Ülkemizde Devrimci Hareket Neden Sönük? Ve Çaresi Nedir?

Politik hareketler her zaman popüler ve etkili kalacaklar diye birşey yok elbet. Her siyasi akım belli dönemlerde yükseliş ve düşüşler yaşayabilir. Sosyalist hareket de 1960’larda yakaladığı yükselişi 1970’lerin ikinci yarısında oldukça tırmandırmış ve etkili bir güce dönüşmüştü. Fakat darbe sonrası bu hareket fazlasıyla cılız bir hale geldi. 12 Eylül faşist darbesi esas muhatabı olan sosyalist hareketi kısa sürede ezdi. Bu denli büyük ve organize darbeler dünyanın her yanında düşmanlarını kısa sürede ezerler. Bunda bir sorun yok. Sorun, darbenin üzerinden on yıllar geçmiş olmasına karşın sosyalist solun hala darbenin ilk yaşandığı dönemdeki kadar cılız ve etkisiz olmasında. Sorun, devrimci hareketin kendini toparlayamamasında.

Bu başlıkta önce bu durumun sebeplerini tartışmak, sonra da düzeltmek için neler yapılabileceğini konuşmak istiyorum. Önce sosyalist hareketin neden kendini toparlayamadığına yönelik kendi fikirlerimi maddeler halinde paylaşmak istiyorum.

  • Sosyalist hareketin büyük kısmını oluşturan THKP-C ve THKO kökenli örgütler, suni dengeyi kırmak ve zaten isyan etmeye hazır durumdaki memnuniyetsiz halkı harekete geçirmek için öncü savaşını yeterli buldular ve toplum üzerinde ideolojik hegemonya kurmayı yeterince önemsemediler. Aslında, o dönemin çatışmalı ortamı ve şartları gereği savaş ön plana çıkmak durumundaydı ve ideolojik hegemonya için vakit ve olanaklar sınırlıydı. İdeolojik hegemonyanın yeterince kurulamamsı, darbeyle birlikte yok edilen devrimci savaşçı güçlerin halk kitleleri üzerindeki bağlayıcılığını da yok etti. Sistem, kısa sürede, sosyalizmin kitlesini oluşturan kesimler üzerinde kendi ideolojik hegemonyasını kurup onları soldan kopardı ve düzene bağladı. İşçi sınıfı sosyal demokrasiye, Aleviler ”laik” devlet ve CHP’ye kaptırıldı. Kürtler ise kendi ulusal hareketlerini çıkarıp onların etkisine girdi. PKK’nın Kürtleri politikleştirirken rakipsiz kalmasında ve rahat hareket etmesinde, devletin devrimci örgütleri yok etmesinin büyük etkisi vardır.

  • 12 Eylül darbesi devrimci örgütlere çok sert müdahele etse de bu örgütler nispeten kısa sürede yeniden toparlandı. Fakat önceki kitle desteğini hiçbir zaman bulamadı ve kitlesiz örgütler durumuna düşerek marjinalleşti. Çünkü darbe sadece devrimci örgütleri değil, biraz politize olmuş emekçileri bile sıkı bir baskı ve denetim altına alıp topluma korku vererek sindirdi. Devlet, sola açık kitlelerin gözünde kendini adeta yenilmez güç olarak yeniden üretti. Bunu sadece zor yoluyla değil, sol değerleri CHP üzerinden kendine bağlayıp kendi solunu yaratarak da başardı. Gerçek sol yerine, kitlelere devletin uygun gördüğü bir sol(hizaya sokulmuş CHP) sunuldu. Sol, devlet tarafından, sınıfsal vurgularından arındırılıp tümüyle laiklik üzerinden yeniden tanımlandı.

  • Darbe sonrasında devlet sınıfsal ayrımların üzerini örtecek yeni ikilikler(laik-dinci, Türkçü-Kürtçü v.b.) icat ederek toplumun bu ikilikler üzerinden politikleşmesini sağladı. Sınıfsal çelişki perde altında kalınca sosyalist sol kitleselleşme olanağı bulamadı.

  • Devlet, tüm dünyada Yeşil Kuşak projesiyle de yürürlüğe konduğu üzere muhafazakarlığı toplumda yaydı ve bunu sola karşı bir panzehir olarak düşündü. Din derslerini zorunlu tuttu, her türlü yayınla topluma din zerk etti, varoşlarda devrimcilerden boşaltılan yerleri cemaat ve tarikatların kontrolüne soktu. Böylece toplumda dinsellikten kaynak bulan anti-komünist bir ideolojik hegemonya kuruldu. Sosyalist fikirlere alan bırakılmadı.

  • Devlet sosyalist mücadelenin gereksindiği asgari düzey demokrasi ve özgürlük ortamını bile hiçbir zaman sunmadı. Hukuksuzluk ve kontrgerilla cinayetleri sola karşı her zaman sürdü. İnsan hakları ihlallerinin bile durdurulamadığı bir ortamda sol mücadele yükseltilemeyecekti.

  • SSCB ve Doğu Blokunun ortadan kalkışının yarattığı ideolojik demoralizasyon, liberallerin sosyalizmi bu çöküşe indirgemeleri ve çökenin ardından bire bin katarak yaptıkları karalamalar ile adeta bir psikolojik yıkıma dönüştü. Toplum nezdinde de, zaten kendini anlatma olanakları pek sınırlı olan sosyalistlerin imajı büyük yara aldı. Liberal propoganda ve çarpıtma neticesinde, sosyalizm kitlelerin gözündeki ciddiye alınırlığını ve inandırıcılığını büyük ölçüde yitirdi.

  • Kapitalizmin gelişimi ve şehirleşmenin sunduğu olanaklar, televizyon, yoz magazin kültürü, yoz eğlence kültürü, bireycilik, kendini kurtarmacılık, çalışma süresinin uzayarak ve rekabetçi hale gelerek insanların başka şeyleri düşünmeye vakit bulamaması, özellikle gençlik içinde kışkırtılan apolitiklik v.b.’nin etkisiyle toplum sadece sosyalizmden değil, en temel haklarını savunmaktan bile aciz hale düşürüldü. Kapitalizm toplumu yozlaştırdı. Bu yozlaşma içerisinde sosyalist mücadele yükselemezdi.

  • Sosyalist mücadelenin güdüklüğü ve beli kırılmışlığı nedeniyle, sosyalizmle tanımlanacak ya da en azından sosyalistlerle yan yana duracak başka akımlar(savaş karşıtları, ekolojistler, feministler, LGBTT hakları için mücadele edenler v.s.) birbirlerinden yalıtık, sadece kendi grubunun haklarını düşünen bir yörüngeye girdi. Zaten toplumsal yozlaşma onları da etkilediğinden onlar da cılız kaldı.

  • Teknolojik gelişim, özellikle de iletişim araçlarındaki gelişim sosyalistlerin geleneksel propoganda araçlarını(bildiri dağıtma, gösteri, yürüyüş, şenlik, kahve toplantıları v.s.) gözden düşürdü. Televizyon öne çıktı. Fakat kitle iletişim araçları devlet ve sermaye denetimi altında ve pahalı olduğundan sosyalistler dışlandı.

Görüldüğü gibi sosyalist hareketin toparlanamamasının sebebi tek değildir. Her biri tek başına bile oldukça yıkıcı olan pek çok sebep üst üste binmiştir. Tüm bu sebeplerden ötürü devrimci hareketin toparlanamadığını ve cılızlığını aşamadığını düşünüyorum.

Şimdi gelelim bu olumsuz durumu değiştirmek ve eskinin hatalarına düşmemek için neler yapılabileceğine…

  • Kendi ideolojik hegemonyanı kurmak, kendi kitleni bilinçlendirmek, politikleştirmek hayati önemdedir. Bu yapılmadan girişilen bir mücadelede başarı şansı yoktur. Kendi ideolojik hegemonyamızı kurabilmemiz için, devletin hegemonyasıyla hesaplaşmamız, sürekli bir düelloya çıkmamız ve kitlelerin önünde yapılan tartışmalarla onları yenmemiz gereklidir. Örneğin; işçi sınıfı sadaka ve sosyal demokrasinin neden çare olmadığı konusunda yapılan yürekli ve sonuna kadar giden tartışmalarla sadakacılar ve sosyal demokratlardan koparılmalıdır. Aleviler, CHP ve devletin ‘laikliğinin’ gerçek bir laikliğe tekabül etmediği konusunda yapılacak tartışmalarla kazanılmalı ve devletten koparılmalıdır. Samimi olarak demokrasi isteyenler, merkez sağ partilerin seçimciliğe indirgenmiş sahte demokrasileriyle hesaplaşılarak ikna edilmeli ve kazanılmalıdır. Demokrasi, laiklik, emeğin hakları v.b.’nin ancak bizim yapabileceğimiz, bizim savunabileceğimiz konular olduğu konusunda kitleler inka edilmeli, bu politik başlıklarda ideolojik hegemonya kurulmalı, bu amaçla ciddi bir entelektüel savaş verilmelidir. Çok kültürlülük, çok seslilik ve farklılıkların barış içinde birarada yaşaması konusunda ”tekel” olmalıyız. Bu kavramları duyan herkesin aklına ilk olarak biz gelmeliyiz. Kürt meselesi konusunda da BDP’yi daha sola çeken bir olumlu etki yaparak bu partiyle dayanışma geliştirmeliyiz. Resmi ideolojiyle hesaplaşmak ve ayrım noktalarımızın altını çizip görünür kılmak da hayati önemdedir. Aksi halde ”eski sosyalistleri kırpıp kırpıp sosyal demokrat ya da kemalist yapmaya” devam ederler.

  • Devletin emek mücadelesi ve özgürleşmeden yalıtık tutarak sadece elitist bir laiklik taraftarlığı üzerinden tanımladığı ve CHP’de vücut bulan ”solculukla” hesaplaşmalı, kitleleri bunun sol olmadığı, gerçek solun ne olduğu konusunda bilinçlendirmeli ve bu konuda da düşünsel bir savaş vererek ideolojik hegemonyamızı kurmalıyız. CHP’nin sol olmadığı teşhir edilmeden, öznesinin sosyalistler olacağı yeni bir sol kitleselleşemez.

  • Sınıfsal ayrımların üzerini örten ikilikler(laik-dinci, Türk-Kürt v.b.) karşısında, bunlar yerine sınıfsal ayrıma bakılmasını vaaz eden ve bu tür ikilikleri ve kimlik taleplerini talileştiren bir tutum almamalı, olanaklarımız belliyken gündemi istediğimiz gibi değiştirebileceğimiz yanılgısına daha fazla kapılmamalıyız. Bu ikilikler konusunda da kendi sözümüzü söylemeli, bu sözün sınıf mücadelesiyle bağını kurmalıyız.

  • Adımız ”din düşmanına” çıkmasın diye din konusunda suskun kalmamızın bedelini, bizim konuşmadığımız bu alanda bizim adımıza da istedikleri gibi konuşan gericilerin çoktan adımızı çıkartmaları neticesinde ödedik. Ateist olanlar, düşüncelerini saklamamalı ve dile getirmelidir. Toplum, ateistlerle de birarada yaşamayı öğrenmelidir. Dikkat edilmesi gereken husus, ateist fikir ve eleştirilerin partiyle/hareketle eşitlenmemesidir. Parti/hareketin sahiplenmesi gereken herhangi bir inanç ya da inançsızlık değil özgürlük, eşitlik, çok seslilik, insan merkezlilik v.b. değerlerdir. Dine yönelik eleştirilerini de bu değerlerin kantarına vurarak yapmaktan çekinmemelidir. Aksi halde, varoşları tarikatlardan geri almamıza ve toplum üzerindeki genel dinsel etkiyi yarıp nefes almamıza olanak yoktur. Önemli olanın inanç değil değer ortaklığı olduğunu benimsetebildiğimiz ölçüde, farklılıklar bu ortak insanlık değerleri paydasında bir araya gelip sosyalizme yürüyebilir.

  • Sosyalist mücadelenin yükselmeye başlaması ya da ses duyurmasıyla zaten devlet yine tüm demokrat maskesini atıp saldırıya geçecektir. Demokrasi, özgürlük ve insan hakları her zaman savunmamız gereken başlıklardır. Bu ideolojik başlıklarda tartışmasız adres biz olmalı, ideolojik hegemonyaya sahip bulunmalıyız. Bunu da ancak, bu değerleri sahiplenen sistem içi odaklarla tartışmaya girerek ve maskelerini kitleler önünde düşürerek yapabiliriz. Tüm bu politik başlıklarda sıkı bir entelektüel savaş bizi bekliyor. Bu savaşa girmediğimiz sürece toparlanma şansımız yoktur.

  • SSCB ve Doğu Blokunun ortadan kalkışının bize karşı kullanılmasını durdurmak amacıyla;
    a) SSCB’nin baştan sona ‘kötü’ olmadığını ve insanlığa sunduğu kazanımları hatırlatmak ve işlemek, hatta bu konularda çığırtkan liberalleri tartışmaya davet etmek,
    b) Bizim savunduğumuz sosyalizmin özgürlükçü niteliğinin altını çizmek, sosyalizmin tektip olmadığının altını çizmek, reel sosyalizmin kitlelerin önünde marksist bir eleştirisini yapmak ve bu eleştiri içinde savunageldiğimiz özgürlükçü sosyalizmin ne olduğunu da propoganda etme fırsatı bulmak yoluna gidilebilir.

  • Sınıf mücadelesinden ziyade, sınıfı sınıflaştırılmaya direnmek üzere örgütlemek ya da harekete geçirmek çok daha devrimci bir yoldur. Burada kastettiğim, kapitalist işin reddidir. Çalışma süresinin kısılması, insanlara boş zaman bırakılması, böylece işsizler için çalışma olanağı da doğabileceği düşüncesini toplumsal ölçekte bir arzu olarak yaratmalıyız. Boş zaman olmadan bireysellik ve özgürlüğün laf salatası olduğunun altını çizerek özgürlük başlığında ideolojik hegemonyayı da ele geçirebiliriz. Ücretlerde düşüş olmaksızın iş sürelerinde kesintiye gidilmesi talebini toplumsallaştırırsak sistemi krize de sokar ve devrimci durumu biz yaratırız.

  • Üretim sürecinde ‘üretken olmayan emeğin'(zihinsel ve duygulanımsal emeğin) git gide öne çıkmasıyla birlikte işçi sınıfının kapsamı değişmiş ve kapitalizm tüm toplumsal formasyonu üreten bir fabrikaya dönüşmüştür. Toplum fabrikalaşmıştır. Zihinsel ve duygulanımsal emeğin belirleyiciliğinin öne çıkması, dinin etkisini de açıklamakta ve devrim mücadelesinde etik kavgası ile ideolojik hegemonyanın önemini ortaya koymaktadır. İşçi sınıfı, yeni kapsamı içindeki tüm çoklukları kapsayarak yatay biçimde örgütlenmeye teşvik edilmeli, sistemden ve egemen kültürden otonomisine çabalanmalı, kendini yönetme yetisi geliştirilmeli, yerel ve yerinden yönetim düşüncesi ile iş sürecinde de demokrasi talebi öne çıkarılarak devrimci bir demokrasi kültürü tabandan inşa edilmelidir.

  • Emekçilerin, içerdikleri çokluk ve çeşitlilikle kavranması ve özgürleşmesinin temel alınması kadın, çevre, LGBTT hakları ve mücadeleleri konularında da paralel hareketin oluşturulabilmesini sağlayacaktır. Bu hareketlerin, diğer tüm toplumsal hareketler ve genel olarak özgürleşmeyle bağları kurularak, bu yönde bir ideolojik etki bırakılarak özerk biçimde kendilerini inşa etmeleri sağlanmalıdır. Özerk(otonom) hareketler arasında bağı hiyerarşik disiplin değil ideolojik birlik sağlayacaktır. Komünizm mücadelesi sermayeye olduğu kadar hiyerarşi ve otoriteye de karşı çıkmak durumundadır. Sosyalizmin üreten-yöneten ayrımını yeniden üretmek değil silikleştirip ortadan kaldırmak mücadelesi olduğu unutulmamalıdır.

  • Geleneksel kitle iletişim yöntemlerimizin çoğunun gününün geçmiş olması ve televizyon başta olmak üzere kitle iletişim araçlarının çoğundan mahrum kalmışlığımız umudumuzu kırmamalıdır. İnternet başta olmak üzere, tekrarlar ve parodilerle otoriteyi alaya almak, karşı-reklamlar, mesajını vurucu biçimde aktaran yaratıcı afiş ve yazılamalar v.b. yollar denenebilir. Yüzyüze konuşmalar herşeye karşın en etkili yoldur. Daha etkilisi ise bir dayanışma ağı içerisinde kitlelerle iletişimimizde sürekliliğin sağlanmasıdır. Cemaatlerin geçmişte bizden aşırdıkları yöntemler tekrar hatırlanmalıdır. Öğrenci evleri, derslikler, imece usulü çalışmalar, ortak bir yardım havuzu, hatta tüketim mallarının temininde ortak ve toptan alımlar, toplu yemek v.b. etkinlikler, insanları birbirine yakınlaştıran spor musabakaları v.b. pek çok yol yeniden keşfetmemizi beklemektedir.

19 yorum “Ülkemizde Devrimci Hareket Neden Sönük? Ve Çaresi Nedir?”

  1. Büyü
    Cin
    Tanrı
    Ruh
    Fal
    Teori
    Hipotez
    Melek
    Peri
    Noel Baba
    Kader
    Alın yazısı
    Cennet
    Cehennem
    Ahiret
    Reenkarnasyon
    Sihir
    Öcü
    Zebani
    Huri

    Aslında yoklar!!!

    Tek var olan tarafları, her birinin birer sektör olmaları.

    Hiç bir ispatı olmayan, hiç bir zaman olmamış ve de olamayacak.
    Dahası, bir ispatı olması halinde tedavülden kalkacak olan bu kavramlarla iç içe yaşadığımız kesin.

    Anlık teselli adına “Yok olduğunu ispatla” diyerek kafa uzatanların varlığı ne kadar gerçek ise, bu kavramların gerçeklikten uzak olmaları o kadar gerçektir.

    İçinde boğulmuşluğun ve çaresizliğin kanıtıdır şu müthiş çıkışı yaptıran:

    “Yokluğunu ispatla!”

    -Ekmek var mı?
    -Yok!
    -İspatla!

    …gidip fırıncıyla, marketle bunu denesenize.

    Akıl ne diyor bu işe?

    -Var mı?
    -Var!
    -Hani?
    -Aha!

    Bunun üzerine ispatla denir mi?

    Gerçekler, kanıt- ispat ekseninde çalışır.

    Sigara içilen odada oturup sigara dumanından şikayet etmek saçma oluyor da…sigara içilmeyen yere gelip üç yüz kişi aynı anda sigara yakınca nedense millete normal geliyor…

    Demem o ki, sayıca fazla olmanın bu gerçeklerde etken özelliği yoktur!

    Gerçek gerçektir.

    Pekiiiii…

    Gerçek olmadığı ayan beyan bilindiği halde, gerçekmiş gibi yaşanan, neredeyse obsesif ve kompulsif (saplantı ve zorlantı) bozukluklar seviyesinde bir tablo sergilendiği ortada.

    Müthiş bir bağlılık, inanılmaz bir saplantı ve de zorlantı olduğu ortada.

    “Efenim bunlar bizlerde olumlu birer meditasyon etkisi yaratmakta böylelikle içimizde püfür püfür bir huzur meltemi oluşturup estirmekteyiz.”

    Kabul!

    E, gerçeklerle aranız nasıl?

    Her birinin birer sektör haline gelmiş olmaları, bilinen tüm kitle iletişim araçlarını kullanmaları, durmak bilmez bir performans ile hayatlara yerleşmiş olmaları sayesinde bu hayal ürününden öte olmayan kavramların gerçekmiş gibi algılanmasına, yaşanmasına, yaşatılmasına ne diyeceksiniz?

    Gerçek ve gerçeklik kavramlarının öneminin fersah fersah unutulduğu, umursanmadığı, görmezden gelindiği şu günler tesadüf değildir.

    “Özgür değil miyim arkadaş…senin gerçek görmediğin benim gerçeğimdir.”

    -Ama burası sigara içilmeyen ortam! Bak yazıyor!
    -Olabilir! Biz üç yüz kişiyiz.

  2. HoLa´nin yazdigi gibi bir tarafta “durmak bilmez bir performans” diger tarafta “tanri yok,din yalan”cilar böyle olunca kazanan
    tabiki üfürükcüler degil calisanlar oluyor..

    cemaatlerden ögreneceginiz cok sey var:)

    slm.

  3. yukarıda yazdığım yazının bir çok nedeni var…
    o nedenlerden sadece bir tanesini ele alayım…

    mesela!

    “gerçek” denilen kelimenin anlamı nedir?

    gerçek-sahte
    gerçek-yalan
    gerçek-sanal
    gerçek-kurgu

    …zıtları itibarı ile ( ya da kontekste göre) farklı anlamlara gelen kelime Türkçe’mizde tek.

    Tıpkı beyin fonksiyonlarına ve de dine göre insanda ölümsüz olduğuna inanılan üfürüğe RUH denmesi gibi.

    daha açmak ve anlamak adına ingilizce den örnek vermek istiyorum!

    real-fake
    fact-fiction
    truth-lie

    mesela “fact” “tartışmasız gerçek” anlamına gelir.

    bizde bunun karşılığı var mıdır?

    gerçek kavramı o kadar keyfi ele alınmakta ki…neredeyse gerçekliliğini yitirmiş bir seviyeye gelmiş durumda.

    pozitif bilimler mesela…
    bir de normatif bilimler var…

    normatif bilimler; gerçekliliği düşüncelere bağlı olan…kişiye göre değişen gerçeklerle aşama kaydeder!

    pozitif bilimler ise “gerçekliliği tartışmasız” olan gerçeklerle…

    daha bunların üstesinden gelemeyen bir beyin…sol ve devrimcilik düşünecek öyle mi?

    peaaah!

  4. sol ve devrimcilik düsünenleri de gördük görüyoruz bol bol laf salatasi “tanri yok,din yalan” disinda ne var ?

    halkin inancini ve yasam tarzini asagilayan sözde “sol ve devrimci” safsatalar toplumda makes bulmayinca basliyor yok bu halk aptal,yok bunlar gerici falan fisman bildik doksan yillik terane..

    nasil bir beyinse muasir medeniyet ci fakat uygar dünya pratiklerine kapali..

    “ego” tavan yapinca:)

    slm.

  5. Ebubekir:)

    Biliyon mu, böyle bir devrimci hareket var.

    Dinle imanla, allahla kitapla hiç uğraşmazlar.

    Halkın “kız isteme” rituellerine bile saygılıdırlar.

    Feodaliteye kafa tutacağım diye işçinin köylünün bu tür değerlerine hoyratça saldırmayı reddederler.

    Kavga adına;

    Anti-emperyalist ol ve Amerika’ya vur yeter.

    Bu nedenle bir kısım radikal islam şehitlerini bile saygıyla anarlar.

    Gerisi hikaye.

    Ciddiyim bak;

    Grup yorum korosunda baş örtülü koro üyesi bile var.

    Onun için;

    Parti-Cephe sana yakışır:)

    (parti-cephe’nin ne olduğunu biliyon di mi?)

    Yakışır, yakışır..

    🙂

  6. ebubekirin uslubu git gide gamaroya benziyor gibi

    yoksa sadece bana mı öyle geliyor?

    gamaro kadar değil şimdilik daha değil ama sanki biraz yaklaşma var gibi gibi :))

  7. gamaro,parti-cephe´mi ? kim kendine yakistiriyorsa mübarek olsun..

    slm.

  8. Yine mi özlü söz şeysi?

    Du bi de ben diyeyim;

    Güsel kokulu çiçeklerin peşinden koşarkene, ayağımızın altında bisürü kır çiçeği şoolur bilyonmu?

    🙂

    Haa..

    Ama cıngar da burda kopar zaten, kır çiçeği kimdir, orkide aramak suç mudur, öbürsü güsel kokulu diye orospu mudur, koşan niye koşar, bi öyküsü var mıdır, sana ne, bilmem, ama zaman, mekan, tarih, zart zurt..

    Yok anasını satiim, hiçbiri yok.

    Ama?

    Kır çiçeği..

    Tabi:)

    Bi kır çiçeği kalır geride, okul piyeslerinde büyük bi keyifle vurulup ölen çocuklar gibi..

    Hey kır çiçeğii, kır çiçeğiieeaa!..

    He he:)

    Benim!

    Hayır benim, hayır sen koşansın bi kerem, güsel kokulu olan o, biz, siz, onlar, la bi durun kır çeçeği deyos şurda bi susunaleyn!

    🙂

    İnsan denen varlık da çok bencil canım, ne demezsin:)

    Bu arada, satış demişken;

    Cemaate satış, satıştan sayılmıyo galiba.

    -Sattın mı len kendini!

    -Alakası yok olm, ben isteyerek verdim bi kerem!

    İyiyimiş:)

    Bak bie..

    Uygun hanımı bile onnar seçiyo biliyon mu?

    -Abdül’e kim uygundur üstad?

    -Perihan olur ona, Perihan..

    -Tamamdır, yaz: Abdüll’e Perihan..

    Eee, ruh işte..

    Modern dünya evrensel ilke fan fin fon..

    Gel de satma.

    Amanin de kır çiçeğinizin şeyini yesinler sizin:)

  9. gamaro yazdi;

    “..Biliyon mu, böyle bir devrimci hareket var.
    Dinle imanla, allahla kitapla hiç uğraşmazlar.
    Halkın “kız isteme” rituellerine bile
    saygılıdırlar…”

    bu yazdiklarin dogruysa sen nicin saygi da kusur ediyorsun ?

    kiskanclik mi ?

    😉

    slm.

  10. hocam na’aptın sen ya, gamaro nere ebubekir nere. gamaronun yalan yazdığını görmedim, ebubekirin ise üç yorumdan birisi yalan birisi iftira, çamur.

  11. Ruh hastası…

    Kim senin neyini kıskanacak ? Yalancılığını mı, düzenbazlığını mı, yobazlığını mı ?

  12. Aynı hünkarı gibi, bi böyle bi öyle…

    Bakın hünkar ne demişti :

    2011 Rize

    “Son KCK operasyonları…Kimse bizden bunun da durmasını beklemesin. KCK operasyonlarını destekleyenlere uyarımı ben yine yapıyorum: KCK’yı iyi tanımanız lazım. İyi tanımıyorsanız ehillerinden iyi öğrenmeniz lazım. KCK’nın nereye vardığını bilmeden ve bu işin içerisinde kimlerin ne tür rol üstlendiğini bilmeden yaptığınız açıklamalar, ister medyada olsun, ister şurada, ister burada olsun; nerede olursa olsun teröre destektir, teröre hizmettir. Bu kadar açık konuşuyorum. Çünkü biz devletin içinde devlete paralel bir devlet anlayışına müsaade edemeyiz. Türkiye’de tek devlet vardır, o da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir.

    İkinci bir devlet olamaz. Bu ifadelerim sebebiyle beni ‘devletçi, milliyetçi’ diye ifade edenler varsa, bu ifadeleri kullanmak devletçilikse, milliyetçilikse evet, devletçiyim, milliyetçiyim. Çünkü biz bu gerçekleri ortaya koymaya mecburuz.”

  13. gündemi geriden takip ettiginiz ne kadar asikar..

    yil 2o12

    hünkar:)

    pkk´nin 2012’yi “final yılı” ilan ettiğini hatırlatarak,”Şimdi final yılı olmadığını gördüler. Şimdi diyorlar ki ‘Finali bir yıl daha erteledik’.

    Avucunuzu yalayacaksınız..

    Siz bu ülkede, bizimle final falan yapamazsınız.

    Ya insan gibi yaşar,
    bu milletin içinde barınırsınız ya da kendinize yaşayacak başka ülkeler bulursunuz veyahut da ebediyen mağaralarda, inlerde kalırsınız ki biz sizi inlerinizde de bulacağız” dedi.

    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan,
    PKK’nın 2012’yi “final yılı” ilan ettiğini hatırlatarak, “Şimdi final yılı olmadığını gördüler. Şimdi diyorlar ki ‘Finali bir yıl daha erteledik’. Avucunuzu yalayacaksınız.

    Siz bu ülkede,
    bizimle final falan yapamazsınız.
    Ya insan gibi yaşar, bu milletin içinde barınırsınız ya da kendinize yaşayacak başka ülkeler bulursunuz veyahut da ebediyen mağaralarda, inlerde kalırsınız ki biz sizi inlerinizde de bulacağız” dedi….” (sonsuz haberler/haftalik siyasi gazete)

    slm.

  14. Yav ben orasında değilim de;

    Abdül’e niye Perihan?

    🙂

    Bak ipucu da veriim..

    Abdül, hebele çiroz bi tip.

    Şöyle uzaktan bak, pek de sevmezsin yani.

    Lakin istidatlı bilyon mu?

    Özel kalemlik yolunda maaşallah.

    Allahın takdiri amma, müşteşarj da olabilir miki?

    Bilinmes..

    Çünki dedik ya;

    Miki..

    🙂

    Miki olunca tabi.. Bilinmes işte, takdir meselesi..

    Koy üstüne bi de müşteşarj!

    Ee, belli mi olur, o da kader kısmet..

    He he:)

    Şimdi soru;

    İpuçları ışığında Perihan’ı tarif edin bakem?

    🙂

  15. Aynı Fırat’ın işbirlikçi psikiyatri yazısı gibi olmuş.

    Ted Satış-pazarlama işini geliştirmiş.

  16. Fırat’ın bu yazısıyla ilgili birşey söylemem gerekirse sosyalizme temelden inanmadığımdır

    Hayırseverliğe, yardımlaşmaya,dayanışmaya, iyi insanların iyilik uğrunda organize çalışmalarına inanıyorum.
    Daha odaklarsak ınsan doğasında iyi şeyler yapmaya yönelik bir güdünün olduğuna inanıyorum..ama bunu ideolojik bir sisteme dönüştürmenin yapılabilecekleri de bozduğunu veya bozabileceğini düşünüyorum.

  17. Devrimci hareketi bilmem de..

    Ben devrim nikahı diye, Abdülle Perihan’ınkine derim.

    Yani şöyle bi bakıyorum;

    Evet, evet.. Bu resmen, nikahta devrim 🙂

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.