorum.

Şimdi gelelim bu olumsuz durumu değiştirmek ve eskinin hatalarına düşmemek için neler yapılabileceğine…

  • Kendi ideolojik hegemonyanı kurmak, kendi kitleni bilinçlendirmek, politikleştirmek hayati önemdedir. Bu yapılmadan girişilen bir mücadelede başarı şansı yoktur. Kendi ideolojik hegemonyamızı kurabilmemiz için, devletin hegemonyasıyla hesaplaşmamız, sürekli bir düelloya çıkmamız ve kitlelerin önünde yapılan tartışmalarla onları yenmemiz gereklidir. Örneğin; işçi sınıfı sadaka ve sosyal demokrasinin neden çare olmadığı konusunda yapılan yürekli ve sonuna kadar giden tartışmalarla sadakacılar ve sosyal demokratlardan koparılmalıdır. Aleviler, CHP ve devletin ‘laikliğinin’ gerçek bir laikliğe tekabül etmediği konusunda yapılacak tartışmalarla kazanılmalı ve devletten koparılmalıdır. Samimi olarak demokrasi isteyenler, merkez sağ partilerin seçimciliğe indirgenmiş sahte demokrasileriyle hesaplaşılarak ikna edilmeli ve kazanılmalıdır. Demokrasi, laiklik, emeğin hakları v.b.’nin ancak bizim yapabileceğimiz, bizim savunabileceğimiz konular olduğu konusunda kitleler inka edilmeli, bu politik başlıklarda ideolojik hegemonya kurulmalı, bu amaçla ciddi bir entelektüel savaş verilmelidir. Çok kültürlülük, çok seslilik ve farklılıkların barış içinde birarada yaşaması konusunda ”tekel” olmalıyız. Bu kavramları duyan herkesin aklına ilk olarak biz gelmeliyiz. Kürt meselesi konusunda da BDP’yi daha sola çeken bir olumlu etki yaparak bu partiyle dayanışma geliştirmeliyiz. Resmi ideolojiyle hesaplaşmak ve ayrım noktalarımızın altını çizip görünür kılmak da hayati önemdedir. Aksi halde ”eski sosyalistleri kırpıp kırpıp sosyal demokrat ya da kemalist yapmaya” devam ederler.

  • Devletin emek mücadelesi ve özgürleşmeden yalıtık tutarak sadece elitist bir laiklik taraftarlığı üzerinden tanımladığı ve CHP’de vücut bulan ”solculukla” hesaplaşmalı, kitleleri bunun sol olmadığı, gerçek solun ne olduğu konusunda bilinçlendirmeli ve bu konuda da düşünsel bir savaş vererek ideolojik hegemonyamızı kurmalıyız. CHP’nin sol olmadığı teşhir edilmeden, öznesinin sosyalistler olacağı yeni bir sol kitleselleşemez.

  • Sınıfsal ayrımların üzerini örten ikilikler(laik-dinci, Türk-Kürt v.b.) karşısında, bunlar yerine sınıfsal ayrıma bakılmasını vaaz eden ve bu tür ikilikleri ve kimlik taleplerini talileştiren bir tutum almamalı, olanaklarımız belliyken gündemi istediğimiz gibi değiştirebileceğimiz yanılgısına daha fazla kapılmamalıyız. Bu ikilikler konusunda da kendi sözümüzü söylemeli, bu sözün sınıf mücadelesiyle bağını kurmalıyız.

  • Adımız ”din düşmanına” çıkmasın diye din konusunda suskun kalmamızın bedelini, bizim konuşmadığımız bu alanda bizim adımıza da istedikleri gibi konuşan gericilerin çoktan adımızı çıkartmaları neticesinde ödedik. Ateist olanlar, düşüncelerini saklamamalı ve dile getirmelidir. Toplum, ateistlerle de birarada yaşamayı öğrenmelidir. Dikkat edilmesi gereken husus, ateist fikir ve eleştirilerin partiyle/hareketle eşitlenmemesidir. Parti/hareketin sahiplenmesi gereken herhangi bir inanç ya da inançsızlık değil özgürlük, eşitlik, çok seslilik, insan merkezlilik v.b. değerlerdir. Dine yönelik eleştirilerini de bu değerlerin kantarına vurarak yapmaktan çekinmemelidir. Aksi halde, varoşları tarikatlardan geri almamıza ve toplum üzerindeki genel dinsel etkiyi yarıp nefes almamıza olanak yoktur. Önemli olanın inanç değil değer ortaklığı olduğunu benimsetebildiğimiz ölçüde, farklılıklar bu ortak insanlık değerleri paydasında bir araya gelip sosyalizme yürüyebilir.

  • Sosyalist mücadelenin yükselmeye başlaması ya da ses duyurmasıyla zaten devlet yine tüm demokrat maskesini atıp saldırıya geçecektir. Demokrasi, özgürlük ve insan hakları her zaman savunmamız gereken başlıklardır. Bu ideolojik başlıklarda tartışmasız adres biz olmalı, ideolojik hegemonyaya sahip bulunmalıyız. Bunu da ancak, bu değerleri sahiplenen sistem içi odaklarla tartışmaya girerek ve maskelerini kitleler önünde düşürerek yapabiliriz. Tüm bu politik başlıklarda sıkı bir entelektüel savaş bizi bekliyor. Bu savaşa girmediğimiz sürece toparlanma şansımız yoktur.

  • SSCB ve Doğu Blokunun ortadan kalkışının bize karşı kullanılmasını durdurmak amacıyla;
    a) SSCB’nin baştan sona ‘kötü’ olmadığını ve insanlığa sunduğu kazanımları hatırlatmak ve işlemek, hatta bu konularda çığırtkan liberalleri tartışmaya davet etmek,
    b) Bizim savunduğumuz sosyalizmin özgürlükçü niteliğinin altını çizmek, sosyalizmin tektip olmadığının altını çizmek, reel sosyalizmin kitlelerin önünde marksist bir eleştirisini yapmak ve bu eleştiri içinde savunageldiğimiz özgürlükçü sosyalizmin ne olduğunu da propoganda etme fırsatı bulmak yoluna gidilebilir.

  • Sınıf mücadelesinden ziyade, sınıfı sınıflaştırılmaya direnmek üzere örgütlemek ya da harekete geçirmek çok daha devrimci bir yoldur. Burada kastettiğim, kapitalist işin reddidir. Çalışma süresinin kısılması, insanlara boş zaman bırakılması, böylece işsizler için çalışma olanağı da doğabileceği düşüncesini toplumsal ölçekte bir arzu olarak yaratmalıyız. Boş zaman olmadan bireysellik ve özgürlüğün laf salatası olduğunun altını çizerek özgürlük başlığında ideolojik hegemonyayı da ele geçirebiliriz. Ücretlerde düşüş olmaksızın iş sürelerinde kesintiye gidilmesi talebini toplumsallaştırırsak sistemi krize de sokar ve devrimci durumu biz yaratırız.

  • Üretim sürecinde ‘üretken olmayan emeğin'(zihinsel ve duygulanımsal emeğin) git gide öne çıkmasıyla birlikte işçi sınıfının kapsamı değişmiş ve kapitalizm tüm toplumsal formasyonu üreten bir fabrikaya dönüşmüştür. Toplum fabrikalaşmıştır. Zihinsel ve duygulanımsal emeğin belirleyiciliğinin öne çıkması, dinin etkisini de açıklamakta ve devrim mücadelesinde etik kavgası ile ideolojik hegemonyanın önemini ortaya koymaktadır. İşçi sınıfı, yeni kapsamı içindeki tüm çoklukları kapsayarak yatay biçimde örgütlenmeye teşvik edilmeli, sistemden ve egemen kültürden otonomisine çabalanmalı, kendini yönetme yetisi geliştirilmeli, yerel ve yerinden yönetim düşüncesi ile iş sürecinde de demokrasi talebi öne çıkarılarak devrimci bir demokrasi kültürü tabandan inşa edilmelidir.

  • Emekçilerin, içerdikleri çokluk ve çeşitlilikle kavranması ve özgürleşmesinin temel alınması kadın, çevre, LGBTT hakları ve mücadeleleri konularında da paralel hareketin oluşturulabilmesini sağlayacaktır. Bu hareketlerin, diğer tüm toplumsal hareketler ve genel olarak özgürleşmeyle bağları kurularak, bu yönde bir ideolojik etki bırakılarak özerk biçimde kendilerini inşa etmeleri sağlanmalıdır. Özerk(otonom) hareketler arasında bağı hiyerarşik disiplin değil ideolojik birlik sağlayacaktır. Komünizm mücadelesi sermayeye olduğu kadar hiyerarşi ve otoriteye de karşı çıkmak durumundadır. Sosyalizmin üreten-yöneten ayrımını yeniden üretmek değil silikleştirip ortadan kaldırmak mücadelesi olduğu unutulmamalıdır.

  • Geleneksel kitle iletişim yöntemlerimizin çoğunun gününün geçmiş olması ve televizyon başta olmak üzere kitle iletişim araçlarının çoğundan mahrum kalmışlığımız umudumuzu kırmamalıdır. İnternet başta olmak üzere, tekrarlar ve parodilerle otoriteyi alaya almak, karşı-reklamlar, mesajını vurucu biçimde aktaran yaratıcı afiş ve yazılamalar v.b. yollar denenebilir. Yüzyüze konuşmalar herşeye karşın en etkili yoldur. Daha etkilisi ise bir dayanışma ağı içerisinde kitlelerle iletişimimizde sürekliliğin sağlanmasıdır. Cemaatlerin geçmişte bizden aşırdıkları yöntemler tekrar hatırlanmalıdır. Öğrenci evleri, derslikler, imece usulü çalışmalar, ortak bir yardım havuzu, hatta tüketim mallarının temininde ortak ve toptan alımlar, toplu yemek v.b. etkinlikler, insanları birbirine yakınlaştıran spor musabakaları v.b. pek çok yol yeniden keşfetmemizi beklemektedir.