İslamcıların İkiyüzlülüğü

Kemalizm ve onun milliyetçiliği, en son B. Ayman Güler’in ”Türk ulusuyla Kürt milliyeti eşit olamaz” sözlerinden sonra yine gündeme geldi ve yoğun biçimde eleştirildi. Fakat bu tür eleştirilerin islamcı çevrelerden de geliyor olması biraz sinir bozucu. İnsanın, ”Siz evvela kendinize bakın!” diyesi geliyor. Bu yazıda islamcılara biraz değinelim istiyorum. Çünkü AKP’li yıllarda islamcı ve liberal çevreler el ele vererek her şeyi baştan tanımlamaya kalktılar. Her şey, onların yansıttığı gibi bilinsin istiyorlar. Oysa gerçekler farklı…

Kemalizm ile Osmanlı Batıcılığı arasında geniş bir açı veya zıtlık bulunduğunu söylemek zordur. Osmanlı’da Batıcılık kısmen padişahların yoğun toprak kayıpları ve teknolojik gerilik karşısında buna razı olması, kısmen de aydınların zorlamasıyla gündeme gelmiş ve Tanzimat’tan itibaren hız kazanmıştır. Jön Türklerin bunun öncülüğünü yaptığını ve sonraki İTC (İttihat ve Terakki Cemiyeti) ve kemalist kadroların da çoğunlukla bu demokratik refomcular arasından çıktığını reddedemeyiz. Tanzimat Fermanı, 1876 Anayasası ve 1. Meşrutiyet bu ‘seküler-Batıcı’ kesimlerin eseridir. Bu demokratik dönüşüm sürecini baltalayan 2. Abdulhamid olmuştur. 30 yıllık bir islamcı istibdat (baskı) rejimiyle bu toprakların normal yoldan demokratikleşme sürecini bozmuştur. Buna tek laf etmeyen ve hatta Abdülhamid’e övgüler düzen dincilerin beri yandan da demokrat geçinmesi açık bir çelişkidir ve kabul edilemez. Abdulhamid’in istibdadını bitirip 2. Meşrutiyeti getiren ve bu topraklardaki belki de en özgürlükçü dört yıllık dönemi başlatanlar da yine ‘seküler-Batıcı’ kesimler olmuştur.

Fakat istibdadın unutulmaması, Balkan savaşlarındaki kayıplar, o güne dek demokratikleşmenin öznelerinden olan gayrı müslim kesimlerin ayrılma yönelimine girmesi, Balkan göçünde müslüman Türklerin yaşadığı trajedi v.b. Batıcı demokratların hızla tepkisel bir milliyetçiliğe savrulmalarına ve kitle katliamlarına girişmelerine neden olmuş, demokrasiyi toplum ‘şekillendirildikten’ sonra uygulanması gereken bir amaç olarak kavrayan bir siyasi otoriterlik vuku bulmuştur. İTC ve sonrasında kemalizm bu tepkisel milliyetçiliğin uzantılarıdır. Onların karıştığı kitle katliamları ve tekçi, otoriter, milliyetçi yönetim tarzları elbette savunulamaz. Ama başlangıçta demokratik yolu tutan ve ülkenin demokratikleşmesine katkı koyan, gayrı müslim kesimlerle de yan yana duran, sultana cepheden karşı çıkmayan bu kesimlerin neden böyle bir yönelime girdiklerini anlamak gerekir. Emperyalizme laf ettirmeme derdindeki işbirlikçi çevreler ve hala islamcı istibdat hayali kuran ikiyüzlü ‘demokratlar’ elbette bu dönüşümü anlayamaz.

Kemalizmin Dersim katliamı doğal olarak eleştirilecektir. Zira savunulur yanı yoktur. Ama Dersimlilerin Kürt oldukları için değil, yönetilmeyi istemeyen isyancı bir yerel kültüre sahip oldukları için otoriter rejim tarafından hedef alındığı da bir gerçektir. Bu sebeple kemalizme katliamcı diyebiliriz ama faşist demek yanlış olur, zira Lenin de Kronştad’da devlet iktidarına başkaldıranları ezmiştir. Kuşkusuz o da yanlış yapmıştır fakat bunun adı faşizm değildir. Kavramları doğru kullanmak gerekir.

Benzer biçimde, kemalizmin laisizm anlayışı ile onun milliyetçiliği veya karıştığı katliamların mantıksal ilgisi yoktur. İslamcı çevrelerin milliyetçilik veya katliamlara değil laikliğe karşı oldukları için kemalizmi eleştirdikleri de herkesin malumudur. Yoksa katliam ve zulüm konusunda kimse islamcılarla ve onların pek sevdikleri sultanlarla yarışamaz. Bu katliam tarihi Ben-i Kureyza’dan başlar, Ebu Suud’un fetvalarıyla sürer, Kuyucu Murat’la devam eder, Hamidiye Alaylarından geçer, 6-7 Eylül olaylarına, Maraş’a ve Sivas’a dek varır.

İslamcıların, Türklük kimliğine dönük itirazları da anayasal eşit yurttaşlık ve çok kimlikli bir demokrasiyi savunmalarından değil, islam kimliğini öne çıkarma kaygısından kaynaklanmaktadır. Günümüzde hiçbir gelişkin demokraside topluma ”biz bilinci” dinsel kimlik üzerinden aşılanmamaktadır. İslamcılar, bir yandan demokrasiyle ilgisi olmayan şeyler savunup ümmet gömleğini topluma giydirmeye çalışırken beri yandan da utanmadan demokrat geçinerek ahlaksızlığın son örneğini vermektedirler. Müslüman kimliğinin, bu inançta olmayan herkesi otomatikman dışlayacağını da görmezden gelmektedirler. Çoğunluğun müslüman olduğunu iddia ediyorlar. O halde, Türkçülerin zamanında yaptığı gayrı müslim ”temizliğini” içten içe savunuyor ve Alevilerin yok sayılmasını hala onaylıyor olmalılar. ‘İleri demokratlara’ bakınız!

Üstelik, dinin devlet işlerinden ve devletin de dinin tasallutundan bağımsızlığı gerçek bir demokrasinin olmazsa olmazıdır. Kemalizmin bu konularda ciddi eksikleri olan garip bir ‘laiklik’ anlayışını benimsediği bir gerçektir. Ama islamcılarda bu kadarcık bir laikliğin bile olmaması başka bir gerçektir! Hala şeriat rejimi hülyaları görenlerin kemalizmi eleştirmesi soytarılığın son örneğidir. Kemalizm ancak ondan daha gelişkin, daha ileri akımlarca eleştirilebilir. Hiçbir akım, o akımın gerisinden eleştirilemez. Kemalizm elbette eleştirilecektir ama bunu yapmak islamcılara kalmamıştır.

Kemalizmin Türklük kimliğini yıllarca herkese dayattığını söylüyorlar. Doğrudur ve elbette eleştirilecektir. Ama bunu eleştirmek, yüzyıllarca sünni islam kimliğini Alevilere dayatan, hala bu inancın ibadethanesini bile kabul etmeye direnen, zorunlu din dersleriyle kendi dinini herkese zorla okutan, fikrini söyleyen ateisti davalar açarak sindirmeye kalkanlara mı düşer? İnsanda biraz utanma olmalıdır! Üstelik 12 Eylül darbesi öncesinde, Kürt halkının varlığını savunan devrimcilere saldıran Türkçü güruhla Türk-İslam sentezi adı altında ittifak olanlar değil mi bunlar? Başkasına laf söylemeden evvel günah çıkartmaları gerekir.

Kemalizmin hilafeti kaldırmasını eleştiriyorlar. Hiçbir müslüman üzerinde etkisi kalmamış olan bir kurum kaldırıldı diye neden bu kadar tepki gösteriliyor acaba? 21. yy. dünyasına halifeler mi yön verecekti? Bu algı demokrasinin ne tarafına düşüyor acep? Halife, sünni müslümanları birleştirmek dışında ne yapabilirdi? Demokrasilerde inanca bakılmaksızın seküler yurttaşlık tanımı esas alınırken, müslüman kimliğini bu denli vurgulamanın maksadı nedir? İslamcılar 15.yy.’dan çıkıp 21.yy.’a ne zaman varacak? Hadi diyelim Kürt sorununun çözümü için islam kimliğini öne çıkardınız; Aleviler, ateistler ve diğer dinlere inananlar ne olacak? Kendi özyurtlarında yabancı muamelesi mi görecekler? Bir sorunu çözerken başka bir sorunu kangrenleştirmek niye?

M.Kemal’e sabah akşam tek adam veya diktatör diyenler, beri yandan da kendi kardeşlerini ve evlatlarını bile boğdurtan iktidar düşkünü monarkları ”ecdadımız” diyerek övüyorsa, bize de ancak ”hadi oradan!” demek düşer. Batı’da bazı ülkelerin, örneğin İngiltere’nin krallığı ve Anglikan Kilisesini muhafaza ederek de demokrat olabilmesini örnek veriyorlar… Bizde de başta böyle denenmedi mi? Evvela meşrutiyet ilan edilip parlamenter monarşi hedeflendi ama islamcıların pek sevgili hünkarı Abdülhamid meclisi kapatıp istibdat yönetimi kurdu. Artık sultana karşı bir demokrasi mücadelesi vermek gerektiği açıklık kazandı. Bu bakımda,n 1923’te yapılan aslında 1908’de de yapılabilirdi. Hiç fark etmez.

Hilafet konusu ise çok daha derin; Anglikan hıristiyanlık ile reformun r’sini görmemiş sünni islam inancı bir mi? Bizdeki laisizmin beğenmediğiniz yönlerini, biraz da islamın eleştirisini yaparak düşünün. Böyle başa böyle tarak! Üstelik kemalizmin laiklik anlayışı Diyanetli, din dersli, imam hatipli yarım yamalak bir laiklik. Gayrı müslim yurttaşları eşit kabul etmeyen, Aleviliği yok sayan, buna karşın islamın sadece ezanını Türkçeleştirmekle yetinen bir laikliği bile birileri kendi adına ”baskıcı” buluyorsa artık insafsızca davranmaya başlanılmış demektir.

Bir de kemalizmin şapka, takvim, Pazar tatili v.b. uygulamalarını eleştirirler. Bu da ikiyüzlülüktür. Tanzimat dönemi padişahı 2.Mahmut pantolondan fese dek herkese giyim kuşam zorunluluğu getirmişti. Bunlar şapkadan daha kapsamlıydı. Buna gıkını çıkarmayanların M.Kemal’in şapka değişikliğini dillerine dolamaları samimi görünmüyor.

İslamcılar evvela Abdülhamid istibdadının, Alevilere ve hıristiyanlara dönük aşağılama ve katliamların, Maraş ve Çorum gibi kitle katliamlarının, Yeşil Kuşak projelerinde Amerika’nın oyuncağı olmanın, şeriat rejimlerinin, kadın düşmanlığının, Suudi Arabistan ve İran’daki baskıcı yaşamın özeleştirisini versinler, ondan sonra kemalizmi eleştirmeye ve demokrasiden bahsetmeye başlasınlar. Çünkü şu halleriyle komik bile görünmüyor; sadece mide bulandırıyorlar.


Bu arada, şu B.Ayman Güler’in sözlerine de birkaç kelam edelim. Bu ‘hanım efendinin’ anlatmaya çalıştığı şey özetle şu: ”Türk bir ulus, Kürt ise etnisite ismidir; bu yüzden bunlar eşit tutulamaz.”

Bu ‘hanım efendinin’ anlamadığı ise şudur: Türk de etnisite ismidir. Bizzat devletin hazırlattığı tarih kitaplarında cumhuriyetin kuruluşundan günümüze dek Türk adı Orta Asyalı bir etnisitenin adı olarak öğretilir. Türk tarihi dedikleri de 1923’le falan başlamaz, Asya Hun hükümdarı Metehan’la başlatırlar. Bu yüzden, ”Türklük etnisiteyi ifade etmez, Türkiye halkına Türk ulusu denir” türünden açıklamalar çoktan geçerliliğini yitirmiştir. Belli ki bu açıklamalara devletin kendisi bile hiçbir zaman inanmamıştır. Bir ülkeye, üstelik o ülkenin kurtuluş savaşında Kürtlere de eşitlik vaat edildiği halde bundan cayıp sadece bir etnisitenin isminin verilmesi zaten en baştan yanlıştır ve etik dışıdır. Devlet inkar ve imha politikalarıyla bu yanlışta ısrar etmiş, Kürtlere eziyet etmiş, asimile etmeye çabalamış ama başarılı olamamıştır. Artık ya Kürt halkının da eşit kurucu unsur olarak anayasal düzeyde varlığı tanınır ya da ülke daha da yönetilemez pozisyona gelecektir. Devletin dinci kanadının islam üzerinden birlik sağlama önerisi ise Kürt ulusal kimliğini gözden düşürmenin ve dolayısıyla Kürt fobisinin bir başka ifadesi olmaktan öteye gitmez.

Parti ile Devlet İlişkisine Dair…

Parti, ideolojik bir aygıttır. Parti, ideolojisini kitleye yayar, politikleşecek ve yönetecek olan ise kitledir.

Krallıklarda bile Kilisenin özerkliği söz konusudur. Kilisenin özerkliği demek, ideolojinin özerkliği demektir. Din, gücünü ve etkisini biraz da buradan alır. Din de ideolojidir. O, devleti değil halkı etkiler. Her Cuma veya Pazar halka hitap etmek ona gücünü verir mesela, yayınları ve sözcüleri verir. Kültüre ve etiğe olan etkisi ona gücünü verir. Sokaktaki canlılığı verir.

Devleti etkilemenin yolu halka sözünü dinletmektir; devlet içinde kadrolaşıp o hiyerarşiye sıkışmak değil. Böylesi sadece yozlaşma doğurur.

İdeoloji devletin ellerine bırakılmamalı.

Reel sosyalizm bu açıdan hata yaptı. Parti ile devleti birleştirip büyük bir hata yaptı. İdeoloji ancak özerk olursa devleti denetleyebilirdi ve topluma kendi istediği gibi özgürce etki yapabilirdi ama reel sosyalizm ideolojiyi devletleştirerek onu iktidar ilişkilerinin cenderesine sokup yozlaştırdı.

Devlet bir yabancılaşmadır; ideolojini ondan uzak tutacak, onu dışarıdan denetleyeceksin. Başka türlü onu sönümlendiremezsin. İdeolojiyi devletleştirmek ile dinleştirmek arasında fark yoktur. İkisi de benzer bir hatadır. İdeolojimiz zaten yabancılaşmalardan kurtulmayı hedef alırken, ideolojimizi devletleştirmek (yani bir yabancılaşmanın içine sokmak) akılsızca bir yönelimdi.

Reel sosyalist deneyimde devlet içinde parti üyeleri sallabaş memurlara döndüler ve ideoloji güncel devlet politikalarının girdabında boğuntuya getirildi.

Sosyalizm için devleti değil halkı politikleştirmek gerekir. Halk politikleştikçe devlet daha da demokratikleşip git gide sönümlenir. Bu yüzden parti, devlete değil halka yöneliktir.

İdeolojik organ devletten bağımsız olmalı ki devletin sözcüsü durumuna düşmesin. Çünkü böyle olursa bir süre sonra ideoloji unutulup iktidarın çıkarlarına göre içi boşaltılmaya başlanacaktır. Nitekim yaşanan da bu olmuştur. SSCB’nin çözülüşünün başlıca sebebi budur.

Devlet, kendi hiyerarşi ve iktidar ilişkilerinde kendini yeniden üreten ve kendine bulaşanları da dönüştüren bir sapmadır. Onu partinin tahakkümüne sokamayız, ancak parti onun tahakkümüne girerek yozlaşır.

İdeoloji toplumu ikna edip bilinçleri yükseltmeli, politikayı belirleyen ise demokrasi vasıtasıyla toplumun kendisi olmalıdır. İdeoloji devleti kullanamaz; yönetimin kendine has kuralları ve hiyerarşisi, iktidar hırsları v.b. ideolojiyi sönümlendirir. Parti, devlet işlerine bulaşmamalı, yüzü sokağa-topluma dönük olmalı, devlete etki eden ise toplumun kendisi olmalıdır.

Parti, devlet üzerinden toplumu yönetmek derdinde değil, toplumun bilinçlenerek devlete ihtiyaç kalmadan kendini yönetir hale gelmesini sağlamak derdindedir. Bunu da ancak devletten özerk bir varlık kazanarak yapabilir. Burada ideolojinin kendine has bir etik ortaya koyması ve topluma bunu benimsetmesi önem kazanıyor. Toplum bu etiğe göre düşünmeye başladığında zaten sağlıklı bir sosyalizmi kendisi kurup devleti günden güne devreden çıkaracak, özyönetimi kuracaktır.

Aslında sosyalistler masonluk gibi dışa açık olmayan bir örgütlenmeye gidebilirdi. Başka örgüt ve platformların, sendikaların, yerel hareketlerin ve kimlik hareketlerinin v.b. içinde çalışan, amacı halkın kendini yönetmesi olan, her mücadele aracında yer alan ama bu araçlarının iktidarlaşmasına engel olan, yatay örgütlenmiş kadrolar birliği gibi bir şey düşünülebilirdi. Bu kadroları birbirine bağlayan en başta devrimci bir etik olurdu.

Nişanyan’a Karşı Feministleri Savunmak…

Sevan Nişanyan, bir üniversitenin Teoloji ve Ateizm Sempozyumunda konuşma yapacakken beklenildiği gibi sağcı gruplar tarafından değil feminist ve LGBT grubu tarafından protesto edildi. Zamanında eşiyle yaşadığı malum hadise ve feminizm için söylediğ sözler bu protestoyu tetikledi. Protestonun ardından gençlere ettiği hakaretamiz kelimeler de tuz biber oldu. Facebook hesabında ise ”kendisini konuşturmamak isteyen bir takım odakların oyununa getirilen feministler” argümanını savunmaya çalışıp feminist öğrenciler ile Akit’in aynı yere bağlı olduğunu iddia etti! (Belli ki Nişanyan kendisinin çok önemli biri olduğuna inanıyor!)

Öncelikle belirtmek gerekir ki, yıllar önce eski eşiyle arasında yaşananlar ”kimseyi ilgilendirmeyen şeyler” falan değildir. ”Özel ilişkim”, ”Karım değil mi döverim de severim de”, ”Aile içi ilişkilere burnunuzu sokmayın” v.b. denerek her gün beş kadın öldürülüyor bu ülkede. Aile denen kumdan kalenin kadının tahakkümü üzerinde yükseldiğini de biliyoruz. Nişanyan’ın eski eşiyle arasındakiler özeldir, doğru ama özel olan da politiktir. Kadınların çıkarları nesnel bir gerçekliktir. Feminizm bir cins olarak kadın çıkarlarını dile getirir. Bazı kadınların bireyci-bencil bir yönelime sapmaları veya kendi çıkarlarını umursamamaları feminizm akımını bir nefret ideolojisi falan yapmaz. İşçilerin çıkarı da bellidir ve işçiler adına konuşmak mümkündür. Nişanyan zihniyeti (evet, artık kadın konusunda takındığı tavır sayesinde kendine has bir erkek egemen zihniyet üretmiş haldedir!), ”Sadece kendi adına konuş, sana ne benim yaptıklarımdan, istediğimi yaparım” mesajı veren, kendini kurtarmacı bir zihniyet. Bu zihniyet, kendisinin liberalizm anlayışıyla da doğrudan bağlantılı görünüyor. Nesnelliği tümüyle görmezden geliyor. Birey var ama dünya yok! Diğer insanlar yok. Kültür de yok! Sadece birey var ve bireylerin arasında yaşananların genelle bağı yok, sadece o iki kişiyi ilgilendiriyor! Bu zihniyetin teoloji eleştirisi yapması aslında komiktir zira kendisi baştan sona metafizik!

Bir tecavüz olayı örneğin, sadece iki birey arasında mı geçer? Tecavüzcünün toplum tarafından onaylanacağını hissetmesi, kadının giyiminin sorgulanacağını bilmesi, yasal düzenlemelerin yetersizliği, kanunların ataerkini yansıtması, erkek egemen kültür, genel ahlak, ataerkil inançlar v.b.’nin etkisi yok mudur? Peki etkili olan ve ataerkini yeniden üreten bu genel olguları, genel adına konuşup kadınların özgürlüğü için eleştirirken (çünkü bu olgular genel olarak kadınları mağdur etmektedir), birileri çıkıp ”Benim adıma konuşamazsınız! Tüm kadınlar adına konuşamazsınız!” dese ona ne denir? Aklıma, ”Hayat senden ibaret değil küçük hanım, dünya senin etrafında dönmüyor!”dan daha kibar bir cevap gelmiyor şimdilik.

Nişanyan protesto edilince (ki protestoya bu kadar tahammülsüz bir liberal ilk defa görüyorum!) ‘müritleri’ olduğunu da gördük. Zira interneti aktif kullanarak onun avukatlığına soyunan pek çok insan türedi. Nişanyan’ın, ”Feminizm ırkçılık benzeri bir nefret ideolojisidir” mealindeki sözlerini geliştirip(!) hem feminizme hem de onu benzettikleri faşizm ve Leninizme ağır eleştiri ve ithamlarda bulundular. Argümanları ise aynıydı: Özel olan politik değil sadece özeldir! Yani ‘toplum yok, dünya yok, sadece bireyler arası yalıtık ilişkiler var’ zihniyeti!

Ayrıca feminizm ile Leninizm veya nazizm ne alaka? Feminizmin bir öncülük, örgüt, temsiliyet ve iktidar kuramı mı var? Kendini devletleştirmek isteyen bir feminist hiç görmedim, bu yüzden faşizmle bağ kuramıyorum ama Nişanyan ve müritlerinin protesto karşısındaki tahammülsüzlüğüne baktığımda aklıma Hitler geliyor doğrusu! Feminizm hakkında zerre bilgi sahibi olmadan, sırf Nişanyan’ı savunma telaşıyla dile getirilmiş mantıksız yazılar okuyup duruyorum birkaç gündür. Feministler bakısıcıymış! Radikal feministlerin ”uygulamadaki anarşistler” olduğunu, erkek egemenliğinin yanı sıra pek çok tahakküm ilişkisini de reddettiklerini ve boyun eğdirme değil bilinç yükseltme çabasında olduklarını bilmesem, yani feminizmi Nişanyan-severlerin yazdıklarından öğrenmeye kalksam herhalde hapı yutmuştum. Aklımı toparlayıp işin doğrusunu öğrenmem için en az bir yıl gerekirdi!

Kadın haklarını savunmayıp savunanlara bireyci, hatta bencil bir temelde karşı çıkmakla övünen kadınlar bile gördüm son iki günde. Demek ki bu arkadaşlar, örneğin bir tecavüz olayının ardındaki erkek egemen kültür dile getirilip bu kültür tüm kadınları hedef aldığı için kadınlar adına konuşmak durumunda olan feministleri gördüklerinde ”Benim adıma konuşma!” deyip kestirip atacaklar. Herhalde buna da en çok tecavüzcüler sevinecektir! Her türden demokratik ve sosyal hak arama mücadelesinin toplumun tümü değil herkes adına konuşan aktif bir kesimince savunulduğunu düşünürsek, bu bireyci-liberal zihniyetle bu arkadaşlar tüm mücadelelere karşı çıkıyor olmalı. Buna da en çok egemenler sevinir herhalde. Kendini kurtarmaktan başka bir şey tanımayan bir zihniyetle karşı karşıyayız. Ve bu zihniyetin ‘peygamberi’, -doğumunda ne kadar payı olduğu tartışılır ama- Nişanyan gibi görünüyor.

Nişanyan’ın islamcılar, kemalistler, milliyetçiler v.b. tarafından hedef alınması, ona dönük haddi aşan bir hoşgörünün sebebi olabiliyor. Oysa bunların feminizmle ilgisi yok. O feministler de bu kesimler tarafından en az Nişanyan kadar hedef alınıyorlar, bundan kimsenin şüphesi olmasın. Başka konularda olumlu ve cesur işler yapan Nişanyan’ın, kadınlara saygısızlık yapma hakkı mı doğuyor? Nişanyan’ı savunma telaşındaki tüm yazılarda alt metinde ”Bu bizdendir, görmezden gelelim” önerisi dile getiriliyor. Nişanyan hakkında Akit’te de haber çıktığı için, onu protesto edenlerin Akit’le yan yana düştükleri iddia ediliyor. Demek ki davranışlarımızın temelini doğru bildiklerimiz değil Akit’in tersini yapmak oluşturacak bundan sonra! Harika bir mantık, tebrik ederim! Yalnız, feminizmi bir tür ırkçılık ve nefret ideolojisi olarak tanımladığında ve karşı çıktığında Nişanyan da Akitle yan yana düşmemiş miydi? O zaman müritlerinin aklı neredeydi acep?

Bence de Nişanyan’a dönük kürsü protestosu gereğinden fazla uzatılmış. Ama Nişanyan’ın saygısız üslubu, neferlerinin bireyciliği yücelten ve feminizme söven tutumları (üstelik erkek egemen kültür her gün beş kadının canını alırken!), ”Ama Nişanyan ateizme sahip çıkmak gibi iyi bir şey yapıyor, o halde bazı falsolarını da görmezden geliverelim” türünden bir ahlaksız teklifin her yazıdan kendini belli etmesi v.b. sebepler, Nişanyan’ı bir dahaki sefere -erkek olmama rağmen- benim de protesto etmem için geçerli sebeplerdir.

Merkalısı için not: Ben de ateistim! Ama bu, bir kadının kafasından aşağı dışkı döküp ”Size ne bundan?” diyen, üstüne üstlük feminizmi bir tür nefret ideolojisi gibi gören, kendisini protesto eden gençlere ”serseri” diyerek hakaretler yağdıran birinin bu yönlerini gözü kapalı savunmama sebep olmuyor.