oyunculuk

“oyunculuk, uçarılık değil bilgeliktir.”
tom robbins

hepimizin oynamayı öğrendiğimiz bir rolümüz var. bizler, yaşam yolculuğumuzda edindiğimiz alışkanlıkların toplamı sonucu ortaya çıkan rolleri oynuyoruz. oynaya oynaya da o rol konusunda bayağı ustalaşıyoruz. o rolü savunuyoruz. onun için üzülüyoruz. onun için kaygılanıyoruz. onun adına seviniyoruz. onun korkularıyla hareket ediyoruz. yaşam karşımıza rolümüz için sıradışı olan bir durum çıkardığında afallıyoruz. onun yargılarını düşünmeden sahipleniyoruz. onu asla yapamam diyoruz. bu benim için çok zor diyoruz. ben sıkılganım utanırım diyoruz. ben samimi biriyim diyoruz. ben falanım ben filanım diye uzuyor gidiyor bu liste.

başka rolleri de oynamayı öğrenirsek ne olur? o zaman hangisi bizim kişiliğimizdir? ya da şöyle sorayım: bizim bir kişiliğimiz var mıdır aslında? ve hepsinden de önemlisi insanın kendi kişiliğim diye düşündüğü şeye sadık kalması neyi garantiye alır?

kendini önemseme

kendini önemseme, açık ya da örtülü, hepimizin en büyük problemi.
bu konuyla ilgili güzel bir sözü burada paylaşmak istedim:

“we are important because we are afraid, and the more fear more ego.”
Korktuğumuz için önemliyiz, daha fazla korku daha fazla ego.

dikkat! hırsız var…

carlos castaneda, dünyayı ne şekilde algılayacağımızın bizlere öğretilmiş olduğunu anlatır her fırsatta. dünyayla aramıza giren şey bizim onu yorumlama biçimimizdir. bu yorumlama mekanizmasının durdurulmasına da dünyanın durdurulması adını vermiştir. dışarıda öylesine var gibi görünen şeyin bir serap olmadığını, serap olan şeyin bizim onu yorumlama biçimiz olduğunu belirtir.

peki dünya durdurulunca ne görürüz? castaneda, buna enerjiyi akışı içinde görmek demiştir. Ve iddiası odur ki bizler iki algıyı da aynı anda gerçekleştiririz. yani hem bildik tanıdık dünya algılamamızı sürdürürüz hem de enerjiyi akışı içinde algılarız. belirttiğine göre toplumsal eğitim sonucunda dikkatimiz bu ikili algıdan, yalnızca yorum katılmış algı olan, tanıdık bildik dünya algısına çengellenmiştir. enerjiyi de algıladığımız halde buna dikkatimizi vermek bize öğretilmemiştir hatta bu engellenmiştir.

tam bu noktada çoğu insanın kabul etmekte zorlanacağı bir şeyi daha öne sürer castaneda, bizlerin iki zihne sahip olduğumuzu. biri, bize ait olan ve enerjiyi doğrudan algılayan, dingin, bilge, her şeyin kaynağıyla doğrudan bağlantılı olan zihin, öteki ise bize ait olmayan, sonradan monte edilmiş, marazi, keşfedilme korkusuyla dolu bir zihin. castaneda bu ikinci zihne yabancı donanım demiştir. işlevi ise bizde bazı farkındalık parıldamaları yaratmak ve ortaya çıkan bu farkındalık parıltısını kendi ait olduğu varlık lehine kullanmaktır. evet bu marazi zihin başka bir varlığa aittir. ustaca bir manevrayla bize, kendi zihnini bizim zihnimiz diye yutturmuştur. enerjimizi çalmaktadır. kendi algısal hünerlerimiz için gerekli olan enerji bizden çalınmaktadır. bu hırsızın, bize ait olan zihnin işleri ele almasına kolayca izin vermeyeceğini söyler castaneda. çünkü hırsızı kendimiz sanmaktayızdır ve düşündüğümüz, hissettiğimiz, yaptığımız her şeyin kendi çıkarımıza olduğunu düşünmekteyizdir. yavuz hırsız ev sahibini bastırmıştır.

asaf halet çelebi ne güzel sezmiş durumu ve ne güzel ifade etmiş:

Hırsız

pencereden giren mehtap
bu evde hırsız var
mehtapta
pencerede oturmuş
beni görüyorum

kapıyı çalsam
içerden ben çıkacağım
içerden çıkacak beni
ne kadar görmek istiyorum

penceredeki beni uyandırmalıyım
içerde hırsız var
içerdeki hırsızın
ben olacağımdan korkuyurum

asaf halet çelebi

BİZ NE ZAMAN DOĞMUŞ OLURUZ?

Son günlerde en çok prim yapan bankalar malumunuz sperm bankaları. Konu pek çok açıdan tartışılıyor. Çocuk babasını tanımalı mı, dinen uygun mu, böyle çocuklar olursa toplumun geleceği ne olur gibi başlıklar açıldı. Olayın en can alıcı kısmı hiç gündeme gelmiyor doğal olarak. Bunun başlıca sebebi bilişsel sistemimizin olayın bu kısmını görmezden gelecek şekilde oluşturulmuş olması: Biz ne zaman doğmuş oluruz? Annemizin karnından dışarı çıktığımızda mı? Yoksa ana rahmindeki döllenme anında mı?

Toltec geleneğinden gelen şamanlar, bizlerin ana rahmindeki döllenme anında doğduğumuzu söylerler. Anneden gelen bir parça farkındalık parıltısı, babadan gelen bir parça farkındalık parıltısıyla birleşir ve ortaya yeni bir farkındalık varlığı çıkar. Doğal olarak bu insanların bu konuda en çok vurguladıkları şey, döllenmeyle sonuçlanan sevişmenin niteliğidir. Gerçekten yakıcı bir tutkuya sahip aşıkların, son derece heyecanlı ve tutkulu sevişmeleriyle ana rahmine düşen varlıkların yüksek enerjiyle dünyaya geldiğini savunurlar. Tabi ki bu sevişmenin her iki taraf için de orgazmla sonuçlanmış olması gerektiğini söylemeye gerek yok. İnsanların çok çok büyük bir kısmının ne çeşit ilişkilerle dünyaya getirildikleri açık. Böyle bir ilişki ve sevişme sonrası dünyaya gelen şanslı azınlıktan biriyseniz ne mutlu size.

Bir de şu sperm çocuklarını düşünelim. Eksi bilmem kaç derecede dondurulmuş bir sperm. Bu spermin ne duygularla üretildiği bilinmiyor: Dondurucu bir yalnızlık içinde olan ve havada asılı kalmış bir farkındalık parıltısı. Sonra mekanik işlemlerle gerçekleşen bir döllenme. Anneden alınan yumurta acaba o esnada ne hissediyordur? Mikrofon uzatsak şöyle mi derdi acaba: ben hiç keyif almıyorum ya siz?

Dünyaya böyle gelmek ister miydiniz?
O zaman, doğmadan önceki günleriniz kutlu olsun…

bize yanlış çeviriler mi veriliyor?

“Sarah Bernhardt öylesine büyük ünü olan, huşu uyandıran bir oyuncuydu ki, Kuzey Amerika’ya yaptığı turnelerde, tek kelime ingilizce bilmediği halde hiçbir temsilinde kesinlikle tek bir bilet bile kalmazdı. Oynadığı her oyunu, Shakespeare, Moliere, Marlowe ya da her neyse hep fransızca, yani birkaç tane 18. yy. Amerikalısı dışında kimsenin anlamadığı bir dilde oynardı. Tiyatroya gidenlere, ingilizce izleyebilmeleri için oyunun librettosu verilirdi. Evet, yer göstericilerin en azından bir kaç kez, yanlış librettoyu, yani sahnelenmekte olandan tümüyle farklı bir oyunun metnini verdikleri de olmuştu. Ama yine de, tüm söylentilerden öğrendiğimiz kadarıyla, onca büyük kalabalıklar içinde bir tek kişi bile çıkıp da bu konuda herhangi bir şey söylememiş ya da şikayette bulunmuş değildi. Üstelik hiçbir eleştirmen yazısında bu çelişkiden söz etmedi.

“Biz bugünün insanları yaşama bakıyor, ondan bir anlam çıkarmaya çalışıyoruz; genellikle, yabancı bir dilde anlatılıyor gibi gelen bir “gerçeği” gözlüyoruz – ama yanlış librettolar verilmiş hepimize. Metin olarak incil verilmiş bize. Ya da Talmud ya da Kuran. Bize verilen, Time dergisi ve Reader’s Digest, günlük gazeteler ve 18:00 haberleri; bize verilen, okul kitapları, gülünç komediler ve tahrif edilmiş tarihler; bize verilen psikolojik öğütler, kültler, seminerler, reklamlar, satış taktikleri ve üstatların, satılmış bilim adamlarının, eylemcilerin ve devlet başkanlarının saygın bildirileri. Ne yazık ki, bu çevirilerin hiçbiri, var olan gerçek tiyatroda olan bitene belli belirsiz benzemekten öteye gidemiyor ve çoğu da tehlikeli bir şekilde yanıltıcı. Olağanüstü karmaşık bir trajikomedinin iç içe girmiş entrikalarını, bir kabere ya da bir çocuk oyununun librettosuyla izleyip anlamaya çalışıyoruz. Ve birisinin çıkıp da yönetime bu konuda fırça çektiğini duydun mu?”

Tom Robbins – Sirius’tan Gelen Kurbağa

ne dersiniz? yanlış metinlerden mi takip ediyoruz yaşamı?